THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

CFB5CD3B-9A3B-4849-AAF2-328C79884E67

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

“Tanrı uysalları korur.” Aunt Lydia

“Şimdi bir biz olmalı çünkü, şimdi onlar var.” Ofglen

“Artık uyanığım. Daha önce uykudaydım. Bu yüzden izin verdik. Kongreyi katlettiklerinde uyanmadık. Teröristleri suçlayıp, anayasayı değiştirdiklerinde; o zaman da uyanmadık. Geçici olduğunu söylediler. Hiçbir şey aniden değişmez. Sürekli ısınan bir küvette farkına varmadan ölürsünüz.” Offred

“Nolite te bastardes carborundorum.= Piçlerin seni ezmesine izin verme.”

“Her zaman bir başkası vardır. Hiç kimse yokken bile.” Offglen

İkinci sezonu iyice yaklaşmışken ve fakat ben hakkında bir şeyler karalamak için bunca gecikmişken, bir parça suçluluk duygusunun da etkisiyle yazmak için niyetleniyorum bir kez daha Margaret Atwood harikası kırmızı pelerinli Damızlık Kızlar hakkında. İşim vardı, gücüm vardı, dünyanın derdi vardı yoksa da yaratabilme kapasitem vardı. Bu yüzden yaklaşık bir sene sonra, bir kez daha, en başından koyuldum yola on bölümü izledim başındaaan sonuna. Üç, dört ve dokuzuncu bölümler en beğendiklerimdi belirteyim şimdi tam da burada. Dizi Amerika’da geçmekte. Değişik türde bir askeri darbe gerçekleştiriliyor. Diktatörü belli olmayan teokratik bir düzenle kurulan cumhuriyetin adıysa “Gilead”. Geleneksel değerlerin her şeyin üzerinde olduğu bu yeni düzense Orwell’ın 1984’ünü çağrıştırıyor çok fena. Karakterlerin ütopyası ise Kanada. Nasıl olmasın ama? Kanada’nın bu en kalabalık ve ikinci en büyük eyaleti olan Ontario’ya varabilen karakterleri onuncu bölümün sonunda bekleyen bir sürpriz var; o da mülteci kimlik kartı, bir miktar para, bir telefon ve de konuşma paketi hem de bir sene boyunca. Mültecisini böyle bir takım hizmetlerle karşılayan, anlayışlı sınır yetkilisi sahibi olan ülke bilenler bizlere de iletsinler, hem de hemen.

Dizinin ilk bölümünün ilk dakikaları Children of Men’in başındaki gibi bir takip sahnesiyle açılıyor. Buzlu yollarda takip edilen aracımızın içindeki karakterler bir aileden ibaret. Silahlı adamlarca aile darmadağın ediliyor bir anda. Anne kız birbirinden ayrılıyor, baba ise geride kalıyor. Genç kadın gözlerini açtığında geçmiş hayatından eser kalmadığını görüyoruz. Pek çok şeyin yasak olduğu, geleneksel bir hayatın içine düşüveriyor bir anda. Kitap, gazete, dergi okumanın yasak olduğu, televizyonun olmadığı, radyodan gelen müzik sesinin bile duyulmadığı türde bir hayat bu. Damızlıkların tek başlarına dışarıya çıkmaları yasak mesela, sözde güvenlikleri açısından. Asıl amaçsa kızları birbirine izletmek, gözetletmek, yanlışını gördüğünde de gammazlatmak halbuki. Birbirleriyle ve yolda karşılaştıkları yabancılarla konuşmaları gerektiğinde, kullanacakları kelimeler bile sınırlı.  Tanrı bizi izliyor, Tanrı seninle olsun, Tanrı yolumuzu açsın, Tanrı güzel hava bahşetti, Tanrı tohumları kutsasın, Tanrı savaşı iyi götürüyor olduğu yerden çok şükür gibi ipe sapa gelmez cümleler sarf etmek zorundalar karşılıklı olarak. Kırmızı Başlıklı Kız’ların başlıkları dışında giydikleri tek parçalı kırmızı entarileri ve yine kırmızı kapüşonlu pelerinleri var. Yürüyüşe çıktıklarında, hakeza yanlış bir şey olmaya görsün yakınlarında, hemen başlarını önlerine eğmek zorunda bırakılıyorlar. Gökyüzünü görmelerini engelleyen gece lambalarını andıran siperlikli bembeyaz şapkalarıyla burunlarının ucu dışında bir şey görmeleri de pek mümkün görünmüyor zaten. Seçilmiş kızların verildikleri ailelerdeki konumları farklı türde bir çeşit kölelik ya da hizmetçilik. Hizmetkar konumundaki kızların temizlik, yemek gibi sorumlulukları yok. Onların tek ve en mühim marifetleri bunca kısır bir dünyada doğurabiliyor olmaları. Dolayısıyla etinden sütünden yararlanılmak üzere yani yeni ev sahiplerine birer bebek vermeleri için belli ritüellerle kadınların denetiminde eşlerine sunuluyorlar. Son derece duygusuz bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken bu eylemler esnasında amaç karşı tarafı hamile bırakmak. Kız doğurduktan ve belli bir emzirme dönemini atlattıktan sonra ev ve aynı zamanda damızlık sahibi tarafından ivedilikle evden def edilmeye çalışılıyor. Böylelikle bir kez rüştünü ispatlayan damızlık bir başka eve transfer oluyor ve aynı prosedür tekrar tekrar gerçekleştiriliyor yeni ev sahiplerinin nezaretinde. Duygular mı? Onlar da işin içine giriyor bu zaman zarfında. Ama zamanla. Dikkat çekici olansa zamanla iyice sevgisizleşmiş ve düzene ayak uydurmuş, daha doğrusu bu düzenin mimarı ve destekleyicisi olan güçlü ve dindar, yeri geldi mi de kindar ve zalim olan çiftler arasındaki sevgisizlik.

Gerçek adı June Osborne, damızlık ismi Offred olan esas kahramanımız ve aynı zamanda damızlık kızımızın önceki hayatında ne kadar özgür olduğunu flashback’ler sayesinde gördükten sonra, iç sesinin bazen sağduyulu bazen de son derece gerçekçi bir şekilde haykırdığı cümleler sayesinde şimdiki hayatında neler hissettiğini anlıyoruz. Portakala değil çığlık atmaya ve bir makineli tüfeğe ihtiyacım var diyor içinden. Bu isyanını sözlü olarak dile getirdiği takdirde alacağı derslerin ve cezaların da sonuna kadar farkında Offred. Red Center’dalarken yakın arkadaşı Moira’nın kaçışına göz yumduğu için yatırıldığı falakadan sonra baygın vaziyette getirilip bırakılıyor yatağına. Aunt Lydia’nın elektrikli cop tutkusu var. Nehir kıyısından yürüyerek eve dönmeyi tercih ettiklerinde karşılarına çıkan idam edilmiş insanların  üzerlerine asılan yazılarda bir rahip, bir doktor, bir gay adam diye belirtilmiş olması, o kişilerin meslekleriyle ve “eş”cinsel tercihleriyle bir kabahat işlediklerinin kanıtı olarak sergileniyor olmalarının birer kanıtı adeta. Bir çeşit ibret tablosu yani duvar. Totaliter bir devlet rejimi altında isimleriyle anılmıyor bu insanlar ve sınıf farkı tüm acımasızlığıyla ortaya konulurken, kendisinden olmayanın posasını çıkartıyor bir güzel.

 

Kısırlığın Tanrı’nın yaratmış olduğu bir çeşit veba, seçilmiş damızlık kızların da ilahi bir amaç uğruna saf bırakılmış bir tür oldukları görüşü hakim yeni düznde, Bu uğurda damızlıklar iyi Hristiyanlar’ın iyi eşlerine iyi hizmetler sunmakla değerlendiriliyorlar. Kalanlarsa ya kirli kadınlar ya da sürtükler. Kutsal metinlerden yapılan alıntılarla alıştırılıyor kızlar yeni yaşantılarına. Rahel, Yakup ve Bila arasındaki üçlü ilişki normalize ediliyor bu sayede, adı üzerinde “kutsal” metinler kutsal diye. Aunt Lydia bu sürünün dişi çobanı aynı zamanda. Kızlara en ağır dersleri verdiği gibi, yeri geldiğinde insafa da gelebiliyor. Çünkü insani ilişkiler giriyor bir süre sonra devreye. Guguk Kuşu’ndaki Hemşire Ratched’la Yaprak Dökümü’ndeki ara ara duygusala bağlayan anne arasında gidip geliyor Aunt Lydia bu rolüyle. Yine de bence dizinin en Orwellyen karakteri de kendisi oluyor.

858BF8E0-00FD-458F-81B9-6639CFA42B4D

Hannah’nın annesi, Luke’un karısı olan June kitap editörüymüş önceki hayatında. Şimdiyse evlerinde kaldığı komutanla yalnız görüşmesi bile yasak. Çünkü bir cariye olarak bile görülmüyor ne yazık ki iki ayaklı rahimler. Biri bana damızlık dese, tarafımdan gözlerinin oyulması için yeterli nedene sahip olsa da, burada içlerinden ilk doğumu gerçekleştiren disiplinsizliği ve karşı gelişleri yüzünden tek gözü oyulan Janine oluyor. İyi ve sağlıklı bir bebek dünyaya getiriyor bu özünde son derece saf olan kız. Üstelik sadece emzirdiği sürece bu evde kalabilecek ve kızını kucağına alabilecek. Elindeki tek kozu sonuna kadar oynuyor Janine de. Sahibi olan Bayan Putnam’ı ısırıyor. Komutan Putnam’ınsa onu sevdiğini söylüyor. Birlikte kaçıp gerçek bir aile olacaklarını sanıyor. Aslında damızlıklarıyla karılarının korkusundan güya hissiz bir şekilde birlikte olan tüm komutanlar bir süre sonra aynı havayı solumanın, aynı metrekareyi paylaşmanın verdiği ve en önemlisi durumun tuhaflığından oluşan halden ötürü, özel bir ilgi göstermeye başlıyorlar kendi damızlıklarına ve alışıyor insan söyleye söyleye damızlık lafına da, her şeye olduğu kadar.

The Other Side

 

Dizinin en anlamlı sahnesinin mimarlarından bir başka damızlık olan Ofglen’se önceki hayatında üniversite profesörü imiş. Gerçek ismiyse Emily. Martha’lardan biriyle yaşadığı ilişki ortaya çıktığında, cinsiyete ihanet suçu işlemiş olduğuna karar veriliyor bir lezbiyen olarak. Lezbiyen kelimesiyse yasaklı kelimelerden. Ağızları Hannibal gibi sımsıkı kapatılmış, elleri bağlı vaziyette yargılandıktan sonra bindirildikleri kamyonetten indirilen kız arkadaşı oluyor ve kadın Emily’nin gözleri önünde asılarak idam ediliyor. Bizler de tıpkı Ofglen gibi oturduğumuz yerden çaresizlikle bakıyoruz bu manzaraya. Sonra da işlerin bu noktaya gelmeden önce nasıl da masum başlayan bir sokak direnişinin, kana bulandığını hatırlamak için gidiyoruz geçmişe. İşlerinden ilk atılanlar kadınlardı malum. Banka hesapları ve işleri aynı anda alınmıştı ellerinden. Bir kafeteryada bile herkesin içinde aşağılanmayla karşılaşabilen kadınlar sırf kadın oldukları ve dinci radikallerin gözünde potansiyel birer sürtük oldukları için bu muameleye tabi tutulmaktaydılar. Tüm bunlar gelecekte yaşanacakların birer habercisi olmakla beraber, bu örgütlü ilerleyiş karşısında çaresiz kalan halk canını kurtarmak, ailesini korumak adına sindikçe siniyor iyice. Kendisine clitoridectomy uygulanan Emily’se bembeyaz bir odada uyanıyor çaresizlik, şaşkınlık ve korku içinde.

38339159-6349-4BF1-9041-D0B01EA6076D

Dış ülke temsilcilerinin ülkeleri hakkındaki ilk intibası ülkenin ileri gelenleri için son derece mühim olduğundan, Meksika’dan gelecek olan ticaret heyeti için duvarlardaki kanları yıkatıyorlar damızlık kızlara. Offred’e etmediğini bırakmayan, sonradan püriten Serena Joy Waterford’un isyana teşvikten tutuklandığını, bir kitap yazdığını öğreniyoruz heyetteki yetkililer tarafından. İnkar etmese de, unutturmaya çalışıyor geçmişini. Kocası ise karşılıklı ticareti geliştirmedikleri takdirde paralarının dibe vuracağının derdinde. Ticaretin metasıysa kırmızı önlükler içindeki damızlıklar. Misafirlere de damızlıkların önceki marifetleri olan Gilead’ın çocukları takdim ediliyor. Bu manzara karşısında Meksika heyeti yetkililerinin neden büyülendiğini öğreniyoruz. Çünkü onların ülkelerinde de kısırlık var ve son altı yıldır tek bir tane sağlıklı çocuk dünyaya gelmemiş.

Peki bunca yasağa rağmen hiç mi yasaklar delinmiyor? Elbette deliniyor. Ama yalnızca memurların, rütbeli askerlerin ve yabancı misafirlerin görebileceği şekilde. Gayri resmi bir batakhaneye götürüyor Komutan Offred’i. Burada çalışan ve yeni toplum düzenine uyum sağlayamamış kadınlarlarla birlikte olma şansı sadece onların çünkü. Zamanında sosyoloji profesörlüğü yapmış, CEO ya da avukat olan kadınlar var aralarında. Aynı zamanda toplumdaki ikiyüzlülüğe şahit oluyoruz bu yerin varlığı sayesinde. Zina yapmak, eşcinsel olmak, bırak onu sohbet etmek bile yasakken, bir sürü dini zırvalıkların unutulduğu bir yerin varlığına göz yumulduğunu görüyoruz. İçeride herkes her şeyi yapar halde. Çünkü onlar muktedir. Dinse fakirin ekmeği haline getirilmiş zaman içinde. İnancı hiç karıştırma, o sadece senin meselen yaşadığın müddetçe.

Dizi boyunca ahlanacak pek çok şey varken, ileride-kaldı ki bu çok ileri bir tarih olmayabilir, aslında bu dizide yaşanan her şeyin bir gün bizim ve de tüm dünyanın başına gelmeyeceğinin garantisini vermek mümkün değil. Bir sebepten ya da pek çok birikmiş sebepten ötürü kısırlığın, ülkelerin popülasyonu ciddi şekilde etkileyecek boyutlara gelme ihtimalini düşünüyor insan en fazla ve ailelerin daha doğrusu bir çocukla ancak kendilerini tam bir aile hisseden fertlerin bu uğurda nelere katlanabileceğini görmüş oluyoruz bir kez daha. Son zamanlarda benzer bir konuya eğilen(ama tam manasıyla değil) Kanada orijinli bir kadın yönetmen benzer bir konuyu ele alan bir diziyle çıkagelmişti ekranlara. İlk sezonuna hayran olduğum, başrolünde yine Elisabeth Moss’un yer aldığı dizinin “Top of the Lake, China Girl” isimli ikinci sezonunda taşıyıcı anneler yüzüstü bırakıyorlardı aileleri ve ilk uçakla ülkeden kaçıyorlardı. Karınlarının içindeki bebekleri de beraberlerinde götürüyorlardı. Serinin ilk sezonundaki oyunculuğu ve Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki rolleriyle iki defa Golden Globe en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Elisabeth Moss, Jodie Foster’a olan kah fiziksel kah rol benzerlikleriyle kalıyor hatrımda. Kendisi aynı zamanda Damızlık Kızın Öyküsü’nün yapımcılarından bu arada. Margaret Atwood’a gelince önceden hiçbir romanını okumamış olabilirsiniz ama ilk tanışacak olanlarınız için fena halde feminist, bir o kadar hümanist ve de gerçekçi bir kalemle karşılaşacaksınız benden söylemesi. İnsanı afallatan bir tarzı olmuştur her zaman. Kırmızı pelerinlerle böylesi bir dünya yaratmak çok kolay değil. Bu ay sonunda yayınlanacak olan ikinci sezonunuysa merakla beklemekteyim. Trailer’ı yayınlandı yakın bir tarihte.

D7F66E2A-0048-44F2-824F-038B6F831E75
Bunlar geleceğin damızlık oğlanları
1AF684DF-0A58-4349-A2A6-53E2260CD264
Bunlar da işin gurur kaynakları

THELMA

7C260A3A-D642-4074-87A7-E6E92418F3FD

THELMA :

“Bilgi insanı diğerlerinden üstün kılmaz. Bilgi olmadan hayat nasıl meydana geldi?” Trond

“Tanrım kurtar beni bunlardan
Çıkar bu düşünceleri aklımdan.” Thelma

“Sorduğum soruları düşün, bırak düşünceler seni bulsun.” 

“Louder Than Bombs”un üzerinden iki sene geçmişken karşıma çıkan bir başka Joachim Trier filmi oluyor Norveç’li yönetmenin son filmi olan “Thelma”. Filmden taşan kuzey ışığı Ingmar Bergman’ın filmlerini akla getiriyor ister istemez. Yönetmen kah insan psikolojisi ve kişinin eylemlerinin gerekçelerini ortaya çıkarırken derinlerde yatanları ortaya çıkarmak, kah karakterin olası sapmalarını neden ve sonuçlarıyla irdeleyişiyle fark yaratıyor her defasında. İyi bir gözlemci de aynı zamanda. Bir küçük dipnotum var bu yazıyı okumakta olan Trier hayranlarına; kendisi kendine ayırdığımız film süresi boyunca filmin her şeyi olmayı sever, açık bıraktığı her kapıyı filmin sonlarına gelindiğinde tek tek kapatmasını bilir, karanlıkta bir şey bırakmaz, cevaplar basittir asıl karmaşık olansa ruhtur, pastadan ne çıktığını bildirir, her şey mantık çerçevesinde yerine oturur ve bunu sağlayan elin varlığını da her daim hissettirir seyircisine, tüm cevapların bir sorusu vardır ve tersine indirgemeci bir yöntemle cevaptan soruya ulaşırız nihayet ve bu bize hedefi ıskalamadığımız hissi verir. Bir elin parmaklarını oluşturmasına bir kalmış yönetmenin filmografisine bakıldığında, aynı soyismi taşıdığı Danimarka’lı yönetmen Lars Von Trier gibi kendine has sinemasını usul usul oluşturduğunu görürüz. Sessiz ve derinden gittiğinden çağdaşlarından ayrılır. Takip edilmesi şarttır. Kuzey sineması Nordisk cinai dizilerinden ve filmlerinden ibaret değildir çünkü. Konforun, soğuğun, bilincin, medeniyetin ve bolca Ikea mobilyanın orta yerinde, peki ama ruh diye çırpınan pek çok zeki insan vardır muhakkak ve onların sinemaya katkıları da pek mühimdir dünya sinema tarihine katkı sağlamış Kuzey’in her daim parlayan ışıklarına bakıldığında.

91EDD896-42DC-4ED7-9D51-AA095A9FAE3B

5A25F395-DF67-4675-ACD2-C29334AE08B4

Donmuş bir göl ya da akarsu üzerinde yürümekte olan bir avcı ve küçük kız görüntüsüyle açılıyor film. Balıklar yüzüyor hemen altlarında. Baba deyişinden onun bu küçük sevimli kızın babası olduğunu anlıyoruz. Karlarla kaplı ormanın içinde geyik avlamak için bulunan babası bir anda tüfeğini kızının başına doğrultuyor, fakat tetiği çekemiyor. Kırmızı Başlıklı Kız ve zalim Avcı’nın hikayesi ile başlıyor film. Bu küçük ipucundan yola çıkıyor ve yıllar sonrasına gidiyoruz. Küçük kızı büyümüş ve koleje başlamış olarak görüyoruz. Tek başına yaşadığı ufak dairesinde, annesi ve babası internetten ders programına kadar öğrenip onu takip ediyor, telefon açıyorlar hiç durmadan neler yapıp ettiğine dair. Kızın facebook’una eklediği herkesi büyük bir titizlikle inceliyorlar. Thelma ise büyüme sancıları çekiyor girdiği yeni ortamdaki arkadaş çevresine uyum sağlamaya çalışırken. Sağlık sorunları peşini bırakmıyor. Epileptik olduğu düşünülen bir nöbet geçiriyor kütüphanede arkadaşlarının önünde. Doktoru epilepsi teşhisi için erken olduğunu düşünüyor. Eski kayıtlarına bakmak için doktorunu araması gerektiğini söylediğinde, ailesinin bilmesini istemediğini söylüyor Thelma da. Babasının da hekim olduğunu öğreniyoruz sonradan. Bu film aynı zamanda bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi. Tür olarak “Coming of Age Movies” olarak adlandırılıyor ve hemcinsi Anja ile tanıştıktan sonra yaşadıkları, çektiği aşk acısı, kimi aptalca davranışları, bir yandan yaşadığı karabasanlar, düşle karışık gerçekler, baskıcı ailesinin kuşatması ve baskılanmış geçmiş yaşantısının uzantısının sonucu olan nöbetleriyle baş etmeye çalışarak büyüyor Thelma. Bu kaosun içinde yaşadığı aşk onu hem kurtarıyor, hem de kafasını karıştırıyor. Genç kızın kimi zaman alay konusu olan dindar Hıristiyanlığı da ailesinin katı tutumundan sirayet etmiş. Koskocaman bir haç kolyesi takıyor. Hiç içki içmiyor. Ta ki Anja ile karşılaşana dek. Günahlarından arınmak için duvarın önünde diz çöküp temiz bir kalp için dua ettiğinde en nihayet babasına ve Tanrı’ya olan kızgınlığını dile getirebiliyor yüksek sesle. Doğaüstü güçleri yüzünden ailesine ve kendine yaşattığı trajedi sayesinde cezalandırılışı onun kabahati değil çünkü. Sadece kendisi olmak, istediği gibi davranmak, istediğini sevmek için neden izni olmadığını sorguladığı bir yaşta, aslında kandırılıyor bir nevi. Tanrı’yı öğrendikten sonra bir şeyi kalmayacaktı, hani?

15A45304-1403-40EA-B23F-27A13D50B21B

1A1C4163-53CC-4104-84C1-8E0451FEA95F

Film boyunca Thelma’nın hep en yakınındaki erkekleri cezalandırdığını görüyoruz. Bilinçli yapmıyor belki ama verdiği ikinci ceza ile annesini özgür kılması mümkün oluyor. Babasını kendi içinde yaşadığı arafın bir benzerinin içine düşürmek suretiyle öldürüyor. Ya boğulacak ya yanacak avcı. Yanmak daha acı verdiğinden, o da diğer şıkkı yeğliyor ve kendini suya bıraktığında sessizliği kalıyor geriye. Küçük erkek kardeşinin mezarı da bu suyun içinde, dedesinin de. Thelma’nın doğaüstü güçleri kalıtsal ve büyükannesinden geçmiş ona. Yaşlı kadının bu özel durumunu ise kendi özel doktoru sayesinde öğreniyor yıllar sonra. Thelma’nın epileptik olmayan nöbetleri başka bir şeyin sonucu, belki stres kaynaklı, belki de bir çeşit travma var altında yatan, böylelikle de vücut bastırılmış bir şeye tepki veriyor bu nöbetler sayesinde. Doktoru ailenin genetik sistemine göz atarak ulaşmış büyükannesinin zihinsel sorunlar yaşadığı gerçeğine. Halbuki ailesi ona büyükannesinin öldüğünü söylemiş. Yaşlı kadınsa halen daha bir psikiyatri kliniğinde çok ağır ilaçlarla uyutularak bir sebze gibi yaşatılmakta. Oğlu yani Thelma’nın babası ise bu duruma ses çıkarmamış hiçbir zaman. Kızı da bu ortak kaderi paylaşıyor şimdi. Babası yavaş yavaş kızını da annesine çevirmeye bakıyor. Çok ağır ilaçlarla içindeki gücü baskılamaya çalışıyor. Thelma’daki bir şey, düşündüğü şey, hisleri, içindeki, adı artık her ne ise, onun tarafından neyi çok isterse gerçekleştiriyor. Yönetmenin başarısı ise, filmi süper güçler taşıyan ve intikam hissiyle dolup taşan bir süper kahraman filminden çok, Thelma’dan bir anti kahraman hikayesi çıkarmasından kaynaklı. Brian de Palma’nın ‘76 yılı yapımı “Carrie”sinin aksine soğukkanlı bir şekilde hareket ediyor Thelma, ortalığı kan gölüne çevirmeden intikamını kendine bile hissettirmeden sessiz sessiz alıyor. Günah denen şey kaygan bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, tatlı tatlı giriyor içine. Filmde yer alan kara yılan ilk günahı temsil ederken, cama vuran serçe Thelma’nın ölümüne sebebiyet verdiği erkek kardeşi Mathias’ı dolayısıyla bastırılmış suçluluk duygusunu, geyikse kurbanı temsil ediyor. Bense bu naçizane benzetmelerimle yazıma son veriyor, hepinizin mecazi bir şekilde ayrı ayrı gözlerinden öpüyorum.

67C56E44-1678-4402-B607-B7AFE30D81C4

ORMAN/KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

image
Çİer: PAWEL KUCZYNSKI

YERLİ:

“Ben bu ormanın yerlisiyim.” dedi ve ekledi: “Hem de çok uzun zamandan beri. Sanki defalarca dünyaya geldim bu ulu ağaçların altında. Kendime ateş yaktım parçalarından ama hep izin isteyerek, yağmurda siper ettim kendime üzerlerindeki yağmur damlalarını güneş açtığında kurutmaları şartıyla ve kavurucu sıcaklarda yapraklarından taç yaptım kendime feda edişlerinin rızasını alarak. Hep bir nedenden ötürü nazlı nazlı süzülen yaprakların döküldüğü mevsimde onu terk eden her bir yaprağı serin ve tatlı birer örtü oldular üzerime. Hışırtıları ninni oldu geldi kulağıma. Onlarla daldım rüyalara. Rüyalarımda da benimleydiler. Benzer yollarda yürüdüm üzerimde kardeşlerinin gölgesi varken. Ama hiç bilmediğim bir lisandı konuştukları. Altı üstü hışırdamaydı ama mutlak bir önemi vardı sözlerinin. Sonra sonra ben bu tatlı rüyaların müptelası oldum. Uyku saatlerini iple çeker oldum. Daha çok uyku, daha çok rüya demekti. Yavaş yavaş bir lisan daha öğrendim. Rüyamdaki ağaçların konuştuğu dilin adını koydum sonunda “mirabelle”. Mayhoş bir eriğin ağızda bıraktığı tattı sanki rüyamdaki ağaçların dili. Yüzüme yayılan tatminin ve ağzımın kıvrımlarını yukarı doğru çekilmesinin nedeniydiler aynı zamanda. Aman ne de tatlıydılar! Aman ne canlıydılar! kalbim dilimde atar oldu onlar sayesinde. Ayakta kalmak zorunda olduğum saatlerde yaşama nedenim oldular. Zemin kaygandı ve ayağımın altından kaymaktaydı ama olsun ben de var gücümle asıldım dallarına, sarıldım koskocaman gövdelerine. Onlar bana yoldaş oldular. Bir gün gelecek ve hayat aniden duracak. O zaman en sevdiğim ağaca sarılmış olayım bari, lütfen. Lütfet.”

ASLAN:

“Ben bu ormanın eskisiyim.” dedi ve ekledi: “Aslan dediğin hissettiği yaşta olmalı ve konumda. İçgüdülerimin koyduğu kanunlar çerçevesinde yaşamalı maiyetim. Ve ben dışında geriye kalanlar, kanımda buna dahil, asla bana yaşlı demeye cüret edemeyeceksiniz. Çünkü parçalayabilirim sizi. Ve siz de bunu çok iyi biliyorsunuz. Sinirlendiğimde öfkemin başınıza ne işler açabileceğini pek çok biliyorsunuz. Ve etlerinizi kemiklerinizden sıyırırken bir an olsun tereddüt etmeyeceğimi de biliyorsunuz. Bunu bilmeniz benim için pek iyi bir şey. Hala otoritemin altında ezildiğinizi bilmek beni daha da güçlü kılıyor. Bundan nasıl zevk alıyorum anlatamam. Gözlerimden çıkıyor çakmak çakmak gururumun yansımaları. Bu gözler yaşlı bakmıyorlar. Tecrübeyle bakıyorlar en çok. Ağzımı geniş geniş açıp esnerken tembelliğim dolaşıyormuş dillerde. Kuşlar söyledi. Yalancıdır o kuşlar. Başka çocuklar istiyorum ve bu uğurda siz dişilerin üzerinde haddinden fazla çalışmam gerekiyor. Ben de yoruluyorum haliyle. Arada isyan edip, sürüler halinde bana meydan okuduğunuzun haberleri geliyor, beni tekrar gafil avlamaya çalışacakmışsınız. Aman çok korktum. Geceleri uyuyamaz oldum. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Eğer öyle olsa idi; yani bir damla korkum olsa idi çıkamazdım karşınıza. Oysa ki ben bütün görkemimle, tüm hırsım ve ihtirasımla çıkıyorum karşınıza her seferinde. Sizler de olmasanız kimse bana ne muhteşem bir şey olduğumu anımsatmayacak. Dişiler anlamadı beni düşmanlarım kadar. Günler aynı sıradanlıkta geçecek yoksa. Benim gençlik aşılarım gelin bakalım. Yoksa kendi pençelerimle size mi teslim edeceğim sandınız her şeyimi, bir kalemde silip atarım mı sanıyorsunuz tüm hayatımı, zevkle döllemem gereken sürüyle dişi varken. Bir sürü yavrum oldu, olmaya da devam edecekken. Daha çok çalışmam gerek. Öyle kolay değil ne haremimi, ne evimi barkımı kolay kolay teslim etmem, hepiniz birer sırtlana benziyorsunuz ama korkmuyorum sizden. Çıktım işte karşınıza. Savaş sizinle benim aramda. İster bire üç, ister bire on olun. Hiç mühim değil. Ben hepinize birden yeterim. Hep yettim, gene yeterim. Aman aman eğer ki yenilirsem, beni yok ederek çıkartın hayatınızdan ne olursunuz. Hayatıma sinsi nüfuz edişinizi ve gaddar tecavüzlerinizi izletmeyin bana. Hemen orada, aslan meydanında öldürün, paramparça edin isterseniz. Ama sağ bırakmayın sakın lütfen düşmanlarım. Lütfedin.”

HÜTHÜT:

“Ben bu ormanın ermişiyim.” dedi ve ekledi: “Aynı zamanda habercisi ve yol göstericisi de. Sıkıntıda olanların, yollarını kaybedenlerin, ailesini kaybedenlerin kalp sesiyim ben. Çığlıklarım yaptığınız yanlışları görmemden, fısıltılarım uçsuz bucaksız ormanda kulağınızda çınlıyorsa bir mana arayın mutlaka. İnanın bana ve inanın ama çünkü ben yalan söylemem hiçbir konuda. Haberlerinizi, açılan yollarınızı müjdelemek benim görevim. Gurur duydum bundan her defasında. Duydunuz değil mi? Duydun değil mi? Sen sen sen. İşte açılıyor senin kapın. Eşikten geçmek üzeresin. Senin zamanın geldi artık. Herkesin bir zamanı vardır, unutma. O zaman, bu zaman işte. Haydi ne duruyorsun, zıpla ve geç diğer tarafa. Ne güzellikler bekliyor seni bir bilsen. Sırrı söyleyemesem bile, bu böyle. Orada orada bak. Görsen de, göremesen de, nasılsa geçeceksin. Kaderin böyle. Var var o kader. Bir porsukken bir ceylan, bir kemirgensen bir tavuskuşu olman mümkün her zaman. Biraz cesaret, bol sabır, içindeki iyiyi çıkartacaktır. Zamanında akıtamadığın, içinde biriktirdiklerinden birer sabır taşı bıraktın arkanda. Bense izlerini takip ettim tabiatım gereği. Onlar senin olası tohumlarındı, birer taşa dönüşen. Sen sadece içine atmayı yeğledin, doğaya saçmaktansa. Daha da tutamayıp, iyice çürütünce saçtın ortalık yere. Ete kemiğe bürünmek yerine, zamanla çakıl taşlarının arasında kaynayıp gittiler, özelliksiz kaldılar onlarda. Bir bilen göz gerekti, onlara layık oldukları değeri teslim edecek. Bu seferlik ama bir seferlik söyledim ağustos böceklerine, birleştiler türkülerde. Hem çalıştılar, hem söylediler. Vazifeleri taşları üstüste koyup bir kaya yapmak idi. Ve oldular sonuçta. Senin sabır taşlarından bir kaya var şimdi. Üzeri dümdüz. Bazen insan türü gelir buralara. Kaba etlerini nereye koyacaklarını bilemeyen kaba saba, ilkel, ruha saygı nedir bilmeyen, kendini hisli zanneden, utanmasız ve fırsatçı  insan türü. Onlara yer oldu senin sabır taşın. Bir mola verir, sonra da sinsi planlarını gerçekleştirmek üzere kaybolurlar ormanda. Etlerimizi çiğ çiğ yemek varken, odun ateşinde yakarak yemek, nerede duyulmuş, nerede görülmüş? Doğanın umudu buradan kaynaklanıyor işte. Biz kendi aramızda düzenimizi tutturmuşuz size ne oluyor? Ben annemi babamı gömdüm, gagamla toprağı kazdıktan sonra. Yarı kurumuş bedenlerini yine gagamla iteleyiverdim usulca. Üzerlerini de yapraklarla örttüm. Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Kanatlarımız, ayaklarımız bizim ödülümüzdü. Ya kuş olduk uçtuk, ya sınırsızca koştuk. Ama hep coşkuluyduk. Cezamızı bu dünyada kestiklerini sanıyorlar. Kendilerini en büyük sanıyorlar. Yanılıyorlar. En büyük yok. Sen varsın, ben varım, biz varız sadece.”

AVCI:

“Ben bu ormanın kalpsiziyim.” dedi ve ekledi: “Çünkü doğa benim kaşığım, bıçağım, aşım, ekmeğim, odunum, süs eşyam, yatağım, yorganım, çatım, duvarım. Duvarlarımı örmek için, bir lokma ekmek için yapmayacağım şey yok benim. Acımam bu uğurda hiçbir şeye. Doğadan gelen benimdir. Onun sayesinde kırmızı başlıklı kızı kaçırıp, evimin kadını yapabildim. Önce çok direndi, istemem dedi, evden beklerler dedi. Oralı olmak gelmedi içimden. Bir tuttum, daha da bırakmadım. Nehrin karşısındaki patikayı takip ettiğinizde, yolun sonundaki barakada yaşıyorum, yaşıyoruz. Yiyecekleri istifliyorum kilerde. Sayım yapıyorum kendimce. Azaldı mıydı düşüyorum yola. Giriyorum ormana. Geyik avlıyorum, sülün, tavşan, ne bulursam. Bir kez bir ayı vurmuştum. Aman ne tatlıydı yarabbim. Balla beslenenin eti hiç tatsız olur muymuş? Postunu şöminenin önüne serdiydim bir güzel. Kırmızı Başlıklıklıyı’da ilk yatırdığım yerdir o post, benim için anlamı büyük yani. Evde ona kırmızı başlıklı diye seslenmiyorum elbette. Zaten başlığından, pelerininden eser kalmadı üzerinde. Daha ilk günden parçalayıverdiydim hepsini. Çok direnmişti yavrucak, bana sen yaşlısın demişti. Gözümü oyacak sandım bir an. Sonradan geçti öfkesi. Alıştı belli ki bana. Şimdi geç geldim mi telaşlı buluyorum onu evde. Acaba diyorum, artık yeterince güvenini kazandıysam zincirlerini çözsem mi ki? Hayatımda üzerine en çok düşündüğüm konu avımı uzun süre muhafaza edebilmenin bir yolunu bulmak iken, neler neler düşünür oldu bu zalim yürek bir bilsen! Acaba diyorum zincire vurmadığım bir gün gitmek yerine saklansam mı bir köşede ne yapacak şimdi diye. Kaçar mı acaba? Kaçar mı ki? Bırakır gider mi beni? Ant olsun kendi ellerimle boğazlarım onu. Ama o zaman gene yalnız kalırım. Ben gene temkini elden bırakmayayım. Hiç çözmeyeyim zincirlerini. Benim tatlı kadınım. Bak neler avladım ikimiz için. Akşam şölen var, bekle beni.”

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ:

“Ben bu ormanın şanssızıyım.” dedi ve ekledi:
“Neneme gitmek için girmiştim ormana.
Kayboldum ormanın ortasında.
Uluma sesleri geliyordu uzaktan.
Çok korktum önce bir başıma olduğumdan.
Sonra neden korkuyorsun dedim kendi kendime.
Nenemin evi de ormandaydı ama onun etrafında başka evler vardı.
Karşıma ilk çıkan ev kurtarıcım oldu bir anda.
Başlamıştı da hava kararmaya.
Bacasında dumanı tütüyordu, mutfağından yemek kokuları geliyordu.
Çaldım kapısını çaresiz kalınca, açık olan kapıdan içeri doğru ilerledim usulca. Şöminenin önünde ellerimi ısıtırken, bir ses duydum geldiğim yönden.
Korkuyla döndüm arkamı, bir de baktım gözleri karaya kesmiş bir adam.
Daha ne olduğunu anlayamadan yatırdı beni postun üzerine.
Anneciğimin diktiklerini yırttı hunharca o kaba saba elleriyle.
Ne çırpındım ne bağırdım anlatamam.
Ben onun için mi düşmüştüm yollara, tuh yazık oldu umutlarıma, bir zalimin düştüm ocağına.
Ne çektiğimi bir ben bilirim o esnada.
Tarifsiz bir telaş vardı kalbimde.
Korkum telaşa bulandı, postun üzerindeki kıllara bulandı, kana bulandı, tere bulandı öylece.
Bir garip adamdır; o günden beri besledi beni elleriyle.
Önce tiksindim ellerinden, sonra hayatta kalma isteğim ağır bastı.
Tuhaf bir gülümseme kaplardı yüzünü yemeği hazır edip, yedirmek için yanıma geldiğinde.
Lütfederdi kendince.
Zincirlerimi çözmesini, bir gün bu kapandan kurtulacağım günü bekler dururum.
Ne yapacaksam, nereye gideceksem bu halde?
Yazık oldu gençliğime, güzelliğime.
Karnım şişmekte gün geçtikçe.
Öte yandan ya gelmezse, gelemezse diye aklım çıkar gün geçtikçe.
Kim duyar bu lanet ormanın ortasında sesimi, ayağımda zincirlerle?
Kim verir yemeğimi?
Hava kararmaya başladı bile.
Ne olur dön gel avcı.
Dön gel de besle beni.
Çok çabuk acıkır oldum istemsizce.
Ne olur avcı, dön gel kurtar beni.”

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: