GENIUS

images-170

GENIUS

Eski çağları düşündüm de, atalarımız eskilerde gece olunca ateşin etrafında toplanırmış ve kurtlar da gecenin karanlığında, yıldızların altında ulurmuş. Bir insan çıkıp konuşurmuş. Bir hikaye anlatır, böylece diğerlerinin karanlıktan korkmamasını sağlarmış.” Maxwell Perkins

“Bizler olmak istediğimiz karakterler değiliz. Bizler halihazırda olduğumuz karakterleriz.” Thomas Wolfe

Amerikan edebiyat dünyasında geniş çevrelerce çokça bilinen ve önemsenen Charles Scribner’s Sons’ın editörü Maxwell Perkins’in, Hemingway ve Fitzgerald’dan sonra aniden çıkıp geliveren dahi ve taptaze yazarı Thomas Wolfe ile zamanla oluşan dostluğunun ve onu edebiyat dünyasına kazandırma serüveninin anlatıldığı, iyi oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, sırtlandığı otuzların ruhu, caz kulüpleri ve hepsi birbirinden efsane yazar ve sanat dünyasının önemli isimlerinin beyazperdeye aktarılmasıyla büründüğü karanlık atmosferden sıyrılarak renklenen, en önemlisi editörlük mesleğine bir de içerden bakmamızı sağlayan, uyarlandığı ödüllü kitaptan iyi bir senaryoyla sıyrılmayı ise başardığını düşündüğüm ama her şeyden önce kitap kurtlarına ve edebiyat camiasına daha çok hitap edeceğini tahmin ettiğim bir film geldi bir anda ve ağustos ayının kurtarıcılarından oluverdi son anda. Eğer gücünüz yeterse benim yerime en az üç nokta koyun bu paragrafı daha anlaşılır kılmak için, olmaz mı? Ve evet etrafta çok fazla anlamsız film var ve Maxwell Perkins’in dediği gibi dünyanın şairlere ihtiyacı var. Ve eklemem gerekiyor dünyanın iyi filmlere de ihtiyacı var ve arada bir de olsa karşılaşınca çok mutlu oluyor insan. Hayatta en gerekli şey mutluluk iken ve çoğunluk gibi mutsuz ve huzursuzken, sonu kötü biten masalların bile güzel tarafları olduğunu bilip anlarla yetinebilmenin ve bir yazarın ağzından sanki yaşıyormuşçasına duyduğum büyülü satırların coşkusuyla yaşamak istiyorum film bittikten hemen sonra. Ne olur ve lütfen James Joyce kadar başarılı bulunan Wolfe’un kitapları çevrilsin bir an önce Türkçeye. Aynen şöyle ve şu kadar web’den çalmış olduğum Wolfe’tan satırlar:

“… bir taş, bir yaprak, yitik bir kapı; bir taş, bir yaprak, bir kapı ve tüm unutulmuş yüzler.

Biz bu sürgüne çıplak ve yalnız geldik. karanlık rahminde anamızın yüzünü göremedik; hapsolduğumuz etinden kurtulup bu dünyada kelimelerle anlatılmayan hücre hapsine mahkum olduk.


Hangimiz erkek kardeşini tanıyabildi? Hangimiz babasının yüreğinin içine bakabildi? Hangimiz sonsuza dek hücre hapsine mahkum olmadı? Hangimiz sonsuza dek bir yabancı ve yalnız değiliz?”

Bu satırların da içerisinde yer aldığı tuğla gibi kalın kitap ilk haliyle Max’in önüne geldiğinde kendisi Hemingway’in “Silahlara Veda” adlı romanını redakte etmekle meşguldür. Güzel değil ama eşsiz sıfatı kullanılmıştır Wolfe’un kitabı için. Puslu ve yağmurlu bir New York’ta onun ne düşündüğünü öğrenmek için sabırsızlanan metnin sahibiyse yağan yağmura aldırmaksızın bir cevap almanın sabırsızlığıyla beklemektedir insan selinin ortasında. Max’e gelince aynı akşam, iş dönüşünde eline aldığı ve trende okumaya başladığı satırları okumaktan kendini alamaz olur bundan sonra bulduğu her fırsatta. Bir dehayla karşılaştığını anlamasıysa çok zamanını almaz. İyi kitapları okuyucularla buluşturmaktır ne de olsa görevi. İş icabı başlayan dostluklarına aile bireyleri de dahil olur zamanla. Beş kız babası Max’in hiç sahip olamadığı oğludur Tom bundan sonra. Tom içinse yirmi iki yaşında kaybettiği ve “Zamana ve Nehre Dair” adlı romanının adını koyarken bile bahsi geçen nehrin aslında babasını çağrıştırdığından ötürü bu ismi vermek istediğini söylediği babasıdır Max. Uğruna eşini, çocuklarını kısacası ailesini ve işini terk eden, itibarından da vazgeçen Aline Bernstein bile, Wolfe’dan, kendisine ayırmasını istediği uzun ve düzensiz çalışma saatlerini çalmayı başaramaz. Ne de Max’in eşi ve kızları o derece maharetli çıkarlar. Ve nihayet kitabın editoryal çalışması bitip de basıma hazır hale geldiğinde bütün o kavgalar, çekişmeler unutulur ve masanın üzerinde paketlenmiş haliyle içerisinde saatli bir bomba varmışçasına bir doğumgünü pastasına benzer haliyle kitap durmaktadır öylece. Bir kitabın hangi sancılarla ortaya çıktığına tanık oluruz. Acı, karşılıklı ya da ayrı ayrı sinir krizleri, gerginlik ve gözyaşı, vazgeçiş, soyutlanma, kopuş, yabancılaşma, umut, beğenilme arzusu, takdir görme arzusu, para kazanma gereksinimi, uykusuz geceleri birbirine bağlayan uykusuz gündüzler, vs.

Fitzgerald, Max’in işyerine uğradığında içinde bulunduğu sıkıntılı çaresizlikten ötürü Hollywood’a dönme isteğini Max’e söyler. Max bunun iyi bir fikir olmadığını ve onun bir yazar olduğunu söylemesiyle, Fitzgerald’ın bunu sadece para için yaptığını ve iyi ve yetenekli bir yazar için Hollywood’un düşüş olduğunu kavrarız. Kelimelerin ağırlığının yanında, görselliğin kitlelere ulaşan tatlı akışkanlığı ve ikinci plandaki senaryo değersizdir Max gibi bir editörün gözünde. Ve evet öyledir, kısmen.

images-265

genius_Screen-Shot-2016-05-12-at-11.46.33-PM-768x324

Kitap, eleştirmenlerce beğenildikten çok da uzun olmayan bir süre sonra 5000 sayfa, yani tam dört kasa el yazmasıyla döner Wolfe sahalara ama ilk önce Max’in çalışma odasına. Yazmak tutkusuyla karşı karşıya kalır insan bir anda. Yazmak ve yaratmak. Wolfe’un takma bir isimle yazdığı otobiyografik romanlarının bir başka özelliğidir çok uzun olmaları. Writer’s block’un kapısına hiçbir zaman dayanmadığı yazar, hiç durmadan bir şeyler karalar durur. Küçücük apartman dairesindeki buzdolabının üstünü bile yazı masası olarak kullanır yeri geldiğinde. Max ona dur demese sonsuza kadar yazacakmış gibi bir hali vardır. Saraya tutulmuş gibi yazar ya da sanrılar tarafından kovalanıyormuşçasına. Fitzgerald’larla akşam yemeğine davet edildiğindeki küstah ve kibirli tavrı, yemeğe alkollü gelmesi, çok çaresiz görünen Zelda’nın zerre umrunda olmaması, zaten yeni hastaneden çıkmış ve elktro şok tedavisi görmüş ve beyni pelteye dönmüş kadını ürkütmesi, Max’le olan dostluklarını zedeler. Max onu zalimlikle suçlar. Fakat bilmez ki genç dostunun hayatının otuz sekizinci doğumgününe on sekiz gün kala sona ereceğini. İçgüdüsel bir tezlikle yazmaktadr Wolfe. Her zerresiyle, her anıyla, bir daha hiç yazamayacağı malum olmuşçasına romanlar, daha kısa romanlar, bir sürü hikayeler yazar durur. Hep telaşlı, hep gürültülü, hep tantanalı bir şekilde hareket edip, konuşur, ve yazar. Böyle bir yaşam enerjisi olan adam elbette daha mütevazi ve durgun bir hayatı olan Max’i derinden etkilemeyi çok kolaylıkla başarır. Bir daha onun gibi bir yazarın karşısına çıkma ihtimalinin olamayacağının bilincinde olan Max’se, bir yandan da Aline Bernstein’ın ve Hemingway’in sözlerini önemsemeden duramaz. Hemingway onun için değişik bir idrak ve hayal yeteneği var der. Bu arada bu seçilmiş kalemlerden Hemingway ilerleyen yaşında tüfekle kendini vuruyor, Fitzgerald kalp krizi geçirmiş olmakla beraber daha çok unutulmaktan, son olarak Wolfe’sa beyin tüberkülozu dolayısıyla oluşan çoklu tümörler yüzünden ölüyor. Üstelik yaşamı boyunca takip ettiği babasının da öldüğü hastanede, aynı koridorun az ilerisinde. Ve ne yaparsan yap ölüyorsun işte. Babanın izinden gitsen de gitmesen de, dünyada senin yazdıklarını okumak için heveslenen milyon tane hayran olsa bile, ölüyorsun ölüyorsun, ölüyoruz ölüyoruz. Dünya saatiyle bir kez, bilmediğimiz şekillerde defalarca kez ölüyoruz belki de. Ölmeden önce vakti ve duygularını kağıda dökerek ifade edebilenler içinse son mektubu kime yazdığın çok önemli belki de. Tom bunun için Max’i seçiyor ve beynindeki tümörlere rağmen başucuna gelen hemşireden istediği kağıt kalemle yazdıklarının hastaneden postaya verilmesini sağlıyor son bir gayretle.

Sevgili Max,

İçimden geldi. Bu cümleleri senin için yazmak istedim. Uzun bir yola çıktım ve çok tuhaf bir yerde bulundum ve bana yaklaşmakta olan karanlık bir adam gördüm. Ondan çok fazla korktuğumu söyleyemem. Fakat, delicesine yaşamak istiyorum. Seni tekrar görmek istiyorum. Sana asla söyleyemediğim şeyler için, yapmam gereken bütün işler için. İçimde büyük bir pişmanlık ve ızdırap var. Hayata açılmış bir pencereymişim gibi hissediyorum. Ve bunun üstesinden gelirsem, umarım daha iyi bir adam olacağım ve seninle yaşayabileceğim. Fakat hepsinden öte, ne olursa olsun, tüm söylemek istediğim, botta tanıştığımızdaki gibi, o kasım gününde olduğu gibi, binanın tepesine çıktığımız zamanki gibi ve bütün tuhaflıkların, zaferlerin ve hayatın gücünün ayaklarımızın altında olduğu an gibi, seni hep hissedeceğim.

Her daim saygılarımla,

Tom.

Bu gördüğüm ve duyduğum en zarif ve en şık veda olmuştur. Wolfe, Max aracılığıyla dünyaya son bir gayretle ve kendi tarzıyla yani yazısıyla mesajını göndermiştir giderayak. Bir filmin en azından benim içimde çağrıştırdığı o yazarı okumalıyım dürtüsü, o filmin bir gücü olduğunun açık ara göstergesidir. Kopyalar asıllarını, asıllar tarihi, sinema sahiplerini yaşatır. Bu dünyadan çok önemli eserler vererek ayrılmış, uzak kıtadan ve okyanus ötesinden bir yazarı hatırlatan ve tanımayanlara tanıtan bir deneyim için sinemanın gerçek sahipleri olan izleyiciler, Thomas Wolfe ve satırlarıyla tanışmak için çok geç kalmamışızdır umarım. Film boyunca şapkasını çıkardığı görülmeyen Max’e gelince, en nihayet Tom’un mektubunu okurken bir yandan gözyaşlarına boğulurken diğer yandan yemek masasında ya da akşamın kör karanlığında olsun bir türlü vazgeçmediği şapkasını çıkartır başından ve gözyaşlarına boğulur filmin son saniyelerinde.

images-266

images-293

İlk kitabını adadığı ve kendisinden yirmi yaş büyük sevgilisi Aline Bernstein ilişkisini bitirirken Tom’a yalnız zaman geçirmesini tembihler. Ancak bu şekilde büyüyebilecek ve bir zamanlar sahip olduklarının kıymetini anlayacaktır. Hayatı boyunca hiç yalnız kalmamıştır Tom. Kalabalık ve çok kardeşli bir aile içinde büyümüş, derken Aline’le tanışmış, sonra da Max’i bulmuştur hayatta tek dostum dediği. Hayatta her daim sahiplenilmiş, korunup kollanmıştır. Hep kahramanlarıyla vakit geçirdiğinden olsa gerek, tek başına kaldığında nasıl vakit geçirdiğini görmesi gerekmektedir. Fakat tüm bu yalnızlıklar ve daha da bir çok şey için Tom’un vakti tükenmektedir yazık ki. Demek yalnızlığı çok beceremeyecektir Tom. Günümüz yazarlarından Karl Ove Knausgaard’ın altı ciltlik Kavgam serisinde yazdığı kendi hayatıyla Thomas Wolfe’un izinden gittiğini düşündüm bir anda. Hiç olmazsa onun kitapları çevriliyor dilimize azar azar.

images-322

LOUDER THAN BOMBS / SESSİZ ÇIĞLIK

 

maxresdefault-1

LOUDER THAN BOMBS / SESSİZ ÇIĞLIK

“Bilgelik her yaşta vardır.”

“Yaşlandıkça vücudundan şüphe duyuyorsun.” Gene

“Buraya geldiğim için mutluyum. İyi geldi. Hala bir şeylere karşı tutku hissedebileceğimi hissettim.” Isabelle

Norveçli yönetmen Joachim Trier’nin Amerikalı oyuncular ve Isabelle Huppert’i de dahil ederek ilk defaya mahsus İngilizce olarak çektiği filminde, yönetmenin sinemasını takip eden izleyicileri için son derece tanıdık, varoluşçu temalar içeriyor bu iki saate yakın süren deneyim. Kendilerini sorgulayan karakterlerin, sıkıntılı geçiş dönemlerini anlatan yönetmen yakın plan yüz çekimlerinde kamerasını sabitliyor olası bir anlam arayışı içerisinde. Yüzler anlatıyor merakı, şaşkınlığı, keşfi, çaresizliği, duyarsızlığa bir tepkiyi ve hiçliği. Filmin ilk saniyelerinde yeni dünyaya gelen kızını kucağına almış genç bir babanın onunla gayri resmi yollardan tanışmasına şahit oluyoruz. Minicik ellerini tutuyor kızının. Isabelle açılmamış gözleriyle kendi dünyasında yaşarken, babasının onunla baş etme egzersizleri yapıyor oluşundan habersiz, bilincine henüz varamadığı zaman kavramından bağımsız içgüdüleriyle yaşıyor sadece. Hastane odasındaki genç eşinin alnına teşekkür amaçlı bir öpücük konduran Jonah, yiyecek almak üzere odadan çıkıyor ve bir süre dönmüyor. Filmin genel temaları ve yaşanacaklar üzerine ilk ipuçlarını da vermiş oluyor böylelikle filmin ilk sahneleri. Aile için bir araya gelmeyi, kendini kendi ailene ait hissetmenin bile çoğu zaman ne kadar güç olabileceğini, doğumu ve ölümü, soyutlanmayı ve kaçışı en nihayet de bırakışı anlatıyor film. Jonah iki sene önce bir trafik kazasında ölen dünyanın başarılı kadın fotoğrafçılarından biri olan Isabelle’in büyük oğlu. Ailenin yeni doğmuş ilk çocuklarına Isabelle adını koymaları buradan geliyor. Conrad yaşının avantajından, daha da bilmediğimiz bir sürü nedenden ötürü yas sürecini daha kolay atlatmışa benziyor. Evli ve çalışıyor. Bundan sonra da bir kız babası aynı zamanda. Babasıyla beraber yaşayan ama ölmüş annesi bir saniye bile gözünün önünden gitmeyen küçük kardeşi Conrad içinse aynı şeyleri söylemek mümkün değil yazık ki. Sancılı bir geçiş dönemi Conrad’ın baş etmeye çalıştığı. O bir ergen aynı zamanda. Silindir gibi ezip geçmiş onu bu beklenmeyen kayıp. Fiziksel olarak Jonah annesine benzese de, depresif halleri ve sanatçı kişiliğiyle Conrad tam manasıyla annesinin mirası. Kulaklıklarıyla duvarlar örüyor çevresiyle arasına. Tek başına yapılan şeylerle meşgul oluyor. Video oyunları oynuyor saatlerce. Başka bir dünyada ona dünyanın dertlerini unutturacak bir liman sanki bu sığındığı sanal alem. Babasıyla da iletişim kurmayı reddediyor. Kendini zar zor taşıyormuş gibi görünüyor dışarıdan. Kambur yürüyor ve insanların yanından ruh gibi geçiyor. İçine kapanık bir çocuk olan Conrad, annesini özleyen bir çocuk olarak yaşamayı seçiyor. Liseye gidiyor ama okulda da iletişim kopukluğu yaşıyor. Tek bir erkek arkadaşı, bir de hoşlandığı aynı sınıftan bir kız var. Abisi Jonah keşfediyor ilk önce ondaki yeteneği. Ne de olsa sanatçı bir ailenin çocukları ikisi de. Kendisi sosyoloji üzerine uzmanlaşırken, evin küçük çocuğunun içindeki yazma kabiliyeti ve paylaşamadığı acısından ötürü taşıdığı derin düşüncelerden ötürü özgürleşemediğini düşünse de koruma içgüdüsüyle kendini gizlemesi gerektiğini öğütlüyor küçük kardeşine. Annesinin sesiyle irkilerek uyandığı sabahlar oluyor Conrad’ın. Ve kimi zaman başını onun omzuna dayıyor. Ve yönetmen çocuğun anne özlemini ve yokluğundaki hiç gitmeyen varlığını ve dindiremediği özlemini çok güzel yansıtıyor beyazperdeye.

loudda
Conrad

 

images-271
Jonah

images-164

Filmde olaylar aile bireylerinin farklı bakış açılarından ele alınıyor. Burada da filmin başarılı ve eşine az rastlanır kurgusu devreye giriyor. Detaylara odaklanıyor yönetmen. Kamera Isabelle’i canlandıran Isabelle Huppert’in karakteristik yüzüne odaklanıyor uzun uzun. Yakın plan çekimlerdeki oyuncuların abartısız mimikleri çok şey anlatıyor bizlere. İç sesler konuşuyor kimi zaman. Bazen de bir kitaptan okunan bölümlerle, Conrad’ın iç sesi, düşünceleri karışıyor birbirine ve içiçe geçiyorlar zamandan bağımsız. Bu bile gözlerinin nemlenmesine neden olabiliyor Conrad’ın ve bizler onun gizlediği mütevazi gözyaşlarına şahit oluyoruz. Hoşlandığı kız sarhoş olup çişini yaparken, bir yol bulup ayakkabısının altından akan sıvıyla beraber Conrad da tutamadığı gözyaşlarını döküyor usulca. Ağladıkça açılıyor ve sıyrılıyor azar azar depresyonundan. Nedenini anlamadığım bir şekilde Donnie Darko’yu hatırlatıyor bana kimi halleri, biraz da Robert Redford imzalı Sıradan İnsanlar’ın aynı isimli karakteri Conrad’ı. Nam-ı diğer hip hop’çı Billy Elliot…

images-78

images-295

Film bir yandan da bir savaş fotoğrafçısının hayatının ne kadar çetin geçtiğini gösteriyor bize. Yaşarken “Yüksek Riskler Altında Çekilen Unutulmaz Fotoğraflar” ödülünü alıyor Isabelle. Vikipedice tasdiklenmiş bir başarı meslek hayatı. Öldüğünde elli yedi yaşında olduğunu öğreniyoruz ve de kocasına sadık kalmadığını. İşinin acımasızlığının ve onu ülkeden ülkeye sürükleyişinin yanısıra, geride bıraktığı  boşluğun çok da kolay bir şekilde doldurulduğunu fark ediyor ve bunda acımasız bir şeyler görüyor. İki farklı hayatı aynı bedende ve zihinle yaşıyor sanki. Döndüğünde evine alışamayan Isabelle, gittiğindeyse evini özlüyor. Gördüğü bir sürü acı ve ölümden sonra sabırsızlık içinde dönmek istediği yuvasına bir an önce kavuşabilmek için aktarmalı uçaklarla uçuyor günlerce. Havayollarını mesken tutuyor kimi zaman. Döndüğündeyse tek yapmak istediği uyumak olurken, uyandığında kaçırdığı bir zaman var geride kalan ve bu zaman zarfında olanlar onu daha çok yabancılaştırıyor evine ve ailesine. Aradan geçen bir ay bile olsa, bu kısacık zaman zarfında çok şeyi değişmiş buluyor. O ise hala daha kendini yolda hissetmektedir. Şimdi bulunduğu yerde bir yanlışlık vardır. Ailesi orada olmasını istemediğinden değil, ona ihtiyaç duymamalarındandır bu yanlışlık ve o da ölümü yolda kucaklar ve bunun bir tercih olduğunu öğreniriz. Isabelle bildiği ve tanıdık bir ölümü seçmiştir.

Isabelle intiharının sinyallerini kocasına veriyor aslında, anlattığı rüyadan sonraki konuşmasıyla. Bir şeyin onu yok edeceğini ve hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağı hissinin açmazından kurtulamıyor bir türlü. Kocası da onun bir gün gideceği ve bir daha da dönmeyeceği korkusunu taşıyor. Burada Isabelle’in kurtulamadığı kendisi ve hiç geçmeyen melankolisi. Kocasıysa beraber bir geleceğin imkansızlığını hissediyor içten içe. Bu yüzden bir kaza değil Isabelle’in ölümü. Bir intihar. Tıpkı daha önce kocası direksiyon başında dalmışken ve karşıdan bir araç gelirken sesini çıkartmadan ne olacak şimdi der gibi öylece bakışıyla ilk provasını yaptığı gibi. Savaş bölgelerinde, zor şartlar altında ölümü kucaklarken bir yandan, ölümü fotoğraflıyor Isabelle ve onu içten içe yiyip bitiren şey bu aslında. Kendi kendine bunu soruyor benim işim nedir diye. İnsanlar küçük kaygılarının içinde boğulurken, başka yerlerdeki daha büyük ve önemli olayları belirtmesinin önemini sorguluyor hiç durmadan. Onları örnek olarak göstermek için kullanmanın risklerini tartıp biçiyor. Normal şartlar altında insanlar fotoğraflarının çekilmesini önemsemez ve umursamazken, uygarlık kurallarının geçerli olmadığı savaş zamanlarında, bu insanları örnek göstermek için kullanmanın riskini almış oluyor üzerine. Bir yandan işini taşımanın, öte yandan bir vicdan taşımanın ağır yükü var bu kadının omuzlarında.

images-300
Isabelle ve Gene

 

69792_1.12

Eski oyuncu, şimdiyse Conrad’ın gittiği okulda ders veren iyi aile babası Gene her daim anlayışlı bir eş ve düşünceli bir baba olmuş. Karısının uzun yokluklarında kurduğu düzende çocuklarına annelerinin yokluğunu aratmamak için gayret göstermiş hep. Çok zor bir kadınla bir çeyrek yılı geçirebilmiş, kendi kariyerinin asla karısınınki kadar önemsenmeyeceğini bilerek. Isabelle’in ölümünden iki sene sonra okuldan bir sınıf arkadaşıyla gizlice flörtleşerek çıkmaya başlarken, bu defa kendi kumaşından bir kadını seçişine tanık oluyoruz. Dik başlı olmayan, kabullenmiş bir kadın, meslektaşı ve bir kolej öğretmeni. Tıpkı kendisi gibi. Ve hayat normale döndüğünde Isabelle olmadan yollarına devam ediyor baba ve oğulları.

Duygusal anlamda tatminkar bir film Louder Than Bombs. Aile kavramını sorgularken bir yandan da ergenliğin yakın zamanda bir de travma atlatmış bir bireyi ne kadar zorlayabileceğini gösteriyor. Bu rolüyle Devin Druid’i  özellikle çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Her işini hiç üşenmeden takip edeceğim müstesna bir yönetmenle tanışmaktan ötürü de filmin benim için ayrı bir yeri olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim. Gerçek duygular olmadan ve gerçekten duygu yoğunluğu yaşamadan bir filmi bu kadar içselleştirerek çekmenin mümkün olamayacağı ve bunun hassas bünyeli Kuzey’in solgun yüzlü çocuklarından birine mahsus bir özel durum olduğunu ve senaryosunun bana Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ını hatırlatmasının da az buz şey olmadığını son kez eklemek istiyorum.

images-308
Gabriel Byrne, Devin Druid, Joachim Trier

images-202

UNSERE MüTTER, UNSERE VATER/ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ

image

UNSERE MüTTER, UNSERE VATER/ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ:

Savaşın kapımızda, savaşın sınırlarımızda, savaşın içimizde, kendi topraklarımızda cereyan ettiği şu zor günlerde çok daha manidar bu diziyi izlemek. Çıkartılabilinecek bir sürü ders-kaldı ki savaş bir ders değil başlı başına acının kendisidir-mahvolan bir sürü hayat, yaşamsal isteklerin ve kendini gerçekleştirebilmenin savaşın ağır yükü karşısında giderek anlamsızlaşması ve değersizleşmesi ve masumiyetin yitirilmesi üzerine üç bölüm, 270 dakikalık bir destan ve yok olan değerler üzerine bir ağıt “Annelerimiz, Babalarımız”. Özgünlüğü  ve farklılığı ise Alman yapımı olmasından ileri geliyor. Sonuna kadar inanarak girdikleri savaştan boğazlarına kadar çamura batıp yenilerek ayrılan aynı ulusun çocuklarının kendi trajedilerini, yaralarını anlatması çok daha gerçekçi ve görüyoruz ki dünyada bedel ödemek zorunda kalmayan atası olan ülke yok.

İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, yerini savaş çığlıklarına bırakmış çoktan. Aileler erkek çocuklarının omuzlarındaki madalyaların mutlak gerçekleşecek olan artışından hem kendileri hem de Üçüncü Reich adına çok büyük gurur duyuyorlar. Kazanılmış bir zafer onlarınkisi, şimdiden. Ruslar aşağı(lık) bir ırk. Ezilmesi gereken birer böcek, tüm Yahudiler. Kendi saf ırklarının safkan kalabilmesi ve zehrin kanlarına karışmaması için ellerinden geleni yapıyor toplu histeri içerisine düşmüş insanlar. Göz göre göre çocuklarını savaşa gönderebiliyorlar büyük bir cesaretle. Kendi çocuklarını ateşe atan bir nesil olmanın sorumsuzluğunu düşünmeden yapıyorlar bunu. Dr. Goebbels’in aşağılık olarak nitelendirdiği zenci müziği Swing yasak, Yahudilerle beraber swing dinlemek yasak. Yahudilerle evlilik yasak. Dolayısıyla onlardan çocuk yapmak da yasak. Kısaca Yahudilerle girişilebilecek her tür münasebet yasak.

Binlercesinin içerisinden seçilmiş ve hikayelerinin kendi perspektiflerinden aktarıldığı beş gençten ilki terzi olan babasının işini bir beraber yürüten Yahudi Viktor Goldstein. Ünlü bir şarkıcı ve yeni Marlene Dietrich olmaya hevesli, gözü yükseklerdeki Greta Müller’ in de erkek arkadaşı. Babasının bir türlü kabullenemediği gerçeği o görüyor. Zamanla Almanların gözünde değersizleştiğini, Babavatan Almanya’nın babalık etmekten uzaklaştığını erken anlayıp bahsi geçen ve kendilerinden çok da uzak görünmeyen kamplardan kurtulmak ve hayatta kalabilmek için elinden geleni yapıyor. Greta’nın öncelikle kendi yükselişi, sonra da Viktor’un kaçıp Amerika’ya sığınabilmesi için bir SS’ten, metresi olmak şartıyla edindiği ama sonradan hiçbir değeri olmadığını gördüğü ve onu trenlere savuran sahte pasaportu da bir işine yaramıyor. Kendi ırkından olan insanlar toplama kamplarında açlıktan ve salgın hastalıktan ölüp, sabuna dönüşürken, elime geçen bir fırsatı değerlendirip kaçıyor ve hep kimliğini gizleyerek hayatta kalmaya çalışıyor. Kimse Yahudileri sevmiyor ve aralarında istemiyor. Grubun ikinci kızı ise imparatorluğun ebediyyen süreceğine inanan idealist hemşire Charlotte. Winter kardeşlerden kendisi gibi idealist ve abi olan Wilhelm’e aşık derinden. Ama savaş herkesi ummadıkları çok başka yerlere sürüklerken o da kendi payına düşeni yaşıyor gönderildiği askeri hastanede kan gölünün içerisine düşerek. Hayalleri ve gerçekler arasındaki görünmez çizgi ampute kollar ve bacaklar, kan kaybından ölmek üzere olan askerler, derin savaş yaraları, çaresizlik ve yetersiz ağrı kesiciler yüzünden bir kabusa dönüşerek beliriyor karşısında. Asla kaçıp kurtulamayacağı, terk edip gidemeyeceği cehennemde alışmaktan başka çaresi kalmadan yaşamayı öğreniyor zamanla. Wilhelm ve Friedhelm’se tabiatları farklı iki kardeş. İkisi de askerlik çağında ama Wilhelm rütbe olarak daha büyük, daha kıdemli ve daha başarılı. Evin sanata düşkün ikinci çocuğu ise savaşa giderken bile valiz dolusu kitaplarını taşıyor beraberinde. Bu yüzden abisi tarafından küçümseniyor. Babası onu beceriksiz bir şapşal olarak görüyor. Annesi ise canından endişe ettiğinden abisine emanet ediyor onu. Defalarca kırılıyor ve örseleniyor ruhu. Sağ salim eve dönebilmiş olması bile babasını memnun etmiyor. Ölenin kendi olması halinde babasının memnuniyet duyacağını anlamış oluyor. Yaşadıkları ve vahşet tüm kırılganlığını çözüyor onun da zamanla. İlk başlarda tetiğe basamayan, hümanist bir Friedhelm var halbuki. Acımasız bir makineye dönüşmesi ise zamanla gerçekleşiyor. Kendi dediği gibi savaş içindeki kötülüğü çıkartıyor ortaya. Kırılma noktası arkadaşının mayına basmasına neden olan Rus köylülerini feda etmesi için abisine akıl verdiği an oluyor. Annesi ve abisinin kollamak zorunda olduğu Friedhelm müfreze arkadaşlarının yoluna geliyor nihayetinde. Fakat bir kahraman değil bir savaş suçlusuna dönüşüyor. Tüm okudukları, bütün hayalleri soluyor birer birer. Yaşamak için öldürüyor bundan sonra. Gitgide daha kolay ve acımasızca adam öldürebiliyor. Ne derler yaptıkça daha iyi yapmayı öğrenirmişsin yaptığın her neyse. Fikirleri bir yana koyup, yarı hayvan yarı barbar kadınları ve çocukları bile vurabiliyor birer tavşanlarmışçasına, suçlu olup olmadıklarını bilmeden ve hiç düşünmeden. Bir savaş var ve bu savaşta taraflar var. Giderek bakışları donuklaşıyor ve hisleri de beraberinde donuyorlar. İçindeki insanı ve sıkışmış kalmış çocuğu öldüren yeni ve başks bir Friedhelm var bundan sonra. Wilhem’se anlı şanlı Alman ordusunun bir miğferiyken savaş suçlusuna dönüşüyor ve rütbeleri sökülmek suretiyle alınıyor elinden. Tüm yaşadıklarından sonra ise değersizleşiyor her şey gözünde. Wilhelm ve Friedken kardeşlerin içlerinde barındırdıkları Habil ve Kabil yer değiştiriyor bir anlamda. Kendilerini öldürüyorlar önce. İçlerinde ölen çocuktan sonra geriye kalansa ruhsuz bedenleri oluyor. Savaşın geride bir şey bırakmadığına tanık oluyoruz.

image

image

image

Hitler’in Kavgam’ı ağızlarda dolaşıyor ya da ciltli kitap haliyle karşımıza çıkıyor sık sık. Bir Adam’ın Kavga’sının, bir ulusun ortak kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zamanla. Ruslarla savaşmak için yola çıkan askerlerin nasıl olup da Yahudileri trenlere doldurup oradan yakmaya götürdükleri ise anlaşılır gibi değil. Dışarıdaki düşmanla savaşsın diye kış kamuflajı olmadan karın kışın ortasına gönderilen askerlerin kendi başlarına kara kara düşünerek çarşaflardan içlik yapmayı tasarlayıp, ölü Rus askerlerin donmuş ayaklarındaki botları çaresizce çıkartmaya çalıştığı ve mağlubiyetin pek bir yakın olduğu zamanlarda, uslu Yahudileri öldürmek suretiyle, birilerine köpek muamelesi yaparak avutuyorlar kendilerini, nihayetinde birilerini cezalandırmak gerek ve daha kolay ölebilme kapasitesi olanlar daha cazip geliyor belki de. Öncelikli olarak içindeki düşmanı öldürmek gerekiyor galiba bu gibi durumlarda, sonra herkes milliyetçi olabilir ve bunun bir sakıncası da yok. Zaten milliyetçilik ve ulus bilincinin savaşmaya yönelttiği askerlerin de kendi küçük hedefleri ve planları var. Nitekim SS’ler rahat rahat dolaşırken siperlerdeki askerler kendilerine vaat edilmiş toprakların hayaliyle savaşmaya çalışıyorlar ve bu uğurda yitiriyorlar kendilerini ve değerlerini.

Noel’de biteceğini varsaydıkları savaşın şerefine kadeh kaldıran, dünyayı yenmek için sabırsızlanan umut dolu gençler ve onların ağız dolusu coşkun gençlikleri yıllar içerisinde yok olup gidiyor ve masumiyetleri de alınıyor yüreklerinden beraberinde. Başladıkları noktaya iki eksik beden ve üç kanatsız yürekle yılgın bir şekilde dönebiliyorlar ancak. Canlı olarak, Noel’de, Berlin’de buluşma sözleri bir hoş seda olarak kalıyor gidenlerden geriye.

Katharina Schüttler yani Greta Müller’in sesinden Mein Kleines Herz/Benim Küçük Kalbim’in melodisi dolduruyor insanın içini ve bulunduğu ortamı dizi bittikten çok sonra bile. Şarkının naif sözlerinin yanında hayat o kadar da naif değil ve bunun bilincinde ola ola teslim oluyor insan şarkının güzelliğine ve kaba saba olarak nitelendirdiğimiz Almanca ne güzel bir dil olabiliyormuş yeri geldiğinde.

“mein kleines herz
kommt nicht zur ruh.
es hält mich wach die ganze nacht, und klopft immer tuck tuck…”

image

image

Dizide ve karakterlerde herhangi bir boşluk göze çarpmıyor. Her şey yerli yerine oturuyor nihayetinde. Savaş başladığı gibi, bir gün gelip bitiyor. En büyük dersi alansa Greta oluyor. Ne istediği noktaya gelebiliyor mesleki anlamda, ne de SS kendisine sahip çıkıyor. Hapishaneye düşüyor, idama mahkum ediliyor. Üstelik ondan taşıdığı bebek bile bir tekme darbesiyle yok edilebiliyor. Greta önlenemez infazına doğru ilerlerken gücün ve güçlünün yanında olmanın en büyük güçsüzlük olduğunu anlıyoruz. Greta ancak ölüm yolunda anlıyor hatasını ya da karnına aldığı darbe esnasında kavrayabiliyor hatalarını. Charlotte’sa başlardaki idealist tavırlarını çoktan koymuş kaldırmış bir tarafa. Bir sürü şok yaşıyor onca ölümün arasında. Wilhelm’in ölmüş olduğunu öğreniyor ve çaresizce kendisine ilgi duyduğunu hissettiği yaşlı doktorun kollarına atılıyor, ondan medet umuyor. Ölmediğini öğrendiğindeyse ufak çapta bir sinir krizi geçiriyor. Kendini kurtarmaktansa son saniyeye kadar yaralı askerleri kurtarmaya çalışıyor. Friedhelm’le beraber aydın’ın ölümü kutsanıyor. Hayatının, tüm dünyanın değersizleştiğini düşünerek belki de artık ölümden korkmadığı gibi, ölüme sebebiyet vermekten de korkmaz hale geliyor. Kendini feda ettiği ve hayatından vazgeçtiği anda ise, diğer çocukların hayatlarını kurtarıyor.

Bir fotoğraf kalıyor geriye, anılarda yaşatılacak olan mutlu ve güzel anlarla birlikte. İnsanlar sevdiklerini mutlu ve coşkuluyken hatırlamak istiyor her zaman. Dans ederken, eğlenirken, neşe içerisinde gülerken, gözleri pırıl pırıl bakarken.

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: