CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

images.jpeg

CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

“Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için.” Zain

“İyi insanlar olacağımızı ve sevileceğimizi düşünmüştüm. Ama Allah bunu bizim için istemedi. Bizim ötekiler için paspas olmamızı tercih ediyor.” Zain

“Çocuğun yoksa adam değilsin dediler bana. Çocukların senin omurgan olacak. Direğimi yıktılar, gönlümü yaktılar. Evlendiğim güne lanet osun. Nasıl bir sefalete atıldım ben?” Zain’in babası

“Kimse ne seni ne bizi umursamıyor. Biz hiçiz oğul, parazitiz.” Zain’in babası

GİRİŞ :

İsim olarak Capernaum ve Kefernaum olarak da çıkacaktır karşınıza. Siz nasıl isterseniz öyle okuyun ve de telaffuz edin. Ben yazımda Kefernahum’u tercih edeceğim. Böyle bir şehrin var olup olmadığı üzerine yaptığım küçük bir araştırma sonucunda öğrendim ki varmış. Günümüz İsrail topraklarında yer alan ve artık Tell Hum olarak anılan şehirden İncil’de de sık sık bahsedilmekle birlikte, bir balıkçı kasabası ve aynı zamanda ticaret merkezi olarak da bilinen şehir, İsa’nın mucizelerinden pek çoğunu gerçekleştirdiği-ölüyü diriltmek, şeytan kovalamak, hastalıkları iyileştirmek, rüzgar ve dalgaların durdurulması gibi, dolayısıyla kendisinden İsa’nın şehri olarak bahsedilen bir yermiş. Fakat büyük de bir hayalkırıklığı olmuş İsa için. Neden mi, çünkü kasaba halkının inanç eksikliğinden duyduğu hayal kırıklığı sonucunda onu lanetleyivermiş bir zaman sonra. Bir peygamberseniz, kendinizi bu şekilde sıfatlandırıyor ve görüyorsanız eğer, dininizi, görüşlerinizi boş vaktinizi ayırarak anlatıyor ve yayamıyorsanız düş kırıklığı yaşarsınız elbette. Hz. İsa marangoz iken, ikinci mesleği peygamberlikti. Böyle düşününce ikinci bir işe gönül vermiş, içinde yatan aslanı ortaya çıkaran günümüz insanı gelecektir aklınıza. Peygamberlerde de durum çok farklı değilmiş. Bir misyon edinerek yaşamına anlam katmaya çalışan pek çok sıradan insanın arasından maharetleri ve seçilmişliğiyle ön plana çıkan İsa peygamber, bir çıkış yolu arıyordu ve nihayet bulmuştu. Kendini peygamber yani seçilmiş kişi olarak ifade ediyordu o genç yaşında. Yunus peygamber balıkçıydı mesela, Hz. Nuh denizciydi, şimdi olsa gemi mühendisliği okumak zorundaydı. Hz. Musa çobandı, tıpkı genç yaşlarındaki Hz. Muhammed gibi. Dağdaki çobanla oyum bir olmamalı derken, o çobanın bir gün peygamber olabileceğini düşünmek gerekiyor inceden. İnsan, doğanın o çok sesli ahengine ve renkliliğine, toprağın mucizesine tanık olmadan sırra vakıf olamıyordur belki de. Hayatı boyunca bir süreliğine çobanlık yapmak gerekiyordur bir şekilde. Öte yandan Hz. İbrahim mimardı, her ne kadar o dönemde mimara mimar denmese de. Hz İdris iğneyi ilk icad eden, ona delik açan kişi olarak terzilerin piri sayılırken, peygamberlerin Yves Saint Laurent’i olarak anabiliriz kendisini. Bunların konumuzla ne ilgisi var diyecekseniz eğer, dinini yaymaya çalışan İsa’nın çevresi ve ihanetler yüzünden yaşadığı hayal kırıklığı ve çilesiyle, küçük Zain’in yaşadığı çile arasında büyük benzerlikler var aslında. İkisi de böyle olsun istemezdi. Ama ikisi de mücadele ettiler içinde bulundukları zor koşullara rağmen. Zain’in isyanı insanoğlunaydı aslında. Onu bu sefaletin içine atmış, kendisi de ailesinden daha iyisini görmemiş olan anne babasınaydı en başta. Filme dağınık diyenler var yabancı basında. Katılmıyorum. Nedenlerinden bahsedeceğim uzun uzun, yavaş yavaş, sabır sabır. Malum peygamberlere özgü bir meziyettir sabretmek. İlk önce adet olduğu üzere diyalog kısmı var. Bu filme özgü olarak yarattığım bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor olacak diyaloglar. Onlar evlilik aşamasındaki iki sevgili, niyetleri ciddi. Bu film onları çeşitli düşüncelere sürükledi. A kişisi Adem, H kişisi Havva olsun bu sefer de. Adem fena halde sığ, Havva’ysa bu filme kadar çözememiş durumu, az sonra ortaya çıkacak aralarındaki uçurum ve çözülecek elleri yavaş yavaş. Bu arada özür dileyerek belirtiyorum ki, diyalogları ben yazmıyorum, sadece karakterleri yarattım, yazıma attım. Ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini ve sorunlarını nasıl dile getirecekleriniyse kendileri bilir. Dediğim gibi ben yalnızca yarattım. 

Çift elele tutuşmuş yolda yürüyerek ayrılmaktadırlar sinemadan. Bir hikaye de böyle başlar. Gerçekteyse bitmesine ramak kalmıştır.

A – Beğendin mi sevgilim?
H – Beğendim. Sen?
A – Çok karışıktı.
H – Nesi karışıktı?
A – Kurgusu.
H – Sonunda bağladığına göre!
A – Ara yollarda çıkmazlar vardı.
H – Ben bir çıkmaz göremedim.
A – Rahil karakteri çok gereksizdi. Uzatmışlar çok fazla.
H – Tam tersi. Onun hikayesi sayesinde filmin parçaları birleşti. Göçmenlik ve sefalet iki çok eski arkadaş gibiler. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. 
A – Ee tamam da, Zain’in hikayesinde zaten yeterince var olan sefalet yetmez miydi? Arada da olsa içlerinden başarı hikayesi çıkmaz mı?
H – Sefaletin miktarı, azı kararı mı olur canım? Üstelik Zain başardı.
A – Olmalı. Seyirciye de yazık çünkü. Zain mapushanelere düşerek neyi başardı, üstelik de beş yıl yiyerek?
H – Sesini duyurabildi.
A – Ne değişecek ki? Ortadoğu’da bir şey değişmez. Hep aynı hikaye. Sen değişirsin, orası değişmez. Kaos, sefalet, savaşlar bitmez. Sınırlar değişir, bir de zalimlerin isimleri.
H – Doğru söylüyorsun, bence de Ortadoğu boşaltılsın ve sıfırdan başlasın orada her şey ama bu arada Zain ve Zain gibiler ne yapsın? El elde baş başta otursa mıydı çocuklarla sübyancılar koğuşunda beş yıl boyunca?
A – Aman diyeyim, ne boşaltması! Bizde alıyorlar soluğu ilk etapta. Yeterince geldiler zaten. Zain o sırığı bıçaklayarak en iyisini yaptı. Hem de intikamını aldı. Eşekler gibi çalıştırıyordu onu ailesi. Adam on beş kilo var yok, on yedi kiloluk suları, tüpleri taşıyıp duruyordu kaç kat boyunca. Düştü de kurtuldu be…
H – Bak ne diyeceğim…sefalet görmek istememek filan…seninle ilk nişanlandığımızda Beyrut’a gitmiştik, bayılmıştın yemeklerine. Bir daha gelelim diyordun. Sefalette yoksun ama. İyisi mi biz bir dahaki sefere Avengers’a filan gidelim seninle. Araplar o tür filmlerde çarşaf giyip fünyeyi çeken, bombayı patlatan saldırganlar olarak varlar sadece. Hani için rahat etsin diye!
A – Gerçekten mi(erkeğin bir an için gözleri parlar)?
H – …
A – Evlenmeden önce böyle şeyler izlemek gerekiyor gerçekten. Bir gün dara düşersek diye az çocuk getirmeliyiz dünyaya.
H – Bu dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğruysa artık!
A – Olur mu? Babası ne güzel dedi mahkemede! Çocuğun yoksa adam değilsin çocuklar senin omurgandır dediler, ondan yaptım diye.
H – Ha sen öyle algıladın vaziyeti? Ben o sefaletin içinde en az yedi çocuk saydım. Tavşanlar gibi üremenin manası ne, hele bir de anam babam, atam dedem öyle dedi diye. Yazık değil mi o çocuklara? 
A – Ben kendimi özdeşleştirdim babayla.
H – Süper kahramanlarla özdeşleştirsen daha iyi olur. Bundan sonra Marvel izleyelim gerçekten. Kaldıramayacak gibisin, daha doğrusu ben seni kaldıramayabilirim gibi geldi(son cümleyi sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle söyler).
A – Ortadoğu böyle bir yer.
H – Ortadoğu öyle bir yer değil. Öyle bir yer haline gelmiş. Getirilmiş. İnsanlar, din savaşları, politikacılar ve politikaları sayesinde. Bu kadar çocuk imal eden ailelerin yaşadıkları yerleri neden ziyaret etmezler? Doğum kontrolü denen bir şey var. Allah var tamam da doğum kontrolü de var. Tavşanlar gibi ürenir mi? Kaldı ki Hıristiyan bunlar. Lübnan’da yaşayan katı Şiilerden de değiller. Maruni olmayabilirler ama Arap Hıristiyanları kısaca.
A – Ne olmuş? Arap işte sonunda. Arap Araptır.
H – Ya evet, Türk Türk’tür. Bizim için de Avrupa’da böyle düşündüklerinden eminim. 
A – Üniversite boyunca dizeleriyle başımın etini yediğin Halil Cibran’da Maruni. Amin Maalouf da.
H – Yani?
A – Arap Araptır işte!
H – Gel bi de slogan atalım beraber. O odur, bu budur diye.
A – Yok hayatım. Film mesaj kaygılı olsa da, acıdır gerçekler.
H – Bir yerde de Ermeni’dir o, sözüne güvenilmez diyordu hani!
A – Ne kadar doğru.
H – Hayat beni de seninle karşı karşıya getirdi ve bu filme getirtti. Ne tuhaf değil mi? Yoksa filmdeki annenin dediği gibi benim yerimde, benim şartlarımda yaşıyor olsaydın sen kendini asardın dedi ya…
A – Yani?
H – Ortada çoluk çocuk yokken daha insanda kendini asma hissi uyandırabiliyorsun kolaylıkla.
A – Bir film yüzünden mi bana karşı bunca önyargın oluştu?
H – Kim olsa aynısını düşünür.
A – Çocuk filminden nereye geldik!
H – İlk defa doğru bir söz ettin. Bu aslında bir çocuğun hikayesi. Çocuklar anlamayacağından ya da izledikleri takdirde çok kederleneceklerinden, büyüklere fakir bir ailede doğmuş karakterli fakat bıkmış bir çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmış Labaki. Çalışıp çalışıp kimselere yaranamamaktan, koşullarını değiştirememekten bıkan ve başka bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünen zavallı ama iyi kalpli bir çocuk vardı başrolde. Aç kalmadıkça çalmadı, çaldığı da bir biberon süttü onu da Yonas için çaldı. En sevdiği kız kardeşi için o sübyancıyı bıçakladı, Tanrı’ya kızgındı çünkü hangi baba çocuğu aç yatsın, sokağa düşsün ister, sorumlulukları dururken içer içer kendini kaybeder? Ana baba olarak cehaletlerinin ötesinde o kadar bilinçsizler ki ve de kaygısızlar fakirliklerinin çok çok ötesinde. Kız aybaşı oluyor, onu bile kardeşi olarak zavallı Zain düşünmek zorunda kalıyor. Zavallılar. Çocuk her yerde çocuk, gerzek her yerde, her daim gerzek işte.

Filmden el ele çıkan çiftin arasındaki mesafe bir uçuruma dönüşür adeta. Kızın eli belindedir. Adem’se süklüm püklümdür karşıdında.

A – Çok üzüldüm inan. Bize…yani Ortadoğu’nun bizi de bulmasına. Yani seni beni bile birbirimizden ayıracak kadar etkiliymiş baksana.
H – Zain Türkiye ve İsveç’e gitmenin hayallerini kuruyordu.
A – Aman aman bizde yeterince Suriyeli Arap var…yani demek istediğim Zain gibiler gelsin de ne de olsa Lübnan’lı çünkü, ama daha fazla Suriyeli gelmesin lütfen.
H – Hiç değişmeyeceksin değil mi?
A – Aslına bakarsan hayır. Düşünmüyorum.
H – Yani ben evlenirsem böyle bir kütükle yaşayacağım, öyle mi?
A – …
H – Bir sürü de çocuk istersin sen?
A – …
H – Sanıyorum bir yerlerde hata yapıyorum ben! Zain gibi kaçıp kurtulmam gerek senden.

Gördünüz mü sinemanın gücünü sevgili okuyucu! 

MV5BNTRhZjkwYTMtNGE4YS00ZDBjLThkZDEtZTIwODFjMjgyNmFkXkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1499,1000_AL_

images.jpeg-6

images.jpeg-8

CEHENNEM’E GİRİŞ VE ORTADOĞU’DA ARAPSAÇI OLMAK :

Film, kirli bir erkek çocuğunun üzerinde külot fanilayla biçare vaziyette doktor muayenesine girmiş haliyle açılıyor. Doktorun diş muayenesinden çıkardığı kadarıyla hiç süt dişi kalmamış çocuğun on iki on üç yaşlarında olabileceği varsayımından anlıyoruz ki, bu çocuk tam olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyor. Ya annesi babası yok, yahut onlar da bilmiyorlar ya da unuttular. Az evvel Beyrut sokaklarında kendi gibi çocuklarla oyun oynarken gösterilen Zain, bir sonraki sahnede bileklerinden kelepçelenmiş vaziyette mahkemeye çıkartılıyor. Bu noktaya nasıl gelindiğini, mahkeme görüntülerine paralel, kronolojik sırayla anlatıyor yönetmen Nadine Labaki. Bu filmde de küçük Zain’in avukatı rolünde izliyoruz kendisini. Zain, anne ve babası ve Etiyopyalı anne Rahil de dahil olmak üzere mahkemede hazır ve nazır vaziyette bekliyorlar. Davacı tutukludur diyor hakim. Zain hem tutuklu hem davacı. Almış olduğu beş yıllık hapis cezasına rağmen, anne babasından davacı. Kesin doğum tarihinin bilinememesinin nedeniyse, muhtemelen doğum evde gerçekleştikten sonra,  doğumunun yetkililere bildirilmemiş olması. Kısaca Zain’in bu dünyada var olduğuna dair hiçbir kanıt, belge yok ailenin elinde. Ne bir doğum kağıdı, ne bir nüfus belgesi. Tek Zain var. Zain’se bir itoğlunu bıçakladım diye tereddütsüz istikrar gösteriyor mahkeme önünde. Cezaevinden bağlanarak yaptığı konuşma onu ve ailesini mahkeme önüne taşıyor. Anne ve babasından onu dünyaya getirdikleri için şikayetçi oluyor. Bir zamanlar annesiyle beraber görüş gününe gittikleri abisi İbrahim gibi o da bir gün hapse düşüyor. 

images.jpeg-3

images.jpeg-7

Zain ve ailesinin yaşantısına tanık oluyoruz. Bir sürü küçük çocuk yerlerde nefes nefese yatıyorlar. Üstte yok başta yok, ne bulurlarsa yiyorlar, annesi domuz ahırı diyor yaşadıkları eve, ben diyeceğim mezbele. Baba içmeye para buluyor, anne sigaraya bir de süse püse. Kız kardeşi Sahar’ın ilk aybaşısına bile o çare bulmak zorunda kalıyor. Onun kanlı çamaşırını yıkıyor, tshirtünü ped yapıp veriyor. Tüm bunlar  tuvalet demeye bin şahit pislik içinde bir ortamda gerçekleşiyor. İyi bu çocuklar ölmüyor! Sokaklarda pancar şerbeti, domates suyu satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyorlar. Hiçbiri okul yüzü görmüyor. Zain’in okula gidip gitmemesi hususunda konuşan anne ve babadan baba şiddetle gitmesine karşı çıksa da, annesi ona yiyecek içecek vereceklerini düşünerek okulu ve dolayısıyla oğlunu da bir istifade aracı olarak düşünüyor. Bu insanlar fütursuzca doğurdukları bütün bu çocukları bir istifade aracı olarak kullanıyorlar mahkeme önünde aslını reddetseler de. Anne baba çalışmıyor, çocuklar sokaklara iş icabı salınıyor. Zain abisi de hapse düşünce evin en büyük erkeği olarak her şeyi üstleniyor. Tüp ya da su taşıdığı evlerde onu öpmeye çalışan sübyancıların bile canına okuyor. Sahar’ı istemeye geldiklerinde kıyameti kopartıyor. Esasında tam bir çetin ceviz. Başka türlü bu şartlarda yaşamasıysa mümkün değil. Yine de anne babasına yeniliyor ve aile Sahar’ı kurda teslim ediyor. Babası kızı zengin diye on bir yaşında bakkalın oğluna, aynı zamanda ev sahiplerine satıyor.

images.jpeg-2

MV5BYzkzYjcwOTktNDA5My00NTZmLTliZmYtZTNkNjRiMDU2YzE3XkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1500,1000_AL_

Sahar’ın götürülüşünün ardından Zain’in ikinci hayatı başlıyor. Lunaparkta bir dönme dolabın bölmeleri içinde uyuyor uyanıyor. Aç kalıyor, iş istiyor dükkanlardan ama kimse gözünün yaşına bakmıyor. Rahil ona evini açıyor çünkü o da çaresiz. Ülkede barınmaya çalışan kaçak bir göçmen. Gerekli izinleri yok. Çalıştığı yerde kaçak ve bir de memede çocuğu var. İşteyken çocuğuna baksın diye Zain’i eve getiriyor, aklıyor paklıyor önce ve çocuğunu bir başka çocuğa teslim edip işe gidiyor her sabah çaresizlikten. Zain’in bir türlü bitmeyen çilesine tanıklık ediyoruz kaldığı yerden. Kendi evinde hiç bez görmediği için çocuğun bezini zar zor bağladığı gibi yine zor şartlarda, ışıksız, güneş görmeyen barakadan bozma, yarı prefabrik dört duvarın içinde boğaz tokluğuna dadılık yapıyor küçük Yonas’a. Öylesi mi iyiydi, böylesi mi derken, Rahil polis tarafından yakalanınca kalıyorlar bir başlarına ortada. Gene açlık, gene fukaralık. Şekerli buzlarla besliyor çocuğu, evde o var çünkü. Kendi evinde annesi de onu yapmış çünkü. Bir defasında balık pişiriyor ona. Sıskalaşıyorlar gitgide ama iyi gene ölmüyorlar. Dünyanın kahrını çekmek zorunda mı Zain diye düşünmeden edemiyor insan. Ebeveynler hayata tutunsun diye bencilce çocuk yaparlarken, onların günahını çekiyor bu masumlar. Filmin fragmanında da yer alan tencereler de Zain’in aklından çıkms. Fakirlik türlü çaresizliklerle mücadele ede ede pratik fikirler üretmeyi kolaylaştırdığından, çocukların elinden aldığı kayağın üzerine bağladığı tencerelerin içine koyduğu Yonas’ı kilometrelerce taşımak eziyetinden kurtuluyor. Öyle garibanlar ki…neyse ki Zain çok çocuklu bir aileden çıktığından bu konularda bir hayli idmanlı. Yine de merhametli bir çocuk ve tüm gücüyle, çocuk aklıyla direniyor ve bakabildiği kadar bakıyor ufaklığa. Kardeşi gibi görüyor onu. Çünkü hayatı boyunca kardeşlerinin sorumluluğunu taşımış ve bahsettiğim çocuk sadece on bir yaşında. Bazılarının neden erken büyüdüğünü anlıyoruz. Acı çekmeden, sıkıntı görmeden adam olan yok bu hayatta. Zain’e gelince en nihayet fotoğraf çektirirken gülümsüyor. Çünkü hiç şımartılmamış hayatı boyunca ve nihayet bir kimliği olacak bu hayatta. Bir birey, bir vatandaş, bir insan olarak kabul görecek ve bu yüzden ilk defa çocuk gülüşüyle bakıyor kameraya. Mevcudiyetinin kanıtı olacak fotoğraf için bakıyor kameraya.

İzlemiş olduğum Labaki filmleri arasında en iyisiydi diyebilirim. Çünkü çok zor bir film bu. Zor bir konu ve amatör, üstelik çoğu da çocuklardan oluşan harikulade bir cast’i var. Zor bir coğrafyanın hakkını veren bir senaryo söz konusu. Anlamlı ve değerli, kayda değer ve önemli. Yonas’ın on beş kişilik bir grubun içinde tecrit edilmiş vaziyette bir depoda bulunduğu sahne Kieslowski’ye ait Üç Renk Üçlemesinin sonuncusunda ve son sahnesinde yer alan “Kırmızı”nın finalini hatırlattı. Labaki’ye bir Oscar, bir Altın Küre adaylığı getiren, Cannes’dan da üç ödülle dönmesini sağlayan filmi eller beğenmiş diyelim sonuç olarak. Ama ben de çok beğendim. En çok Zain, Yonas ve Sahar…yine de en çok çocuklar…süt dişlerini sıka sıka hayata katlanmaya çalışan çocuklar.

MV5BMWExOGViZjYtOGMzNy00OWYxLWI5NzMtMWVmZmFjYTAyOTcyXkEyXkFqcGdeQXVyNTU5Mzk0NjE@._V1_

images.jpeg-5

THE HONOURABLE WOMAN

image

“Birkaç kişi mutluluğu bulabilsin diye birçokları acı çeker” FERNANDO PESSOA

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” TORA

“Masumu da suçluyla birlikte ortadan mı kaldıracaksın?” diye sorar Avraam; TORA

Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz… Allah zalimleri sevmez.” AL-İ İMRAN SURESİ

Tüm bu alıntıları yapman şart mıydı, diziyle bağlantısı nedir diye soracak olursanız sekiz bölümlük BBC Dizisini izlerken ve izledikten hemen sonra ve halen daha kafamın içinde kuşlar gibi sıkışmış kalmış kanatlarını deli deli sağa sola çırpmakta(yön belirtmek zorunda mıydım?) olan çok da derin olmayan düşüncelerime birer cevap olabileceklerini umduğum için, biraz da duruma uyum sağladığı için kullandığımı belirtmekte fayda görüyorum. Noktayı koyduktan sonra da bu zevksiz ve keyifsiz başlangıç cümleme, dolayısıyla içerisinde çılgın bir kuş beslediğim koca kafesime pardon kafama katlanma gücü gösterdiğiniz için siz sayıca az okuyucuma da oturduğum yerden, tembel bir teşekkür gönderiyorum. Ama Pessoa’nın sözüne ekleyeceğim birkaç cümlem de yok değil. Çünkü birkaç kişinin bile mutlu olduğuna inanmıyorum bu dünyada. Birkaç mutlu ve kısa an var sadece. Bazıları için onlar da yok. Varsa bile anlamadan geçmiş o kıymetli anlar. Bir çeşit bilinçsizliğin kurbanı olmuşlar. Çook yazık olmuş o anlara.

Kutsal kitaplardan yapmış olduğum alıntılara gelince, hiç gelmemeyi yeğliyor ve aynı coğrafyanın farklı dönemlerde gönderilmiş kitaplarının ve nebilerinin ve onların günümüz temsilcilerinin ve körü körüne inananlarının ama en çok da Yaradanın şimşeklerini üzerime üzerime çekmek istemediğimden yorum yapmama hakkımı kullanıyorum. Gene de “merhametle toplama” kısmındaki sıfatla ilgili endişe ve sıkıntılarım devam etmekte. Roman neyse de, yoktan var ediyorsun neticesinde, çekilmiş bir dizi için birkaç kelam etmek isterken şu meşhur anot ve katotları çekmeyeyim hassas bünyemin üzerine. Hala kendi kendine tüm bu gevezeliklerin nedeni nedir ve diziyle ne alakası vardır diye sormayan kaldıysa eğer; bir teşekkür daha gönderebilirim kendilerine, tam da buradan, dünyanın merkezi olan popomun konumlandığı yerden, sırf yazdıklarımı okuma sabrını gösteriyorlar diye.

image

İsrail-Filistin mücadelesinin gölgesinde kah Ortadoğu’da, kah güneş batmaz Birleşik Krallık’ta suikastler, elçilikler, ajanlar, korumalar arasında ömürleri geçen yetim kardeşlerin küçüklüklerinde tanık oldukları suikast sonrası, özellikle kızkardeş Nessa’nın iyiniyetli bir barış elçisine dönüşüp, hassas dengeler üzerine kurulu kanlı coğrafyada bir umut ışığı olabilecekleri doğrultusundaki naif isteğinin ne kadar boş olduğunu, sadece paranın her zaman yeterli olmayacağını, kendilerinin dışında gelişen olaylar karşısında bir süre sonra nasıl da kolaylıkla harcanabilecek piyonlara dönüştüklerini izliyoruz bölüm bölüm. İşin içine elçilikler, dolayısıyla hükümetler ve onların kimin kimden olduğu kolay kolay anlaşılamayan ajanları da giriyor. Kimlikleri deşifre olan ajanlar, süratle infaz ediliyorlar. İşin Ortadoğu ayağına gelindiğinde ise ne kazanan var, ne de kaybeden. Toprakları işgal edilen, kendi ülkesinde mülteci konumuna düşen ve halen daha olayların başlangıcıyla ilgili bir şaşkınlık yaşayan öfkeli Filistinliler her şeylerini kaybetmelerinin acısını yaşıyorlar. İsrail tarafıysa hep huzursuz ve diken üzerinde. Dikenli tellerle çevrili aynı toprakların benzer insanları ezeli birer rakipler ve fırsat buldukça etmediklerini bırakmıyorlar birbirlerine. Sular durulmuyor ve durulacak gibi de gözükmüyor. Mesele Ortadoğu olduğunda, düşmanların yaptıklarındır dendiğinden, bir birey olarak kimse yaşananlardan sorumlu tutulmuyor; ama toplumun bireyleri olarak ele alındığında herkes sorumlu yaşananlardan. Tüm yakın komşular da buna dahil.

Bunca dramın ve öfkenin karakterler bazında dışa vurumuna gelirsek, ne zaman ki bir taraf diğerine iyiniyetle yaklaşsa, sonuç kendisinin ya da sevdiğinin mahvına yol açıyor diyebiliriz. Bir parça merhamet unutulmayacak acılar şeklinde geri dönüyor bir bumerangmışçasına. Bir şeyler eşelenmeye görsün, bombalar patlıyor, insanlar kıyma makinesinden geçiriliyor. Olaylar günümüz ve sekiz yıl öncesine dayandırılarak anlatılıyor. Kimse kendi kaderini belirleyemiyor. Hep bir üst mercii var, ülke menfaatleri doğrultusunda nazik dokunuşlarını sunmaktan çekinmeyen. Bir sır var biri İsrailli, diğeri Filistinli iki kadın arasında yıllarca özenle saklanmış olan. Maggie Gyllenhaal’in kontrollü ve ipeksi sesinden dökülen kelimelerle başlayan her bir bölümle beraber, sona doğru ilerledikçe tek tek tüm düğümler çözülüyor. Kasim’in bir tecavüz çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Doğum imkansızlıklarla ve acıyla başlıyor ama her doğum gibi de, mucizesiyle birlikte geliyor. Çünkü birbirine düşman iki ülkenin insanlarının kanlarını taşıyacak Kasim. Her ne olursa olsun bir çocuğun masumiyeti örtbas ediyor hepsini. Gerçek hayatta pek sık karşımıza çıkmayan bir durum olarak, dizinin son bölümünde, bir sürü diğer dizilerde ve filmlerde olduğu üzere kurbanlarıyla yani mağdurlarla hesaplaşıyor mağduriyet halini yaratanlar. Nedenleri, sonuçlarıyla bir çeşit vicdan muhasebesi yapıyor taraflar ve bir kez daha anlıyoruz ki bir kazanan yok, ne ilk ne de son kez. Defalarca vurulmuş olan Filistinli Atika yerde uzanmış son duasını etmek varken, az sonra öleceğini bile bile “Vatanımdan defol git!” diye haykırıyor var gücüyle. Dünyanın göçmen yaptığı Arap kadının son sözleri oluyor bunlar. Dizi boyunca iki kardeşin de zaafı oluyor Atika. Nessa Stein, ikinci tecavüzden sonra bile onun ismini veriyor şifre olarak, ilk aklına gelen o olduğundan. İlk akla gelen isim olmanın önemini anımsatıyor ve gülümsetiyor kısa süreliğine bu hal. Ephra ile birlikte olduktan sonra Ephra, “Şalom” derken; Atika, “Selam” diyor ve Babil Kulesi geliyor akıllara. Ama yaşananları asla unutturmuyor sevgi sözcükleri.

İlk bölümde son derece başarılı ve ulaşılamaz görünen, aynı zamanda milyon dolarlık yatırımlar yapan bağışçı kuruluşlarının sözcülüğünü yapan ve yüksek sosyeteden oluşan hayırsever ve zengin çevreye hitap eden ailenin hayatına baktığımızda gördüğümüz gıptayla karışık hayranlık yerini yavaş yavaş acıma hissine bırakıyor. Korumalarla çevrili hayatlarında; sütüne havale edildikleri adamlara ve kadınlara güvenmenin mümkün olmadığı, dost ve düşmanın belli olmadığı, zaten pek dostun da olmadığı yaşantılarında hep arka kapılardan açılıyorlar bir tutam özgürlüğe. Nessa’nın dizi boyunca sıkışmış olduğu ve içinde var gücüyle çırpındığı kapan, arabanın arka koltuğundaki hüzünlü bakışlarına yansıyor mütemadiyen. İlk tanıştıklarında Atika’nın kullandığı arabanın ön koltuğunda özgür ve mutlu görünüyor sadece. Hayat henüz tam manasıyla üzerinden geçmemiş olduğundan ve gençliğin coşkusundan olsa gerek. Sürüklenircesine taşınıyor bir yerlere. İplerin kendi elinde olduğunu düşündüğü her anda çok fena duvara tosluyor. Kendilerini mahvedebileceğini düşündüğü sırlarını açık etmeden yaşamaya çalışıyor Nessa ve bu sırrın yarattığı bağımlılıktan Atika’ya duyduğu zaaf daha da büyüyor gün geçtikçe. Tüm kriz anlarını onunla aşıyor. Kanını emanet ettiği kadın onu darağacına götürse gidecek hale geliyor. Çünkü yakın korumaları hemen kendilerini ifşa ediyorlar ya da yok edilmek suretiyle öldürülüyorlar. Tek dostu, yegane sırdaşı oluyor Atika. İslami mahkemenin karşısında Atika’nın da onunla beraber gelmesi için yalvarıyor kadıya. Herkesin bir foyası, sakladığı sırları ve kendisinden beklediği yüksek menfaatleri varken, onca keşmekeşin içinde Atika’yı masum buluyor bile denebilir. Tecavüzüne ve doğumuna tanıklık ettiğinden, belki de kaderlerini benzettiğinden(ikisi de hem öksüz, hem yetim), sonunda ihanetini öğrense de çok zor kopuyor ondan. İnsan sırdaşını ve en yakın dostunu mu yoksa kardeşini mi kaybedince daha çok üzülür sorusu geliyor akıllara. Abisinin kendisine olan düşkünlüğü, Atika’da yok. Polisse tam bir fiyasko ve biçare. MI6, sırasıyla Mossad, Kidon, Hamas, Hizbullah ve FKÖ’den şüpheleniyor. Kimi zaman kendilerinden bile şüphe ettiklerinden şüphe eden adamlar bazen çaresizce televizyonlardan öğreniyorlar yaşananları herkesle beraber. Kadın ajanlarsa erkek egemen böylesi bir dünyada var olmanın sancısını atlatmışlar çoktan, sistemin acımasız birer parçasına dönüşmüşler kısa zamanda. Kadınlar pek fena. Kalpleri katılaşmış, terfi için, güç için, iktidar için yapmadıklarını bırakmıyorlar. Ama onlar da çuvallayabiliyor ve hayatlarıyla ödüyorlar bedelini.

image

image

ÖNERİLEN HAYATLAR

image

ÖNERİLEN HAYATLAR:

Sunulan tüm hayatlar bu kapsam dahilinde. Televizyondaki saçmalıklar, apartmandaki komşular, zorunlu din dersleri, danışıklı evlilikler, olası çocuk sayıları olmazsa sperm sayıları, organları olmadı uzuvları olmadı öncesi ve sonrasıyla tam teslimiyete düştüğümüz doktorları, kendini tanrı sanan kanun koyucuları, tatil planlayıcıları, ezberbozanları, kendini kral sananları, garip patlamaları, anlaşılmaz söylemleri, olmazsa olmazları, tutunmak için bir sürü yalakalıkları..

—-.—-

Evrene kendimi aklamaktan vazgeçtim. Ben buyum. Bu kadarım. Kimse benden daha çok ya da az bu kadar değil. Bulduğuyla yetinmesi gerek. Ben ondan çıktım. Ben onunla evrildim. Karşılıklı sürpriziz. Manevralarımız belirsiz. Karşılıklı son sözü söylemek için çırpınıp, dikleneniz. İzlerinin peşindeyim, o ise bulmacaları sever. Yukarıdan aşağıya beş harfli…

—-.—-

Kuyruğunun yarısı yok bir kedi geçti önümden. Yavru bir kedi idi. Kimi zaman kuyruğu olmayan yetişkin kediler görüyorum. Hangi akılla kedilerin kuyruğunu kesersiniz? Bir kediye onca yaklaşmak için güvenini kazanmanız gerek çok. Muhteşem riyakar oyuncular sizi.

—-.—-

İnsanlar savaşır, sonra sayıları azalır, sonra hayıflanır, hırsla ürerler; sonra gene savaşır, azalır ve çoğalmak için hayıflanır ve tekrar ürerler. Delilik bu.

—-.—-

Dünyanın anlamı nerede biter?: Ölmeye yüz tuttuğun yerde; kendi yatağında ya da oturma odandaki televizyonun tam karşısındaki tekli koltukta, herhangi marka bir arabanın ön koltuğunda ya da arka, şehirlerarası bir otobüsün on üç numaralı koltuğunda, doğumda, acil serviste, savaşta, dağda, ovada, depremde, yolda yürürken, ülkenden çok çok uzakta, metroda, banyoda, lavaboda, sevimsiz bir otel odasında, denizde, havuzda, kırmızı ışıkta durmazken, yeşil ışıkta beklerken, elin sol göğsünün üzerindeyken, ayaklarınla toprağı hissederken, bir anesteziste kendini teslim etmişken, en sevdiğin yemeği yerken, bardak bardak yağmur suyu gibi şarapları içerken, soğukta tir tir titrerken, bir hapishane köşesinde kendine kendine neden diye defalarca sorup sonra da kaçırdığın gökyüzleri için ağlarken, tetiği çekerken ya da çekemezken, dövüşürken belki sevişirken, dünyanın en rezil insanıyla karşı karşıya gelmişken, savaşta-barışta-iyi bir günde-kötü bir günde-gündüz saat birde-gece saat üçte, türlü çeşitte insan senin hakkında bir sürü gereksiz yorum yaparken bir gün bir yerde. Her an ve hemen hemen her yerde bitebilecek bir şeyin anlamı için ağlamakta olan bir sürü aciz insan tanıyorum.

Kendini anlamaya başladığın anda başa dönüyorsun ve en iyi yapabildiğin şey hayıflanmak oluyor geçirmiş olduğun sarsakça zamanlar için. Ben koca kocaman bir sarsağım, böyle olmayı istemezdim ve herkes ya kibirden ya fakirlikten ölürken ben olanca sarsaklığımla sarsakça öleceğim. Şimdiki aklınla bunca kaybedilmiş ve harcanmış zamanı ne güzel kullanırdın; ama büyük şakacının istediği de bu sanki. Biraz eğlenmek istiyor ve aklını başına ondan geç veriyor. Sense sınırlı miktarda kullanabildiğin minik beyninle işi fazlaca ciddiye alıp, kendini fazlaca önemseyip, konunun üzerine fazlaca eğilip, fazlaca tanrıyı oynamaya kalkıyorsun. Böylelikle kendi şakanın içine etmiş oluyorsun. Sonrası şöyle oluyor kanımca: içine edilmiş milyarlarca şaka dünyanın içine ediyor. Buradan bakınca acıyı biz yaratmışız sanki.

Televizyonda bizi izleyin diye yalvaran bir sürü sunucu var. Şimdi izleyin, devamını izleyin, yarın izleyin ve ondan sonraki yarın; tüm yarınlarıma programının süresi boyunca ambargo koyuyorsun. Ortada da bir şey olsa.. Evanjelist yayın yapan kanallar gibi ekranlar. Bunun nesi kötü? Çok fazla propagandası yapıldığında Kur’an’dan başka kitap okumayan bir zümre oluşuyor da ondan. Çok fazla baskı insanı saplantılı yapabiliyor sanki. Ben iyi bir müslümanım diyen insana değil, ben iyi bir insanım diyen insana gerek var. Yoksa Kur’an en güzeli, her okumada yeni müjdelere gebe.

Bana tövbe edin diyen insanlar türemiş mahalle aralarında, kişiler mevzuya hakim değiller sanıyorum. O İslamiyette yok. Camiyle kiliseyi, imamla rahibi, günah çıkarmayla tövbeyi karıştırıyorsan; aklından zorun olması gerek ya da cin gibisindir, kim bilir?

—-.—-

Kendinden hoşnut olmama hissiyle yataktan kalkıyorsun ve küçük avuntuların olmasa akşama çıkamayacağını biliyorsun. Bu eşini aldatmanı mazur gösterir mi dersin? Ya da oburca yemek yemeni?

—-.—-

Parmak izlerimiz salyangozların kabuğu gibi.

—-.—-

Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme nedeni benim bu ülkeyi terk etme nedenim. Aynı dertten muzdaribiz.

—-.—-

Bir arkadaşımla yaptığım bir saatlik telefon görüşmesinden zihnimde kalanlar kadarıyla aktaracaklarımı karşılıklı diyaloglar halinde yazıyorum. Arkadaşım erkek, beyaz, 38 yaşında, evli, barklı, çocuklu, çalışıyor, iyi okullarda okudu(ne oldu göreceli mi buldunuz?), sanatın bir dalına yeteneği var.
-“Yazdıklarını okuyorum ama sen olduğun ve seni tanıdığım için. Yoksa okumam. Çok fazla kendini anlatıyorsun. Aforizmalar kalıcı değil. Bertrand Russell severim, Nietzsche sevmem. Birden hepe çıkarıyorsun. Çok fazla genelleme yapıyorsun. Hala imla yanlışların var.”
Cevap veriyorum: “Çok incesin. Sağ ol okuduğun için. Ben henüz herkesin okuması için hazır olduğumu sanmıyorum. Sanıyorum bir süre İngiltere ya da Amerika’da yaşamam gerek. Birkaç yıldan da çok belki. Sürekli aynı ülkeyle konuşmaktan sıkıldım. Ne anlatayım peki? Herkes kendini anlatmış. İkisini de severim. Sokağa çıkıp yüz kişiye fikrini soramam ya. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum. Evet var. En fenası noktalamalar. Uzun bir cümle kurarken acı içinde kalıyorum.”
-“Semra Can var Penguen’de yazar ve çizer. Mesela ben bıktım onun kedilerinden.”
-“Ama onun hayatı o.”
-“Dostoyevski kendi hayatını mı yazmış?”
-“Evet. Ben Tolstoy’u daha çok severim.”
-“İşte ben de tam da onu demeye çalışıyordum. Tolstoy, Anna Karenina mıydı da bir kadının çektiklerini o kadar iyi anlatabildi? İşte sen de onun gibi yazmalısın.”
-“Tren raylarına atarak mı?”
-“Kendi hayatına ait olmayan, içinde senin olmadığın bir şeyi yazmalısın! Zweig gibi mesela. Satranç ya da Amok Koşucusu gibi bir şeyler yazmalısın.”
-“Tanrım, nasıl yazarım? Zweig değilim, Yahudi değilim, Gestapo yok tepemde, yıllar, coğrafyalar, tarihler, farklı türde acılar ve coşkular var aramızda. Anna Karenina’yı da öyle yazmazdım ve yazamazdım, herkesin Karenina’sı kendince.”
-“Dostoyevski gibi de olur.”
-“Mevsimleri bilmeden mi? Ruhla kafayı bozmuş o da. Ama netice itibariyle her kardeşte kendi evrelerini anlatmış, kendi ruhunda kopan fırtınalardı onlar. Karamazov’u altmışında yazıp, ölmüş zaten. Hem benim ruhum o kadar da fırtınalı olmayabilir. Nazik esen rüzgarları kim sevmez? Burası da Saint Petersburg değil. Kars’a mı gitsem acaba sürgün niyetine? Şu eksiler geçsin, düşünsem mi?(Sanıyorum paniğe kapılıyorum, Dostoyevski olmak için ne yapmam ger.. Neler saçmalıyorum?)”
-“Demek istediğim onlar nasıl yapmışlar, sen de yap. Erkek gibi düşünebil. Erkekler bunu yapabiliyor, sen de yap.”
-“Düşünmeye gayret ediyorum ama yapamayabilirim.”
-“Beauvoir gibi yaz.”
-“Tanrım. Yatakta çok ateşli bir öğrencisi vardı vazgeçemediği.”
-“Konuyu buraya getirme. Önemli olan yazması. Cinsellik ve cinsiyet önemli değil.”
-“Değil de o da nihayetinde kendi gözlemlediğini yazmış, takıntılarını yazmış. “İkinci Cins”de kadınların evrelerini, durumlarını anlatmamış mıydı, çok oldu okuyalı.”
-“Olsun onun gibi yazabilirsin. kadınlar burada tıkanıyor işte. Hepiniz aynısınız.”
-“Bunun nesi kötü? Türler birbirine benzerler. Tabiatımızdan hep.”
-“Asla bir Juliette Vernes çıkmayacak sizden. Frida Kahlo dışında akılda kalan bir kadın ressam yok. O da bakmış bakmış kendi resmini yapmış. Kendini ne çok beğenmiş.”
-“Ama o da kazadan sonra yatmış yatmış, aynadan kendine bakmış.”
-“Sonra kalkmış ama gene kendini resmetmiş. Hepsi aynı. İnsan doğaya bakmaz mı hiç? İki portakal, üç elma çiz daha iyi.”
-“Van Gogh’da kendini çizmiş ama(korkunç bir nesli ve nefsi müdafaa yapıyorum).”
-“İki kez. Sadece. Sonra ayçiçeklerini yapmış. Dışarıya bakmış. Siz hep aynada kendinize bakıyorsunuz. Kendinize aşıksınız. Ben ben ben diyorsunuz mütemadiyen. Ondan diyorum Tolstoy gibi yaz.”
-“Ben erkek karakterleri yazarken bile kendim gizliyim içlerinde. Ama tam manasıyla bir adam gibi, erkek gibi düşünüp, yazamayabilirim. Her karakter bende gizli. Empati kurabilirim ama mantığımız çok farkli. Ondan farklıyız.”
-“Böyle asla bir başyapıt çıkartamazsın.”
-“Başyapıt?!?”
-“Evet.”
-“Evet.”
-“Yapabilirsin. Yap.”
-“Ama ben biraz melankoliğim ve ruh halim bu, yakamı bırakmıyor. Normal zekaya sahibim. Hiçbir deha göremiyorum kendimde ve hatta sınırlı yeteneğim. Başyapıt çıkartabilir miyim bilemiyorum şu vaziyette. Bir kitap yazdım, basılması fikri bile ödümü patlatıyor. Kimse de bastırmıyor. Beni bekliyor bir köşede. Bazen geri çekiliyorum. Her yazı iki üç saat sürüyor. Kitap dört ayda bitti. Üzerinden bir sene geçti. Buradan da sıkıldım, yaz yaz nereye kadar? İnsanlar kafamın içindeki tüm manyaklıkları öğreniyor, şimdi şu an bile ve sonra da bizimkinde hiç yok böyle şeyler deyip kendilerini normal gösteriyorlar. İnsanlık adi, ben ne yapayım? Başyapıt ha, aklıma gelmezdi. Kendi yaptıkların arasında en iyisi, geçtim dünya çapında olmasını.”

İşte böyle benim iyi niyetli arkadaşımın beni iyi niyetle yönlendirmeye çalıştığı şu konuşma, maalesef ki ruhumda derin yaralar açmış durumda. Kafamda yeni yeni düşünceler filizlendi sınırsız baskı yapan. İç sesim der ki; “Rusya’ya git, Prag’da olur, olmadı Kars’a, sürgüne git, kara, buz gibi soğuğa git, mümkünse Sibirya’ya ya da Yakutistan’a git, Alaska’da olur, daha çok soğuk daha çok gizli acı sanki Afrika’ya inat, insanlarla sürtüş-tartış(sanıyorum en kolay yapabileceğim), acı çek, daha çok acı çek, en büyük acıyı çek, delir, ama geri gel gittiğin yerden, İsrail’e de gidebilirsin -hem iklim ılıman-, iki örgü yap yanlardan, belki zamanı geldiğinde seni de tutup götüren olur gökyüzüne doğru, çok derin aşklar yaşa yasak olsunlar hem çekmiş hem çektirmiş olursun böylelikle ve acın katmerlenir; ama nihayetinde tren raylarından uzak dur!” Tek bir telefonla şu geldiğim noktaya bakar mısınız? Umursamaz görünüyor insan ama herkesin ağzından çıkan her cümle beyninde yuva yapacak bir yer buluyor ve her yeni söz daha çok kuş sesi ve kuş türü demek oluyor. Çok kalabalık yaşıyorum. Tanrım kafamda kuşlar ordusu var sanki.  Bir kedi alsam, uzun seyahatlere dayanıklı bir kedi alsam ve kafamdaki kuşları bir bir avlasa, hayatımı kolaylaştırsa, kimse benim kedimin kuyruğunu koparamaz, istersem bir insana karşı çok barbar olabilirim, adiler bunu sokak kedilerine yaparlar hep, sahipsizlere.

—-.—-

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: