MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

AşıkD8E5633A-11CC-491D-971A-A1DDFB332D58

MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

“Kadınların gözleri kör, kuvvetleri zayıflık, konseyleri aptallık, muhakemeleri de çılgınlıktır. Hem papacıya(Katolik) hem de bir kadına mı tabiyiz şimdi?” John Knox(isyana teşvik ve olası kadına şiddetin kısaca Abdurrahman Dilipak’ın İngiltere versiyonu)

“Güzellik gelip geçer, akılsa gelişir.” Kraliçe Mary 

“O bir dakika seni adam yapmaz.” Mary

“-Bütün bu gördüklerine hükmetmek nasıl bir şeydir acaba?”
 -Ben onun hizmetkarıyım.”

“Beni ben yapan her şeyden, tüm söz ve hareketlerimi kontrol eden taht için feragat ettim.” İngiltere ve Galler Kraliçesi, İskoçya Derebeyi Hükümdar Elizabeth(her şey ünvan için mi, sanırım)

GİRİŞ :

Gezmekle meşguldüm(gezmekten yoruldum), dertlerimle meşguldüm(bitmeyişlerinden yoruldum), aramakla meşguldüm(en çok da aramaktandır yorgunluğum). Pek çok bahanenin ardına sığınıyorum bu önemli filmi yazmakta geç kalışıma dair. Daha doğrusu önemsemekte geç kalışımın mazeretidir bütün bu laf kalabalığı. Büyük Britanya’nın yüzyıllar öncesinden başlayan ve kolay kolay da bitmeyen taht kavgasından bıkmadık mı diyeceksiniz ama demek ki bıkmamışız. Bıktırtmamışlar. Onlar çekmekten, bizlerse izlemekten. Filmin yönetmeni olan Josie Rourke tiyatro kökenli ve bu da onun ilk sinema filmi. İlk sinema deneyimine, tiyatro geçmişine ve kimi haksız eleştirilere pas vermeyerek başladığım filmi çok da beğendim. İyi ki izlemişim dedim. Didaktik olmayan bir anlatıma sahip filmde yer alan iki kraliçenin zaaflarını olsun, hem de mağrur ve bir o kadar da mağdur yanlarını kamerayı onların yatak odalarına kadar sokarak fakat yüzüne gözüne bulaştırmadan çıkartmasını bilen yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısı da haliyle ortada. Filmden, aklımdan çıkmadan kalmasını başarabilen unutulmaz kareler var. Margot Robbie’nin filmin sonundaki alçı gibi makyajdan gülünç bir hale dönmüş yüzüne  rağmen vicdan azabı çekerek ağladığı anlar mesela ya da Mary’yi canlandıran Saoirse Ronan’ın idamına, düşmanlarının ve genel olarak tüm dünyanın üzerine doğru korkusuzca yürüdüğü anlar. Kız kardeşler olarak adlandırılan ve kraliçelerine aman bir şey olmasın, olursa da eğer acilen müdahale etmek üzere yatak odalarını bile dinleme hakları olan kızların kendi kraliçelerine karşı bağlılıklarını sergiledikleri korumacı tavırlarlara ait anlar hala aklımda. Elizabeth’in makyajsız ve kostümsüz eskrim odasına dalarkenki duygusal halinin gözükmesini engellemek için deli fişek gibi içeri dalıp çıkın çıkın diye bağıra bağıra erkekleri kovalayan kız kardeşlerin olduğu sahneyse benim için filmin en unutulmaz sahnesiydi. 

Tam karar veremesem de bir film hakkında yazacağım son diyaloglu yazım bu olabilir. İki kadın karakter var bu defasında. A(nne) ve E(lizabeth) baş harfleri. Ayşe ve Emel yani. Rekabetleriyse sonsuz tıpkı bu iki kraliçe gibi. Kraliyet ailesine bağlı değiller, nereye bağlı olduklarını kendilerinin de bildiği söylenemez fakat konuşmalarından anlayacağınız üzere kolaylıkla avamlaşabilirler. Sonlarını bilemesek de sözleri zehirli; bir ok gibi saplanıyor ve kanatıyor battığı yerleri. Bu filmi ayrı ayrı izlemiş, şimdi de tesadüfen karşılaştıkları sinema çıkışında hakkında konuşmak mecburiyetinde kalmışlardır kısa bir süre boyunca. Kraliçe diyorsam kardeş çocuklarıdırlar, birbirlerine paralel sokaklarda oturmaktadırlar. E müzmin bekardır, bir kamu kuruluşunda memurdur(memur olduğundan hangi kamu kuruluşu olduğunu belirtemiyorum zaten ben de bilmek istemiyorum). A ise fındık kurdudur. Duldur. İş işte, eş eşte bulunur diyerek her iki açıdan da çok erken yola koyulmuştur. Halkla ilişkilercidir. Ayrıca da insanlarla iyi ilişkiler içindedir. Kuzeni hariç.

95520A9A-E6AF-4A35-8A85-67DB8A69C0E7

BİZDEN İKİ KRALİÇE :

A – Hayret. Sinemadasın.
E – Gelmese miydim?
A – Yok canım dünya herkes için. İkimizin bir arada bulunması sakıncalı olabiliyor sadece.
E – Vukuatlı olan sensin. Malum…
A – Ot gibi yaşamaktansa, vukuatlar kraliçesi olmayı yeğlerim.
E – Kimsenin başını derde sokmadığım düşünülürse, vukuatsızlıklar kraliçesi olmayı tercih ederim.
A – Bana dokunan yanar. 
E – Soba mısın?
A – Şaka mısın?
E – Eski eşini gördüm bu arada, geçen gün, bizim orada. İhanetini affetmeyeceğini söyledi.
A – Spermlerini hareket ettirebilseydi böyle olmazdı.
E – Adam kısır, insafsız!
A – Peki ya benim doğurganlığım?
E – Yatacak yerin yok.
A – Senin çok…
E – Aynı kandan geldiğimize inanamıyorum.
A – Aynı yumurta ikizi değiliz ki!
E – Senin gibi bir ikizim olsun istemezdim.
A – Ben de ne dostum ne arkadaşım…
E – Bekarken yaptıklarını unutmadım hala. Haftasonları beraber çıkardık ve sen etrafımda erkek namına ne varsa baştan çıkarmaya çalışırdın. Bunu da alkole sığınarak yapardın. Hep en çabuk sen sarhoş olurdun ne hikmetse.
A – Saçmalama şimdi. Geçmişi bugüne bağlama.
E – Geçmişte olduğumuz şeyiz biz.
A – Dönüştüğümüz şeydir önemli olan. Hem madem yanındaki erkeklerden beni kıskanıyordun, sen de daha cilveli olsaydın.
E – Yetiştiriliş tarzım, terbiyem ve şimdiki çevre ve iş koşullarım izin vermiyor. Ben sen değilim.
A – Ne yani, sen dadılar eşliğinde saraylarda büyütüldün de, ben batakhanede mi yetiştim? Kardeş çocuklarıyız biz. Ben dişi doğamla barışığım, sense kibrinle.
E – Ben rahmimi sergilemekten hoşlanmıyorum diyelim.
A – Frijit! Pis frijit! İltihaplı frijit!
E – Onu kaptıysan sen kapmışsındır, partnerlerinden. Sahi bebek karında, baba nerede?
A- Evde olsaydık senin boğazına yapışmıştım. Asla bir adam tarafından sevilmeyeceksin, asla kendi çocuğu kucaklayamayacaksın.
E – Bunlar için gözüm arkada gitmeyecek, merak etme. 
A – Seni gören de, bakire Elizabeth sanır. Elinde olsa beni idama gönderirdin.
E – Elimde olsa seni yeryüzünden silerdim. Hiç var olmamışsın gibi. 
A – O kadar mı nefret ediyorsun benden?
E – O kadar…değil aslında ama seninle herhangi bir metrekareyi paylaşmaktan da çok hoşnut değilim. Adımız aynı cümlede geçmesin bundan sonra.
A – Neyse ki kraliçe değiliz. Topraklarımız yok, ülkemiz de. 
E – Hısımlarımızı hasım edip, bana karşı kışkırttığın günleri unutmadım daha.
A – Koynunda yılan beslemişsin desene.
E – Yılan çıktığı deliği biliyor bak. Şimdi hepsi yüzlerini bana döndüler teker teker. Sen kaldın yayan.
A – Bana bir daha seni sorarlarsa, ölmüş diyeceğim. Benim için öldün sen.
E – Üzüldüm desem…

159F66DA-5EE7-412C-8029-3E2E63BA3A68

6E009FF5-8770-4BCF-B14F-C56F6178BEF8

GELENEKSEL KRALİÇELER ARASI UZAKTAN TAHT, GÜZELLİK VE ERK KAYGILI MEYDAN KAVGASI :

Dönem yüzyılının ele alacağımız ilk kraliçesi olan İskoçya kraliçesi Mary, Katolik olarak doğmuş, Protestanlar İskoçya’nın kontrolünü ele almak için savaşırken Katolik Fransa’ya gönderilmiş ve henüz daha on beş yaşındayken de Fransa tahtının varisiyle başgöz edilmiştir. Bildiğimiz görücü usulüyle yapılan evlilik, anlaşıldığı üzere bir çocuk gelin ihtiva etmektedir. O da Mary’dir. Üç yıl sonra dul kalan Mary ülkesi İskoçya’ya geri dönmek zorunda kalır. Bu sırada İskoçya Protestanların kontrolü altında olup, üvey kardeşi tarafından yönetilmektedir. Elizabeth’se İngiltere’nin porselen makyajlı Protestan kraliçesidir. Sekizinci Henry ve Anne Boleyn’in de çocuğudur. Mary doğumundan itibaren İngiltere tahtı için güçlü bir hak sahibiyken, Elizabeth’in de en güçlü rakibiydi. Kısaca Mary’nin varlığı Elizabeth’in tahtı adına bir tehditti. Film, Mary’nin boynunun vurulmadan hemen önceki anlarda yaşadıklarıyla başlar. Yer İngiltere, yıl 1587’dir. Bu tarihten 26 sene önce ayak bastığı İskoçya’daki Holyrood Palace’da kalmakta olan kardeşinin yanına geldiğinde olaylar zincirini başlatmış olur. Elizabeth’e bir mektup gönderir. Filmin en feminist cümlelerine evsahipliği yapar bu mektup. Der ki; “Bizden aşağı duran erkeklerin rızasıyla değil de, iki kraliçe olarak bir anlaşma yapmaktır dileğim”. Elizabeth’se Mary’nin cesaretinden, kendine duyduğu güvenden, güzelliğinden ve kolayca koca bulma becerisinden ürkmektedir. Mary’nin karakteri bana fena halde Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlet O’Hara’sını hatırlatmaktadır. Uzaktan da olsa kendisi gibi kan üstünlüğü olan Mary’e karşı kadınca bir kıskançlık beslemektedir. Etrafındakilerse en çok Katolik bir kraliçenin onlarınkisinden önce doğurması endişesini taşımaktadırlar. Haklıdırlar da. Zira Elizabeth tüm taliplerinin tahtının peşinde olduğundan şüphelenmektedir. Kraliçe de olsa, koskoca İngiltere’nin başında da olsa erkek egemen bir dünyada gittikçe erkeksileşmek mecburiyetinde kalır. Korkusundan evlenemez, gıpta ettiği anneliği de tadamaz. Filmde yobaz, önyargılı, sevimsiz bir hatip kompozisyonuyla karşımıza çıkan John Knox karakterinde yine İskoç asıllı ve de aksanlı David Tennant çıkar karşımıza. Bir Protestan olarak, papa tarafından yönetilen hiçbir krallığın hoşgörülü olamayacığını, köleleştirileceklerini düşünmektedir(Hıristiyanlar arasındaki mezhep kavgasını Sultan Süleyman’ın başlattığı söylenir, yoksa yanmıştık). Halkı ve sarayı güçlü hitabetiyle Mary’e karşı kışkırtadursun, Mary tahttaki yerini sağlamlaştırmak ve Katolik çocuklar yetiştirmek adına çok daha cesur hamlelerde bulunmaktadır ve nitekim evlenir, ne yapar eder bir erkek çocuk dünyaya getirir. Onun olamadığı kadın olmak, onun kısırlığının aksine varisler yetiştirmek gayretiyle yanıp tutuşmaktadır. Sifilis hastalığı olan Elizabeth’inse taht için bir varis dünyaya getiremeyeceği git gide netlik kazanmıştır. Kraliçe ağır makyajı, vakur tavırları, hepsi erkeklerden oluşan konseyinin tenkitleriyle başa çıkabilmek için dişi kimliğinden feragat eder. Dişi bedeniniz ve kadınsı tavırlarla ülke yönetmenin mümkün olmayacağını, her yüzyılda ve her ülkede John Knox gibi halkı ve en yakınlarınızdakileri bile üzerinize kışkırtacak adamların var olacağını, kellenizin, tahtınızın ya da elinizde her ne varsa onu kaybetmenizin yüksek olasılığını kulağınıza küpe etmeden bırakın ülkeyi bir holdingi bile zor yöneteceğinizi unutmamalısınız. Tüm bunlara rağmen Elizabeth de insandır ve içindeki kadınlık parçaları sayesinde çok sevdiği Lord Dudley’in Mary ile evliliğine onay vermez. Çevresindekiler de istemezler. Çünkü iki Stuart’ın evliliği, iki Katoliğin evliliğidir aynı zamanda. 

03E14EEA-273E-47E4-9829-9FBD137AB16A

68758D74-8861-4E45-BB9A-BB23ABBE89C2

Mary’yi idama götüren en büyük sebeplerden birisi hırsı yüzünden çevresindeki erkeklerin birer birer kaybedişinden kaynaklanır. Barış yanlısı abisi James onun tutkularının esiri olduğunu düşünmektedir, bu yüzden de konseyiyle birlikte desteğini çeker. Yine de düşünecek olduğunuzda Mary savaş alanında abisinin ölmesine razı olmaz fakat sonunda kendisi terk edilir. Filmin birkaç yerinde yine erkeklerin Mary’e karşı kinayeli tavırlarına şahit oluruz. Gereken yerde ve zamanda sürekli tavsiye verdikleri halde, Mary tarafından önemsenmiyorlardır. Bilge adamlar kadınların heveslerine hizmet etmektedirler. Knox’a göreyse Mary şeytanın uşağı ve zinacıdır. Çocuğu ise olası bir piçtir. Bir de evliliğin kutsallığını gözardı eden Babil fahişesi ya da tek başına ölüm saçan bir fahişe ama muhakkak bir fahişedir ve bunu söyleyen Abdurrahman Dilipak pardon John Knox’tur. 

Mary ile Elizabeth, sonunda Mary’yi kurtaracak bir çözümle işin içinden çıkamayacak olsalar da, bir araya gelerek içlerini dökerler hiç olmazsa. Mary’nin tacı elinden alınmıştır, tahtının ve çocuğunun başına da dayısı geçmiştir. Mary, Elizabeth’i ikna etmek gayretindedir. İki kadın da doğursun doğurmasın, çocuğu olsun olmasın yalnız kalmışlardır köpekbalıklarının çevrelerinde yüzdüğü kocaman bir havuzda. Hayatını kısmen yaşayabilen Mary olsa da, bu ona ağır bedeller ödetir sonunda. Kendisine verilenler çöküşüne sebep olmuştur. İki kadının arasında geçen duygusal konuşmaya rağmen ölüm fermanını imzalamak zorunda kalan Elizabeth’tir. Mary son mektubunda James’in kendi başaramadıklarını başarması için duacıyım derken, bir gün tacın iki krallığı da birleştireceğinin umudu fakat kendi hayatı için düş kırıklığı içindedir. Öyle de olur. Elizabeth’in ölümüyle İngiltere ve İskoçya’yı aynı anda ve tek nefesten yöneten hükümdar oğlu James olur. Elizabeth’in taht için bırakabileceği bir varis yoktur çünkü.

C3CE3F6C-539D-4073-B0EB-4CD00051FB47

 

589E6C52-E1A9-4D75-8E49-6ABCB2805661

SON SÖZ : Mary rolünde Saoirse Ronan ne kadar iyiyse, Elizabeth rolünde Margot Robbie’yi de o kadar beğendim. Onu sarayın efendisinden çok şaklabanına çeviren makyajının altından Mary’nin idamını onaylamak zorunda kalıp, pişmanlığından gözyaşı döktüğü sahnesiyle, Judi Dench’in on dakika kadar gözüküp Oscar’ı aldığı Aşık Shakespeare’deki kısacık rolü geldi aklıma. İtiraf etmeliyim ki, riskli bir rol ve ondan da riskli bir makyajın altında dahi olsa akılda kalmayı başarabilen Robbie’yi sanırım biraz daha çok beğendim. Aynı filmde iki güçlü kadın karakter bulmak her zaman kolay olmadığı gibi, ikisi de üstelik aynı sene Oscar’a aday olmayı başarabilmiş oyuncuların cesaretine hayran kalmamak mümkün değil. Kostüm tasarımı, makyajı, güçlü uyarlama senaryosu, altından çıkan feminist okuması ve oyunculuklarıyla filmi beğendiğimi bir kez daha belirteyim istedim. Pek çok replik vardı ki inceden, insanı olduğu yere mıhlıyordu derinden. O bir dakika seni adam yapmaz en cüretkarıydı bence.

98544FE3-B1B1-4BB1-A08D-33373EBA67C0

I, TONYA : BEN, TONYA

Margot-Robbie-I-Tonya-trailer-920x584

I, TONYA : BEN, TONYA

“Genelde insanlar Tonya’yı severler. Ya da pek hoşlanmazlar. Tıpkı insanların Amerika’yı ya sevip ya da pek hoşlanmaması gibi. Ve Tonya tamamen Amerikalıydı.” Diane Rawlinson

”Amerika’yı biliyorsunuz. Sevecek birini istiyorlar ama nefret edecek birini de istiyorlar ve kolay olsun istiyorlar.” Tonya Harding

“Sana ‘Beyaz Fakirler’ diyenin yüzüne tükür.” LaVona

“Bahçıvan mı yoksa çiçek misin Jeff? Bir ilişkide bahçıvan ve çiçek vardır. Ben çiçek olmak isteyen bir bahçıvanım. Bu(Tonya), kendi hayatını kurtarmak için bahçıvanlık yapamaz. Orada bütün bahçıvanlığı senin yapman gerek.” LaVona

“Kaba bir lezbiyen gibi kaydın.” LaVona

“Güzel olduğunu söyleyen ilk salakla evlenmek… Aptalla sevişirsin, evlenmezsin.” LaVona

GİRİŞ :

Aynı zamanda bir dönem filmi I, Tonya. Bir spor ve sporcu filmi, bir mokümanter. Bu liste daha uzar gider. Türleri daha fazla birbirine karıştırmadan Brechtyen bir üslupla yola çıkan ve çarpıcı/nefes kesen bir ilk yarıdan sonra, bir parça sarkan bir ikinci yarıyla izleyicisinin karşısına çıkan “I, Tonya” en nihayet izlenmek suretiyle girebildi benim en fazla kafes kadarlık aklıma ve bu bir yergi değil, övgü aslında(kafes büyüklüğünde bir kafam bile olmadığına göre). Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllarda, zamanın en popüler ve adı üzerinde en artistik sporunun kahramanlarından Tonya Harding’in elem dolu hayatına tanık olmak demek biraz da seksenlerin havasını solumak demekti aynı zamanda. Seksenler ne demekti peki? Kahküllü, permalı kabarık saçlar, vatkalı geniş geniş omuzlar, yırtık pantolonlar, converseler demekti. Dallas, Hanedan, E.T., Ghostbusters, Evil Dead, Laura Branigan, Modern Talking, yazlık kışlık disco, fotoroman, walkmen, TRT 1 ve 2, Beta ve VHS kasetli videolar, tatil dendiği zaman Antalya, Bodrum, Marmaris’den başka yerin bilinmediği, uçağa binmenin lüks olduğu, Samantha Fox’un hayli dikkat çekici memeleri, Big in Japan, Is This Love, Bir Zamanlar Deli Gönlüm(benim için) demekti. Evren, Özal, Thatcher, Reagen, Gorbaçov demekti. AIDS, Çernobil, Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, gazoza konan ilaçla uyutulmak suretiyle habersiz tecavüze uğradıktan sonra bir sabah beyaz çarşafların arasında çığlık çığlığa uyanan Ahu ve Banu demekti. Sokak ortasında aniden pandik yeme, otobüste minibüste fortçulara denk gelme korkusu demekti. O tarihlerde daha yeni yetme olan Serdar Ortaç’ın gün gelip de Another Brick in the Wall’u söyleyebileceğini tahayyül edememek, Nuh Peygamber’in gemisinde cep telefonuyla konuştuğunu söyleyen akademisyenlerin televizyonlarda zırvalayabileceğini akılların almayacağı zamanlar demekti biraz da. Hannah ve Kızkardeşleri, Radyo Günleri, Teyzem, Rumuz Goncagül, Fahriye Abla, Sürü, Tutunamayanlar(herkesin tutunamadığı bir zaman dilimi vardır) ve Sevgili Arsız Ölüm de demekti. Seksenler her şeye rağmen insanların daha aklı başında olduğu yıllardı kısaca. Tonya mı? O çılgınmış. Anneden kaynaklı, aileden kaynaklı, devamında kocasından kaynaklı tam bir çılgın ve de mecburen savaşçı. Tek bildiği şey bu olmuş çünkü hayatı boyunca.

544639DF-E632-4FEA-BAD2-2961844CA914

I, TONYA :

Film, Tonya Harding ve Jeff Gillooly ile gerçekleştirilen ironisiz, kesinlikle çelişkili ve tamamen doğru röportajlara dayanmaktadır sözleriyle açılıyor. Bizler de “Tamamen doğru” demiş olan yönetmeninin sütüne havale başlıyoruz filmimize. Sonra da Tonya, eski kocası Jeff, annesi LaVona, koçu Diane, Jeff’in şizofren arkadaşı Shawn, bir de erkek muhabirin sorulan sorulara verdikleri cevaplarla devam ediyoruz. LaVona altı defa evlenmiş, beş defa da boşanmış. Şimdiki ve altıncı kocası için en iyisi diyor(şu an elinde o var çünkü). Tonya ise dört numaralı kocasından olma beşinci çocuğu. Kızının küçüklüğü için ele avuca sığmazdı ve tarafımızdan şımartılmıştı diyor. Onu yarışmalara, egzersizlere götürdüğünü, kıyafetlerini kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Yine de kızının gözünde bir canavar olarak kalıyor. Çünkü başına kakıyor hayatı boyunca onun için harcadığı her kuruşu. Çünkü kızına şiddet uyguluyor küçük yaştan itibaren ve bu durum Tonya’nın Jeff’le beraber aynı evi paylaşma kararı verdiği güne kadar ara ara devam ediyor(kızın koluna bıçak fırlatıyor hasta manyak). Çünkü haklı bile olsa kızını hiçbir surette onaylamıyor, verdiği kararlardan ötürü küçümsüyor her fırsatta. Daha küçük bir kızken buz pistinde arkadaş edinmesini engelliyor, çünkü hepsi onun için potansiyel birer rakip, dolayısıyla da düşman. Beyaz ırktan, düşük eğitimliler için kullanılan “Redneck” tabirinden hiç utanmıyor Tonya, olduğundan farklı görünmeye de çalışmıyor. Kendini değiştirmek, geliştirmek hususunda da herhangi bir gayreti yok. Tonya neyse o. Fakir büyüdüğüm veya cahil olduğum için hiç özür dilemedim diyordu filmin başlarında. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren yapabildiği üçlü burguya(axel) ve bunu yapabilen ilk Amerikalı kadın olmasına rağmen, jüri hep puanlarını düşük veriyor. Çünkü eğitimli beyazlara yönelik buz pistinin üzerinde belki de ilk defaya mahsus olmak üzere bir Redneck boy gösteriyor bu zamana dek içinde biriktirdiği tüm hırsıyla.

images-3

Film boyunca bir yandan Tonya’nın annesiyle olan ilişkisine değinilirken, diğer yandan bir darılıp bir barıştığı kocası ve onun ruh hastası arkadaşının planladıkları Nancy Kerrigan’ın dizini sakatlama hadisesi ertesi açılan FBI soruşturmasıyla aldıkları ceza ve sonuçları anlatılıyor. Kırk yıl önce Portland, Oregon’da Tonya daha dört yaşındayken, anne kızın el ele verip koçlarını olmasını istedikleri Diane Rawlinson’a kendilerini kabul ettirişlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra Tonya’nın ilk yarışmasını kazanmasıyla profesyonel paten macerası(ları) başlıyor. LaVona bir anne olarak ayaklı bir facia olsa da, iyi de bir koç aslında. Kendi yetiştirdiği ve bu hallere getirdiği kızını çok iyi tanıyor. Onun hırsını, sinirlendiğinde çok daha iyi kaydığını, asla yapamazsın diyen biri olmadıkça “asla” yapamayacağını gayet iyi biliyor. Sırf bu yüzden para karşılığı adam tutup müsabaka öncesi yapamazsın diye bağırtıyor tribünlerden. Tonya inadından yapıyor bu zor hareketi. Çocukluğunda öz babası yani LaVona’nın dördüncü kocasıyla geçirdikleri zamanlar Tonya’nın belki de en mutlu oldukları zamanlar. Büyürken pek eğlenmedik, hiç Disneyland ya da gezilere gitmezdik dese de, kendisine karşı ılımlı olan babası evi terk etmesin diye arabasının önünü kesiyor gözyaşları içinde. Gayet iyi biliyor ki annesine kalacak bundan böyle. Bu arada annesi tekrar evleniyor ve evde üvey erkek kardeşiyle yaşıyorlar. Bir gün memesini sıkıştıran üvey erkek kardeşi Chris’in ağzını burnunu kırdığı gibi, polis çağırıp bir güzel tutuklatıyor. Annesi onu tam bir savşçı olarak yetiştirdiğinden asla hakkını bırakmıyor kimselere, annesinden gördüğünü yapıyor hayatı boyunca. Her zaman kan bulaşıyor işine, evliliğine, tüm hayatına. Jeff’le tatlı tatlı başlayan flörtlerinde de “şiddet” başroldeki yerini buluyor hiç zorlanmadan hem de birkaç ay içinde. Ufak tokatlar yerini kafasını duvarlara vurmalara, yumruklara bırakıyor, elinde ne varsa fırlatan anneden, aynısını yapan bir sevgili ve zamanla da hayatını karartan bir eşe doğru evriliyor Jeff. Tonya, annesinin de onu sevdiğini fakat onu dövmekten vazgeçmediğini, bunun kendi suçu olduğunu, Jeff’in de onu hem sevip hem dövdüğünü düşünüyor bu yüzden. Kendi kendine bahaneler buluyor. Çünkü bildiği tek şey bu. Tonya şiddetten besleniyor. Nancy’nin durumunu kendininkiyle kıyasladığında onun için çok normal ve sürekli olan bu halin, Nancy’e sadece bir kez yapıldığı halde kıyameti koparmasını anlamsız buluyor. Hayatı boyunca şiddet gören bir kadın olarak, bir defaya mahsus dizinin kırılması ve bunun için ortalığı velveleye vermek çok saçma geliyor ına. Neden Jeff peki? Çünkü daha ilk cümlesinde benim ailem fakir diyor. Jeff neyse o. Saklamıyor, gizlemiyor. Bu kızları etkileyen bir durum sanırım genelde. Ama ona vurmadım, ben uysalım, o bana tüfekle ateş etti derken çok da inandırıcı olamıyor yazık ki. Öte yandan Tonya inkar etmiş olsa bile, bizzat tüfekle ateş etmiş midir? Bence etmiş olma ihtimalivardır ilişkinin seyri, geçmişin gölgeleri düşünüldüğünde.

6CBB8348-8B84-4124-8509-5F829662C675

Bundan böyle katıldığı yarışmalarda bir sürü elit aile kızının arasında kah seçtiği müzikler, kah kendi diktiği rüküşan kıyafetler ve mavi ojeleriyle çok ayrıksı bir kompozisyon çiziyor. Astımına rağmen sigara içiyor. Buz dansı balerin zarafetine sahip iyi ailelerden gelen kızların klasik müzik eşliğinde dans ettiği bir kulvarken, geleneksel olmayı reddeden ve özürlü bir diş perisi gibi giyinmek istemeyen Tonya’yla jürinin başa çıkabilme şekliyse puanlarını kırmak şeklinde tezahür ediyor. LaVona yetiştirmesi Redneck Tonya, puanını kıran jürinin yanına gidip çatır çatır hesap soruyor hepsinden. Sunuma da puan verdiklerini belirten jüri üyelerine, (ah çok affedersiniz) “suck my dick” diyor tüm nezaketiyle. Sonra da homur homur terk ediyor buz pistini. Ondan harika atletik yetenek olarak bahsediliyor. Daha çok atletlere benziyor gerçekten de zarif bir kuğudan çok. Aslında jürinin sorunu onun kaymasıyla ilgili değil. Ülkeleri adına çizmek istedikleri imajın o olmadığını düşünüyorlar. Sağlıklı bir Amerikalı aile görmek istiyorlar ama karşılarında uyumsuz, asi, küfürbaz bir kadın buluyorlar. Aile ilişkileri her daim sorunlu. Bunların üzerine hesaplaşmaya gittiği annesine küçük bir çocuk gibi soruyor kendisini bari çocukluğunda olsun biraz sevip sevmediğini. LaVona ise saf bir çocuktan savaşçı bir şampiyon yaratmaktan ötürü duyduğu gururdan ve nefret edilesi bir anne olarak anne fedakarlığı yaptığından bahsediyor övüne övüne.

Tonya, annesinin de söylediği ve onaylamadığı gibi kariyerini mahvedecek olan ilk adımı ileride onu dövmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan Jeff’le evlenmek suretiyle atıyor. Ara ara şiddetin boyutu artsa da, evli olmaktan hoşnut olan Tonya, ilk ve her fırsatta affediyor Jeff’i. Tek arkadaşı şizofren Shawn’dan başka kimsesi yokmuş gibi görünen Jeff şoförlükle sağlıyor geçimini. Karısını duvarlara çarpa çarpa dövse de, otorite karşısında korkağın teki aslında. Gücünün yettiğine dikleniyor çoğu erkek gibi. İşin enteresan yanı tüm bu badireleri atlatırken çok çok uzun yıllar geçmiyor aradan. Tonya 20 yaşındayken tanışıyor Jeff’le, 23 yaşındayken soruşturma geçiriyorlar Nancy Kerrigan olayından ötürü. Nancy’den halkın huzurunda özür dilemesine rağmen,denetimli tahliye, bir sürü para cezası, psikolojik değerlendirme, Amerika Buz Pateni Derneği’nden istifa ve bir daha Artistik Patinaj Derneği yarışmalarından hiçbirine katılmama cezasına çarptırılıyor hakim tarafından. Her zamanki Tonya itiraz ediyor bu karar karşısında. Hapse girmek için yalvarıyor, yeter ki kayma hakkı elinden alınmasın diye. Eğer kayamazsa hiç kimse olamayacağının farkında çünkü. Eğitimi yok, çok becerikli olmasına rağmen garsonluk dışında başka bir şey yapmamış hayatı boyunca. Araba tamirinde Jeff’den daha iyi mesela, kendi elbiselerini kendisi dikiyordu ayrıca. Zevk sahibi olmasa bile bir düğme bile dikemez lafı onun için geçerli değil ama o, en iyi bildiği şeyde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor sadece. Hakimse ona müebbet vermiş kadar oluyor bu ceza ile. Jeff’se filmin sonunda ilk defa doğru düzgün bir itirafta bulunuyor onun kariyerini tamamen mahvettim diyerek. Mahvediyor gerçekten de. Tonya’nın çevresinde aklı başında bir Allah’ın kulu yok. Çevresinin çevresinde de yok. Birbirlerine yakın otursalar bile, bir daha hiç görüşmedikleri gibi, yan yana da gelmiyorlar hayatları boyunca.

3740BC50-44AA-4021-910B-1D070F2EFBAF

Gelelim erken gelen başarı ve şöhretin ehliyetsiz ve bununla baş etmeyi bilmeyen insanların elinde nasıl tamamiyle son bulduğuna: Tonya annesinden göremediği sevgisizliğin de etkisiyle bir dakikalığına tüm Amerika tarafından sevildikten sonra, nefret edilişinin ardından kendini yine göz önünde bulunacağı ringlere atıyor bu defasında. Kadın boksör oluyor. Bill Clinton’dan sonra hakkında en çok konuşulan insan o oluyor doksanlarda. Geçinmek ve faturalarını ödemek zorunda olduğundan en iyi bildiği şey olan şiddetle sağlıyor geçimini bu sayede. Boksu belli bir yaşa kadar yapılabildiğinden, ileride profesyonel peyzaj, bahçe inşası ve ev boyama gibi daha domestik, daha az efor isteyen işlere yöneliyor. Tekrar tekrar evleniyor ve çocuğu oluyor. Annesiyle görüşmeyi reddetse de(FBI’la aleyhinde delil toplamak için anlaşan ve konuşmalarını kayda almaya çalışan bir anne söz konusu olan), istediği kadar ona benzememek için her fırsatta iyi bir anne olduğunu ispat etmeye çalışsın, annesinin kaderini yaşayan kız çocuklarından birine dönüşüyor zamanla. Onu bu hale getiren, böyle bir şekil veren annesi olsa da, bu gerçekle yaşamak zorunda kalıyor Tonya. Annesi ondan bir savaşçı yaratmış yaratmasına ama son derece de korumasız bırakmış daha işin başında. Sanki bir deney, bir kobaymış kızı onun için. Ne kadar fevri, asi, kaba saba, küfürbaz, hak etmiş, o jüri üyesi doğru söylemiş onun yeri buzların üzeri değil, ringlerin panteri olmakmış deseniz de, bir yanınızla hep üzülüyorsunuz Tonya’nın haline. Vahşi kızın eaha doğrusu hayatta vahşileşmiş kızın hayatı içinizi burkuyor düşündükçe. Keşke babası onu bu kadının zalim ellerine teslim etmeseydi diyorsunuz her fırsatta. Keşke… Keşke’li hayatlardan bir başkası Tonya Harding’inki de. Bu çok eski bir hikaye aslında hayatta haksızlıklar üzerine kurulmuş olan. Doğuştan gelen bir hikaye. I, Tonya ve aile kavramı üzerine düzgün ve anlamlı bir yazı okumak isterseniz de, buyurun size bir adres yine wordpress üzerinden: http://www.birkahvemolasi.co/annelik-ve-babalik/aile-insanin-kaderi-midir/

Oscar’larda sıkça adından söz ettiren filmin aynı zamanda prodüktörlerinden olan Margot Robbie, Suicide Squash’deki mimiklerini tekrarlıyor biraz da. Yine de göz kamaştırıyor güzelliğiyle. LaVona rolüyle Golden Globe En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan aktrist Allison Janney’e Oscar yolu gözüküyor kanımca. Ben en çok Jeff rolündeki Sebastian Stan’i beğendim, bir de hasta manyak Shawn’ın para karşılığı tuttuğu Coen Biraderler’in filmlerinden fırlamış da gelmiş bir Fargo karakterini andıran dünyanın en şaşkın kiralık adamını oynayan Shane Stant’in yaptıklarına katıla katıla güldüm. Sahi neden o bomboş yolda, bir sürü seçenek varken, şaşkın ve yaşlı bir adamın üzerinden atlar da arabaya biner ki insan!!!

Aşağıda yer alan ve filmin soundtrack listesini oluşturan parçalara ve dolayısıyla seksenlerin müziğine bir kulak vermeli ara ara.

1-Mark Batson – Fair To Love Me
2-Cliff Richard – Devil Woman
3-Bad Company – Shooting Star
4-Dire Straits – Romeo And Juliet
5-Peter Nashel – A Fair Shot
6-En Vogue – Free Your Mind
7-Supertramp – Goodbye Strangers
8-Chris Stills – How Can You Mend a Broke Heart
9-Fleetwood Mac – The Chain
10-Peter Nashel – The Incident
11-Heart – Barracuda
12-Laura Branigan – Gloria
13-Violent Femmes – Gone Daddy Gone
14-Doris Day with Paul Weston – Dream a Little Dream of Me
15-Siouxsie And The Bnashees – The Passenger

margot-robbie-i-tonya-cast-at-the-2017-toronto-international-film-festival-2

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: