SUSPIRIA

ece753d9-222a-4084-8149-41632c837813

SUSPIRIA : 

“Anne olan bir kadın herkesin yerine geçebilir ama kimse bir annenin yerini dolduramaz.” 

“Cadılara inanmıyorum ama insanların suç işlemek için organize olduğuna, adına da büyü dediklerine inanıyorum.”

“Bazen tek ihtiyacım olan birinin bana iki kelime söylemesi” Susie Bannion

“Birilerine sanrılarını aktarabilirsin Sara. Din böyledir. Nazi Almanya’sı da böyleydi.” Doktor Klemperer

“O benim günahım, o benim bu dünyadaki lekem.” Susie’nin Annesi

GİRİŞ :

Filmi izlerken geliştirdiğim, film bittiğinde de düşünmekten vazgeçemediğim bir takım soruların önce soru, sonra da cevap kısmını paylaşacağım sizlerle ki, filmi açıklamaya başladığımda bir takım gölgeler düşmesin üzerine. Ha bir de yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Luca Guadagnino’yu sever miyim, severim. Altı adet uzun metraj film çekmiş yönetmenin gözde(bazısı fetiş der) oyuncusunun Tilda Swinton olduğunu dört filminde kendisine rol verişinden çıkartmak güç müdür, güç değildir. Kafalar, ruhlar uyuşmuştur besbelli. Yönetmenin altı filminden ilki, pek fazla ses getirmemiş olan “The Protagonists” iken, ikincisi altı yıl sonra gelen ve izlerken nereden çıktı bu saçmalık, çekse çekse işsiz kalmış bir yönetmenin işidir bu sığlık diye düşündüğüm Melissa P. idi. Beğenmedim desem de, izlemiş olduğuma göre ikinci filminin ilkine nazaran daha çok ses getirdiğini kabul etmek gerekir. “I am Love” ortaya çıktığındaysa ben bu yönetmenin o yönetmen olduğunu çoktan unutmuştum bile. Sonra bir yeniden yapım olan “A Bigger Splash” geldi ki, yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısına tanık oldum. Sonra taptaze bir nefes olarak “Call Me by Your Name” geldi. Neden taze, çünkü merkezindeki eşcinsel hikayeden ziyade ilk gençlik aşkının yaşattıklarını ve o çağın verdiği masumiyet ve mahcubiyeti hissedebildik sayesinde. Bu hissi belki Proust yaşatabilirdi o çok uzun cümleleriyle sayfalar süresince. Edebiyat sayesinde karakterin iç dünyasına girebilirdik kolaylıkla, oysa ki iş, canlandırması çok daha zor olan dış dünyaya ve dolayısıyla peliküle aktarmak kısmına geldiğinde kelimelerin gücü bir kenara, görüntülerle o karakterin iç dünyasını başarıyla anlatmak vardı diğer yanda. Bir şarkıyla belki, kendi gençlik günlerinizi yad eder, sonra da buna nostalji dersiniz. Luca ise bana ait olmayan bir hikayenin kahramanlarıyla, bu hissi iliklerime kadar hissettirebildi bana ve benim gibi düşünen insanlara. Artık hemen hemen izlediğim her filmin her sahnesini sorgular hale gelmişken, kendimi bir filme teslim ettiğim yegane anların kahramanı idi kendisi. Hal böyle olunca da, bir sonraki projesi ne olacak derken, Suspiria’yı duyduğumda hem yadırgadım önce, sonra da dedim ki kendi kendime Luca yeniden çevrimleri(bazısı remake der) sever. Uyarlama konusunda komplekssizdir. Kıyaslanmaktan korkmaz, kendi imzasını atmayı sever. Yine böyle olacaktır dedim ben de. Bir filmde yer alan en sevmediğim şey neydi? Gore unsurlardı, bir kez daha belirteyim burada. Ama onların mevcudiyetini bile görmezden geldim. Bunlar neler miydi? Patlayan bedenler, patlayan bedenlerden fışkıran kanlar, oluk gibi akan kanlar, daha daha yamulan bedenler, doksan derece açıyla dönen hem korku hem de şaşkınlık ve acıyla açık kalmış bir çift göze evsahipliği yapan kafalıktan çıkmış kafalar, falan filan. İğrenç bulduğum bunca şeyi, kitsch de bulurum, bu tarz filmler hep ikinci sınıf filmlerdir gözümde. Fakat kendimi filmin akışına bırakınca, onları da boş verdim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Thom Yorke’un melankolik tınılı Suspirium’unun ritmine uygun yumuşak geçişlere fakat ince detaylara sahip açılış jeneriği benim izlediğim en iyi açılışlardan biriydi, belki de en iyisi. Yönetmenin, Tayland doğumlu ve telaffuzu oldukça zor isimli görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’la beraber Call Me by Your Name’den sonraki ikinci ortak çalışmalarında yetmişlerin optik zoom’larına ve benim tavşan hamlesi dediğim ani kamera hareketlerine gönderme yapmadan bırakmadılar izleyicilerini. Meraklı kulakların ancak ihtimal verebildiği, makyajın altında tanınması son derece güç olan Tilda Swinton’ınsa Madame Blanc dışında canlandırdığı Doktor Klemperer rolüyle ücretini ikiye katladığını düşünmekteyim. Helena Markos ile de üçe. Bir filmde karşıma çıkmasa adını anmayı her defasında unuttuğum, 21. yy.’ın en iyi karakter oyuncularındandır kendisi. Guadagnino için de ilham perisi. Belirtmekte fayda vardır her fırsatta. Fakat diğer oyuncular da göz doldurdular kısaca. Dakota Johnson ve Mia Goth dışında, Patricia rolündeki Chloe Grace Moretz dar alanda tatlı tatlı paslaştı durdu Tilda Swinton’la.

d36fb85e-23f6-4bb6-826a-0dbb17a0a171

Kısaca Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı, Dario Argentino’nunkinden çok başka olabilir. Zaten amaç da budur. Film bize görsel bir şölen ve dönem atmosferini hatırlatmış ve yaşatmıştır. Fantazi, korku ve gizem; hiç sevmediğim üç tür olmalarına rağmen, biraz da yönetmeninin hatırına izlediğim, pişman olmadığım, çünkü filmin orjinalini yıllar önce izlemiş ve unutmuş biri olarak karşılaştırma şansı bulamamış bir izleyici konumunda ekran karşısına geçtiğimi belirteyim. Kareografisi son derece başarılı olan mahzendeki ayin sahnesi, yemeklerin hareketli ve gürültülü bir şekilde toplu halde yendiği tüm yemek masası sahneleri, açılış ve kapanıştaki hüzünlü anları ve ince detaylarıyla, iyi bir yönetmenden gövde gösterisi olarak algılanıp izlenmelidir bence en kısa zamanda. Bir psikiyatrist saklanmakta olduğu muayenehanesinde vicdan azabı çeke çeke geçmişin hayaletlerini kovalamaktadır, bir genç kız çocukluğunun en büyük hayalini Berlin’e gelerek gerçekleştirmektedir, Nazizim’den sıtkı sıyrılan Almanya’da Baader-Meinhof fenomeni yaşanmakta, cadılarsa kurdukları dans okulunda bir yandan liderlik hususunda iç çekişme yaşarlarken, diğer yandan kendilerinden olmayanı yok eden, gençlerin kanına giren belki de yüzlerce yıllık bir cadılık geleneğini yeraltından sürdürmektedirler. Korkunç ölümler yaşanır, bedenler dansın kareografisiyle eşzamanlı olarak yamulduktan sonra, kasap çengelleriyle asılmadan kurtulamazlar. Görünen ve içine girilmediği takdirde görülmez olanın savaşı yeraltından sinsice ilerler. Filmin sonundaki ayin sahnesinin kareografisi Nazi Almanyası askerlerinin alanlardaki gösterilerini anımsatır. Filmin unutulmaz anları vardır, bu da onlardandır. Sonuç olarak “giallo” türünün belki de en önemli temsilcisi olan Dario Argentino’nun bu türü en iyi tanımlayan özellikler barındıran filminin yeniden yapımı yabana atılacak gibi değildir. 

Son bir sorum ve de cevabım var: Filmin orijinal hali ya da yeniden yapımı ilk on’uma girer mi? Asla. Tür olarak fantastik, korku ve gizem; sevmem, sevmem, sevmem. Hele bir de bu film sayesinde haberdar olduğum giallo denen tür’ün özelliklerini okuyunca bir kez daha tescillendi neden. İzleyin, giallo neymiş araştırın, sonuçlarına katlanın. 

75a5b1b1-4b44-4d61-844d-8bf0a93bd0c1

bed3f9e5-d497-450a-8766-12b8ca9537c0

BÖLÜNMÜŞ BERLİN’de GEÇEN ALTI SAHNE VE BİR KAPANIŞ :

Berlin bir duvarla bölünmüştür ve birleşmesine yani duvarın yıkılmasına daha on dört yıl vardır. Yıllardan 1977’dir. Yığınlar toplanmış, Baader’e özgürlük, Meinhof’a özgürlük diye sloganlar atmaktadır. Patricia, Dr. Josef Klemperer’in muayenehanesine girer rüzgar gibi. Doktor onu sakinleştirebilmek için, seansını erteler. Hikayesinin ve seans detaylarının yer aldığı dosyası bir hayli kabarık olan hastasıyla ilgili notlar almaktadır Jung’cu doktor. Daha önceki seanslarda her ne anlattıysa, doktor onun için kurguladığı mitolojinin doğrulandığını hissediyor notunu alır. Patricia, Olga’yı  uyarmak gereksinimi duyduğunu, binada gözükenden çok fazla şey olduğunu ve cadılar tarafından yönetilmekte olduğunu, Markos’unsa ruhuna girmek suretiyle onu ele geçirmek istediğinden bahseder. Paranoyak bir hali vardır. Jenerik akmaya başladığındaysa, bize ayrıntılardaki gizli güzellikleri izlemek düşer. Susie Bannion’un geldiği Ohio’da yer alan bir Amish kasabasında geçen çocukluğunda annesi kanserden iplik gibi olmuş, halsizlikten konuşamazken, babasının eve çağırdığı doktor, çiftçilikle uğraşan ailenin tarlası, evin içinde yer alan yürek burkan detaylar insanı üzmekle başlar önce.

fe3e57d6-9fcf-489e-a0cb-18a084969393

12c1ae2d-c12c-49e3-94e1-f9a381c7dd59

Soğuk Savaş süredursun, Patricia’nın radikal militan gruplara katılmak üzere Doğu Berlin’e geçtiği, dolayısıyla da ortadan yok olduğu bir zamanda, Susie tam da Berlin Duvarı’nın karşısında yer alan dans topluluğuna katılmak üzere başvuracaktır. Resmi bir eğitim ya da referansı olmayan Susie’nin ilk performansını duvarların ardından hisseden Lady Blanc ve diğer eğitmenler tarafından okula kabul edilmesi çok uzun sürmez. Kayıp Patricia’nın odasına yerleştirilir, en yakın arkadaşı Sara olur. Radyodan eşzamanlı olarak Kızıl Ordu Fraksiyonu’na dair bilgiler gelmekte, topluluk içinde Marcos ve Blanc arasında sogukkanlı bir liderlik çatışması yaşanmaktadır. Susie’nin kendinden geçerek sergilediği dans esnasında, zavallı Olga kıstırıldığı aynalarla çevrildiği odanın içinde oradan oraya savrulur. Sanki Susie içine girmiş ve onu duvardan duvara atıp, eklem yerlerinden bükmektedir. Bir çeşit voodoo izleriz. Düğüm olan kızın başına toplanan eğitmenler onu kasaplardaki bir et parçasıymışçasına kancalar takarak kaldırırlar olduğu yerden. Blanc ve Markos başta olmak üzere tüm eğitmenler birer cadıdır. Madame Blanc’ın ismini verdiği Volk dansıysa ismini bir Nazi kalıbı olan “tek ırk, tek devlet, tek lider”de geçen ırkın karşılığından alır. Almancası da şöyledir: “Ein volk, ein reich, ein führer”. Nazi Almanyası’yla, cadıların yaşantıları benzeşmektedir. Kutlama amaçlı gittikleri restoranda yemek yerken bile kadın kadınadırlar. Zaten film boyunca iki detektif dışındaki tek erkek Doktor’dur, onu da yine bir kadın oyuncu canlandırmaktadır. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, senaristi ve neredeyse tüm set ekibi erkekken, bir kadın oyuncu şöleni vardır ekran karşısında. Kadın kadına yaşarlar, dans ederler, yerler, içerler, ritüeller yaparlar. Ve birbirlerini esir ederler.

Grinin bilmem kaç tonu serisi ile kariyerini baltaladığını düşünen başta annesi Melanie Griffith’e inat, Guadagnino ile “A Bigger Splash”den sonraki bu ikinci çalışmasında da, güzel bakan yeşil gözlerinden bağımsız olarak iyi bir oyunculuk veren Dakota Johnson’ın, Carrie filmindeki Sissy Spacek’i andıran, kısık sesle konuşan, beline kadar uzanan saçlarıyla taşralı havasından sıyrılıp lider anne pozisyonuna evrilişini izlemek oldukça keyifliydi. Hoş bir sürpriz olarak ilk filmde Susie Bannion’ı canlandıran Jessica Harper’ın Anke rolünde karşımıza çıkması da ayrıca hoş bir detaydı doğrusu. Bir de Luca’nin filmin prömiyerinde giydiği kırmızı takım elbise var ki, evlere şenlik. Sanki filme hakim renklere bir gönderme yapıyordu bu sayede, kim bilir? Vebnedik prömiyerine katılan oyuncuların pek çoğunun tercihiydi kırmızı ve tonları.

images.jpeg

8388188a-4e62-4d5c-a7ef-8d1c96bbb9e5

7e11ed29-dca7-43d2-bb43-5fc3c863d302

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

A1D6C492-77E7-4072-B58B-C95B4DE0BC44

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

“Aşk aşktır. “ Wiktor

“Daima ve her yerde seninle olacağım. Dünyanın sonuna kadar.” Zula

“Aşık olduğunda zaman önemli değildir.” Juliette

“Seni seviyorum ama şimdi kusmam gerekecek.” Zula

“Seni tüm gücümle seveceğim.” Zula

GİRİŞ :

Benzer temalar barındıran, aynı minvalde ilerleyen bir başka romantik film daha izlemiştik bu sene. Öyle ki her iki film de romantik, müzik ve dram türleri altında kategorize edilmişti IMDB’de. Karşılaştırmaları sevmesem de(aslında sevmem derim ama ruhumun ayazda kalmış basit yanı çok sever), A Star is Born’la mukayese edildiğinde Soğuk Savaş’ın nerede durması gerektiğinden bahsedeceğim sadece. Yakışıklı oyuncudan yönetmen de oluyormuş bak Bradley’e, ne söyledi ama Gaga, In The Shallow’u başa sar sar dinle, yetmezse satır satır ezberle ki karaoke’de eşlik edesin, ee ses var hatunda, oyna demişler oynamış, söyle demişler söylemiş, bir adam var seni adam etti, tımar etti, vefanı göster, arkasını topla, bunalımlarını çek, kendini geri çek, alkolünü, kokainini eksik etme, eli daha çok ekmek tutan sensin bundan böyle, ödül törenine zil zurna çıkıp şakır şakır altına ettiğinde bile tolere et seviyorsun çünkü, muhtemelen ailesinden birileri ağır bir Kızılderili büyüsü yaptı, biricik aşkın kompleksle karışık gururdan intihar ettiğinde ise yık ortalığı, bir şarkı patlat sahnelerde namı yürüsün biricik kovboyunun, falan filan. Sonunda da film bitsin nihayet. Böylesi bir cefa da iki saat on altı dakika sürsün. Elin Polonyalısı seksen sekiz dakikada tertemiz karelerle, tablo gibi sahnelerle-siyah beyaz hem de, işini gücünü bitirebilmişken, neden bu kadar uzuyor da uzuyor bir film? İnsan kendini bu kadar ciddiye almalı mıdır? Yeryüzüne gönderilmiş tek baygın aşkın onlarınki olduğunu mu sanıyordu yapımcıları, üstelik bu bir yeniden yapımken? Sorun da burada başlıyor zaten. Kris Kristofferson ve Barbra Streisand ilk filmde yeterince iç baymışken, ilk otuz dakikası dışında bir cazibesi kalmayan filmi benzer uzunlukta çekmenin manası neydi? Streisand The Way We Were’ün Katie’si ve de Yentl’di en çok. Bir yıldız olarak doğmasa da olurdu burun vurgusuyla. Aynı şekilde Lady Gaga da. 

1FE4ED3C-E4A4-4DAC-BAB9-49DC0DB89914

Soğuk Savaş’ı izlerkense hem isminden, hem de uzun bir zaman dilimine yayılan aşkın benzerliğinden Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı geldi ilk önce aklıma, sonra da en sevdiğim kitaptır Boris Vian’ın sürreal öğelerle çok az günde tamamladığı naif aşk hikayesi Günlerin Köpüğü ve de biraz vahşi kaçsa da Betty Blue ve atmosfer itibariyle de Godard’ın Serseri Aşıklar’ı. Üstelik tüm bunlar Ingmar Bergman estetiğiyle, siyah beyaz çerçevelerin asaletiyle çıktılar karşıma. Ben sadece beğendim oturduğum yerden. Alfonso Cuaron’un Roma’sından sonra olmak kaydıyla şimdilik bu senenin ikinci favori filmi Cold War’dur benim için. Yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Oscar ödüllü filmi Ida’yı da beğenmiştim pek çok nedenden ötürü. Çünkü yönetmen yarattığı evrenin orta yerine yerleştirdiği karakterlerin içlerine çektikleri her nefesi hissetmenizi istiyor. Bu konuda da son derece iddialı. Ida yaşayacağını yaşamış, göreceğini görmüştü ve de vazgeçmek zorunda olduklarının çok da vazgeçilmeyecek olmadığını da. Soğuk Savaş’ta da karakterlerimiz yaşadılar, yozlaştılar, başka duraklarda dinlendiler ve de gördüler ki birbirlerininkinden daha uygun bir kalp bulamayacaklar ve bu noktaya gelene kadar yaşadıklarını paylaşabilecekleri ortak bir akıl ve hafızanın bulunamayacağını da. O dönem bu dönem, sıcak ya da soğuk-savaş dahilinde, savaşta ve barışta kadın erkek ilişkilerinde değişen bir şey olmadığını da bir kez daha gördük. Bir adam seni beğeniyor, sen de ona karşılık veriyorsun, tanıdıkça daha çok seviyorsun, o zaman işte bu diyorsun, sonra bir arada yaşamaya çalışıyorsun ki bu kısım her zaman kolay olamıyor, onun çevresi, senin çevren derken kalın duvarlar örülüyor etrafına ve sen öte taraftaki güzellikleri göremez oluyorsun, yavaş yavaş bıkıyorsun ve sıkıştığını anlıyorsun. Bir bakıyorsun fare gibi kapana kısılmışsın, fırsat bulursan başka kapanlara kaçıyorsun. O kapanlardan da sıkılıyorsun çünkü onları o kadar az tanıyorsun ki, bir şeyler hep eksik kalıyor. Bu film eksiklikleri, başarısızlk korkusunu ve aşkın evrelerini anlatıyor. Böylesi bir filme de seksen küsur dakikanın sonundaki gibi bir son yakışıyor en çok. Bazen bırakmalısındır tadında.

Duyguları izleyiciye geçirmek hadisesinin açıklamasına gelirsek eğer filmde yer alan birkaç sahne var ki, ünlü görüntü yönetmeni Ed Lachman’ın düşüncelerinin birer izdüşümü oluyorlar adeta. Diyor ki Lachman: “Edebiyat karakterin iç dünyasına girebilir ama dış dünyayı canlandırması çok daha zordur -yazarlar bir mekanı anlatmak için paragraflar ve sayfalar harcarlar. Filmde ise tek bir planla dış dünyayı gösterebilirsiniz, ama kamerayla bir karakterin iç dünyasına girmek çok  daha zordur. Yönetmenlerle hep bunu keşfetmeye çalışırım; karakterlerin ve duyguların iç dünyasına nasıl girersiniz? Görüntüler, karakterleriniz ve hikayeniz için duygusal bir manzara yaratan şeyi açığa çıkarmak için kullanılan metaforlardır.” O sahne/lerden yeri gelirse eğer bahsedeceğim. Öte yandan bir şey daha var ki ekleyeceğim, beğeniler kişiseldir. Yaşanmışlıklar etkili olabilir çoğu zaman, cinsiyet bile fark ettirebilir. Malum biz kadınlar daha duygusal yaratıklarız, kimi zaman da işler yolunda gitmediğinde kolaylıkla vahşileşebiliriz de. Nesilleri aktaran da bizleriz ufak bir dokunuşla. Dolayısıyla bu filmi beğenmemde, diğer filmi beğenmememde aklınıza gelmeyecek ve ben olmadığınız için bilemeyeceğiniz pek çok dürtüyü, duyguyu da içimde barındırmaktayım. Ben ben olduğum için beğeniyorum pek çok şeyi, siz ben olmadığınız için beğenmeyebilirsiniz aynı ya da benzer pek çok şeyi.

Bu arada Lean on Pete var ve de Private Life bu senenin en beğendiklerim listesinde. Şimdi gelelim hem karşı cinsler arasında, hem de fonda yaşanan Soğuk Savaş’larımıza. Filmde de bahsi geçen metafor filmin ismiyle başlıyor daha ilk etapta.

1997C03F-F924-4ECE-8188-2F41FDE53DF4

NEDEN “SOĞUK” SIFATIYLA ANILMAKTA OLAN BİR SAVAŞ VARDI BİR ZAMANLAR? :

Savaşın bir tarafının insanları zır zır donuyorlar da ondan. Doğu Almanya soğuk, Avrupa’nın en doğusunda yer alan müttefik ülkeler Polonya, Çekya, Rusya ondan da soğuk. Şaka bir yana sıcak pardon normal savaştan farkı sinsice örgütlenmesinde yatmakta. Taraflar birbirinin içine Yuri’ler gönderir. Casuslar birer köstebek gizliliğinde çalışırlar. Deşifre olan öteki tarafı boylar, olmayan içine sızdığı ülkenin sırlarını ele geçirip ülkesine yollar. CIA ve KGB soylu elemanlar yetiştirirler bu doğrultuda. İç işler meselesini yazıya, edebiyata ve neticesinde de paraya dönüştürmesini bilen John Le Carre romanlarında kendisinin de içinden geldiği bu köklü ve çılgın niyetli kurumları anlatır durur. Heyecan verici bir hayatları olduğunu düşündürtürler okuyucularına ve de izleyiciye. No Way Out’ta bir cinayetin ortasında kalakalan Tom Farrell rolünde Kevin Costner’ın en büyük gayretinin deşifre olmamak olduğunu öğreniriz. O da bir ajandır çünkü. Şanslıdır çünkü akibeti Kaşıkçı’yla karşılaştırıldığında yedi dakikada yedi ayrı parçaya ayrılıp dilimlenmeden paçayı kurtarır.

2CDF3AA0-2C5A-4857-B360-0CE139E9DB10

92C59704-BD51-4364-80A9-07E5C20A0C2E

5CBBC05B-3D83-4EE1-9178-69F469A57F7F

Filmin açılır açılmaz karşımıza çıkan simalar amatör müzisyen sıfatıyla karşımıza çıkan Polonya köylüleridir. Aç bakire kız, Tanrı’dan kork sözlerine sahip halk türkülerini dinleriz üstlerinden başlarından fakirlik akan köylülerin. Filmin pastoral manzaralı başlangıç sahneleri de çok başarılıdır. 1949 yılında soğuk bir kış gününde, biri kadın üç kişi, bir küçük kamyonetin içinde Lemko insanlarının yaşadığı köyleri ziyaret ederek hem özgün ve anonimleşmiş şarkı kayıtları yaparlar hem de gizli cevherleri keşfederler bir yandan. Nota bilmelerine gerek yoktur, mümkün olduğunca köylü yani doğal bir şekilde dağlılar gibi okumaları istenmektedir. Gençlere belki de bir daha ellerine geçmeyecek bir fırsat yaratmak üzere olan kahramanların bulundukları ortamda bir aşk hikayesinin de başlangıcına tanıklık ederiz. Wiktor bir sürü kızın arasında kendine has tarzından ötürü Slav cazibesi taşıyan Zula’dan ilk görüşte hoşlanır. Saf bir sesi, içinde barındırdığı enerjisi, sevecenliği ve kendine özgülüğü dışında içinde başka şeyler var diyerek ona olan ani hayranlığını dile getiren Wiktor, Podhale’den bile olmayan Tomaszow’lu Zula’nın babasını öldürmekten iki yıl hapis yattığını öğrenir sonra da. Sorduğundaysa babasının annesine yanlış yaptığını ve onun da bu yanlışını ona bıçakla gösterdiği cevabını alır. Olgun erkek ve genç kız arasındaki ilişkiye ateşli olduğunu anlayabildiğimiz bir cinsellik bulaşır ve ilişkilerini gizli saklı yürütürler. Gösterileri büyük bir coşkuyla karşılanır, çünkü o yıllar için bile son derece özgündür yaptıkları iş. Devlet büyükleri araya girdiğindeyse işler tüm dünyadaki proleterya liderlerinin büyüğü olan Stalin’in propagandasına dönüşür. Derlemelere toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri gibi temalar eklenmesi önerilir nazikçe. Böylelikle müteşekkir olacaklar ve bunu en kısa zamanda ödüllendireceklerini inceden belirtirler karşı taraf olarak. Sadece Yoldaş Irena kırsal nüfusun reform, barış ve liderlik üzerine şarkı söylemeyeceği konusunda diretse de, bir takım kapıların açılabilmesi için Kaczmarek yönetim yanlısı hareket eder. Wiktor susarak tarafını belli etmiştir zaten. Kısa sürede Stalin propagandasına dönüşen gösteriyi izlemeye tahammül edemeyen Irena’yı bir daha görmeyiz. Müttefikleri olan Almanya, Berlin’deki gençlik festivalinden ilk davetiyeyi almaları çok uzun sürmez böylelikle. Kaczmarek’se Zula’dan hoşlandığı gibi, her hafta itirafta bulunması için genç kızı yanına çağırmaktadır. Bunu öğrenen Wiktor kaçmaya karar verir. Elbette ki Zula’yla. Kızınsa şüpheleri vardır gittiğinde kim olacağına ve ne yapacağına dair. Özünde basit bir köylü kızıdır, çok büyük bir eğitimi, en önemlisi Fransızcası yoktur. Bir fırsat yakalamış nerdeyse baş dansçı olmuştur. Wiktor onu sınır kapısında bekleyedursun, bir barda Kaczmarek ve Almanlarla oturup Baltıklar’dan çıkan balığı yer sessizlik içinde. İki sene sonra Paris’te bir araya geldiklerinde Wiktor gelmeyişinin nedenini sorar, o da başarısız olacaklarını hissettiğini söyler. Tekrar bir araya geldiklerini gören Kaczmarek’se onu sivil polisler eşliğinde Doğu’nun Paris’i dedikleri Varşova’ya giden bir trene bindirir. Bu bir veda değildir elbette. Sonrasında pek çok defalar bir araya gelip gelip ayrılırlar. Ne bir arada yapabilmektedirler, ne de ayrı. Geçen yıllar içinde iki taraf da yozlaşır istemeden. Bunun farkına vardıklarında ise geri dönülemez bir yola girdiklerini anlamaları çok da uzun sürmez. Paris’teyken sürgündeki Polonyalı sanatçıya dönüşen Wiktor, tekrar anavatanı Polonya’ya dönmek istediğinde kimliği belirsiz biri olarak karşılanır. Fransız değildir, Polonyalı da. İki yönden de yasadışı yollarla sınırı geçmiş, İngilizler için casusluk etmiş, Polonya’ya ihanet etmiştir. Tutuklu kamplarında geçireceği on beş yıl onu vatan sahibi yapacaktır. Daima ve her yerde seninle olacağım diyen Zula, onu yine bulur ve kurtaracağına dair söz verir. Başarır da. Bitmeyen Aşk bir türlü bitmez. Tutuklu kampında, Paris’te Zula’nın kendini hiçbir zaman ait hissetmediği, dağlı kaçtığı entelektüel çevrelerde, Polonya’da…en nihayet 1949 yılında Polonya’da Zula’nın köyünde başlayan hikayeleri, 1964 yılında yine Polonya’da Zula’nın köyünde son bulur. Sonsuza dek beraberlik yemini eden çift bu yemini Zula’nın bildiği iyi manzaralı bir yerde edeceklerdir.

B0B90254-B08B-4E67-8D29-A33E45190F61

568BEE50-32C8-4957-B4AB-9EC971FEF921

Yukarıda bahsetmiş olduğum duyguların en incelikli olarak aktarıldığı sahneye gelecek olursak dakika 62’ye bakın derim. Oy oy oy… Bir dakikayı bile bulmayacak kadar kısa süren bu anlarda Zula’nın bıkkınlığını, hayat yorgunluğunu ve her iki karakterin yozlaşarak geldikleri bu noktada en nihayet Zula’nın plağını kutlamaktan öte az sonra yaşanacak fırtınadan önceki sessizliği göreceksiniz derim o son bakışta.

CAAF56BE-7F09-4550-BC6C-5B4E2849095D

4870DAFC-2857-48D7-BBDE-5BC86E4F59A2

28787722-4E81-4723-A250-D0A4F2938E1C

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON

images-195

images-187

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON 

“Büyük işler asla insanın kendisine bağlı değildir. Doğum, ölüm ve aşk. Ve hangi çeşit bir aşkın bize sunulacağı da biz doğmadan önce tespit edilir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Platon ilk insanın hermafrodit olduğunu söylemiştir. İlk insanın yarısı kadın, yarısı erkekti. Sonra bu parçalar birbirinden ayrıldı. İşte o gümden beri herkes diğer yarısını arar.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Cinsiyet biyolojik, cinsel kimlik kültüreldir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” Tora, TANRI

Transparent’ın ikinci sezonunda tren çoktan istasyona girmiş bulunmakta. Ama bu bir son değil, bir netice sadece ve daha da önünde sayısız istasyon var gibi görünüyor. Karakterlerin içlerine düştükleri kederin sona ermesi, suların durulmasıysa mümkün değil şimdilik. İlk sezonda sıkışmış oldukları kapandan kurtulmuş, hepsi ayrı ayrı özgürlüğünü ilan etmişti. Bu sezonsa seçimleri, dolayısıyla yeni hayatlarıyla karşımızdalar. Hem kendilerine hem de ailelerine ve çevrelerine kabul ettirmeye çalıştıkları cinsel kimlikleriyle yaşamasını öğrenmeye çalışıyorlar. Aile bireylerinin yarısından bir fazlası ölmüş de tekrar dirilmiş gibi bu halleriyle. Bu sezonu ilkine göre özel kılansa 1930’lardaki aile geçmişine yapılan dönüşler. Kalıtsal travmalar yaşayan karakterler farkında olmadan teğet geçiyorlar özdeşleştikleri karakterlerle. Alttan alta söyleyecek çok şeyi olan bir dizi ve öyle de bir sezon geçiyor ve inanın bana boşuna değil tek saniyesi. Bu kadar cesur bir dizi bizim televizyonlarımızda prime time’da gösterilebilir miydi? Asla. Çekilebilir ama gün yüzü göremezdi kanımca, hele de televizyonda.

downloadfile-53

images-217

Sezonun ilk bölümü düğüne gelmiş kız tarafının(aslında iki kız tarafı var ve biz aşina olduğumuz gelinlik giyen kız’ın tarafı oluyoruz ama neyse) ailesinin bir garip fotoğraf çekimiyle başlıyor. Düğünün hiç de umulduğu gibi gitmeyeceğinin bir işareti sanki tüm bu yaşananlar. Irkçı fotoğrafçının iyi pozlar verilsin diye tekrarlattığı hiçbir söz gülümsemeyle bitmiyor. Zaten düğünün sonu da gelin ve damat açısından iyi bitmiyor. Sarah ağlayarak tuvalete sığınıyor, erken verilmiş bir karar yüzünden gerçekleşen düğün sayesinde davetliler kurtlarını dökmüş oluyorlar bahaneyle. Hava Nagila eşliğinde ter ter tepinen misafirler gittiğinde, sessizlik dolduruyor aynı salonu.

4240

puCcZVfSCOWZGMwiMxgO-wRvX_ZEWUSktGdKW0Okt43pQHUMTc0fDnzKgeBndD02wYOPekVI3djMoOJpM9RdfOFQHenmqbgXPSDpV6Ny3XA=w350-h197-nc

screen_shot_20151214_at_4.22.12_pm.png.CROP.promo-xlarge2.22.12_pm

Josh’un yeni kız grubunun havuz başı partisinin yapılacağı günde Ali anne ve annesine iki lezbiyen olduklarını söylüyor. Maura bu işten hiç hoşlanmasa da pratikte ve görünüşte dönüştükleri şey bu. Ama Maura hormon tedavisine başlamayı düşünse de aslında kadınlarla birlikte olmaktan hoşlanan bir erkek ve işin bu yanı yani bir transeksüelden travestiye geçiş hakkında kafasında geçmez soru işaretleri var. Doktor tavsiyesi de bu doğrultuda geliyor: “Kendinize bir iyilik yapın ve vücudunuzu tanıyın”. Maura bu uğurda karısının yanından ayrılıp trans arkadaşlarıyla yaşamaya başlıyor ama orada da sorunlar bitmiyor. Bir huzurevinde yaşayan annesini ziyarete gidemiyor bir türlü bu son haliyle. Halbuki annesi Rosie’nin aile geçmişinde de benzer bir hikayesi var ve oğlunun bu durumunu kınayacak hali yok. ’30’larda Berlin’den göçmüş aslen Polonyalı bir çiftçi ailesinden olma Rosie, Amerika’daki babasının yanına gidebilmek için annesi ve kendisi adına para istemek üzere seksolog Dr. Magnus Hirschfeld’in Cinsel Araştırmalar Kuruluşuna gidiyor. Burada Gershon olarak doğan erkek kardeşi Gittel’i buluyor ve kendisinden gerekli para yardımını aldığı gibi o ve onun gibi insanlarla orada bulunmaktan da son derece memnun kalıyor. Eğlenen, dans eden, şarkılar söyleyen, aykırılıklarını kabullenip, bedenleriyle barışmaya çalışan insanlardan zarar gelmiyor. Mutlu insandan kimseye zarar gelmiyor. Rosie, annesi gibi önyargılı değil. Öte yandan tarihte gerçekten yaşanmış 6 Mayıs 1933 gecesi enstitüyü basan, kitapları yakan faşist Nazi zulmünün ötekine yaptığının canlı tanığı oluyor Rosie, kurgu da olsa. Doktor Hirschfeld’se sembolik olarak aynı gece oradaymış gibi gösteriliyor. Halbuki bu esnada Almanya’da bile olmayan doktor bir daha ülkesine dönemiyor bile. Rosie elden ele geçen ve son olarak torununun takmış olduğu ve zor şartlar altında üstelik tatlı Gittel’ini geride bırakarak Amerika’ya gelişlerinin anısı olan yüzüğü Ali’nin boynunda bir kolyenin ucuna takılı olarak gördüğünde hatırlıyor geçmişini. Ama gene de büründüğü sessizlikten çıkması mümkün olmuyor.

downloadfile-5
Dr. Magnus Hirschfeld

images-162

images-92

images-71

Ali hala aynı Ali. Tuhaf bir espri anlayışı ve upuzun koltukaltı kılları var. Kız arkadaşıyla bir ilişkiye başlıyor. Fakat sadık olamıyor. Hep muzip, meraklı ve gelişime açık. Üniversite hocası, aynı zamanda olgun şair Leslie Mackinaw’la görüşmesi kız arkadaşıyla ayrılmasına neden oluyor. Toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine üniversitede ders veren kadının öğrencisi oluyor, sevgilisi olmamak şartıyla. Maura ve Ali, en çok, Gittel ‘in ruhunu taşıyor ve onun izinden gidiyorlar bilinçsizce. Maura’nın vestitesinde, Ali’nin lezbiyenliğinde görünmeyen duvarların ardından izliyor onları. Nedenler, sonuçlar, geçmişte yaşanmış ve aile arasında dillendirilmemiş travmaların günümüze etkisi, aile mirasının sonraki nesillerde bilinçsizce duygusal boyuta taşınması Alman asıllı Doktor Bert Hellinger’in “Aile Dizimi” teorisini çağrıştırıyor. Kapanmamış yaraları, tamamlanamamış hayatları taşıyor sonraki nesiller. Görünmeyen ipler, duygusal izler bağlıyor nesilleri birbirine. Çektikçe götürüyoruz beraberimizde, biz bıraksak onlar bizi bırakmıyorlar, sırtımızdaki birer kamburcasına. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsak, o kadar yanımızdalar aslında. Rosie çok bilmiş kocasından hamile kalıp doğum başladığında, kocası annesiyle bekleme salonunu paylaşırken doğacak kızının adını Fay koyacağını söylüyor. Kayınvalidesi kız olacağından nasıl bu kadar emin olduğunu sorduğundaysa, bir baba bunu bilir diyor bilgiçce. Rosie doğum masasındaki son yırtınışlarına müteakiben, bebeği dünyaya gönderdiğinde en nihayet, doktoru “Tebrikler! Bu bir erkek.” diyor coşkuyla. Gelense Mort oluyor, beklenen Fay iken.

images-143

images-161

images-237

images-209
Sia

Josh, haham olan Raquel’le sakin bir ilişki yaşamaya çabalarken, böyle bir ailede bunun mümkün olamayacağını çok geç anlıyor ne yazık ki. Hepsi bir olmuşçasına ama ayrı ayrı her şeylerini birbirine anlatmadan duramazken, üçüncü şahısların gıyaplarında da konuşmaya devam ediyorlar. Bu üçüncü şahıslarsa ailenin diğer fertleri oluyor her zaman. Kimsenin ağzında bakla ıslanmıyor. Josh mesleki bir başarıya imza atıp, tam da oğluna kavuşmuşken, Raquel ve ortak bebeklerinden oluyor, zamanında her ikisi için oğlunu evden göndermişken. Josh etrafındaki herkesi kaybediyor ama öte yandan onu büyük bir kederin içine düşürenin baba kaybı olduğunu söylüyor Haham Buzz. Josh onun kollarında ağlayarak teselli bulmaya çalışıyor bir parçacık. Günümüzden iki iyi akılda kalıcı sahnenin de kahramanı Josh oluyor. Öncelikle sinagogdaki sahne için, sonra da battaniyeye sarıp bir çocuk gibi omzuna alıp eve getirdiği ördeği küveti doldurup yüzsün diye içine koyduğu sahne için.

16transparent2-articleLarge

Susan ilk sezonda Tammy uğruna kocasını terk etmişti. İkinci sezonun ilk bölümündeyse Tammy’yi terk etti. Burada Tammy için daha acı olansa hiç kimse uğruna terk edilmesiydi. Ataerkilliği önemsiyor oluşundan lezbiyen olmadığı, Ali’ninse lezbiyen olduğu kanaatine varan Susan bir başına yaşamaya başladığı yeni ve boş dairesinde akşamlarını, ışığı kapatıp karşı apartmandaki komşularını izleyerek geçirmekten sıkılınca farklı farklı arayışlara girmeye başlıyor. Uyuşturucu, alkol derken Yom Kippur yani kefaret gününü hatırladığında, Laik Yahudiler için bile en kutsal sayılan günde kendisini Ali’nin verdiği aile yemeğinde buluyor. Simsiyah göz altlarıyla ortalıkta dolaşıp, depresyonunu aşmaya çalışıyor kendince. Mazoşist eğilimleri bu yüzden. Kendini dövdürtüp kredi kartından ödeme yapıyor.

images-302

Transparent-Season-2-Episode-9-23-080c

Pfefferman kardeşlerin Los Angeles’taki bir yazları daha kazasız belasız böyle geçti. Josh mutsuz oldu, Sarah mutsuz oldu, Ali ilk sezona göre daha mutlu olabildi, anneleri bir haham tavladı ve yalnızlıktan kurtuldu, babalarıysa anneleri oldu ve sezon finalinde parmaklarındaki eflatun ojeleriyle annesinin kaldığı merkezin yolunu tuttu. Yaşlı Rosie genç Rosie oldu ve Gittel’le güzel zaman geçirdiği pervasız ve uçarı gençlik günlerine döndü. Bu sezon özellikle otuzlu yıllar Berlin’ine yapılan geri dönüşler, Jeffrey Eugenides’in Middlesex’ini hatırlattı bana ve aile dizimi kavramına referans olabilecek karakterlerin kalıtsal travmalarını çok hoş geçişlerle anlatabilme başarısını gösterdi. Ali ormanın içinde iki renkli ve çıngıraklı pabuçlarıyla kayıp Maura’yı ararken, büyükanne Rosie otuzlu yıllardaki haliyle 6 mayıs 1933 gecesinin kör karanlığında tatlı Gitter’ini arıyordu. Kayıp ruhlar binlerce kitabın yakılması için hazırlanmış ateşin başında dehşet içerisinde anın travmasını yaşıyorlardı. Kendi adıma paralel hikayeyi ana hikayeden de çok beğendim. Bir de en çok Alice Boman’ın “Waiting” adlı parçasını sevdim. Gitter’in ruhunu en iyi şekilde temsil ettiği melankolik sahnelerin arka fonunu oluşturduğu için.

downloadfile-27

images-171

images-240

images-160

UNSERE MüTTER, UNSERE VATER/ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ

image

UNSERE MüTTER, UNSERE VATER/ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ:

Savaşın kapımızda, savaşın sınırlarımızda, savaşın içimizde, kendi topraklarımızda cereyan ettiği şu zor günlerde çok daha manidar bu diziyi izlemek. Çıkartılabilinecek bir sürü ders-kaldı ki savaş bir ders değil başlı başına acının kendisidir-mahvolan bir sürü hayat, yaşamsal isteklerin ve kendini gerçekleştirebilmenin savaşın ağır yükü karşısında giderek anlamsızlaşması ve değersizleşmesi ve masumiyetin yitirilmesi üzerine üç bölüm, 270 dakikalık bir destan ve yok olan değerler üzerine bir ağıt “Annelerimiz, Babalarımız”. Özgünlüğü  ve farklılığı ise Alman yapımı olmasından ileri geliyor. Sonuna kadar inanarak girdikleri savaştan boğazlarına kadar çamura batıp yenilerek ayrılan aynı ulusun çocuklarının kendi trajedilerini, yaralarını anlatması çok daha gerçekçi ve görüyoruz ki dünyada bedel ödemek zorunda kalmayan atası olan ülke yok.

İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, yerini savaş çığlıklarına bırakmış çoktan. Aileler erkek çocuklarının omuzlarındaki madalyaların mutlak gerçekleşecek olan artışından hem kendileri hem de Üçüncü Reich adına çok büyük gurur duyuyorlar. Kazanılmış bir zafer onlarınkisi, şimdiden. Ruslar aşağı(lık) bir ırk. Ezilmesi gereken birer böcek, tüm Yahudiler. Kendi saf ırklarının safkan kalabilmesi ve zehrin kanlarına karışmaması için ellerinden geleni yapıyor toplu histeri içerisine düşmüş insanlar. Göz göre göre çocuklarını savaşa gönderebiliyorlar büyük bir cesaretle. Kendi çocuklarını ateşe atan bir nesil olmanın sorumsuzluğunu düşünmeden yapıyorlar bunu. Dr. Goebbels’in aşağılık olarak nitelendirdiği zenci müziği Swing yasak, Yahudilerle beraber swing dinlemek yasak. Yahudilerle evlilik yasak. Dolayısıyla onlardan çocuk yapmak da yasak. Kısaca Yahudilerle girişilebilecek her tür münasebet yasak.

Binlercesinin içerisinden seçilmiş ve hikayelerinin kendi perspektiflerinden aktarıldığı beş gençten ilki terzi olan babasının işini bir beraber yürüten Yahudi Viktor Goldstein. Ünlü bir şarkıcı ve yeni Marlene Dietrich olmaya hevesli, gözü yükseklerdeki Greta Müller’ in de erkek arkadaşı. Babasının bir türlü kabullenemediği gerçeği o görüyor. Zamanla Almanların gözünde değersizleştiğini, Babavatan Almanya’nın babalık etmekten uzaklaştığını erken anlayıp bahsi geçen ve kendilerinden çok da uzak görünmeyen kamplardan kurtulmak ve hayatta kalabilmek için elinden geleni yapıyor. Greta’nın öncelikle kendi yükselişi, sonra da Viktor’un kaçıp Amerika’ya sığınabilmesi için bir SS’ten, metresi olmak şartıyla edindiği ama sonradan hiçbir değeri olmadığını gördüğü ve onu trenlere savuran sahte pasaportu da bir işine yaramıyor. Kendi ırkından olan insanlar toplama kamplarında açlıktan ve salgın hastalıktan ölüp, sabuna dönüşürken, elime geçen bir fırsatı değerlendirip kaçıyor ve hep kimliğini gizleyerek hayatta kalmaya çalışıyor. Kimse Yahudileri sevmiyor ve aralarında istemiyor. Grubun ikinci kızı ise imparatorluğun ebediyyen süreceğine inanan idealist hemşire Charlotte. Winter kardeşlerden kendisi gibi idealist ve abi olan Wilhelm’e aşık derinden. Ama savaş herkesi ummadıkları çok başka yerlere sürüklerken o da kendi payına düşeni yaşıyor gönderildiği askeri hastanede kan gölünün içerisine düşerek. Hayalleri ve gerçekler arasındaki görünmez çizgi ampute kollar ve bacaklar, kan kaybından ölmek üzere olan askerler, derin savaş yaraları, çaresizlik ve yetersiz ağrı kesiciler yüzünden bir kabusa dönüşerek beliriyor karşısında. Asla kaçıp kurtulamayacağı, terk edip gidemeyeceği cehennemde alışmaktan başka çaresi kalmadan yaşamayı öğreniyor zamanla. Wilhelm ve Friedhelm’se tabiatları farklı iki kardeş. İkisi de askerlik çağında ama Wilhelm rütbe olarak daha büyük, daha kıdemli ve daha başarılı. Evin sanata düşkün ikinci çocuğu ise savaşa giderken bile valiz dolusu kitaplarını taşıyor beraberinde. Bu yüzden abisi tarafından küçümseniyor. Babası onu beceriksiz bir şapşal olarak görüyor. Annesi ise canından endişe ettiğinden abisine emanet ediyor onu. Defalarca kırılıyor ve örseleniyor ruhu. Sağ salim eve dönebilmiş olması bile babasını memnun etmiyor. Ölenin kendi olması halinde babasının memnuniyet duyacağını anlamış oluyor. Yaşadıkları ve vahşet tüm kırılganlığını çözüyor onun da zamanla. İlk başlarda tetiğe basamayan, hümanist bir Friedhelm var halbuki. Acımasız bir makineye dönüşmesi ise zamanla gerçekleşiyor. Kendi dediği gibi savaş içindeki kötülüğü çıkartıyor ortaya. Kırılma noktası arkadaşının mayına basmasına neden olan Rus köylülerini feda etmesi için abisine akıl verdiği an oluyor. Annesi ve abisinin kollamak zorunda olduğu Friedhelm müfreze arkadaşlarının yoluna geliyor nihayetinde. Fakat bir kahraman değil bir savaş suçlusuna dönüşüyor. Tüm okudukları, bütün hayalleri soluyor birer birer. Yaşamak için öldürüyor bundan sonra. Gitgide daha kolay ve acımasızca adam öldürebiliyor. Ne derler yaptıkça daha iyi yapmayı öğrenirmişsin yaptığın her neyse. Fikirleri bir yana koyup, yarı hayvan yarı barbar kadınları ve çocukları bile vurabiliyor birer tavşanlarmışçasına, suçlu olup olmadıklarını bilmeden ve hiç düşünmeden. Bir savaş var ve bu savaşta taraflar var. Giderek bakışları donuklaşıyor ve hisleri de beraberinde donuyorlar. İçindeki insanı ve sıkışmış kalmış çocuğu öldüren yeni ve başks bir Friedhelm var bundan sonra. Wilhem’se anlı şanlı Alman ordusunun bir miğferiyken savaş suçlusuna dönüşüyor ve rütbeleri sökülmek suretiyle alınıyor elinden. Tüm yaşadıklarından sonra ise değersizleşiyor her şey gözünde. Wilhelm ve Friedken kardeşlerin içlerinde barındırdıkları Habil ve Kabil yer değiştiriyor bir anlamda. Kendilerini öldürüyorlar önce. İçlerinde ölen çocuktan sonra geriye kalansa ruhsuz bedenleri oluyor. Savaşın geride bir şey bırakmadığına tanık oluyoruz.

image

image

image

Hitler’in Kavgam’ı ağızlarda dolaşıyor ya da ciltli kitap haliyle karşımıza çıkıyor sık sık. Bir Adam’ın Kavga’sının, bir ulusun ortak kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zamanla. Ruslarla savaşmak için yola çıkan askerlerin nasıl olup da Yahudileri trenlere doldurup oradan yakmaya götürdükleri ise anlaşılır gibi değil. Dışarıdaki düşmanla savaşsın diye kış kamuflajı olmadan karın kışın ortasına gönderilen askerlerin kendi başlarına kara kara düşünerek çarşaflardan içlik yapmayı tasarlayıp, ölü Rus askerlerin donmuş ayaklarındaki botları çaresizce çıkartmaya çalıştığı ve mağlubiyetin pek bir yakın olduğu zamanlarda, uslu Yahudileri öldürmek suretiyle, birilerine köpek muamelesi yaparak avutuyorlar kendilerini, nihayetinde birilerini cezalandırmak gerek ve daha kolay ölebilme kapasitesi olanlar daha cazip geliyor belki de. Öncelikli olarak içindeki düşmanı öldürmek gerekiyor galiba bu gibi durumlarda, sonra herkes milliyetçi olabilir ve bunun bir sakıncası da yok. Zaten milliyetçilik ve ulus bilincinin savaşmaya yönelttiği askerlerin de kendi küçük hedefleri ve planları var. Nitekim SS’ler rahat rahat dolaşırken siperlerdeki askerler kendilerine vaat edilmiş toprakların hayaliyle savaşmaya çalışıyorlar ve bu uğurda yitiriyorlar kendilerini ve değerlerini.

Noel’de biteceğini varsaydıkları savaşın şerefine kadeh kaldıran, dünyayı yenmek için sabırsızlanan umut dolu gençler ve onların ağız dolusu coşkun gençlikleri yıllar içerisinde yok olup gidiyor ve masumiyetleri de alınıyor yüreklerinden beraberinde. Başladıkları noktaya iki eksik beden ve üç kanatsız yürekle yılgın bir şekilde dönebiliyorlar ancak. Canlı olarak, Noel’de, Berlin’de buluşma sözleri bir hoş seda olarak kalıyor gidenlerden geriye.

Katharina Schüttler yani Greta Müller’in sesinden Mein Kleines Herz/Benim Küçük Kalbim’in melodisi dolduruyor insanın içini ve bulunduğu ortamı dizi bittikten çok sonra bile. Şarkının naif sözlerinin yanında hayat o kadar da naif değil ve bunun bilincinde ola ola teslim oluyor insan şarkının güzelliğine ve kaba saba olarak nitelendirdiğimiz Almanca ne güzel bir dil olabiliyormuş yeri geldiğinde.

“mein kleines herz
kommt nicht zur ruh.
es hält mich wach die ganze nacht, und klopft immer tuck tuck…”

image

image

Dizide ve karakterlerde herhangi bir boşluk göze çarpmıyor. Her şey yerli yerine oturuyor nihayetinde. Savaş başladığı gibi, bir gün gelip bitiyor. En büyük dersi alansa Greta oluyor. Ne istediği noktaya gelebiliyor mesleki anlamda, ne de SS kendisine sahip çıkıyor. Hapishaneye düşüyor, idama mahkum ediliyor. Üstelik ondan taşıdığı bebek bile bir tekme darbesiyle yok edilebiliyor. Greta önlenemez infazına doğru ilerlerken gücün ve güçlünün yanında olmanın en büyük güçsüzlük olduğunu anlıyoruz. Greta ancak ölüm yolunda anlıyor hatasını ya da karnına aldığı darbe esnasında kavrayabiliyor hatalarını. Charlotte’sa başlardaki idealist tavırlarını çoktan koymuş kaldırmış bir tarafa. Bir sürü şok yaşıyor onca ölümün arasında. Wilhelm’in ölmüş olduğunu öğreniyor ve çaresizce kendisine ilgi duyduğunu hissettiği yaşlı doktorun kollarına atılıyor, ondan medet umuyor. Ölmediğini öğrendiğindeyse ufak çapta bir sinir krizi geçiriyor. Kendini kurtarmaktansa son saniyeye kadar yaralı askerleri kurtarmaya çalışıyor. Friedhelm’le beraber aydın’ın ölümü kutsanıyor. Hayatının, tüm dünyanın değersizleştiğini düşünerek belki de artık ölümden korkmadığı gibi, ölüme sebebiyet vermekten de korkmaz hale geliyor. Kendini feda ettiği ve hayatından vazgeçtiği anda ise, diğer çocukların hayatlarını kurtarıyor.

Bir fotoğraf kalıyor geriye, anılarda yaşatılacak olan mutlu ve güzel anlarla birlikte. İnsanlar sevdiklerini mutlu ve coşkuluyken hatırlamak istiyor her zaman. Dans ederken, eğlenirken, neşe içerisinde gülerken, gözleri pırıl pırıl bakarken.

image

TARSUS, ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM(DÜNYA KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN)

KİMMİŞ BU ARZU TEKELİ?:

20150302_144117

Özkısmet Sürücü Kursu’nda olduğunu öğrendiğim kadını görmeye gidiyorum. Arzu Tekeli. İsminin çağrışımları bir yana Emine Hoca’nın, kendisinin geleneksel bir kadın olduğuna dair betimlemeleri karşısında bocalıyorum düşündükçe yol boyunca. Ne ile karşılaşacağım konusunda ise daha bir meraklanıyorum. Tariflere göre sürücü kursunda aynı zamanda direksiyon dersi veren, eli ayağı her yere yetişen geleneksel kıyafetler içerisinde bir kadın bahsi geçen. Yüksekçe bir tahta oturmuş Hürrem beliriyor gözümün önünde. Hükümet gibi kadın dediklerinden. Tarif edilen bankanın hemen yanındaki ara sokaktan içeriye sapıyor ve bir sürü adamın oturduğu tabureleri geçip sürücü kursunun kapısından içeriye giriyorum. Büyükçe bir bahçe var karşımda, iki tarafı kah avlusundan girebileceğiniz, yahut merdivenlerle dershaneliklerine çıkacağınız bir üst katı olan binalarca çevrelenmiş olan. Kibar bir bey karşılıyor beni. Arzu Tekeli’yi soruyorum. Yemekte olduğunu söyleyip, oturduğu yeri gösteriyor. Birkaç adım sonrası karşılıklı oturmuş iki kadından arkası dönük olanın telefonla konuştuğunu, yüzü bana dönük olanınsa iştahla yemek yediğini görüyorum. Kimselere bir şey söylemeden yüzüm avluya dönük olsun diye iştahla yemek yiyen kadının yanına geçiyorum. Oranın çalışanı olan kadın hemen bir tabak ve kaşık koyuyor önüme. Kazan büyüklüğünde tencerelerin içlerine bakıyorum. Barbunya(dünkü menü hatırlarsanız, kaderimde hep barbunya var Tarsus’ta), pirinç pilavı ve nefis turşu. Pilav koyduruyorum bir parça. Benim gibi başkaları da geliyor sofraya. Hepsi erkek. Burası bir çeşit aşevi gibi işliyor. Acıkanlar ve bilenler soluğu sofrada alıyorlar. Gelen erkeklerden biri limon istiyor barbunyasına. Şöyle bir sıkacak herhalde derken ortasından ikiye ayrılmış limonun ikisini birden sıkmıyor, eziyor adete avucunun içinde sularını çıkarmak için. Limon suyuna barbunyasını kaşıklıyor sonra da. Ekşiye aşermek böyle bir şey olsa gerek. Karşımdaki kadın hala ateşli bir şekilde telefonda. Yanımdakiyse bir iştah bir iştah tabak tabak barbunya, pilav, turşu ne varsa götürüyor. En sonunda da önümdeki tazecik ekmekten bir lokmacık alıp tabağını mis gibi yapıyor. “Bir sürü hastalığım olsa da boğazımdan feragat etmem” diyor. Yanımda oturduğundan yan gözle bakabiliyorum ancak fiziki yapısına. Taş gibi, kaya gibi sağlam. Ne yese öğütecek cinsten. Yüzü gergin, gözleri çekik. Tek bir kırışıklığı yok. Siyah çarşafının altına gizli heybetli bir bedeni var. Bu arada en nihayet karşımdaki kadının uzun ve pek mühim telefon görüşmesi bitiyor. Bana bakıyor soran gözlerle. İlk önce yanımdaki hanımın torunu olduğunu düşünüyor. Beni size Emine Hoca gönderdi diyorum. Bir tabak kaptığı gibi içini barbunyayla dolduruyor(Tanrım ben barbunya sevmem ama yiyeceğim mecburen. Herkes getirip getirip önüme barbunya koyuyor). Yiyenler kalkıyor, yeni açlar geliyor. Bir şeyin farkına varıyorum, yanımdaki hanım oturan tüm adamlardan daha çok yedi ve hiçbir sıkıntı yok görünürde, kuş gibi kalkıyor masadan da. Gelen misafir sayısı arttıkça gölgelikte duran bir küçük masanın olduğu yan tarafa geçiyoruz. Avluya dolayısıyla giriş kapısına nazır bir masa bu ve herkesi görmek mümkün. Anında geliyor çaylarımız. Bir yandan lıkırdıyor, bir yandan laflıyoruz. Ve benim hayatıma bir daha görüp görmeyeceğimi bilemediğim iki unutulmaz kadın daha girmiş oluyor: Arzu Tekeli ve Fatma Kılıboz.

FATMA KILIBOZ:

Az önce bahsettiğim gergin yüzü, çekik gözleri ve sağlam yapısıyla ellilerinde olmadı altmışlarında gösteren kadının yetmiş beş yaşında olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Özbekmiş aslen. Çekik gözlerini, dolgun yanaklarını ve gergin yüzünü açıklamaya yetiyor bu ipucu. Hayat hikayesini ben sormadan anlatmaya başlıyor. “Bacılığız bir Arzu’yla” diyor. Hayat hikayesi bir Alman gazetesinde yayınlanmış. Yıllar yıllar evvel Tarsus’ta evlendiklerinde kocasıyla beraber eskiden şehirde kanalizasyon sistemi kurulmamışken foseptik kuyuları açarlarmış. Bir oda, bir mutfak evlerinde rahmetli kocası ailesini çok sevip ayrılamadığından odayı büyüklere verip, kendileri el ayak çekilince mutfakta yere serdikleri döşeklerde uyurlarmış, iki de çocukla beraber. Sonra duruyor ve gözyaşları bölüyor hararetli konuşmasını. Geçmişten günümüze geçiyor. Altı ay önce ölen kızını anıyor. Yazgı imiş ismi. Onun niyetine Umre’ye gidecekmiş. Daha önce defalarca gitmiş. Sonra da yaşayan ama o da bir parça hasta olan kızı Kader’den bahsediyor(Kader ismini çok önemserim). Kaç çocuğu olduğunu soruyorum. “Yedi” diyor. İkinci eşiyle evlendiğinde yani teyzesinin eşiyle, onun da üç çocuğu varmış, bir de ortak çocukları olmuş. “Evlenmek farz, boşanmak sünnettir. Bense Allah’a şükür kazandıklarımla kimselere muhtaç olmadan yedi çocuğuma birden arsa, arazi, bir sürü de ev bıraktım. Hali hazırda bağlı üç emekli maaşı bana yetiyor, daha da ne yapayım malı mülkü, üzerime çöp bırakmadım.” diyor. “Bunca malı mülkü bu işle mi yaptınız? Nasıl bunca varlığa sahip oldunuz?” diye soruyorum. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Fatma Kılıboz oluyor aktarıyorum size yaşadıklarımı: “Kızım, o zamanlar Almanya işçi alıyordu. Beni de bir tanıdık yazdırıverdi. Ne olduysa önden benim isteğim kabul oldu. Baktım burada çocuklar sefil, onların geleceği için gideceğim dedim kendi kendime. Onları kurtaracağım dedim. Daha küçük olan memeden kesilmemişti. Giderken yol boyunca memem sızladı durdu. Bu ne demek bilir misin? Çocuğum orada ağlarmış, benimse ondan uzakta memem sızlarmış. Allahtan kayınbabam, kaynanam iyiler de gözüm açık gitmedim gurbet ellere. Bir hastanede iş buldum. Hastabakıcıydım. O zamanlar Berlin Duvarı, bir sürü siyasi olaylar filan, fıttıran bizim hastanede alıyor soluğu. Deliren delirene. Bir bereket bir bereket. Ben çok çalışkandım kızım. Doktor vardı beni çok tutuyordu. O ara memlekete döndüm, erime, çocuklarıma kavuştum, hasret giderdim, tam beraber döneceğiz ki eşim kalp krizinden ölüverdi. Tekrar Almanya’ya döndüm ama çalışmak istemiyorum. O kadar fenayım anlayacağın. O doktor hep beni kolladı, idare etti, Allah razı olsun ondan. Hemşire oldum sayesinde. Ama bende hep bir iç sıkıntısı, keder. Geçmek bilmiyor. Benden iyi maaşın var, bırakma, yazık olacak emeklerine dedi durdu bana doktor. Söz dinleyeceğim mi varmış, kaderim öyle mi yazılmış, Allah bilir. Ama ben kaldım kızım. Direndim, tutundum. Tutunmayacaksın da ne yapacaksın. Üç tane çocuk. O ara ben ölü yıkanan yere geçtim. Kusura bakma Almanca konuşmaktan yıllardır, dilim kolay dönmüyor. Nerede kalmıştık.. öyle işte ama ben ölü yıkamadım çok. Ben güçlü kuvvetliydim. O yüzden ölüleri kestim. Nasıl mı? Uzun çizmeler çekerdik dizlerimize kadar. Gene de içi kanla dolardı akşamına. Aletler vardı, alırdım elime uzuvları ayırırdım tek tek. Kol, bacak ne varsa. Bir süre sonra alıştım. Patlıcan keser gibi keserdim. Ne yaparsın? Ölüyü bütün halinde yakmazlardı. Koyarlardı uzuvları tek tek ayrı poşetlere, üzerine de künyesini yazarlardı, şunun kolu, bunun bacağı diye. Sonra da verirlerdi fırına, yakma işlemi için. Göreceksen görgü çok, çekeceksen çile çok kızım. Hayat işte.” Arzu Tekeli giriyor burada söze. “Bu kadarını ben bile bilmiyordum.” diye. Bense o acımasız soruyu soruyorum kendisine. “Çocuğunuz ölmüş. Büyük bir acı çekmişsiniz ama zamanında çok çalışmışsınız, iyi insan olmaya çalışmışsınız. Karşılığını alabildiniz mi sonunda?” diyorum. Önce hayır manasında başını bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sallıyor ama sonra topluyor kendini sulanan gözlerine rağmen.”Allah’ın takdiri işte. İyilik yap, denize at!” diyor. Açtırmış oldukları ve isimlerini verdirdikleri kuyulardan bahsediyorlar sonra. Somali ya da Mekke tarafında kuyu açtırılıyormuş, ücret karşılığında hayrına. “Arzu ismi nereden geliyor?” diye soruyorum. “Anneannemin ismiydi” diyor. Dershanelerinde düşük gelir gruplu ailelerden gelen gençler için bir fırsat olsun diye fiyatı yarı yarıya düşürmüşler. Rakipleri haksız rekabet diyerek bir parça mırın kırın etmiş olsalar da(Dershaneler kimlerin biliyorsunuzdur!), sonunda uzlaşmışlar. Birden bir ses başlıyor Arapça dua okumaya. Şaşırıp Sela veriyorlar sanıyorum-zira aklımda kesilen uzuvlar kalmış- sofra duası ediyormuş gençten bir çocuk. Susup dinliyoruz. Sonra çevrede bir hareketlenmedir başlıyor. Herkes harıl harıl abdest alıyor. “Aferin aferin” diyor Fatma Kılıboz. Onu avukata yollarken, uzun uzun bakıyorum arkasından. Yıllarca ölülerin uzuvlarını kesmiş bir kadın az önce Tarsus’ta işlenen malum cinayeti anarken gözyaşlarına hakim olamıştı. “Minibüs iki saat kapının önünde bekledi, yardım eden oğlanın ailesi komşumuzdu. Kötü bir aile değillerdi. Nereden bilebilirdik? Gözümüzün önündeymiş vahşet.” diyor. Faillerin tanıdıkları birer birer terketmişler şehri. Bir numaralı failin karısı çocuğunu almış çekip gitmiş. Aile soyadını değiştirmiş. Tarsus’taki esnaf konu komşu o bizden değil diyerek faillerin kökenine dair başka başka şeyler söylüyorlar ama.. ama Fatma Kılıboz’un dediği üzere buranın çocuğuymuş kendisi. Geçmişi değiştirse kaçmak.. Uzakta olsa da tek gerçek şey geçmişimiz. Aklıma Gümüşler Kasabası’ndan Yunus Amca’nın sözü geliyor: “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diye. İnsan ruhu çok karanlık olabiliyor bazen, kimseler bilemiyor kötülüğün nereden çıkacağını.

image

ARZU TEKELİ:

Araplar için tatlı dilli derler. Arzu Tekeli’de öyle. Hükümet gibi kadın beklentilerimi ise karşılamaktan biraz uzak. Zira gelmeden gözümde canlandırdığım, saltanatına kurulmuş, etine dolgun, selamları başının tek hareketiyle kabul eden suskun siluet, karşımdaki minyon kadına dönüşüverince bir parça şaşırtıyor beni. Arzu Tekeli elli üç yaşında, Mekke’den göçmüş ailesi. Bu arada son derece cabbar bir kadın. Çok hızlı hareket ediyor. Pır pır. Kanatları olsa uçacak. Hızlı hızlı yürüyor, öyle de konuşuyor ve kafasında düşüncesiz geçirdiği bir an yok gibi. Zihni sürekli meşgul. Bakışlarına, en kolaysa diline yansıyor düşündükleri. İşini anlatıyor, çocuklarını anıyor, cinayete hayıflanıyor, Tarsus’un geri kalmışlığına, bir üniversite olmayışına, Mersin’in gölgesinde kalışına, her şeye, herkese.. Düzeltilmesi gereken her şeyi düzeltiyor gündelik hayatında elinden geldiğince. Düzeltemediğini de söylüyor hiç çekinmeden. Aklı ticarete yatıyor. Bilmese de o da bir kelime avcısı. Sözcüklerden etkileniyor. Hayatı boyunca önemsediği kelimeler karşısındakinin ağzından çıktığından hemen kulak kesiliyor. Eğitim eğitim eğitim diyor. Kız çocukları özellikle okutulmalı diyor. Çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Toplum tarafından kabul gören meslekleri var. Eşraftanmış ailesi. Ben yobazım, çocuklarım öyle değildir diyor. O kadar tanımıyorum ama kendine yobaz sanırım. Çoğu kadın laf gelmesin, söz gelmesin diye mahrum eder kendini çoğu şeyden. Korunma mekanizmaları geliştirir kendince. Bir de şu örtü meselesi var; örtünmek Arap kültüründe bir gelenek ve Türkiye’ye politik nedenlerle dayattırılmaması gerekiyor. Buradaki kadınların örtünmeleri beni rahatsız etmiyor. Bu yörelerin meselesi olmalı zaten, devlet erkanının değil. Kaldı ki bu kadınlar şatafattan uzak, sade kıyafetler içerisindeler. Başkasının ateşini üzerine salmayacaksın diyorlar. Kırkkaşık Bedesteni’nde erkek çalışanın olmaması bu yüzden önemli. Kadınlar kendi yağlarında kavruluyorlar. Dayanışma halindeler ve özgürler kendi metrekarelerinde. Erkeklerin de desturla girmeleri gereken yerler olmalı. Her yer erkek zaten böyle toplumlarda; sokaklar, çarşılar, şoförler, esnaf, milletvekilleri, onların aday adayları.. Kadınlara çalışacak ve rahat bir nefes alacak yer kalması mühim. Hiçbir tehdit unsuru olmayan yerlerde gezmek insana özgüven veriyor. Yoksa küçücük kalıyorsun olduğun yerde. Bir sürü adam sana kendini öyle hissettirtiyor çünkü bilerek ve isteyerek. Erkekler kadınları çok eziyor.

20150301_144522

Kadın direksiyon hocamla beraber yola çıkıyoruz. Tarsus’ta sınıf atlamış gibi hissediyorum kendimi. Trafikteki sayılı şoförlerden biri benim yanımda çünkü. Tarsus’un daracık ara sokaklarında çılgınca kullanıyor arabayı. Dediğim gibi dinamik ve seri bir kadın ve mıymıntı gibi araba kullanmasını beklemiyorum kendisinden. Beni bırakmıyor tek başıma. Ben götürürüm diyor. İyi ki de götürmüş yoksa uçağı kaçırırmışım yok Eshab-ı Kehf, yok Taşkuyu Mağarası derken.

20150302_152915
Taşkuyu Mağarası Girişi

Taşkuyu Mağarası Beyrut’taki benzeri Jeita Grotto kadar büyük olmasa da sarkıtlar ve dikitlerden oluşuyor olması ve Eshab-ı Kehf’in eteklerinde oluşundan ötürü önemli bir turizm merkezi olmaya aday. Bekletmemek adına bir koşu inip, bir koşu da çıkıyorum. Sonra mı? Sıkma yiyorum ilk defa, peynirli. Güzeldi evet, hamur olsun da çamurdan olsun, o hesap. Büyük hayalleri olan ve bu hayallerin bir kısmını gerçekleştirmiş aynı zamanda mahallenin muhtarı ve mağaranın çevresindeki tek işletmenin işletmecisi Yusuf Elgin’le çalışanları, sonradan aramıza katılan tarlada çalışmış gelmiş eşi Ayşe ile beraber oturuyoruz. Zeytinler ve zeytinyağları var kasalarda. Kilosunun fiyatını duyunca ağzım bir karış açık kalıyor. Altı liraymış. Biz şehrin kazığını yemekten ölürken ve zeytin ağaçları hiç acımadan kesilirken ve Komili bile bu sene zeytinleri Tunus’tan ithal etmişken.. Giderayak muhtarın akrabamız dediği bir amcayı da arka koltukta buluyoruz. Bizimle Tarsus’a gelecekmiş. Önce Eshab-ı Kehf’e gideceğiz diyoruz. Olsun, ben beklerim diyor. Caminin imamı Arzu Tekeli’nin de ricasıyla mağaranın Kur’an ayetleri doğrultusunda tarihini anlatıyor. Dinliyoruz küçük çapta bir kalabalık olarak. Sonra dışarıya çıkıyoruz. Sanıyorum benim yüzümden namazını kaçırıyor mihmandarım. Aynı anda ise bir başka şeyi unuttuğumuzu anlıyoruz. Arabanın arka koltuğundaki amca! Yaklaşık bir saattir buradayız ve bu zaman zarfında kendi imkanlarıyla üç kez Tarsus merkeze gidebilecek olan amcayı bıraktığımız yerde sakin vaziyette buluyoruz. Adana Osmaniyeli ve siyah şalvarı ilk defa bir erkekte sempatik buluyorum. Gözüm alışmış olabilir mi acaba? Amcanın iyi niyetinden de olabilir. “İyi ki gelmişim bak burada da namaz kılmak nasip oldu.” diyor. “Hayat nasıl geçiyor?” diye soruyorum. “İşte diyor. Yetmiş yaşındayım. Bağkur emeklisiyim. Kahvehanem vardı. Devrettim. Gittiğimde benden para almıyorlar. Şükür, namazımı kılıyorum. Bir şey beklemiyorum. İyiyim, sağlıklıyım.” İsmini sorduğum ama unuttuğum tek insanı önemsiyorum. Çok dürüst ve doğal bir şekilde insanların hayatının nasıl olması gerektiğini dürüstçe özetleyiverdiği için. Hayat kolay, basit, çok uğraşılmaması gereken bir şey olmalı. Hırslanmadan, kibirlenmeden, namazı niyazı kaçırmadan(tercih meselesi, inanç meselesi, isteyen kılar), sıkıntı çıkartıp, insanların sıkıntısı olmadan, kolay yaşayıp, kolay ölebilmeliyiz. Ağaçların altında, kuş seslerinin arasında, sessizliğin ortasında olması gereken bu galiba. Biraz basit yaşayıp, her şeyin öyle olmasını dilemek, öyle de ölmek bir gün aniden, sessizce.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: