AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

DC7973FB-6DA7-4115-A21D-FBD7631B4263

AFTER THE STORM :

“Bu yaşa kadar gelmeme rağmen hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim.”

“Bir şeyleri serbest bırakmadan mutluluğu bulamazsın.”

“Benim yaşımda yeni arkadaş demek, daha fazla cenaze demek.”

“Olmak istediğin gibi bir adam olmak öyle düşündüğün kadar kolay değil.”

“İstediğim kişi olmak istemem sorun değil. Önemli olan, hayatımı olmak istediğim kişi olmaya çalışarak yaşamam.”

“Üstün zekalar geç filizlenir.”

“Bu zamanlara, içinde yaşadığımız bu önemsiz çağa teşekkür etmeliyiz.”

“Erkekler birine aşık olduğunu ancak onu kaybettiğinde anlıyor.”

GİRİŞ :

2016 yapımı bir filmle karşınızdayım. Neden şimdi? Vardır pek çok nedeni bildiğim ya da bilmediğim. Fakat filmin yönetmeni aynı zamanda yazan ve düzenleyen kişisi olan Hirokazu Koreeda’nın bildiği, hissettiği ve de neticesinde izleyicisine(bu tip yönetmenlerin kendi izleyicisi vardır evet, tek tek herkes için değil de anlayan, hisseden, düşünen bir kesim için yapar filmlerini. Adına sanat denen şey tüm insanlık için yapılıyor zannedilse de belli bir zümre ve ileride o zümreye dahil olmak aşkıyla yeri gelecek kendinden geçebilecek olan insanların beğenisi içindir, bu bahsettiğim gerçek sanattır ve sanat toplum için değildir, aksini iddia eden tırışkadan düşünendir “bence”, sanat burjuva icadıdır demişti bir arkadaşım, ortada bir icat varsa mucitinin kumaşını da tartışmak gerekir ama düşünün bakalım herkes sanattan anlasa nice olurdu sanatçının hali, elbette birileri fabrikada çalışacak, memur olacak ki sanatçının böbürlenmesine vesile olacak-nasıl aklıma eseni yazmak havasındayım anlatamam)… nerede kalmıştım? Koreeda’nın izleyicisine aktardığı şeylerin niteliği, niceliği ve derinliği karşısında böylesi bir yönetmenle bu kadar geç karşılaşmış olmaktan ötürü hissettiğim mahcubiyeti paylaşmak istedim kısaca. 

‘62 doğumlu yönetmenin zengin filmografisine hakim olmadığımdan sizi burada aydınlatmam mümkün olmayacaktır. Fakat son filmi Shoplifters ile Cannes’dan Altın Palmiye ile döndüğünü belirtmek ve aile üzerinden, sakin bir tonda çok şey söyleyen yönetmeni sıkı bir takip altına almak gerektiğinin öncelikle kendim için altını çizmem gerekiyor. Dünyanın en karmaşık şeyi olan aile olmak, ailenin bir bireyi olarak kalmak, kan yoluyla bu kuruma bağlı olmak, işin içinde genler, soya çekim filan da var olduğundan bir girdin mi çıkmanın mümkün olmadığı-kaldı ki içine doğduğun, boyunduruk altında yaşadığın bu mahkumiyetin ardından alışkanlıktan olsa gerek kendi rızanla bir başka boyunduruk altına hiç düşünmeden girdiğin ve bunun toplum önünde yarattığı mahcubiyet altında ne desen boşken, Koreeda’nın bir nedenden ötürü bu gayriresmi mevzuyla biraz fazla yoğun haşır neşir olduğunu görüyoruz. Baba oğul, ana oğul, karı koca, kardeşler bir yumak olmuş, çözdükçe dolaşan bir şarkı sözünü andırıyorlar adeta. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Burada da aynı şey söz konusu. Sanki gerçek hayattan bir kesit izliyoruz iki saat boyunca. Büyük büyük adamların başrolde olduğu, kahramanlık destanlarının yazıldığı, tarihe yön verenlerin hikayeleri yok karşımızda. Onun yerine fakirlik çeken, hayatta dikiş tutturamamış, hayatı oturmamış, istikrarsız bir ana karakter var mesela filmin başrolünde. Diğerleriyse Japonya’da toplu konutlarda yaşayan ve para sıkıntısı çeken ortalama eğitimli insanlar. Yönetmenin bir diğer başarısıysa yaşlıları çok doğru bir açıdan gözlemlemiş olması ve yaptığı çok doğru tespitler. Bir büyükanne karakteri var ki Kirin Kiki’nin canlandırdığı filmin her anlamda ağır topudur kendileri. Hayata farklı gözle bakmanızı sağlayacak, filmin en önemli cümlelerini sarf etmek ona düşüyor çoğu zaman. Karakterlerin ve yaklaşan bilmem kaç numaralı fırtınanın kasvetine rağmen, sert ünsüzlerin ve kalın ünlülerin lisanı olan Japonca’yı keyifle dinledim sayelerinde. Az sonra başlayacağım ve durmak bilmeden anlatacağım filmi kısa kesmeye çalışacağım ki bu daha fırtına öncesi sessizlik, bir de sonrrası ve hatta benden sonra tufan bölümleri var. Az sayıdaki okuruma şimdiden sabırlar dilerim, özellikle bana dayandığınız, cümlelerimin sonunu getirdiğiniz için.

9DF3F6C6-4865-4979-85DA-14DA7E8B8A1E

685F44E2-1A63-4408-B3B8-4B16A8FE9AA2

BEFORE THE STORM : FIRTINADAN ÖNCE

23 numaralı fırtına yoldadır. Bu bir yıl içinde çok fazla diye konuşmaktadır anne kız mutfakta. Filmde sıkça karşımıza çıkacak olan ve iki kişi arasında geçen çok özel diyaloglardan ilki ile karşı karşıyayızdır filmin daha ilk sahhnesinde. Buzun üzerine çatır çatır düşen sporcuları gördüğünden midir bilinmez, büyükanne artistik patinajın mantıklı bir spor olmadığını düşünmektedir. Kocasını yeni kaybetmiş olan annesinin evde oturmaktan bunayacağını düşünen kızı ona dışarı çıkmasını ve kendisine arkadaş edinmesini salık verir. Bu yaştan sonra bir gözü toprağa bakan kadın yeni arkadaşların, yeni cenazeler demek olduğunun bilincinde olmakla beraber, bir yandan da akranlarıyla klasik müzik hocasının verdiği derslere gitmekte, lise talebeleri gibi hevesli sorular sormaktadırlar kibar hocalarına. Anne kız konuyu bu dünyadaki standart insan kalıplarına girmeyen, mesleği, işi, özel hayatı ve de kazancı sıkıntılı evin tek oğlu Ryota’ya getirirler. Zekasından emin olamasalar da, boy olarak gerçekten üstün olduğunu düşündükleri Ryota ile tanışırız. Gerçekten uzun, biraz sarsak, randevularına geç kalan, bundan on beş yıl önce ödül kazanan bir roman yazıp daha da tek satır yazamayan, geçimini dedektiflik bürosunda yarı zamanlı çalışarak sağlamaya çalışan, kira parasını dahi çıkarmakta zorlanan, kitabında aile sırlarını ifşa eden, bu ve pek çok nedenden ötürü ablasıyla geçinemeyen, eşinden boşanmış, bir oğul sahibi yakışıklı adamın göynünün halen daha eski karısında olduğunu öğreniriz zamanla. Babasının cenazesinden sonra, biraz da para edebileceğini düşündüğü için ona ait kıymetli bir papirüsün varlığının hevesiyle gelmiştir annesinin bundan böyle tek başına oturduğu eve. Babası gibi kumar oynar, babası gibi nesi var nesi yoksa rehinciye verir Ryota da. Sözde ona dönüşmek istemez ama dönüşüm gerçekleşmiştir çok önceden. Dönüşmekten en çok korktuğu şey olan babasıdır. Her şeye rağmen evlilikleri elli yıl sürmüş olan anne babasının tam tersi kendi evliliği on yıl sürmüş sürmemiştir. Elli yıllık evliliğin ardındansa annesi özgür kaldığı için huzurlu, eskisi kadar para sıkıntısı çekmediği için mutlu, kocasının tüm eşyalarını cenazesinin ardından sokağa atmakla meşgul olmuştur. Ana oğul yolda yürürken, daha önce de annesinin karşısına çıkan mavi kelebeğin babasının ruhu olduğunu düşünerek, sensiz gayet mutluyum, o yüzden uzun süre benim için buralara gelme diyerek resmen kovaladığını söylediğinde kadının gerçekten de kocasından sıtkının sıyrıldığını anlarız. Ryoto daha iyi bir son bekleyedursun, sonların en iyisi bu olmuştur annesi için, çünkü son olmuştur, geç de olsa kurtulmuştur kadın.

61A5FC16-757C-462A-A517-BA535A6288A1

Annesi ayakları yere daha sağlam basan ve sakin tabiatlı geliniyle daha iyi anlaşmaktadır. Emlakçılık yapan Kyoko da içten içe kocasını sevmekle beraber, evlilik için bunun yetmediğinin farkındadır. Bu sefer Ryota’nın tam zıttı bir adamla çıkmaktadır. İçine sindiği tartışılır bu ilişkide karşı tarafın duyarsızlığına, görgüsüzlüğüne ve böbürlenmesine katlanmak durumunda kalır. Fakir, başarısız ama iyiniyetli kocasından sonra, bu adama nasıl katlanacağını düşündürtür çıktıkları akşam yemeğinde konuşulanlar. Ryota ise dedektiflikten gelen alışkanlıktan ötürü gizli gizli eski karısını takip etmektedir. Geçmişle hesabını kapatmakta güçlük çekmektedir besbelli. Diğer yandan oğlunu görebilmek için gerekli olan yüz bin yen’i bir araya getirme gayreti içindedir. On beş yıldır bir icraati olmadığını düşünen ve ona olan inancını yitiren yayıncısı tarafından manga hikayesi yazma teklifi alır. Gururunu kurtarmak adına üzerinde çalıştığı yeni romanından bahseder. Dedektifliği de roman yazmak için yapmaktadır güya. Küçük notlar alsa da, bunların sayfalara dönüştüğünü görmemiz mümkün olmaz. 

Mevzu Japonya’da geçiyor olsa da, aslında kıtalar arasında değişen bir şey olmadığını görürüz. Mesela devlet memuru olmanın Japonya’da da en az Türkiye’deki kadar önemli olduğunu görürüz. Ryota çocukluğunda, oğlu Shingo da şimdi devlet memuru olmak istemektedir. Nüfusun orta ve dar gelirli grubunun kendini kurtarmak ve bir güvencem olsun diye memur olmak istediği aşikardır. Fakat Ryota geldiği noktada kendine iki uç meslek seçmiş olup, annesi abisine tam olarak onun ne iş yaptığını anlatamamaktan duyduğu aczi söyler. Dedektif ama nelerin peşinde, yazar ama on beş yol önce yazdı, daha da yazamadı. Koreeda’nın da yola yazar olmak için çıktığı varsayıldığında bu mevzuları ironik bir şekilde anlatabilmesi ondan olsa gerek.

1A07801E-E5B8-40B4-A2C6-E2917949FC59

FIRTINA SIRASINDA neler oldu anlat :

Fırtına bastırınca eski karı koca, oğullarıyla birlikte büyükannenin mütevazi evlerine sığınmak zorunda kalırlar. Hep beraber bir gece geçirirler. En çok da Kyoko’nun nostaljik bir hevesle gönüllü olarak kaldığı gecede karı koca arasında ortamın doğallığından doğan duygular, realitede bu ilişkinin yürümeyeceğinin karar verilmesiyle son bulur. Son sözü söyler Kyoko. Ryota için sorumluluk almak için çok geçtir. Daha önce iyi bir baba olmak için gayret göstermemiştir. Geç kalmıştır azı şeyler için. Bu arada rüzgar dışarıda kim bilir kaç kilometre hızla eserken, evin içinde hiçbir şey olamamış gibi oturan aile fertleri kendi gerçekleriyle yüzleşirler. Kyoko annesini otuz yıldır oturduğu evden kurtaramamanın verdiği vicdan azabını paylaşır. Hiçbir işe yaramayan bir evlat olduğunu düşündüğü için bedbahttır. Filmin en önemli kısmıdır ana oğul arasında yapılan konuşma. Annedeki bilge taraf, keskin zeka oğlunun meslek yaşamını şekillendirmiştir aslında. Kadının tek çözemediği şeyse kocası olmuştur. Kendi ağzıyla itiraf eder öldüğü güne kadar onu çözemediğini. Oğluna ise anı yaşamasını, kaybettiği şeyleri kovalayıp duracağına ya da erişemeyeceği şeyleri isteyeceğine, bir şeyleri serbest bırakarak mutlu olmasını öğütler.

Hayat basit fakat biz zorlaştırıyoruz ve bunu bile bile de,  zorlaştırmaya devam edeceğiz. Çünkü biz insanlar böyleyiz. Beynimiz bir sorun ya da problem varsa sorun çözücü olabilirken, işin içine duygular girdiğinde, her şey arapsaçına dönüyor. Kendine ve çevresine korkunç şeyler yapabilen ve bunu da iradesiyle yapabilen doğadaki, artık daha çok şehirlerdeki tek canlı türüyüz. Kelimeler, şiirler, öğütler ve özlü sözler bunu değiştirmiyor, çok yazık. Çığrından çıkan dünya değil, insanlar, hepimiz. Bizzat bana dokunursanız, sizi sevmezsem mesela ya da sevip sevip de sevmez olursam, neler yapabileceğim hakkında en ufak bir fikriniz yok. Büyükannenin söylediği gibi bu yaşa kadar geldim, ben de hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim çünkü. Siz sevebildiniz mi? Derinden sevmek, hadi onu bırak hayat telaşı içinde böyle şeyler düşünmeye fırsat bulabildiniz mi? Ben derinden sevecek birini arıyorum ya da aramıyorum, belki de umrumda değil insan sevmek. Kim bilir!

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

Yaşantılarından bir kesit izlediğimiz aile bireylerinin genel durumunda çok büyük bir değişiklik olmaz. Bir araya gelip konuşmalarına imkan tanımıştır kötü hava koşulları. Fırtına esnasında çok büyük bir felaket yaşanmaz, kahramanlarımız boylarından büyük maceralara gark olmaz, ayrılanlar birleşmez, ölüler geri gelmez. Ryota “Kurbanı Beslemek” ayarında bir roman yazacak gibi de değildir. Piyangodan da büyük ikramiye çıkmadığına göre yaşam standartları değişmez. Bizler de bu zaman zarfında aile bireylerinin değişmez hayatlarını izleriz, biter, gider. Geriye iyi bir şeyler izlemenin tadı kalır sadece. Bir de böbürlenmek için bir neden daha.

Hoşçakalınız.

C300FFA5-D2E0-4F68-BAD4-F66816C04C89

141229C1-9F3A-4C29-B158-DA07F7389C7D

ISLE OF DOGS : KÖPEK ADASI

00DDCF86-EB41-492A-95AA-4F46636E3816

ISLE OF DOGS : KÖPEK ADASI

“Hayatın döngüsü her zaman hassas bir dengededir. Biz kimiz ve nasıl biri olmak istiyoruz?”

“Sen liderimiz değilsin, hepimiz lideriz.”

“Beyinler yıkandı, işler tıkırına sokuldu, topluma korku salındı.”

“Midemi bulandırıyorsunuz. Siz köpeklerden daha yürekli kediler gördüm. Yaralarınızı yalamayı kesin. Aç mısın? Bir şey öldürüp ye. Hasta mısın? Güzelce dinlen. Üşüdün mü? Yerde bir çukur kazıp içine gir ve üstünü ört. Ama burada kimse pes etmeyecek, sakın unutmayın bunu.” Chief

“Ehlileştirilmiş hayvanlardan hoşlanmam.” Nutmeg

GİRİŞ :

Çok kolay yenilir yutulur bir animasyon değil “Köpek Adası”. İlk izlediğimde kafam karıştı, beğendim ama neyi tam olarak beğendiğimi anlayamadım. Stop Motion çekilmişti, vizyona gireli, vizyondan çıkalı, Berlin’den ödülle döneli çok olmuştu ve ben yine geç kalmıştım. Seçim ertesinde izlemiş olduğumdan, en çok filmin sonlarına doğru Kobayashi Hanedanı %98,6, Bilim Partisi(Merhum) %1,3 deyişiyle silkinip kendime geldiğimi hatırlıyorum. Sonuç: daha dikkatli bir ikinci izleyiş. Vali Kobayashi bir şeyleri çağrıştırdı ama neyi, stray bir dog olan ve stray dog’ların lideri Chief’in duruşu ve tutumu da sanki. O da tanıdıktı ama kimlerdendi bilemedim. Filmde soluksuz izlenen sahneler vardı; mesela Alfa-Dog’larla yerli köpekler arasındaki dövüşlü dumanlı ve kulaklı kavga sahnesi, mesela Profesör Watanabe’yi zehirlemek üzere hazırlanan sushi’nin yapılış sahnesi, hastanede Atari ve Spots arasında geçen duygusal konuşma, Nutmeg’in arkasından erkeklerin yaptığı kibar ve ölçülü dedikodu, Saint-Exupery’nin Küçük Prens’ini andıran Küçük Pilot Atari’nin uçağı düştükten sonra Alfa-Dog’ların karşısında ilk gözünü açtığı ve hemen akabinde Japon Japon bağırdığı sahne, vs… Çok fazla animasyon sevmeyen beni bile içine alabildi film, çünkü anlattığı olaylar dünyanın sorunları, bir taraftan da onları kapsayıcı ve de evrensel, ayrıca da yönetmenin filmografisi benim de çok beğendiğim ve hem farklı hem de özgün bulduğum sinema tarihinin iki önemli filmini kapsamakta: “Tenenbaum Ailesi” ve “Büyük Budapeşte Oteli”. Hangisi ağır basar diye soracak olursanız, kıl payıyla Tenenbaum Ailesi hiç de azımsanmayacak Büyük Budapeşte Oteli’ni geçer benim kişisel sinema sevgime göre. İlkinde gotik sayılabilinecek bir Amerikan ailesinin hayatına dahil olurken(ısrarla tipik değil), ikincisinde Orta Avrupa’nın en enteresan şehri ve Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye uzanıyordu yönetmen. Her ikisi de nostaljik ve özgün filmlerdi. Wes Anderson’ın son filmindeki mevzuysa Japonya’da geçmekte. Anlatılan sürgünün bir benzeriyse İstanbul tarihinde yaşanmıştı yüz yıl önce. Sene 1910’da Sivriada/Hayırsız Adası’na gönderilen seksen binden fazla köpek, açlıktan birbirlerini parçalamış, susuzluktan buldukları ilk tatlı su kuyusuna atlamış(bu sefer de kuyudan çıkmayı başaramadıklarından havlaya havlaya ölmüşler), katliamın büyüklüğü İstanbul’un Anadolu yakası sahil şeridi sakinlerinin burunlarının direğini kıran kan kokusunun iki sene müddetince geçmeyişinden daha net anlaşılmış, açlıktan çılgınca havlayan köpeklerin sesi günlerce halkın kulaklarında çınlamıştır(köpeklere bile manyakça davranan ecdadın çocuklarıyız biz, ne istediniz yavrucaklardan? Not: Parfüm ve kimya sanayisi için denek olarak kullanılmak üzere Fransızlar tarafından istenmiş garipler).

542A0088-1A39-419D-BAC4-D46FD47A0F25

KÖPEK ADASI :

Japon geleneksel tiyatrosu kabuki’den bir sahne ile açılıyor film. Anlatıcı itaat döneminden on yüzyıl öncesinde köpeklerin diledikleri kadar özgür olduklarından bahsederek başlıyor anlatımına. Fakat egemenliğini genişletmek isteyen, kendine düşman yaratarak savaş açmak için neden arayan ve kedisever olan Kobayashi Hanedanlığı tüm gücüyle bu dört bacaklı hayvanların üzerine saldırıyor. Bir çocuk cengaver çıkıyor köpek türünün dramını daha fazla yüreği kaldırmayan ve dönüyor sırtını insanlığa, hem de Kobayashi’lerin liderinin kellesini uçurmak suretiyle. Kanlı köpek savaşlarının sonunda bozguna uğrayan kırma köpekler evcilleştiriliyor, baş eğdiriliyor ve hor görülüyor olsalar da, hayatta kalıp çoğalabiliyorlar da neyse ki.

Geliyoruz günümüzden 20 yıl sonra baş gösteren köpek nezlesinin, köpek türüyle sınırlı kalmayıp insan sağlığını tehdit etmekte olduğu bahanesiyle Vali Kobayashi’nin resmi kararı sonucunda tüm köpeklerin Çöp Adası olarak bilinen, köpeklerden sonraysa Sürgün Adası ilan edilen adaya gönderilmelerine. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Şehirden resmi olarak gönderilen ilk köpek Spots oluyor. Aynı zamanda Vali’nin manevi oğlunun da köpeğinin akıbetini öğrenmek, onu bulmak umuduyla Atari kaçırdığı uçakla Köpek Adası’na düşerek ancak inmeyi başarıyor. Hem de filmin baş kahramanları Alfa-Dog çetesinin bulunduğu yerin yakınına. Bir zaman sonra kaynaşıp hep beraber Spots’u aramaya başlıyorlar. Film boyunca Atari başta olmak üzere Japon karakterler altyazısız Japonca konuşuyorlar. Sadece köpekler İngilizce konuşuyorlar. Bu ise yönetmenin ve filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Wes Anderson’ın bilinçli tercihi olmakla beraber, merak ettiğim tek bir sahnede Atari ve Spots arasında geçen ve Atari’nin göz yaşartan sözleriydi. Spots seni anlıyorum derken hislerin ağır basışından bir şekilde frekanslarla anlayabilmekteydi belki de Atari’yi. Kim bilir? Öte yandan dil sorun muydu ya da filmin asıl bahsetmek istediği iletişim sorunu muydu? Kesinlikle hayır. Bir çocuk ve bir köpek anlaşamayacaktı, öyle mi?

Sürgün edilen köpekler arasında baş gösteren salgın bir yana, gittikçe mutsuz ve güçsüz birer öfkeli yaşam parçacıklarına dönüşen köpeklerin halet-i ruhiyeleri diğer yana. Sınırlı yiyecekler için edilen köpek savaşları da cabası. Bu arada Ada’daki bilinç sahibi tüm köpekler insansı özellikleriyle kalıyorlar aklımızda. Başta Chief olmak üzere Alfa-Dog’ların hepsi öncesinde bir şeymişler. İyi beslenmiş, iyi bakılmış, deyim yerindeyse meslek sahibi olmuş evcil ve sahipli köpeklermiş. Gönderildikleri Ada’nın şartlarında kendilerine bir gelecek göremediklerinden eskiyi yad ediyorlar. Sahibimi istiyorum diyor bir tanesi. Oysa ki köpekler sefil bir adada ölmekte iken, beyinleri yıkanmış sahipleri eli kolu bağlanmış hiçbir şey yapmadan bekliyorlar Megasaki(Nagasaki değil) kentinde. Neyse ki bu kadar olumsuz bitmiyor film ve neticelendirilmiyor konu. Kimse kimseyi bombalamıyor en azından. Valiliğin evlatlığı olan Atari, Kobayashi’yi bizzat vicdana getiriyor. Çocuğa, köpeğe haksızlık ettim, onurum yok benim diyor Vali, diyebiliyor. Çöp Adası Kararnamesini iptal ediyor hemen akabinde. Bu duruma en çok bozulan kişiyse kraldan çok kralcı, Frankenstein kılıklı baş yardakçı ve baş kahya oluyor(en tehlikeli tür). Başladığı gibi de bitiyor film başrolünde köpeklerin rol aldığı bir kabuki sahnesiyle.

Sonuç olarak yönetmen Japon kültürüne saygı duymakta mı, duymakta; bir öykünme içersinde mi, işte onu sanmıyorum. Başına atom bombası atılan bir ülkeye ve onun insanlarına öykünmek değil de, tarihi anmak diyelim burada bir vesileyle, sanat aracılığıyla, en evrensel duruşla, kısaca(yaklaşık doksan dakika boyunca). Seslendirmeler ve Alexandre Desplat’ın Japon esintileri ve tıkırtıları taşıyan soundtrack’iyse bambaşkaydı. Bu köpekler havladılar mı peki hiç konuşmaktan başka diye soracak olursanız, bir kez uluduklarına şahit oluyorsunuz ama havladıklarını hatırlamadığım gibi, aklımda kalmamış bile öyle bile olsa ve bu hepsini birer karakter olarak gördüğümden de kaynaklanmış olabilir. Bu noktada Wes Anderson’ın hakkını teslim etmek gerek en çok. Hayvanların başrolde olduğu başka hiçbir animasyonda, buradaki gibi köpeklerin birer köpek olduğunu unutup böylesi enteresan bir kişilik kazandırmayla karşılaşmamıştım.

40FA5196-A1C4-442B-96A1-93C2C6DE3550

THE SEA OF TREES – SONSUZLUK DENİZİ

IMG_0016

THE SEA OF TREES – SONSUZLUK DENİZİ

“Ölmek istemiyorum. Sadece artık yaşamak istemiyorum.” Takumi Nakamura

“Neden hayatını bitirmek istiyorsun? Eğer diğer tarafta Tanrı seni beklemiyorsa kim bekliyor?” Takumi Nakamura

“Sanırım özümüzde hepimiz ne zaman öleceğimizi biliyoruz.” Joan Brennan

“Buraya eşimi kaybettiğim için gelmedim. Yas tuttuğum için gelmedim. Suçluluk duygum yüzünden geldim.” Artur Brennan

“En kötü zamanlarımızda sevdiklerimiz bize çok yakındır, ölmüş olsalar bile.” Takımi Nakamura

Film hakkında yazılmış tüm kötü eleştirileri bir kenara bırakarak izledim. Filmin Cannes’da ıslıklarla yuhalanmasını bir kenara bırakarak izledim. Yerli ve yabancı yazılı basında çıkmış olan vasatın üzerine çıkamadığı eleştirilerine, düşük IMDB puanına ve yıldızlarına gözlerimi kapayıp, kulaklarımı tıkadım. Öyle izledim. Ama çok da tıkayıp kapatmadım. Gus Van Sant’i çok takip etmesem de filmografisini göz önünde bulundurarak saygıyı hak ettiğini düşünerek izledim. Özellikle My Own Private Idaho, Far and Away, Good Will Hunting ve Milk söz konusu olunca… Sözü getirmek istediğim temel mevzuysa şu ki; filmde Arthur’un Joan’a yönelttiği sen bir klişesin söz öbeğinin bilinçli bir şekilde film boyunca kör kör parmağım gözüne şeklinde ön plana çıkarılmasında bile olası başarısızlığın olası bir tercih olduğunu gördüm. Birkaç potu görmezden geldiğimdeyse eli yüzü düzgün; dingin müziği, dozunda oyunculukları, başarılı görüntü yönetimi ve iyi niyetli senaryosuyla filmi beğendiğimdir. Çok beğenmedim ama sinemada izlediğimde yuhalayıp ıslıklayacak kadar da kötü bulmadım. Bu senaryodan bu film olmuş. Ekmek bu, köfte bu. Zaten The Sea of Trees en büyük eleştirisini kendisine yöneltmiş olduğundan, üzerine gelen her eleştiri önemini yitiriyor aslında ve bu açıdan çok mühim bir film bu. İzleyip sevecek misiniz yoksa “çöp bu!” mu diyeceksiniz. Kağıt israfınıza yazık bence. Önümüzdeki anlamsız seçim için kafi miktarda israf var zaten. Çokça eleştirilen ve Eşkıya’nın repliğini anımsatan “Ne zaman bir ruh buradan kurtulup huzura kavuşursa tam orada bir çiçek açar” cümlesi ve filmin sonundaki taşların bir bir ama tıkış tıkış yerlerine oturtulduğu, cevapsız hiçbir sorunun bırakılmamak için aşırı bir gayretle finale gelindiği son dakikalar dışında benim naçizane eleştirimse neden yönetmenin daha sert bir üslupla yaklaşmadığı olacaktır en fazla ama karşımızdaki Gus Van Sant olunca bu tip eleştiriler de huzursuzluk veriyor insana. İyisi mi gelelim benim konusu ve geçtiği yerin gizemi sayesinde ilgimi çekip izlediğim filmi bir parça anlatmaya. Yanlış anlaşılmasın aklamak değil derdim, sadece bu kadar önemli bir mevzunun ve yerin her yerin ve her şeyin hakkını vermeyi bilen ve seven Amerikan film endüstrisi tarafından nasıl olup da kullanılmadığı. Bu son derece derin ve içten kaygılarımla kendimi, sizi ve koskoca bir endüstriyi zehirlemeden dönüyorum yüzümü güneşe pardon “İntihar Ormanı”na pardon “Sonsuzluk Denizi”ne.

IMG_0015

Filmin başrol oyuncusu aynı zamanda mekan sahibi Fuji dağının eteklerinde kilometrelercekarelik bir alanda göz alabildiğine uzanan, yüksek gövdeli ağaçların evsahibi Aokigahara Ormanı’nın rüzgarda kamaşan dallarından çıkan çok sesliliğinden oluşan senfoniyle açılıyor Sonsuzluk Denizi(şair kimliğim bazen beni tuhaf anlam arayışlarına sevk etse de buradaki önemli hususun okuyucunun sabır konusunda gösterdiği direncin sınırlarının olduğunu düşünmekteyim kara kara ve de ayrıca şu an bu filmi ıslıklayan biri var ise eğer bana neler diyordur acaba). Bu ormanın ziyaretçilerinden biri olmak için harekete geçen umutsuz bilim adamı ve Amerikalı Arthur Brennan arabasının kontağında bıraktığı anahtarını almaya gerek duymadan havaalanına giriyor ve Tokyo’ya tek gidiş bileti alıyor. Üzerinden çıkarmadığı pardösüsüyle uçuyor uzun seyahati boyunca okyanusu aşarak. Bindiği taksiden Aokigahara Ormanı önünde iniyor. Havalimanı araç park yerinde kendi arabasına yaptığının bir benzerini başkaları yapmış kendi araçlarına. Anahtarları kontakta terk etmişler arabalarını, hayatlarını… Güvenlik kamerasını ve Japonca ve İngilizce tercümesi olan levhaları geçiyor teker teker okuyarak. Ailenizin size bahşettiği hayatınız kıymetlidir diyor bir tanesinde. Tek bir hayatınız var ona iyi davranın diyor ötekinde. Andrew geçilmez denilen bariyerden geçiyor kararlı bir şekilde. Rengarenk ipler karşılıyor onu, kaybolmadan dönmeyi umanların ipleri bunlar. Ölmeye yatanlarsa ayakkabılarını çıkarıp uzanmışlar ve öyle de kalmışlar. Eriyip gitmiş bedenlerden geriye kalanlar birkaç parça çaput, kafatasının içindeki dişler ve kemik yığınları sadece. Bunlar ilaç içerek intihar edenler. Ormandaki yaygın intihar yönteminden bir diğeriyse kendini asmak. Her milletten insan buraya gelip sakin sakin ölüp, doğaya dönebiliyor. Arthur’sa teker teker ilaçları suyla yutarken sanki ağırdan alıyor hayatı. Bir karınca tutunuyor ayakkabısına, bir kanatlı konuyor çiçeğe, doğada hayat akıp gidiyor canlılar tarafından sorgulanmadan. Bir süre sonra kafa karışıklığının nedenini çözmesine yardımcı olacak Japon Takumi çıkıyor karşısına. O da intihar etmek için gelmiş ormana ve filmin sonunda anlıyoruz ancak yaşananların bir başka tezahürü olarak karşısına çıktığını ve içindeki yangını söndürmesinde yardımcı olmak için orada bulunduğunu. Andrew bileklerini kesmiş ve acıyla inleyen adama yardım ediyor elinden geldiğince. Hiç çıkarmadığı kıymetli pardösüsünü karısından sonra bahşettiği ikinci kişi oluyor hayatında. Ona çıkışı gösteriyor, kaçıp kurtulsun diye. Fakat çıkışı bulamıyorlar ve ormana ve gizemli güçlerine yoruyorlar bu yaşananları. Oysa ki Andrew’un içindeki başa çıkamadığı bir dürtü bir şeylerin nihayetlenmediğini düşünerek ona engel çıkartıyor hiç durmadan. Israrla inkar ediyor Takumi’ye buraya ölmek için değil, gezmek için geldiğini. Beraber düşe kalka, bir sürü tehlike atlatarak soğukta titreşerek, yaralarından kanlar sıza sıza bir gün ve bir gece geçiriyorlar kah konuşarak kah ağlaşarak.

IMG_0014

Andrew’u intihar ormanına getiren süreci görüyoruz flashbacklerle. Güzel ama alkolik, iyi kazanan emlakçı eşiyle yaşadığı evliliğin çatırdadığını görüyoruz. Bakar da görmez bir koca Andrew. Joan’unsa içtiğinde dilinin önünde durmak olanaksız. Andrew’un bilim dünyasından arkadaşlarıyla çıktıkları akşam yemeğinde Joan’un az kazandırdığı için Andre’un işini küçümsediğine tanıklık ediyor arkadaşları. Evin yükünün çoğunu sattığı evlerle karşılamaya çalışan Joan, entelektüel zevklerini geliştiren kocasına duyduğu öfkeyi gizleme ihtiyacı duymuyor herkesin önünde. Bir de üç yıl önceki kaçamağını yüzüne vuruyor her fırsatta, özellikle de içince. Joan’a konulan teşhis sonrası ve ameliyat aşamasında çiftin arasındaki gerginliğin unutulduğunu ve birbirlerine kenetlendiklerini görüyoruz. Tam da bazı şeyler rayına oturacakken ve ikinci şansı kazanmış olduğu düşünülürken ağlarını aniden ören kader ve de ecel hızlı bir kamyon sayesinde bir keder yumağına dönüştürüyor hayat geride kalan Andrew’u. Ondan ıssız bir yerde ölmemesini dileyen Joan’un fısıltısına kulak veriyor belki de ve direniyor o da tüm gücüyle ölmemek için. Onu buraya çeken orman, şimdi de gitmesine ve ölmesine izin vermiyor.

IMG_0018

Esasında temelinde bir ilişkinin kopma sürecinden itibaren sıfırdan başlamak üzere evrilişine, çocuksuz ve farklı işler yapan Amerikalı evli çiftten, kadının trajik ölümüne tanıklık eden kocasının yaşadıkları ve intihar düşüncesiyle geldiği ormanda biçare vaziyette, bir çıkış yolu bulmaya çalışmasının anlatıldığı bir konusu var filmin. Her zaman iyi gitmediğini itiraf ettiği evliliğinde bir sürü iyi yıllar, iyi günler de geçiren çiftin hayatlarında değişen bir şey olmadığını, zamanla kendilerinin değiştiğini ve farklılıklarının ortaya çıktığını anlıyoruz. Andrew, karısı için, normal bir hayatı olan bir alkolikti derken, kendisi için de normal bir hayatı olan ve hiç durmadan aynı pardösüyü giyen bir bilim insanı demek mümkün. Zaman zaman birbirlerine karşı can yakacak ölçüde kötü ve ters davranan çiftten kadın, ihaneti öğrendikten sonra kocasını bahane ederek daha çok içer olmuş. Kavga, tavır ve öfke ise karısının hastalığıyla beraber bıçak gibi kesilmiş. Fakat hayatlarını değiştiren an çok geç gelmiş ve geride birbirlerine özür dileme şansı olmayan çiftten adam kalmış. Vicdan azabıysa bu çaresiz adamı karısının ölümünden iki hafta sonra “a perfect place to die”/ “ölmek için mükemmel bir yer” dendiğinde internette ilk sırada çıkan 2003 yılında 105 ölü bedenin bulunduğu Aokigahara Ormanı’na getirivermiş ansızın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrası… İşte bundan sonrası tam bir klişe. Anlatmıyorum bile. Karısının, bu zamana dek sormadığından öğrenemediği(biz bu gibi kocalara ibretlik olsun diye hanzo diyoruz bu topraklarda fakat bunun Amerikalı bilim adamı üzerinden bir karşılığını bulmak mümkün görünmüyor, sadece aydın deriz biz böylesine karşılığı ise entelektüel İngilizce’de), en sevdiği rengi, en sevdiği mevsimi, en sevdiği kitabı öğrendiğimiz sahneler filan tam Yeşilçamlık. Öte yandan ne bekliyordunuz bilmiyorum ama bu dünyada varoluş, öteki dünya, başka başka dünyalarla ilgili sorularınıza verilebilecek cevaplar son derece kısıtlı ya da cevapsız olduğundan; ne Kur’an da, ne İncil’de, ne ibretlik anlarıyla Hz. İsa’nın hayatının bir çarmıhın üzerinde güneşin altında geçirdiği tarifi mümkün olmayan trajik saatlerinde, ne de hadisleriyle Hz. Muhammed’de, ne başka başka mutasavvıfların sözlerinde, ne Alamut’ta ne Kaf Dağı’nda var. Bunlardan medet umarak yepyeni bir gerçeğe, mutlak gerçeğe ulaşmak imkansız görünüyor şu aşamada. Bu filmin de bu sebepten ötürü parmak bastığı konulara verebileceği net bir cevabı yok, olamaz da bayanlar beyler. Öldürmeyen Allah öldürmedi, iyi huylu tümör verdi ama geldi bir kamyona biçtirdi. Andrew’u da deli divane etti. Bir ormanda kameraların görmediği, kimselerin bilmediği, Andrew’un da varlığını ispat edemediği İngilizce konuşabilen bir Japon’un bedeniyle konuşa konuşa geçirdiği saatlerde onu zehirleyen ve bu dünyada azap çektiren düşünceleri ateşin başında dile dökmesini sağladı. Şimdi söyleyin bakalım bunu kim yaptı? Allah mı yaptı? Ormanın ruhu mu yaptı? Yoksa Andrew’un konuşası mı vardı? Tamam tamam senaryo yazarının işiydi tüm bunlar.

IMG_0017

SILENCE : SESSİZLİK

images-6

SILENCE : SESSİZLİK

“Dağlar ve nehirler yerinden oynatılabilir ama insanın doğası değiştirilemez.” Bir Japon atasözü

“Zayıf bir adamın fiyatı ne kadar ki, özellikle böyle bir dünyada?” Kichijiro

“Bataklıkta hiçbir şey büyümez. Japonya büyük bir ülke. Bana değil, Japonya bataklığına mağlup olacaksınız.” Ioume

“Bizim kendi dinimiz var peder. Bunu farketmemiş olmanız çok yazık. Budha’mızın sadece bir insan ve bir kul olduğunu mu düşünüyorsunuz?” Çevirmen

“Senin Tanrı’ya seslenmen gibi, onlar da yardım için sana sesleniyorlar. Sessizsin ama böyle olması gerekmiyor.” Ferreira

Film başladığı gibi bitiyor. Sessizliğin ardından ve içinden doğarak yükselen cırcır böceklerinin sesleri, kuş cıvıltıları, akmakta olan nehrin şırıltısıyla. Doğanın içinde ve içinden doğarak gelen hikaye, yine ona dönüşle son buluyor. Bunun, yetmiş dört yaşındaki yönetmen Martin Scorsese’nin olgunluk eseri olarak hafızalarda kalacak filmi olduğuysa hem senaryosuyla hem de her karesiyle kendini belli ediyor. Tecrübenin yabana atılamayacağını görmüş oluyoruz uzuun uzuun; çünkü filmin süresi tam 161 dakika ve bu süre bir film için bir hayli uzun. Ama açık bir zihinle izlendiği takdirde, kişiye çok şeyler katabilecek, çok çeşitli okumalara gebe, bataklıkta açan çiçeklerin bir bir solduğu uzak bir coğrafyadan ve kayıp bir yüzyıldan seslenen, ehil ellerin hikmetli ellerinden çıkma, tarihi olmakla birlikte aynı zamanda senenin en taze filmlerinden biri var karşımızda. Kitabıyla aynı adlı filmin uyarlandığı romanın yazarı olan Shusaku Endo’nun en çok bilinen ve ses getiren, Tanizaki ödüllü romanı imiş Sessizlik, bu vesileyle tanışıyoruz kendisiyle ve eserleriyle. Güzel Türkçemize çevrilmiş bir romanı ise şimdilik yok -derken bir arkadaşımın “var” sözü üzerine kıvırıyorum bir güzel. Sessizlik güzel Türkçemize çevrilmiş bile ben uyurken-. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan “Üçüncü Jenerasyon” akımı üyelerinden biri olan Endo, on bir yaşında iken annesinin tesiriyle Roma Katolik Kilisesi tarafından vaftiz edilmiş. Bir yandan romancılık kariyerini sürdürürken, diğer yandan tebürküloz dahil türlü hastalıklarla mücadele eden yazarın eserlerinde görülen tek tema Hıristiyanlık inancı olunca, Japon Katolik yazar olarak anılmaya başlanmış. Eserleri Graham Greene ile karşılaştırılan Endo’dan, Greene, yaşayan en iyi yazarlardan biri olarak bahsetmiş zamanında. 1994 Nobel edebiyat ödülünü Kenzaburo Oe’ye kaptıran yazar 1966 yılında hayata gözlerini yummuş yazık ki. Scorsese’nin yayın haklarını satın aldığı romanın büyütülüp hayata geçirilmesi ise yirmi altı yıllık bir süreci kapsıyor ve çekimlerin tamamı Tayvan’da gerçekleştirilmiş. Sektörün en iyi görüntü yönetmenlerinden ve başarılı filmografisiyle tanınan Mexico City doğumlu Rodrigo Prieto harika bir iş çıkarmış öte yandan. Filmin tek Oscar adaylığı bu daldaki adaylığıyla gelmiş, bu da senenin haksızlığı olmuş kanımca.

images-3

images-2
Rahip Garupe ve Rahip Rodrigues

Film; sessizliğin doğanın seslerine, karanlığınsa sislerin ardından görünen kesilmiş başların biblo gibi durduğu bir dağ manzarasına dönüştüğü sahneyle açılıyor. Liam Neeson’ın canlandırdığı Rahip Ferreira 17. yy Japonya’sından sesleniyor yazmış olduğu mektubu aracılığıyla. Ülkede Hıristiyanların barınabilecekleri yerin azlığından şikayet ediyor. Bir zamanlar aydın bir ülke olan Japonya’nın, şimdiki kadar karanlık olabileceğini hiç tahmin etmediğinden yakınıyor ilerleyen satırlarda. Nagasaki hükumeti tarafından yakalanan dört keşiş Tanrı’yı terk edip, müjdelerinden vazgeçsinler diye akıl almaz işkencelere maruz bırakılıyorlar çermiklerde. Dante’nin Cehennem bölümünden bir sahne sanki canlandırılan. Asılmış vaziyetteki keşişlerin yüzlerine ve vücutlarına delikli kutulardan akıtılan kaynar sular hem işkencenin süresini uzatıyor hem de sıçrayan her bir su damlası yanan kömür gibi kızartıp yakıyor bedenlerini. İşte böyle bir ortamdan çıkıp gelen bir mektubun başka başka ellerde dönüp dolaştıktan sonra Portekiz’e ulaşmasının ardından Peder Valignano’ya karşı üstat bildikleri Ferreira’yı savunan genç rahipler, Rodrigues ve Garupe Japonya’ya gidip dininden döndüğü söylenen ve Tanrı’nın varlığını toplum içinde inkar edip inancından vazgeçtiği söylenen, Japonya’da bir Japon olarak yaşamını sürdüren Ferreira’yı bulup aklamak üzere tekneyle Japonya’ya gitmek üzere yola çıkıyorlar. Bu iki kişilik ordunun amacıysa rahibin üzerindeki laneti kaldırmak ve ruhunu kurtarmak. Beraberinde götürdükleri bir bavulları dahi yok. İdealist ruhlar, kalpleri ve niyetleriyle çıkıyorlar yola.

kichijiro
Kichijiro
pdc_silence7
Inoue

Engizisyon başkanı Inoue kadar ilginç bir karakter olan Kichijiro rahiplerin ilk tanıştıkları Japon olması açısından çok büyük öneme sahip ve bu rolde Japon aktör Yosuke Kubozuka, zapzayıf bedenini taşıyan çıtırık bacaklarıyla iki ayağının üzerinde durmaya çalışan yeni doğmuş bir tayı anımsatıyor, yelesi yerinde kuzguni saçları var. Leş gibi kokan, uyuz gibi kaşınan, az bir kumaş parçasının örttüğü bedeninde kemikleri sayılan, sadakatsiz, prensipsiz, gurur ve etikten habersiz, dengesiz, inkardan beslenen, evine dönmek istemeyen, zaten bir evi ve ailesi de kalmamış, “Hıristiyanlar ölüyor ben Hıristiyan değilim” diye işin içinden çıksa da, defalarca dininden dönüp defalarca günah çıkartan, yoklukta rahiplerin hayatlarını havale ettikleri ama hayatına girdi mi çıkmak bilmeyen, biraz yılışık, hayatta hep itilip kakılmış ama acı çekmekten ve ölmekten de çok korkan ve bu korkusundan dinine en kolay yoldan ihanet ederek kurtulan, enteresan bir kompozisyon çiziyor göründüğü her karede. Coğrafyaya yakıştıklarından mıdır nedir, yardımcı rollerdeki bütün Japon oyuncular harikalar yaratıyorlar. Kichijiro karakteri bu film için neyse ve ne kadar önemlise, yönetmenin New York Çeteleri’ndeki Daniel Day Lewis’in canlandırdığı Kasap Bill de o benim gözümde. -Efsaneler ölmez, şekil değiştirirler.- Bir filmin olmazsa olmazlarıdırlar.

Kichijiro tarafından ihanete uğrayacaklarını bildikleri halde çıktıkları yolda onları ilk karşılayıp kucaklayan, ruhlarını besledikleri için akşam yemeklerini onlara veren saf köy halkı oluyor. Saklanarak yaşayan bir halk var karşılarında. İnançlarını, sevgilerini bir yük yapmış taşıyorlar sırtlarında. Yüzlerinde ise bir maske. Andrew Garfield’ın canlandırdığı Rodrigues onların neden bu kadar çok acı çekmek zorunda kaldığını soruyor kendi kendine. Öte yandan gündüz kulübelerinde karanlıkta saklanarak yaşayan rahipler, geceleri yeraltında yaptıkları ayinlerde sessizce ve Latince dualar etmekten, köy halkının ruhlarının açıklarını paylaşmaktan, Hıristiyanlığın getirdiği sevgi ve haysiyeti kazandıklarını görmekten büyük bir haz duyuyorlar. Rodrigues bu yaşadıklarının hayatını anlamlı kıldığını düşünüyor. İlk defa hayvanlar gibi değil de, Tanrı’nın kulu gibi davranılan halka, bu zamana dek çekmiş oldukları acıların hiçlikle değil, kurtuluş ile sonlanacağı sözü verilmil olsa da, filmin ilerleyen dakikalarında bu vaadin gerçekleşmediğini görüyoruz. Bu dünyada mükafatlandırılabilineceğini düşünen ve hep fakir kalmış, ezilmiş köylü için umudun pırıltıları, akabinde yaşanan şiddet dolu dakikalarla siliniveriyor bir anda. Çünkü Hıristiyanlığın yasadışı kabul edildiği bu topraklarda er ya da geç deşifre oluyorlar. Yakalanan ve işkenceye maruz kalan köylüleri gözyaşları içinde uzaktan izleyen rahip için sorgulama aşaması başlıyor yavaş yavaş. Tanrı insanları test etmek için imtihan ederken, imtihanın neden bu kadar zor olduğunu, neden kendi kalbine baktığında onlara verdiği cevapların bu kadar zayıf göründüğünü soruyor. Kichijiro testi geçip işkence çekmeden ölmekten kurtulurken, diğer üç adam dalgalar ve tuzla imtihan oluyorlar. Tüm bu yaşananları uzaktan izleyen köylüler Tanrı’nın sessizliğine benzer bir sessizlik içinde ama saygıyla izliyorlar olan biteni. Rahip Rodrigues’se bunca acıya katlanan bu insanlara Tanrı’nın sessizliğini nasıl açıklayabileceğini düşünüyor keder içinde. Rahip Garupe ise bu insanların kendileri yüzünden ölümünü izlerken, kendi kaçışlarını içine sindiremiyor bir türlü.

downloadfile

images-5

downloadfile-1

Filmin ikinci yarısından itibaren Kichijiro tarafından İsa’nın onu otuz gümüş karşılığında Yahudilere satan havarisi Yahuda’nınkine benzer bir ihanetle Rodrigues’i Nagasaki yönetimine ispiyonluyor. Rodrigues’in kendi imtihanını ve akibetini izliyoruz bundan böyle. Hapsedildiği tahta bir kafesten Japon Hıristiyanlara yapılan işkenceyi dinlemek zorunda bırakılıyor. Bundan önce ara ara gördüğümüz engizisyoncu Inoue önemli bir yer teşkil etmeye başlıyor ve bu yaşananları Japonlar açısından değerlendirmemizi sağlıyor. Dört güzel karısı olan bir adamın hikayesini anlatıyor Inoue. Hepsi birbirini kıskanınca huzuru kaçan adam, dördünü de uzaklaştırıyor kendinden ve kaçırdığı huzuru tekrar yakalıyor. Bu hikayeyi Japonya’ya uyarladığında, dört güzel kadın olarak İspanya, Hollanda, Portekiz ve İngiltere’nin üstün gelmek adına sarayı yıktıklarını söylüyor. Bu yüzden Hıristiyanlığı kabul etmememiz gerekiyor diyor. Bundan sonra filmin en can alıcı ve akılcı diyaloglarına şahit oluyoruz Inoue ve Rodrigues arasında geçen. Neticedeyse dinlerini bir lanet değil, tehlike olarak gördüğünü itiraf ediyor. Bu noktadan bakıldığında iki tarafın da kendince haklı olduğunu görüyoruz. Misyonerler fersah fersah uzaktaki ülkelerinden geldikleri Japonya’da kaleyi içerden, iyilikle fethetmeye çalışırlarken, Japonlar hiç büyüklük taslamadan, özlerini bozup huzurlarını kaçıracak olan dinden öte onun temsilcilerine şüpheyle bakıp, kendi içlerinden Hıristiyanlığı seçen halkı asimile etmek için en ağır ve en yaratıcı işkence metotlarını kullanıyorlar. Sağ kalan misyonerleri de Japonlaştırıyorlar ellerinden geldiğince. Mezara giresiye kadar peşlerini bırakmıyorlar. Ondan sonrasını tek bilense Allah. Her zamanki gibi bu uğurda en çok acı çekenler zaten doğuştan fakir olan halk oluyor. Ölmek daha iyi, cennet buradan çok daha iyi, kimse aç ya da hasta değil orada, vergi ve ağır işler de yok diyen esir bir Japon Hıristiyan kızın sözlerine hak vermemek elde değil, yaşadıkları sefalete tanık oldukça. Öte yandan tüm gerçekliğiyle dönem ve bölge insanlarının ortak yazgısını sinemaya uyarlamayı başarmış, çok başarılı atmosfer, karakter ve kompozisyonlar yaratmalar ustası Scorsese imzalı senenin en iyi filmlerinden biri çıkıp gelmiş bulunuyor karşımıza. Bize düşense izlemekti hiç yorulmadan. Kadim uygarlıkların ve dinlerin gizli kalmış aşamalarını çok bilemesek de, değiştirilemez insan doğası üzerine çok şey söyleyen bir film var karşınızda, inancınızdan öte size sizi sorgulatacak olan.

downloadfile

images-7

 

PRENSES KAGUYA MASALI/ THE TALE OF THE PRINCESS KAGUYA

image

“Ay’dan gelen ay’a gider.”

“Dön dön durma dön
Dön haydi koca zaman
Dön de kalbim de dönsün yerine
Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Nasıl hissedeceğimi öğretin bana
Çalınırsa kulağıma beni özlediğin
Dönerim hemen sana.”

Tam iki saat on yedi dakikalık bir film “Prenses Kaguya Masalı”. Çok uzatmış artık yönetmen dediğiniz anlar olabilir elbette ama tek bir şey düşünün diyebilirim sadece. Bu film yönetmenin yirmi beş uzun yıldan sonra ikinci çok ses getiren enn uzun metraj filmi olup, bu zaman zarfında kendisi başka işlerle uğraşmış olsa da; önünüzde her bir karesi özenle çalışılmış bir resim ve peyzaj harikası var. Her karesi özenli bu animasyonun yönetmenin özverili ve sanata adadığı kareleri yaratırkenki içtenliğine paralel olarak, içinize sindirerek seyrettiğiniz takdirde harcanan emek karşısında çaresiz kalacağınızı tahmin ediyorum. Müthiş bir sadelik içerisinde suluboya ile çalışılan karakterlerin arka fonunda gözalıcı bir doğa var. Hiç kış gelmeyen Japonya’ya yağmurlar yağıyor, sonra bahar geliyor tüm gözalıcılığıyla. Kiraz çiçekleri kaplıyor ortalığı. Melankolik havayı ister istemez değiştiriyor bu pastoral güzellik. Ve sadece görsellik değil, aynı zamanda duru bir içtenlik var konunun işlenişinde. Adı üzerinde bir masal uyarlaması Prenses Kaguya. Ormanın derinliklerinde bambu keserek geçimini sağlayan ihtiyar köylü daha film başlar başlamaz buluyor ışıklar içerisinde doğan küçük prensesi bir bambunun içinde üzerinde kimonosuyla. Avucunun içini zar zor kaplayan, gerinirken tatlı tatlı şişinen miniğin önce karşısında eğiliyor şaşkınlıkla ve saygıyla; sonra da kendisi gibi ihtiyar eşine götürüyor telaş içerisinde. Paylaşamıyorlar kendi aralarında bu tatlılığı. Bereket çok çabuk büyüyor Minik, öyle ki kadın eline alır almaz gürbüz bir bebeğe dönüşüveriyor, Minik Prenses. Ve ne kendileri ne de komşu evlerdeki çocuklar gözlerine inanmakta güçlük çekiyorlar her an büyüyen bebeğin gelişimini izlerken. Boy atıp, tombul toraman, koca kafalı bir velet oluyor, sevinç çığlıkları atan. İlk adımlarını atıyor, düşe kalka. Hiç çocuklu bu yaşlı çift torun bakacak yaşlarında kendilerine bir armağanmışçasına gönderilen ufaklığı tüm kalpleriyle benimseyip, seviyorlar. Mutlu bir çocukluk ve hissetmeden geçirdiği ergenliğiyle en nihayet neşeli bir genç kıza dönüşüyor Prenses. Ormanın içinde akranlarıyla ve tüm hayatı boyunca seveceği Ağabey Sutemaru’suyla neşe içinde yaşarken baba bildiği yaşlı ormancının onu, bir prenses olarak layık olduğu hayatı yaşatmak üzere ormanda bulduğu altınlarla şehirde yaptırttığı konakta, seçkin bir hayat yaşatma itkisiyle götürdükten sonraki hayatı ise ruhsal olarak bir çöküntü ve hayal kırıklığı yaşatıyor ona ve dolayısıyla çevresine. Genç kızlıktan, bir küçük kadınlığa geçiş süreci son derece sancılı oluyor. Kimonolar, ipek kumaşlar, özel dersler ve cımbızın acımasızlığıyla tanışıyor ve tüm bunlar onu, bir zamanlar ait olduğu doğa, gülüşler ve neşeden uzaklaştırıp, insanlardan uzak ve mesafeli bir hayatın kollarına atıyor. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. En nihayet eski mutlu çocukluk günlerinin geçtiği ormana kaçtığındaysa, geçmişin aynı naiflikle onu beklemediğini görüyor, hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor, zaman değil, insanlar ve insan manzaraları değişiyor. Başlarda ciddiye almayıp, şakaya vurarak kaçtığı her şeyin bundan sonraki hayatının bir parçası olduğunu anladığı an, makus talihini kabulleniyor çaresizce. Perdelerin arkasına saklanıyor güzelliğiyle ilgili rivayetler alıp yürüdükçe. Çok düşünüp, az konuşuyor, kahkahaları soluyor. Bir duvar örüyor kendisine, adına asalet denen. Talipleri oluyor bir sürü. Prenses imkansızı istiyor her birinden. Taliplerse akıl baştan gittiğinden imkansızı kovalıyor ya da çamura yatıyorlar hiç yüzünü göremedikleri prensesi elde etmek için. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. Bir talibi onun yüzünden ölüyor. Mikado onu kaçırıp götürmek istediğinde ise Ay’dan onu alıp götürmeleri için yalvarıyor ve dileği kabul oluyor. Başka hiçbir filmde göremeyeceğiniz kadar şenlikli bir ölüm alayı geliyor Prenses’i götürmeye. Babasının onu göndermemek için hazır ettiği okçuların havaya yükselen okları birer çiçeğe dönüşüyor ve herkes derin bir uykuya dalıyor. Bir çeşit baygınlık geçiriyorlar. Anne babası gitmemesi için paralanıyor. Fakat gidişi önlemeleri mümkün olmuyor yani kaderin önüne geçemiyorlar bir yerde. Prensesse pelerini giydikten sonra geçmişini unutacağını bildiğinden son kez anne babasına koşuyor ve sarılıyor onlara. Bizi de yanında götür diyen anne babanın kızlarını bu dünyada mutlu edememekten ötürü oluşan pişmanlıkları su yüzüne çıkıyor. Prensesse kendisini bu noktaya getiren şeyin bilincine daha önceden varıyor. Hayatımın bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştim derken  mutsuzluğunu ve mutsuzluğundan ötürü sefil ettiğim dediği hayatların sorumluluğunu taşıyor. Kaçıp sığınabileceği köyü, sadece hayallerinde canlı ve başka çıkış yolu bulamıyor kendisi için. Ölümü gelip onu alması için  çağıran Prenses’in bu çağrısını onun intiharı olarak da yorumlayabiliriz. Beklentileri gerçekleşmeyen, şehir hayatında mutluluğu bulamayan, başka da çıkar yol bulamayan Prenses, sahte olarak nitelendirdiği hayattan/hayatından kurtulmak istiyor bir an önce, elindekilerin kıymetini bilmeden. Fakat tüm hüznüne ve onca pisliğine rağmen bildiği bu dünya ona tatlı geliyor giderayak, tıpkı kıymetini ancak kaybettiğimizde anladıklarımız gibi. Ama daha önce randevulaştıklarından, vakti saati gelir gelmez apansız geliyor ekibiyle birlikte bulutların üzerinde düğün alayını çağrıştırır gibi ve unutturuyor her şeyi Prenses’e, beraberinde getirdiği pelerin sayesinde. Prenses susuyor, hafızası gidince. Ölüm de hiç konuşmamıştı geldiğinden beri. Elinin tek hareketiyle engelleri kaldırmakla meşguldü sadece. Aracılar kullanmıştı iletişim ve bir parça teselli için ve her hareketi katiyet içermekteydi.

Prenses son bir kez dünyaya bakıyor, Ay’a doğru ilerlerken yüzünden ne düşündüğü tam olarak belli olmadan. Belli belirsiz bir unutuşa dönüşüyor geçmişi. Hep yarım kalacak bir söz sanki hayat yaşarken; gereksiz uzunlukta ve sıkıcılıkta manalar yüklediğimiz ve hep çok şeyler bekleyip, farklı lisanlarda konuşup anlamakta güçlük çektiğimiz.

image

image

image

image

Kısaca hayatın anlamını ya da anlamsızlığını, mutluluk arayışını, sadakatin önemini, toz pembe hayallerin bir gün gelip sona erdiğini, vakitli-vakitsiz ölümü, son nefeste bile bilinmezliğin ürküntüsünden yaşama sarılmanın aczini, geride kalmanın nahoşluğunu, her şeyin değiştiğini, geliştiğini, hayatta mutlu olmanın ne demek olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğimizi, sevdiklerimizin bizi bırakmak istemeyişini ve geride bizden “sadece” verebildiğimiz kadar sevgimizin kalacağını anlatan; hem gözlere, hem de doymak bilmez arayış içindeki dünyevi ruhlara hitap eden ve tüm bunları dünya saatlerine sığdırılmış hayatında, bilinci açık, zeki ama yine de her fani gibi cevapları kovalayan bir genç kızın sancılı büyüme ve olgunlaşma hikayesi çerçevesinde anlatan çok duygusal, çok naif, çok şey anlatan ve anlatırken anlattığı hiçbir şeyi birbirine karıştırmayan ve herşeyden önce hayat ve onun bir parçası olan ölüm üzerine birçok şey söyleyen bir büyük “Usta”dan olgunluk döneminde gelen umarım ki son olmayacak bir başyapıttır “Prenses Kaguya Masalı”. İzlediğim en özel final, en muhteşem soundtrack’a sahiptir. Ve maalesef Oscar’ların en anlamsız kaybedeni olmuştur kendisi. Bir bilgenin aklından, kaleminden, rafine ruhundan çıkmış olgunluk dönemi işidir. Seksen yaşına basmış bu çok özel insan, umarım filmografisine bu derece başarılı birkaç film daha sığdırabilir. Umarım Japonlar bir sürü güzel animasyonlar yaparlar ve bizler de izleriz. Kendi adıma bu senenin en iyilerinden. Belki de en iyisi.

“Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Meyveni ver ve öl
Doğ, büyü, öl
Yine de rüzgar esecek, yağmur yağacak
Sudolabı dönecek
Hayatlar gelip geçecek.”

image
Hayao Miyazaki(sol başta), Isao Takahata (sağ başta).

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: