UZUN İNCE BİR YOL : BEŞİNCİ BÖLÜM, HARRAN

20171001_111322-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : BEŞİNCİ BÖLÜM, HARRAN

Sağ dizimi sandalyeye uzatmışım, güzel güzel, uslu uslu oturmuş olduğum otelin restoran kısmında sabah kahvaltımı ediyorum. İkinci tabağı da birazcık dolduruyorum açık büfeden aldığım yiyeceklerle ve de silip süpürüyorum hepsini. Babaannem geride kalan tek bir pirinç tanesini kirpiklerinle toplarsın öteki tarafta derdi. Küçüktüm ve bunun imkansızlığının farkında olduğumdan kafamın tabağa yapışık kalacağını düşünürdüm. Çok mücbir sebepler olmazsa(hukuki bir terimi tabağıma uyarladım ve de yakıştı) eğer, tabağımı boş göndermeye çalışırım bu yüzden, diğer hususlarda müsriflikte bir numara olsam da. Hep babaannem yüzünden. İster bugün pazardır, zaman brunch zamanıdır psikolojisine yorun, isterseniz de gün boyu yemek yeme fırsatı bulamayacak olan biçare midemin bir çeşit öngörüsü deyin; göbeğimi çok değil, bir’az şişirerek kalkıyorum sofradan. Bacağımsa feci durumda. Sapsarı görünen katmanda hiç açılma yok. Pansumanlara bana mısın demiyor mikroplarım. İnsanın mikroplarca sevilip, mesken tutulması ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, şimdilik ne olursa olsun Harran’a gitmek gibi daha önemli konular var gündemimde. Yine yeniden “vatan kurtaran Şaban” pozlarına bürünüyorum. Harran’ı kurtaracağım herhalde, Harran kurtarılmayı beklemese de. İçimden de inşallah bacağım bana iş çıkarmaz diyorum. Hava o kadar sıcak ki. Son temiz pantolonlarımın kesimleri o kadar dar ki. Modaya uymak için çabalamak öyle salakça ki. Bu nasıl ekimin biri böyle dışarıdaki! Minibüs konteynır kentin kapısına kadar giriyor müşteri almak için. İnenler, binenler oluyor. Bense kendimi Suriye’de gibi hissediyorum. Herkes Arapça konuşuyor etrafımda. Bir satıcı var ileride tezgahında olgun narlar var. Ben inip fotoğrafını çekeceğim diyorum. Ben çekeyim diyor şoför. Olur mu diyorum, benim fotoğrafım ben çekeceğim. Sabırlı Suriyeli kardeşlerim bu hareketime anlam veremeseler de, ses etmiyorlar. Ne de olsa bir savaş geçirdiler, başlarına bombalar yağdı, ne yapsak diye düşündüler, sınıra kadar yürüdüler, evleri geride kaldı, belki de hiç kalmadı, vatansız vatansız dolanıp durdular, Ege kıyılarımızdan Avrupa’ya patlak can simitleriyle geçerken mağdur oldular, boğuldular, öldüler, onlara kapımızı açtık ama karşılığını da aldık nihayetinde. Bu ve bunun gibi onlarca sebep sayabilirim daha hala bana karşı bile neden nazik davrandıklarına dair. Onun yerine beyazlara bürünmüş pamuk tarlalarına bakıyorum bir süre sonra. Sabahtan beri toplanmakta olan pamuk balyaları tarlaların ortasında beklerken, köylüler ya da işçiler de binbir emekle topluyorlar kalanları. Bu manzara umut veriyor insana. İçim huzurla dolu bir halde varıyorum Harran’a.

20171001_131147-02.jpeg

Harran’ı Urfa’nın merkezinden daha çok sevdim her defasında. Harran Kültür Evi’ne girer girmez Harran’lı kadınlarca karşılanıyorum. İlla bir şeyler alayım istiyorlar. Çul çaput, çoğu da Suriye’den gelme başörtüleri, geleneksel kıyafetler olunca hiç ilgimi çekmiyorlar. Beni dışardaki tezgahlarında bekleyen kiloluk isot poşetleri ve şişelerdeki nar ekşileri ilgilendiriyor. Onlardan alıyorum ama. Bir aile, bir de genç bir çocuk var şu an bulunduğum yerde. Girişken genç, size de etrafı göstereyim diyor aile ile birlikte. Bacağım öyle sızlıyor ki, kabul ediyorum ikiletmeden. İki araba gidiyoruz. Etrafı kapatıldığından temelleri Asur ve Babil dönemlerinde atıldığı olası Harran Üniversitesi’ne gidiyoruz önce. 2013 senesinde geldiğimde Ali Kılıç vardı diyorum. O öldü diyor rehber. Benim amcamdı diyor. Yaklaşık altı ay önce kaybetmişler. Hiçbir şey ve hiç kimse yerinde durmuyor. Alman arkeolog ve Göbeklitepe kazı başkanı Klaus Schmidt de ölmüştü diyorum. Kalp krizinden ölmüş diyor Haldun. Kızdırmışız onu, üzmüşüz filan. Öyle diyordu internette. Bir Türk varmış şimdi kazının başında. Alman ekolü, Alman disiplini denen bir şey vardır, kazı ne halde ki şimdi diye soruyorum. Buradan ayrıldıktan sonra Göbeklitepe’ye ayıracak iki saatim var çünkü. Ziyaretçi alınmıyor diyor Haldun. Ne denir ki şimdi? Tarihin sıfır noktasına, tanımlanmış ilk ve en büyük tapınağına ziyaretçi giremezse, kim girecek peki? Sürüngenler mi?

Bir gün, her gün olduğu gibi, bir çiftçi, karasabanıyla tarlasını sürerken bulduğu bir taş parçasını müzeye götürüyor ve bu hiç de sıradan olmayan taş parçasının bulunuşunun üzerinden yıllar geçtikten sonra arkeolojik bir bulgu olduğu anlaşılıyor. Göbeklitepe ise en doğru tabirle küllerinden doğuyor bu vesileyle. Harran’da bereketli topraklar üzerindeyim. Ayakta durduğum yerde, toprağa bakıyorum. Her an her yerden tarihin çook eski dönemlerine ait yeni yeni terihi eserler çıkacakmış gibi geliyor. Bir de Mardin’den sonra Urfa’ya geldiğinizde yabancılık çekebilirsiniz çünkü kaotik bir trafiği ve o kaosu yaratan, kafasına göre hareket eden birçok otomobil sürücüsü var. Urfa zenginnn galiba… Araç bolluğu var. Yol yoksa ne yapsın bu zengin millet demeyin sakın, geniş geniş de yolları var. Çok şeritli, pek ferah. Sadece yetmiyor. Şehir planlaması bana Konya’yı hatırlatıyor. Her şey daha karmaşık sadece. Mardin’den sonra, kendinizi ait hissetmediğiniz sıkıntılı bir çember varmış gibi geliyor etrafınızda. O an Harran’a kaçabilirsiniz mesela, üzerinizdeki tüm elektriği Taş Devri’ndekine benzer kübik evlerin bulunduğu topraklara bıraktığınızda, bir şeyiniz kalmıyor. Urfa’da yaşamak zorunda kalsam herkesle ters düşerim derken, Harran’ı kabullenmeyi öğreniyorsunuz. Çünkü Harran sizi kabulleniyor her halinizle. Mevlana’nın hoşgörüsü Harran’ın toprağında var.

20171001_111622-01
Harran, ŞANLIURFA
20171001_113821-01
Harran, ŞANLIURFA

İki küçük çocuğuyla İstanbul’dan gelmiş karı koca buradan itibaren bizden ayrılıyorlar. Sırada Haldun’un rehberliğindeki Bazda köyü sakinleri ve de mağaraları var. Ondan önce belirtmeliyim ki, Türkiye çapında Erdoğan’a yüzde 96,8 oy oranı ile en çok destek veren ve evveeetttt diyen ilçe Harran olmuş. O da hem Urfa’ya hem de özel olarak teşekkür etmek için buraya, Harran’a gelmiş. Ben olsam ben de gelirdim. Kalan 3,2’lik azınlığın da elleri titremiş olsa gerek. Harran’daki beş ya da altı aşiret reisi ne istediyse, o olmuş. Sistemle, yerleşik düzenle uyumlu bir ilişki içerisinde olan halk, bu durumdan rahatsızmış gibi de görünmüyor ayrıca. Hepsi canı gönülden oyunu vermiş gibi. Fikir mi, benim fikrim mi? Yok kalmadı benim fikrim mikrim. Alternatifin olmadığı yerde, ne fikri, ne zikri? Benim tek anladığım seçimlerde Güneydoğu’yu alanın Türkiye’yi aldığı. Arapları arkasına alan kazanacaktır. Güç bu topraklardan doğuyor çünkü. Burası Ortadoğu’nun kalbi.

Burada en sık rastlanan isimlerden bir tanesi İbrahim. Her evde en az bir tane İbrahim var. O arada Bazda köyüne varmak üzereyiz Haldun’la beraber. Yol boyunca fotoğrafını çektiğim her çocuk bana poz veriyor. Kameraya poz vermek seçilmişliğin belirtisi olduğundan olsa gerek, çocuk akıllarıyla bunun içten içe bilincindeler. Tek kameraya baktıramadığım çocuksa karpuz çetesindeki sürünün asisi çıkıyor ve tellerin ardında ilgisini çeken şey her neyse, bana dönmüyor bile. İranlı bir fotoğrafçı var sadece yabancı olarak. Onun dışında nispeten akran iki yaşlı adam, bir kadın, üç tane de çocuk karşılıyor bizi. Bunlardan ikisi kız, biri erkek. Erkek çocuğun ismiyse tabii ki İbrahim. Kızlardan özellikle küçük olan paralanıyor. Boyunca plastik sandalyeleri taşıyor içeriden. Kendi aralarında Arapça konuşuyorlar Haldun’la. Tek kelimesini anlamıyorum. Hareketli olan ortancıl(ben öyle diyorum, okumayabilirsin eğer beğenmiyorsan uydurma kelimelerimi, bir tıkla yokum istersen, tdk odaklı yaşanmamalı geniş yazı evreninde) Emine, diğeriyse Hatice. Ablalar hep daha ağırdır ya, onlarda da öyle olmuş. Hatice ağır abla, Emine ise tam bir turizmci. Hatice daha duygusal, Emine’ye bir şirket ver onu zirveye taşımak, kara geçirmek için elinden geleni yapar. Gerekirse sabahlara kadar çalışır. Peki gayretlerin karşılığında hayatın getirdikleri seni tatmin eder mi? Her zaman değil. Çabalarsın çabalarsın sonuç ortadadır. Ama gene de çalışmaktan ve gelecekten umudunu kesmezsin. Her neyse, İbrahim mi? O iki abladan sonra bisiklete biniyor, bisküvisini yiyor, bakıyor, gülüyor, evin rahatı o, şimdilik. Bu üç çocuğun annelerinin ismiyse Güneş, bu kızlar Güneş’in kızları, o oğul Güneş’in oğlu. Kırk yaşında olduğunu öğreniyorum şaşkınlıkla. Benden küçük olduğunu öğreniyor o da şaşkınlıkla. Yüzünde derin çizgiler var, iyice esmerleşmiş teni. Herşeye rağmen çekici bir kadın. Cazibesini örtense analığı, karılığı, yaşam güçlükleri. Her gün her gün, sabahtan akşama elli koruma faktörlü krem sürmeden Harran güneşini yesem, bende benzerim Güneş kadına. Bir de benden yaşlı bir koca varsa başımda, vay bana vay’lar bana. İyi bir adam gibi görünüyor Güneş’in kocası(tam manasıyla erkeklere kefil olmam mümkün olmasa da). Ona dizimdeki enfeksiyon için ellerinde doğal bir krem olup olmadığını soruyorum. Urfa Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz biz her şey için diyor. Doktorlar var diyor. Doktorlar Harran’a kadar girmiş yani, şifacılıkla uğraşan yok. Onun yerine turizm işlemiş iliklerine doksanlardan sonra iyice hareketlenen bölgede.

Emine elimden tutuyor, oda oda karış karış gezdiriyor, sahip oldukları her şeyi çocuk saflığıyla sergiliyor. Bu mutfak, bu banyo, bu tuvalet. Her cümlenin sonunda girer misin diyor. Nasıl namaz kılındığını gösteriyor(beni Hıristiyan sandı sanırım), çamaşır makinelerini, kilerlerini ve içindeki soğanlara kadar neleri var neleri yoksa tüm dünya bilsin ister gibi bir hali var. Nasıl coşkulu, nasıl enerjik anlatamam. Hiç yorulmaz mısın kız diyesim geliyor bir an. İbrahim hala daha bıraktığım yerde, teleşsız telaşsız oynuyor. Bu kadar mahreme girmek istemiyorum ben aslında, ama çocuklar turiste alışkın olduklarından fotoğraf çekilecekleri yerleri bile kendileri ayarlamışlar çoktan. Şimdi şu yeşilliklerin arasından çıkarken, şimdi şu duvara dayanmışken, şimdi şu biberleri toplarken, bunlar patlıcanlar… Hatta, Emine, önce benim fotoğrafımı, sonra da Güneş’le ikimizi beraber çekiyor poz poz. Ona da alışkınlar yani. Bana basacağı yeri gösteriyor bildiğinin ispatı olarak ve başlıyor çıldırmış gibi çekmeye. Güneş’le yan yana en az yirmi pozumuz oluyor. Haldun erkeklerle oturuyor, ben Emine rehberliğinde bağ bahçe dolanıyorum habire. Biraz anne duası gibi olacak ama Allah bahtlarını açık etsin, kötülere bulaştırmasın, çocuk gelin de olmasın bu tatlı kızlar. Barza mağarasına ya da mağaralarına giriyoruz şimdi de hep beraber. Hatice ve Emine de bize rehber. Kendimi yıllar sonra ilk defa Petra’da gibi hissediyorum. Anthony Minghella’nın İngiliz Hasta’sı ve Bernardo Bertolucci’nin Çölde Çay’ıdır bendeki yolda olma, çölde olma, çölde ölme hissinin kaynağı-ikisi de kitap uyarlaması. İnşallah bu topraklarda ölürüm bir gün. Mağaranın içinde hep bunları düşünüyorum.

20171001_121927-01.jpeg

Harran’a gelirken hiçbir planım yoktu. O yüzden belki de karşıma çıkan her insanın sözünü dinledim. Gel dediler gittim, ayrıldılar yoluma tek başıma devam ettim. Planda Barza yoktu, bu enteresan aile hiç yoktu. Haldun’la bir ortak yanımızın Bozcaada olduğunu öğrendim bu arada. Çiçek pastanesinde aşçılık yapıyormuş yazları, şimdiyse kadrosuz öğretmenlik yapmak üzere okullardaki mevcudiyetin belirlenmesini bekliyor. Bizi kısa süreliğine hayat bir araya getirdi. Kartını verdi, tekrar gelirsem eğer ben olmasam da Konukevi’nde kal ki iyice gez her tarafı dedi. Ben kaderden bağımsız hareket edemiyorum. Dolayısıyla tekrar yolum buralara düşer mi, onu da hiç bilmiyorum ama gelmek istiyorum ve eğer gelirsem de bu yarı çöl gibi olan Harran’ın kalbinde kalacağım. Uçsuz bucaksız tarlaları izleyeceğim. Kübik evlerde birkaç gece geçireyim, ondan sonra tekrar konuşuruz sizlerle. Pardon ben konuşurum, siz okursunuz eğer siteme yolunuz düşerse. Sırada Gaziantep var, ona göre.

20171001_120109-01.jpeg

 

TARSUS, İKİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

İç sesimin en geveze olduğu yer oldu Tarsus. Hiç geçmeyen, zalim bir baş ağrısı gibi ısrarcı, küçük küçük havlamaktan hiç bıkmayan bir fino yavrusu gibi enerjik ve sabahın erken saatlerinden beri hiç aralıksız suçluyor beni çekip gidebilecekken, ve daha henüz vakit varken. Tuvaletine silmeden oturmanın mümkün olmadığı, sildikten sonra da kolonyalı mendilin yüzeyinde arta kalan kahverengi kir tutulumunun insanın zihnine kazındığını ve hiç nedensiz ara ara aklına geldiğini, duşakabinsiz ve elbette perdesiz duşluğunun gider kısmında ucu bucağı gözükmeyen sevimsiz bir kara delik olduğunu, lavabosunda dişlerimi fırçalarken en az sıçramayla, en atak hamlelerle bu işi başarabilme çabalarımı da göz önüne alarak, zayıf noktalarımdan nazik ama sivri iğnelerini sokup duruyor hiç durmadan. Bana neydi, kime neydi burada olmak! Kimin umurundaydı? Biz kimin umurundayız ki? Şu anda Lizbon’da olabilirdik mesela. Onu hiç ilgilendirmiyordu bitmiş tarih, şalvar giymiş bir sürü adam, meraklı bakışlar. Hem Roma da değilmiş burası günlerce gezip bitiremeyeceğim. Bir sanat tarihçi de değimişim üstelik. Taksisine tek başına binmekten ürktüğüm memlekette işim neydi bre salak(dedi. bana salak dedi, küstah Bobo. Ne sanmıştınız benim içimde konformist bir Bobo var, pratikte ortak hareket ediyor olabiliriz mecburen ama fikir çatışmamız ve birbirimize duyduğumuz kısmi nefretimiz bizi ayakta tutuyor). Çık yataktan diyor. Kahvaltıya inecekmişim. Dırdırından fırsat mı var? Mıhladı sanki beni buraya, bu yatağa, kafamda onlarca düşünce, midemde kıvrınıp duran bir engerekle. Akşam uçağımın kalkmasına varmış daha, pek zengin içerikli programımı uygulamaya başlamalıymışım bir an önce. Ona en azından çarşaflarım temizdi diyorum. Neyse ki diyor. Bir türlü memnun edemiyorum onu. Bu ne zevksiz kahvaltı böyle diye diye lokmaları burnumdan getiriyor. Yöresel mutfak arayıp bulacak kadar vaktim yok kendilerine. Yapacaklarmış işte diyorum, parkelerdeki oyuk ve deliklerde tamir edilecekmiş en kısa zamanda. Uzun zaman burada kalmak zorunda kalan öğretmenler bundan daha iyisini hak ediyorlar diyorum en nihayet dışımdan(bu da mı gelecekti başıma, kendi kendime konuşur oldum sonunda, kimseler duymasa bari). Beni toplum dışına itmeye çalışan, ara ara anarşistleşen bir iç ses bendeki şansıma. Git bak aşağı katta bir yerde bir mescit vardı, orada dua et, olumsuzlukları unut filan diyorum en nihayet, baş edemeyip. Sen gelmezsin ki diyor ve ekliyor: “Nasıl gideceğim sensiz, tek başıma? Sıkıştım kaldım burada? Kanat takıp uçmam mı gerek illa?”

MESCİT’teki ZÜLEYHA:

20150302_090525

Mescit’e beraber gidelim miymiş? Gitmiyorum işte. Ben Hz. Danyal’in türbesine gidiyorum dün karar verdiğim üzere. Başörtümü de kendimle beraber götürüyorum. Varır varmaz bir hırs bir hırs görevliyi yakalıyorum ve başlıyorum anlatmaya: “Dün ne yapacağımı bilmiyordum, bugün gene geldim”. “Bir şey yapmana gerek yok, namaz bilmene, dua bilmene de gerek yok. Sadece besmele çek. An O’nu.” diyor. Mescitte bir kişi var sadece. Hem ağlıyor, hem Kur’an okuyor. Arkalarında bir yere, duvar dibine geçiyorum. Mırıltıları içli içli. Ne dediğini anlamıyorum. Arapça okuyor, yakarıyor hiç durmadan. Burnunu çekiyor ara ara kimselere rahatsızlık vermeden. Bir şeyler istiyor. Sağlık belki, kendisi ya da sevdiği biri için. Başında bir bela var belki, defolsun istiyor ve var gücüyle yakarıyor; belki borcu var ödeyemiyor, çok sıkıştı ve daraldı, hayatta yalnız kaldı ya da kocası manyak çıktı. Hiç bilemiyorum. Belki biri, belki de hepsi içindir bu gözyaşları. İnsanların ne çektiklerini asla bilemezsiniz. Onun yerinde olmanız gerek. Herkes kendi ve sevdikleri için kıvranıyor. İnsanoğlu çok zavallı, içinde koskocaman bir güç taşısa bile. Taşıdığımız can’la baş edemiyoruz, hayatla nasıl baş edeceğiz ki? Hayat bizden büyük olmamalıydı. Nereden başladık yanlışı yapmaya?

Ayağa kalkıp dua kitaplarının ve seccadelerin bulunduğu girişteki rafa doğru gidiyor kız. Yerine dönmeden önce gelip elini uzatıyor. Sonra da kalbine götürüyor. Beklemediğim bir hamle. Şaşırıyorum. Yüzüne bakamıyorum. Kızın yüzü aklımda yok. Ben yüzlere çok bakarım halbuki. Nedense onunkini görmek istememişim. Yerine oturmadan daha beni de dualarına kat diyebiliyorum sadece. İsmimi soruyor:

-Meriç.
-Seninki?
-Züleyha.

Dün dakikalarca kitlendiğim camlı yoldan uçarak geçiyorum çıkışta. Anılmak isteyeni anmak gerekmiş şimdi anlıyorum. Kırkkaşık Bedesteni’ndeki Serpil’in dediği gibi inanç meselesi. Size kalmış.

ODTÜ MİMARLIK’tan AYŞE VE EMİNE:

image

Şelale’ye gidiyorum ve kendi kendime hiç şelale mi görmedin diyorum. Etrafında tesislerin, çay bahçelerinin olduğu bir yer burası. Suyun sesi yetiyor serinliği hissetmeniz için. Apansız karşıma çıkan vakitsiz bir vahaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Henüz açık bir tesis yok. Dört genç çocuk var, ellerinde ise oltalar. Tatlı su balığı peşindeler sanırım ya da balıkçılıkları gelmiş. Birkaç fotoğraf çekip dönüş yolundaki güvenliğe doğru gidiyorum. Buranın ilerisinde ne olduğunu soruyorum. Bana bakıp Hayvanat Bahçesi diyor. Alınmıyorum. “Sıkıntı olur bu mevsimde, tek başınıza gitmeyin bence, zaten görecek bir şey yok.” diyor. Gidecek hal bırakmıyor bu son üç cümle. Olsun diyorum içimden, serinledim dönüyorum. Yola çıkmışken bana doğru gelmekte olan iki kadını tanıyorum hemen. Yan yana masalarda kaynar içtiğim üniversite hocaları bunlar. Beni kahve içmeye çağırıyorlar. Güveniğin önünden geçerken artık sıkıntı kalmadığını söylüyorum. Adam gülüyor. Mutlu azınlık kalabalığımla şimdi şimdi açılmaya başlamış kafeteryalardan birinde bir masaya geçiyoruz. Ayşe, Emine Hoca’nın asistanı. Bugün bir buçukta otobüsleri kalkıyormuş. Vakit sıkıntıları var. Osmanlı kahvesi söylüyoruz, tadı menengiçe benzeyen ama sütlü gibi duran fakat telvesi siyah çıkan. Ayşe makinesiyle gelmiş, gitmeden Tarihi Tarsus Evleri’ni fotoğraflamak istiyor. Gitmeden bir yerde oturmak isterlerse eğer Teras Cafe’den Gül’e uğrayın diyorum. Emine Hoca ise beni sürücü kursundan Arzu Tekeli’ye yolluyor, bir tanışmanı isterim diyor. O an anlıyorum hiçbirimiz bir diğeri için basit bir tesadüften ibaret değildik ve bu koca şehirde birbirimizi bulmadık öylesine. Herkes birini bir başka bildiğine yolladı. Hep aynı insanlarla döndük durduk bu yerde. Her neyse onun farklı bir kadın olduğunu söylüyor ısrarla. Bu cümle sihirli bir cümledir ey okuyucu, içerdiği sıfat dikkate alındığında tabii. Benim tek yaptığımsa işaretleri ve sıfatları takip etmek oluyor. Önüme çıkan her ekmek kırıntısını afiyetle indiriyorum mideme. Sırf bu yüzden gidip göreceğim bakalım kimmiş bu Arzu Tekeli.

Herkes misafir ama ben ağırlanıyorum. Masadan kalkıyoruz. Ayşe fotoğraflar çekiyor. Bense üç siyah/kara çarşaflı kadının olduğu masaya yöneliyorum. Termoslarını getirmişler, çay içiyorlar. Arapça konuşuyorlar aralarında kikirdeyerek. Ayrı bir masada oturan iki adam var. Bir de bunlara hiç benzemeyen sarı bir velet. İngilizce bilip bilmediğimi soruyor adamlar. Suriye’den gelmişler. Esat’tan kaçtık diyor, bombalıyordu bizi diyor. İçimden devletlerin huyudur diyorum kendi çocuklarını bombalamak. Hatasız merci olmuyor ve eğer mümkünse siz siz olun, sakın ölmeyin devlet zulmüyle. Aksi takdirde kaderden diyeceklerdir arkanızdan. Sakın onlara bu hakkı tanımayın. Bombayı gördünüz mü kaçın. Bize gelin.

20150302_105456

Adamlardan biri telaşla masasında bir şeyler arıyor ve yaka paça içerisinde hurmaların olduğu kutuyu uzatıyor aramış olduğu şeyi bulduğunu düşünerek. Uzanıp alıyorum bir tane. Arkadaşlarına da diyor. Onlar için de alıyorum. Üç hurmam var şimdi avucumda. İnsanlık gördüm. Çok ağır insanlık gördüm az önce. Gözlerim doluyor. Bereket gözlüklerim var. İran’dan gelmiş hurmalar. Hayat işte. Tarsus’ta, akan şelalenin karşısında ülkelerindeki bombalardan kaçmış gelmiş Suriyeliler’in İran hurmasını paylaşıyorum Ankara’dan gelmiş başka insanlarla. İnsanlar başlarına yağan bombalardan kaçıp sığındıkları bir ülkede ev sahibini ağırlamak durumunda kalıyorlar yüksünmeden. Geleceklerini bilmeden, bir hurma bir hurmadır demeden. Bin türlü bela gelse de başına insanın, bin türlü kötülük, kavga, hiddet, şiddet, bomba, kıyamet; gene de bir yerlerde iyi insanlarla karşılaşma ihtimali var. Dünya belki onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, durdukça.

image
Karacaoğlan

 

image
Üçüncü dörtlük, ikinci satır çağlayanlara bakış açımı değiştirmiştir. Çağlar’dan çağlayanlara..

image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: