UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

20171004_115643-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

Buzzzz…gibi. Nasıl soğuk anlatamam. Kısa kollu t-shirtlerle düştüm mü ayazın ortasına! Yağmurluğuma sarılıyorum yuvam sandığım. Ertesi sabah öğrendiğime göre gece eksiye düşmüş Kayseri’de. Tevekkeli değil herkesin üzerinde paltolar vardı akşam akşam. Ferah ve işlevsel caddelerindeki her türlü ulaşım imkanına rağmen, merkezi geniş bir alana kurulu olan Kayseri soğuk, karanlık ve kasvetli şimdi. Adres sorduğum herkes Suriyeli çıkıyor. Sonunda Adıyaman’daki rehber gibi ben de Türk müsün deyiveriyorum yolda durdurduğum bir gence kulağındaki kulaklığa aldırış etmeden. Elhamdülillah diyor, sonra da ne sandın der gibi bakıyor. Fazla uzatmadan, iş çığrından çıkmadan gideceğim adresi soruyorum ona. Hava soğuk, üstüm ince, sokaklar karanlık, herkes’ler yabancı bana. Erciyes’in eteklerine kar yağmış bile. Kendi kendime soruyorum, Kayseri’yi aman aman sevmem, insanını bilmem, ama yolum illa ki düşer bu şehre. Soruyorum soruyorum neden acaba diye, yine kendim cevap veriyorum kendime. Söyleyeyim hemen size, tohumlarım Anadolu’da atılmış çünkü. Annem bana hamileyken, babamın Erzurum’a tayini çıkmış. Annemin biraz sıkışık, bir artı bir evinde, içinin derinliklerindeyken Kıbrıs’a tatile götürülmüşüm annemin içinde. Hava değişimi yaramış olsa gerek, dönüşte gökyüzünü görmek üzere, uzatmışım önce başımı, sonra gövdemi Ankara semalarına. Beklenenden daha kolay olmuş doğumum. Hayatıma bakınca doğumumun kolay olması sevindirici olmuş. Annem açısından özellikle. O yüzden de karı, kışı, soğuğu, Anadolu’yu seviyorum. Ama yaşamak için değil, böyle arada bir gezmeye gelmek için. Neşe içinde kar topu oynamak, birkaç köy görmek için. Sonra da ahh biz şehirde çok kirlendik, islendik pislendik diyerek oryantalizmin dibine vurmak için. Bu da bir seçenek tabii ki. Hayat seçeneklerle dolu. Gelecek dışında, ya geçmişi de değiştirebilseydik nasıl olurdu ki acep buralar şimdi?

Odama gelir gelmez, banyo yapıp yatmışım. İlk defa deliksiz bir uyku çektim. O kadar yorgun düşmüşüm ki, sabah uyandığımda başım dönüyordu. Ağırdan alsam iyi olacak diye düşündüm ilk defa günü yani bugünü. Dönüş biletimi almak için kendimi sokağa atabildiğimde saat on’u çeyrek geçiyordu. Bu demek oluyor ki, günün yarısı geçmek üzere. Kayseri’de daha önce hiç gitmediğim Germir’e gitmeye karar veriyorum. Aslında ben bu kararı vereli çok olmuştu da, şimdi söyleme gereği duyuyorum sadece. Germir, Elia Kazan’ın köyü ve oradan da Mimar Sinan’ınkine yani Ağırnas’a geçeceğim. Son olarak da adet olduğu üzere Eski Talas’a gideceğim. Her zamanki gibi. Benim planlarım böyleyken, nerelere gidip, neler yaşadığımsa sürpriz olacak. Aslında bu en planlı başlayıp, tuhaf bir biçimde çığrından çıkan ve beni aşan günlerimden biri oldu. Ne umdum ne buldum, nerelere gidecekken, kendimi nerelerde buldum. Önümde beni bekleyen değişik bir gün, sizi de bekleyen uzuun bir yazı olacak gibi, şimdiden söylemesi.

20171004_133016-02.jpeg

20171004_121147-02.jpeg

GERMİR :

Bir zamanlar Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadıkları bir köy imiş Germir. Nüfus olarak Rumların baskın olduğu söyleniyor ve köyde hem Rum hem de Ermeni kiliseleri mevcut. Elbette ki Kültür Bakanlığı’nın katkısızlığı ve tüm bakımsızlığıyla(bir taş atacaktım, bula bula bir mercii buldum). Müslüman mezarlığını geçince yüz ya da iki yüz metre sonra köye girmiş bulunuyorsunuz. Ortalık sessiz sakin. Evler bir parça bakımsız olmakla beraber orijinalliğini korumakta. Dönemin mimarlarının ya da evi yapan ustaların zevk sahibi olduğunu anlıyorsunuz hemen. Bir küçük muhtarlık binası var, onun dışında bir fırın ya da bakkal bile göremiyorum. Bir sokak arasında oturmakta olan üç kadından konuşkan olanı, ben sana yolu gösteririm diyor. Şurayı, şurayı ve de şurayı çek diyor. Benim için uygun olabilecek popüler fotoğraf kareleri bunlar. Elmas Gelin, köye gelin gelmiş çok yıllar önce. Bekar gezme seni kaparlar diyor bana. Henüz kapan olmadı diyorum. Olsun olsun diyor ve çok da seri konuşuyor bir yandan. Öyle ki, çoğu kelimesini anlamakta güçlük çekiyorum. Erkekler çıkar karşına, seninle konuşmaya çalışırlar filan, dön sırtını bakma bile geriye diyor. Etrafta hiç erkek yok ki diyorum. Varsa da hep kadın var. Olsun olsun, aniden çıkıverir onlar sokak aralarından diyor. Peki diyorum. Ne yapacaktım Elmas Kadın’a kalsa, bir erkek gördüm mü çığlık atıp, arkama dönüp bakmadan koşarak kaçacaktım derhal. Ama dediğim gibi erkek sinek bile yok ki ortada bana her türlü kötülüğü yapma potansiyeline sahip olup, pusuda bekleyen. Olsa da vızlar vızlarr,

20171004_121049-01.jpeg

Gezerken gezerken nihayet erkek sinekler çıkıyorlar karşıma, hem de toplu halde. Elmas’a kalsa koşarak kaçmam gerekti ama sırtlarında okul çantaları tavuk, horoz, kedi, köpek ne var ne yoksa kovalayan sekiz on yaşındaki erkek çocuklar topluluğundan bana bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorum ve yoluma devam ediyorum. Bak bak kendi kendimi bıktırtacak kadar çok bina fotoğrafı çekiyorum. Şarjımın azalmakta olduğunu ise fark etmiyorum. Bilinçaltında yedek şarjıma güveniyorum aslında ama dün gece yorgunluktan baygın düşerek yattığımı, dolayısıyla da her şeyi unuttuğumu ancak fark ediyorum. Ne oluyorsa oluyor, bir çardağın altına doğru giden kadınları görüyorum. İşte o zaman bu ıssız köy, ilk defaya mahsus cennet görünüyor gözüme. Bu bacılar da birer huri olmalı. Hemen onların olduğu tarafa gidiyorum. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslından sonra gel otur diyorlar. Bir anda etrafımda bir sürü kadın oluveriyor. Ya yakın yörelerden gelin gelmişler, ya da buranın yerlisi tüm bu kadınlar ve ben de bir yerin yerlisi olan kadınların arasında kendimi güvende hissediyorum ister istemez. Hepsi çoluk çocuğa karışmış kadınların, sıradaki meşguliyetleri ise torunları. İsimlerini soruyorum teker teker: Akkadın, Müncübe, Behiye, Nadiye, Mercan ve Ayşe. Kahve içer misin diyorlar. İçmem mi? Yanında çikolatam geliyor, bahçe üzümü, bahçe elması(maden olan değil, yenir olan) derken derken, doyuyorum ki ben. Zaten yolda da bir elma vermişlerdi, onu da yemiştim. Çok ayıp olurdu yoksa, reddetseydim yani, he mi? Gezerken ne öyle kolay yiyecek bir şey bulabiliyorsun ne de demin söylediğim gibi bir bakkal filan bulunuyor etrafta. Dolayısıyla her ikram altın değerinde oluyor. Kahve falıma bile bakılıyor el birliğiyle. Hemen beni evlendiriyorlar. Sağ olsunlar. Çocuk filan yaparsın kocadan diyorlar, yok ben kimseye bakmak istemiyorum, bir çocuk hiç istemiyorum diyorum. Garipsiyorlar. Kafamdaki envai türde garip fikri paylaşacak olsam, benden uzaklaşacaklarını bildiğimden, sesimi kesiyor, kendimi örtüyorum her zamanki gibi. Tam karşıdaki evin sahibi Yozgatlı kadının sesindeki özgüvene takılıyorum. Uzaktan da olsa, nereliyim, neyim, benim hakkımda ilk malümatı alan da o olmuştu zaten. İçeride sarması olduğundan bize katılmıyor ama istersen evi gez diyor bana. Mimarlık öğrencilerinden alışığım ben diyor. Ellerinde metre, mezura girip çıkıp her yeri ölçüyorlar diyor. Ben mimarlık öğrencisi değilim, gerek yok diyorum. Bezirhane varmış burada diyorum masadakilere dönerek. Şimdiye dek hiç gitmedik diyorlar. Yukarı Germir’de imiş. Birinin kocası geliyor o sırada. Bizi Bezirhane’ye götür diyorlar. Hiç gitmediniz mi diyor, hayır deyince haydi o zaman ben arabayı getireyim diyor. Gelen araba Doblo, ama nasıl sığacağımızı bilemiyoruz. Çünkü herkes niyetli gelmeye. Atlıyoruz arabaya sığdığımız kadarımızla. Benim şerefime(ben neleri oluyorsam artık) Yukarı Germir’e doğru yola çıkıyoruz. Beş dakikalık mesafedeki Bezirhane’yi fethetmek üzere kapısının önünde duruyoruz. Büyük bir ciddiyetle geziyoruz içini. Bezir neydi, nereden gelir, içerideki düzenek nasıl işler, buraları kimler bekler diye birbirimize sorup, yine birbirimizden alıyoruz cevapları. Çok çok değişik insanlarla tanıştım seyahatlerim boyunca ama hiç unutamadıklarım arasında Kayserinin köylerindeki kadınları hiç unutmam, unutamam. Hepsi şahsına münhasır, ama iyi niyetli kadınlardı. Bir daha yolum düşerse eğer, tatlımı alıp da geleceğim ziyaretlerine. Kışın bir sobanın karşısında ağırlasınlar beni. Nasılsa ağırlarlar. Köy insanı misafir sever ezelden beri. Ya ben mi? Ben her zaman ağırlanan olmanın dayanılmaz hafifliği ile ve için düşüyorum yollara.

20171004_153540-01.jpeg

YUKARI GERMİR :

İşli güçlü insanlar. He ya, köy yerinde iş güç mü biter? Doğalgazlı evlerinde prenses gibi yaşama şansları yok bu kadınların, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacak kocaları da. Hayat müşterek çünkü. Kışın soba kurmak gerek, ev işi hep gerek. Başka da çeşit çeşit yemek yapmak gerek, sağ ise beylen ve de çocuklarlan uğraşmak gerek, onları okullara gönderip akşam yemeğinde neyi neyle uyduracaklarının, hatta hatta yarının menüsünü şimdiden düşünmek gerek. Adam yemek seçiyorsa vay hallerine! Soba tütüyorsa, banyoda rutubet varsa ekstra ekstra vay hallerine! Köyde sabah erken başlar, akşam erken gelir. Karanlık çökmeye görsün, herkes yuvasına yerleşir. Bey işten gelir, çocuğun dersleri bitmiştir. Önce yemek yenir. Sonra meyve faslı gelir. En son çekirdek çitlenir, o ara çay demlenir. Günün yorgunluğunu ezmek gerekir. İşte bu meşgul insanlar beni buraya nasıl rüzgar gibi getirdilerse, öyle de dönüyorlar şimdi alelacele. Ne olduğumu anlayamadan arabalarının arkasından bakakalıyorum. Bip sesleri geliyor çantamdan. Telefonumun şarjı bitmek üzere. Ipad beni idare etmeyebilir. Yine sağım solum ıssız. Kalıyorum ortada. Son fotoğraflarımı çekiyorum her şeye rağmen. Sonra da iyice köyün yukarı kısımlarına doğru tırmanıyorum azar azar. Bir kapının önünde bir kadının ağlamakta olduğunu, diğerlerininse onu avuttuğuna şahit oluyorum. Avutanlardan bir tanesi sapsarı kısa saçlara sahip. Uzun boylu, iri yapılı. İsminin Elif olduğunu sonradan öğrendiğim kadına soruyorum şarjı olup olmadığını. Burası benim evim değil diyor. Evsahibi gel içeri bakalım diyor. Kömür taşındığından ayakkabılarını çıkarmana gerek yok, nasılsa temizlik yapacağım arkadan diyor. Fakat şarj aletini oğlu götürmüş olduğundan bir şey yapamıyoruz. Şarjım yüzde iki’ye düşüyor. Dışarı çıkıyoruz beraber. Yok burada diyorum. Elif benimle eve gel diyor. Takılıyorum peşine. Bir kamyon yolu kapatmış. Köy yolları dar olduğundan geçemeyeceğiz eğer kamyon hareket etmezse. Mecbur kımıldıyor ve biraz daha ilerliyoruz. Fakat Elif’in evinde de şarj aleti yok. Bir başka kadın benim evde var diyor, gidip getiriyor. O da hızlı şarj değil. Otur diyorlar, oturuyorum. Ne yapabilirim ki başka?

F76E1CBB-BE2E-40DA-9295-2D08004CBBE1

Günün ikinci kahvesini de içiyorum. Lokumlar, çikolatalar eşliğinde. Aşağı Germir, Yukarı Germir fark etmez oluyor, kaçan keyfim yerine geliyor. İki katlı bir evin alt katında, avluda oturuyoruz şimdi. Bir kadın leğenlerin içindeki domatesleri doğruyor. Şişe domatesi yapacaklarmış. Yüz kilo domates, doğra doğra bitmez. Elif, dışarıda kazanda kaynatacaklarını söylüyor. Kızına gönderecekmiş bir kısmını. Bu arada çok konuşmayan, hep kederli bir kadın var domatesleri doğramakta olan. Sonradan öğreniyorum boşanıp geldiğini, abisinin evine yerleştiğini. Mahzunluğu oradan, hiçbir konu hakkında fikir beyan etmiyor. Sanki bundan sonra başına gelebilecek felaketleri önlemek istiyor gibi. Dulluk zor, köy yerinde daha zor sanki. Daha leğen leğen domates var önünde kabuğundan soyulup doğranacak olan. Salça yaptınız mı diyorum, evet diyorlar. Neyse bari. Yoksa bir yüz kilo da o, doğrayan yandı yani!

83939A04-F67B-4D86-8397-07236B3A12A3

Haydi seni gezdirelim diyorlar. Yakınlardaki fırına gidiyoruz. Ocak başındaki kadınlar ekmek uzatıyorlar hemen bir tane, misafirim diye. Kısmet bu ya, pişmişine denk geliyorum. Sıcacık mübarek. Ekmek ekmek değil de pamuk sanki. Koparıp yemeye başlıyorum bile. Şehirde böyle ekmek yemedim ben daha hiç. Eve uğruyoruz tekrar. Şarjım hala daha az. Bana bir tepsinin içinde peynir ve çemen getirip, önümdeki sehpaya koyuyorlar. Hiç demiyorum ki ayıp. Tazecik ekmekle, çemen hele, nefis oluyor. Bi güzel yiyorum ki… Sonra da Elif’e dönüyorum ve “iki saate yakın bir zamandır beraberiz, bir şarj istedim sizi borçlu çıkardım, gitmek bilmedim. Tamam Tanrı misafiri de, sanki ben bu köyden, bu topraktan, yandaki evdenmişim gibi hissetmeye başladım” diyorum. Kadınlar susuyor, Elif bana dönerek  “Evet, sanki seni tanıyormuş gibiyim. Hiç yabancılık çekmedim, geldin oturdun sanki hep buradaymışsın gibi geldi bana da” diyor. “Bu bana hep olur, gider bir yere otururum, bir süre sonra benim varlığımın tuhaflığını unuturlar, herkes kendi günlük yaşantısına döner, bir zaman sonra benim varlığımı ve bunun anlamsızlığını fark ederek aynı sen gibi tepki verirler” diyorum ve izin istiyorum tuvalete gitmek için. Arkamdan ne konuştular bilmiyorum ama şaşkın göründüler gözümeindiğimde. Ben de lafımı esirgemedim ve onlara “tuvaletimi ettiğim yere-küçük, büyük fark etmez- muhakkak geri gelirim” dedim. Gel dediler geri, bekleyeceklermiş. Sağ olsunlar, taksi çağırmak için dönecektim fakat benim planlarım öyle farklı gelişti ki “şimdilik” bir daha ne Yukarı ne de Aşağı Germir”e uğrayabildim. Ama Elif’e söylediğim gibi çişimi bıraktığım yere ben istesem de istemesem de nasılsa geri geleceğim. Bir gün-gece olmaz-ansızın gelebilirim.

20171004_151302-02.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

 

 

20170927_145611-02
SAVUR

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

2013 yılının ılık bir Eylül ayında çıkmıştım yola, son defasında. Öğleden sonra bindiğim otobüsten yine ertesi gün aynı saatlerde yarı uyuşuk, uykusuz, şaşkın bir vaziyette inmiştim. O defasında Urfa’da inmiştim, nasıl sıcaktı anlatamam. Şimdi uçakla Mardin’e gidiyorum. Ne mi değişti? Aradan geçen dört sene beni yaşlandırdı. Sırt çantası taşımak zor geliyor. Yirmi küsur saatlik yolu çekmek de. Bu yüzden sabah uçağıyla gidiyorum, elimin altında da benimle zıtlaşıp duran tekerlekli valizim var. Bir şeylerin ters gideceğinden haberi varmışçasına geliyor peşimden, sonunda da kırılıyor zaten. Ama bilirim ki çok kahrımı çekmiştir, beraber gittiğimiz her yerde. Benim küçük küheylanım, yanımda nerelere nerelere gelmemişti ki! Dolayısıyla bir ufak ameliyat geçirecek geri döndüğümüz zaman ve eskisi gibi olacak umarım. Sanki çekeceklerinin bilincinde, beni götürme der gibi bir hali vardı bir gün öncesinde. Benim kolay kolay iflah olmayacak bacağım da aynı gün benzer sinyaller vermişti. İlk defa düştüm. Aslında çok düşerim de… yola çıkmadan bir gün önce düştüm bu sefer, bu bir ilk ona göre. Şiş bir dizle sıcağı sıcağına döndüğüm evimde iyi olacağım telkinleriyle hazırlandım durdum, ama neticede yaralı ve mikrop kapmış bir bacak taşıdım durdum beraberimde. Güneydoğu’da doktor doktor gezdim bir yandan. Yaralı bacağım, kırık valizim, plansızlığım ve çeşit çeşit merhemlerimle, tam ben kendime acıyacakken, hayat acımayınca bir anlamı kalmıyor ahlanıp vahlanmanın ne yazık ki. Valizimin içi, oksijenli su, şişe şişe tentürdiyot ve batikon, pomad, sargı bezleri, tamponlar, bir şişe şifalı şurup, en nihayet kavanozun içinde taşıdığım dört sülükle doldu taştı git gide. O kadar çaresizdim yani. Alternatif tıp yerine alternatif sürüngen denedim en nihayet. Gaziantep, Bakırcılar Çarşısı’ndaki bir aktardan tanesi iki buçuk liradan aldğım dört sülük hayatımı kurtardı. Şurubu içmekten korktum, sülükle can buldum. Babaannem yapardı rahmetli, benim de ruhum yaşlanmış besbelli. Her neyse, herkes patlıcan kuruları, fıstıklı baklavalar, çeşit çeşit baharatlarla bavul doldururken, ben dört sülükle döndüm Gaziantep’ten. Valizimin içindeki hal böyleyken, Güneydoğu nasıldı diye soranlara şu cevabı vereceğim fazla uzatmadan; bir zamanlar, bölgede bulunduğum zamanlarda patlak vermiş olan Suriye’deki iç savaş ve bize sirayet eden mülteci sorunu, sonrasında ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar, ablukalar ve de Sur’un çilesi bölgeyi gidilemez hale getirmiş; bizi de, bulunduğumuz yerden, yazılmış senaryoların izleyicisi etmişti. Filmin sonu ise hala belirsiz. Hiç bitmeyecek gibi duruyor. Bir taraftan durulsa, bir taraftan coşuyor. Bir film olsaydı eğer, tür olarak dram, gerilim ve korkuyu barındırıyor olurdu bünyesinde. Yer yer hepsi birbirine karışsa, iç içe geçmiş olsa da, dram yanı ağır basıyor her fırsatta. Ortadoğu mutlu sonların toprağı olmadı hiçbir zaman. Bundan sonra olması da mümkün görünmüyor. Bunun böyle olmasını halklar mı istiyor, politikacılar mı? Masaların üzerinde çok daha büyük masalar var ve onlar ne isterse o oluyor. Hakikat böyle olunca da, diren diren yollar yokuş’a çıkıyor.

20170927_141729-02
Savur

20170927_144221-02.jpeg

UÇUŞ BOYUNCA :

Rötarsız kalkan uçakta, isminin Ayşe olduğunu sonradan öğrendiğim, Mardin’in Ömerli İlçesinin, Çimenlik köyünden, annesi pencere tarafında oturmuş sessizce bulutları izlerken, ben de diğer yanda kızının ağzından aile hikayelerini dinlerken buluyorum kendimi. Güçlü kuvvetli bir kadın Ayşe. Kırklı yaşları aşındırmaya başlayalı biraz zaman geçmiş, konuşkan bir tabiatı, kendinden ve tarihinden bahsetmekten mutluluk duyan bir hali var. Kalp gözü açık, algıları açık. İki çocuğu ve kocasıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Ona kalsa köyünde yaşayacak temelli ama şartlar el vermiyor. Kocasının işi, çocukların okulları, bekarlıkları var önünde. Hem Kürt, hem Arap, hem de Süryani kanı taşıyor. Zor değil mi, diyecek olursanız, çeşit olmuş, değişik olmuş onunkisi de. Bana sen nerelisin diyor, ben tek bir yerli değilim diyorum yani karışığım. O oradan, bu buradan, onun osu oradan, busu buradan… Benim yerlerim dağınık, Ayşe’ninse işler kan kısmında karışıyor. Ben tam olarak nereliyim, hiç bilmiyorum. Üzerindeki yarım kollu t-shirt’ü gösterirken, Kürdün gözü aldadır diyor. Kırmızı en sevdiği renk. Ben de severim acı kırmızıyı. Sadece yaş aldıkça, iyice karalara bürünmek geçiyor içimden. Yaşlandıkça bir ferahlık geleceğine, kararıyorum galiba ben gittikçe. Mevsim itibariyle pekmezli cevizli sucuk yapma zamanı geldi çattı, bağbozumu var şimdi diyor. Ahh…diyorum, Süryani şarapları ne harikadır. Gülüşüyoruz. İçim bir an ferahlıyor sanki. İki saatlik yol konuşa konuşa sona eriyor. Beni havaalanından köylerinin muhtarının minibüsüyle şehre bıraktırıyor. Köye gel diyor ama ben henüz gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum. Dizim çok ağrıyor, ne yapacağımı çok bilmiyorum aslında. Bu dizle programımı yavaşlatmam gerek ama vakit kısıtlı olunca durup düşünüyorum ister istemez. Ne yapak, ne yapak?

Mardin havaalanına indiğimde kendimi Akabe’deymiş gibi hissetmiştim. Galiba son defasında Ortadoğu’da Ürdün’de bulunmuştum. Ovanın orta yerine, hatta bir çöle inmiş gibi hissetmem ondandı. Bayıcı bir hava ise dışarıda beni bekliyordu. Yeni Mardin’se yine yeni inşaatların merkezi olma yolunda ilerliyordu daha büyük adımlarla. Alçak alçak ovalara, yüksek yüksek evler kurmuşlar, kuş gibi kuş gibi de içine girmiş oturmuşlar. Ben gidiyorum dedim kendi kendime; asıl, gerçek, değişmez, özünü koruyan Eski Mardin’e. Telkarinin, tatlı şarapların, tarihin dokusunun korunduğu, kadim dinlerin başkenti, Mezopotamya’nın kalbine, ben gidiyorum gerçek Mardin’e.

20170927_142350-01

20170927_135658-01
LÜTFEN PARK ETMEYİNİZ. RİCA EDİYORUM.

İLK DURAK : SAVUUURRRR

Kadim valizim otel odasında, kadim düşünceler başımda, kadim sözcüğünün büyüsüne kapılmış vaziyette takıntılı takıntılı düşüyorum yollara. Savur’a gidebilmek için semt garajına gidiyorum. Biletimi alıyorum, bekliyorum ki minibüs gelsin. Gençten bir oğlan kendi çapında beni sorguya alıyor. Nereliyim, nereden geldim, neden geldim(deli miyim, dudu muyum, ajan mıyım, Lawrence’ın uzaktan hısım akrabası mıyım, neyim), memur muyum, öğretmen mi, doktor mu hemşire mi? Bense tek bir şeyi merak ediyorum, Savur’da bir restoran bulabilecek miyim acaba karnımı doyuracak! Kahvaltı etmedim, öğle yemeği de yemedim, bir süre daha da yiyemeyecek gibiyim. Neyse ki restoran varmış. O sırada dolmuş geldi haydi toparlanın diyorlar. İçtimaya çağrılmışızcasına ilerliyoruz büyük bir ciddiyetle beyaz araca doğru. Gidiyoruz gitmesine de, çoktan dolmuş minibüsün içinde bana bir küçük pembe tabureyi gösteriyorlar oturayım diye. Derhal cırlıyorum ben de. Cırlamam saygıyla karşılanıyor ve derhal eşi ve kızının yanından kalkan bir başka genç adam koltuğunu teslim ediyor bana nezaketle karışık mecburiyetten ötürü. Emanete sahip çıkıyorum ben de. Tüm yolcuların benim cırlamamdan hemen sonra bir başka ortak sorunları daha var önlerinde. O da insani şartlarda yirmi beş kişilik insan kapasitesine sahip minibüsle tek seferde 35 yolcu taşıma gayretleri. Mini mini tabureler, ayakta beyler ve de yine sığmayan yolcular. Şoför bıçkınlıktan ve bitirimlikten ölecek ölürse. O da şunu yapmakta buluyor çareyi: önü beşliyor. Tam beş adam ön tarafa sığıyorlar. Bir tanesi kucağına mı oturacağım diyor. Hayır diyor, şoför koltuğunu paylaşacaklarmış. Paylaşıyorlar da. O halde bizi sağ salim getiriyor ya Savur’a. Pes. Bilmem yöre insanının karakteri hakkında, dayanıklılığı, sabrı ve azmi konusunda bir fikriniz olabildi mi? Burada çok başka kanunlar işliyor. Herkes kafasına göre hareket ediyor, siz de dışarıdan gelen bir yabancı olarak kayıtsız şartsız kabul etmek durumunda kalıyorsunuz bu durumu. Ayakta kalan iki adam bir saati aşkın süren yolu dört büklüm geliyorlar sıcakta. Bir tanesinin ter burnundan damlayacak ama mendil uzatırsam yanlış anlaşılacağımı düşünerek, böyle bir girişime teşebbüs etmiyorum. Beşli koltuktan bir adam kullanılmış, sümüklü mendilini uzatıyor cömertçe. Sarışın, mavi gözlü çocuk fırlatıyor kirli mendili ve damlayan terleriyle yaşamayı yeğliyor çaresizce. Aracın içindeki nüfus git gide azalırken, yanıma oturuyor tutulmuş vaziyette. Savur’a yeni girmişken fotoğrafını çektiğim tek ev anneannesinin evi çıkıyor. O bizim diyor şaşkınlıkla, ben evi fotoğraflarken. Nazik anneannenin evinin önüne park edenlerden sıtkı sıyrılmış olsa gerek ki, evimin önüne park etmeyin, rica ediyorum diye yazmış ya da yazdırmış bir güzel. Nazik anneannenin nazik torununa da soruyorum derhal, çok aç olduğumdan, etrafta bir restoran olup olmadığını. Var diyor ve beni Savur’un galiba tek restoranının önünde indiriyor. Açlık çeke çeke giriyorum kapısından içeriye. Bomboş masalar, boşaltılmakta olan tencerelerle karşılanıyorum. Ne yemek var diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Yanında diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Aşçı ya da garson ya da hem aşçı hem garson hem lokanta sahibi, gençten bir oğlan karşı çaprazımdaki dolabın üzerine oturup bana bakıyor. İnsan, hayatında, garip anlar yaşar ve bu, o garip anlardan biri oluyor benim açımdan. Uzay gemisiyle getirilip, Savur’a bırakılmış bir varlıkmışım gibi izliyor beni. İlk önce bana böyle ağzı açık bakan birinin karşısında yemek yiyemeyecekmişim gibi gelse de, güvece yumulup unutuyorum tüm dünyayı. Karşıma geçip beni izlemesi önemsizleşiyor bir süre sonra. Güveçte etli patlıcan harikaydı bu arada.

20170927_142421-01.jpeg

20170927_154100-02-01
Savur, MARDİN

Savur, Mardin’in en enteresan ilçelerinden biri imiş gerçekten. Sokaklarında sadece “erkek” insan görebiliyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar bile “erkek” çocuk. “Kız” çocuklar hep evde. Erkekler hep sokakta. Onlar hep evde. Hacı Abdullah Bey konağına gelin gelmiş teyze ve bir süre sonra eve gelen gelini, burada hiç çarşıya gitmediklerini, bir ihtiyaçları olduğunda evin beyini arayıp ekmek getir, et getir, süt getir diye talimat verdiklerini anlatıyor. Teyze tam dört yıldır hiç çarşıya inmemiş. Gelini ise gezmeye, çarşıya anca şehre indiklerini söylüyor. Hal böyle olunca ve dört bir yanım sırf erkekle dolunca, ne yaptınız kadınlarınıza diye soruyorum çarşıda oturan adamlara. Beni getiren minibüs şoförünü yakalıyorum oturduğu yerden. Kadın yok mu hiç diyorum; vaaarrr diyor, evdelerrr diyor. Amazonlar’ın arasına düşsem de benzer bir tepki verirdim gibime geliyor erkek yok muu, ne yaptınız erkeklerinize diye. Ama en güzeli, en doğrusu kadınla erkeğin bir arada durduğu, birbirine yabancılaşmadığı ortamlar. Bu ülkede sanayileşmenin olduğu ya da turizme açık sahil kentleri dışında bu normalliği yaşamak çok nadir bulunan bir durum benim bütün gezilerimden anladığım kadarıyla. Görmeye görmeye şaşkın şaşkın ya da ne yapacağını bilmez bir halde, şuursuzca bakıyorlar erkekler karşı cins’e. Hatta görünce gözlerine inanmayanlar bile var. Kendisinin farkında olmadığı ama vahşi bakışlar taşıyan birçok erkek görerek tamamladım bu son gezimi de sayelerinde.

20170927_142553-01
SAVUUURRRR, MARDİN

Sokak aralarında fotoğraf çekmek için dolaşıp dururken, evinin önündeki kesilmiş odunları modern sanat adı altında fotoğraflamaya çalıştığım aynı evden yükselen olgun bir erkek sesi ne yapacaksın o odunları çekip çekip de diyor alaylı bir şekilde. Birileri gülüyor bana. Bu iyiye işaret diyorum. Başımı kaldırdığımda sesin sahibinin dev cüssesi ve misafirperverliğiyle karşılanıyorum. Biz onları kışın yakacağız zaten ki diyor. İçimden siz yakmadan son bir kez fotoğraflayayım istedim desem de, hak veriyorum kendisine. Beni ılgıt ılgıt değil de küfür küfür esen bahçesine çağırıyor. Fakat zaten geç kaldığımdan ne çay ne de kahve içecek fırsatım yok diyorum. Bana gidip görmem gereken yerleri tarif ediyor. Söylediği yerlere ben zaten gittim, çok ıssızdı ürktüm diyorum. Burada bir şey olmaz diyor. Doğrudur. Uzaktan kale gibi görünen konaklarına onun sayesinde gidiyorum. İstersen bizim hanım da gelsin seninle diyor ama hanım pek istekli görünmüyor benimle dağ taş dolanmaya. Zaten ben de yanımda insan “erkek” ya da insan “kadın”la gezemiyorum. Alerjim nüksediyor insan’a karşı, duyarlılığım, bazen de duyarsızlığım artıyor birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça. Hal böyle olunca, yollar bana yoldaş, sırdaş. Nasıl ki Hacı Abdullah Bey Konağı’na gelin gelmiş teyzenin meskeni o konak olmuşsa,  benim meskenim de yollar bundan sonra.

20170927_143018-01.jpeg
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150028-01
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150405-01
Hacı Abdullah Bey Konağı

TARSUS, İKİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

İç sesimin en geveze olduğu yer oldu Tarsus. Hiç geçmeyen, zalim bir baş ağrısı gibi ısrarcı, küçük küçük havlamaktan hiç bıkmayan bir fino yavrusu gibi enerjik ve sabahın erken saatlerinden beri hiç aralıksız suçluyor beni çekip gidebilecekken, ve daha henüz vakit varken. Tuvaletine silmeden oturmanın mümkün olmadığı, sildikten sonra da kolonyalı mendilin yüzeyinde arta kalan kahverengi kir tutulumunun insanın zihnine kazındığını ve hiç nedensiz ara ara aklına geldiğini, duşakabinsiz ve elbette perdesiz duşluğunun gider kısmında ucu bucağı gözükmeyen sevimsiz bir kara delik olduğunu, lavabosunda dişlerimi fırçalarken en az sıçramayla, en atak hamlelerle bu işi başarabilme çabalarımı da göz önüne alarak, zayıf noktalarımdan nazik ama sivri iğnelerini sokup duruyor hiç durmadan. Bana neydi, kime neydi burada olmak! Kimin umurundaydı? Biz kimin umurundayız ki? Şu anda Lizbon’da olabilirdik mesela. Onu hiç ilgilendirmiyordu bitmiş tarih, şalvar giymiş bir sürü adam, meraklı bakışlar. Hem Roma da değilmiş burası günlerce gezip bitiremeyeceğim. Bir sanat tarihçi de değimişim üstelik. Taksisine tek başına binmekten ürktüğüm memlekette işim neydi bre salak(dedi. bana salak dedi, küstah Bobo. Ne sanmıştınız benim içimde konformist bir Bobo var, pratikte ortak hareket ediyor olabiliriz mecburen ama fikir çatışmamız ve birbirimize duyduğumuz kısmi nefretimiz bizi ayakta tutuyor). Çık yataktan diyor. Kahvaltıya inecekmişim. Dırdırından fırsat mı var? Mıhladı sanki beni buraya, bu yatağa, kafamda onlarca düşünce, midemde kıvrınıp duran bir engerekle. Akşam uçağımın kalkmasına varmış daha, pek zengin içerikli programımı uygulamaya başlamalıymışım bir an önce. Ona en azından çarşaflarım temizdi diyorum. Neyse ki diyor. Bir türlü memnun edemiyorum onu. Bu ne zevksiz kahvaltı böyle diye diye lokmaları burnumdan getiriyor. Yöresel mutfak arayıp bulacak kadar vaktim yok kendilerine. Yapacaklarmış işte diyorum, parkelerdeki oyuk ve deliklerde tamir edilecekmiş en kısa zamanda. Uzun zaman burada kalmak zorunda kalan öğretmenler bundan daha iyisini hak ediyorlar diyorum en nihayet dışımdan(bu da mı gelecekti başıma, kendi kendime konuşur oldum sonunda, kimseler duymasa bari). Beni toplum dışına itmeye çalışan, ara ara anarşistleşen bir iç ses bendeki şansıma. Git bak aşağı katta bir yerde bir mescit vardı, orada dua et, olumsuzlukları unut filan diyorum en nihayet, baş edemeyip. Sen gelmezsin ki diyor ve ekliyor: “Nasıl gideceğim sensiz, tek başıma? Sıkıştım kaldım burada? Kanat takıp uçmam mı gerek illa?”

MESCİT’teki ZÜLEYHA:

20150302_090525

Mescit’e beraber gidelim miymiş? Gitmiyorum işte. Ben Hz. Danyal’in türbesine gidiyorum dün karar verdiğim üzere. Başörtümü de kendimle beraber götürüyorum. Varır varmaz bir hırs bir hırs görevliyi yakalıyorum ve başlıyorum anlatmaya: “Dün ne yapacağımı bilmiyordum, bugün gene geldim”. “Bir şey yapmana gerek yok, namaz bilmene, dua bilmene de gerek yok. Sadece besmele çek. An O’nu.” diyor. Mescitte bir kişi var sadece. Hem ağlıyor, hem Kur’an okuyor. Arkalarında bir yere, duvar dibine geçiyorum. Mırıltıları içli içli. Ne dediğini anlamıyorum. Arapça okuyor, yakarıyor hiç durmadan. Burnunu çekiyor ara ara kimselere rahatsızlık vermeden. Bir şeyler istiyor. Sağlık belki, kendisi ya da sevdiği biri için. Başında bir bela var belki, defolsun istiyor ve var gücüyle yakarıyor; belki borcu var ödeyemiyor, çok sıkıştı ve daraldı, hayatta yalnız kaldı ya da kocası manyak çıktı. Hiç bilemiyorum. Belki biri, belki de hepsi içindir bu gözyaşları. İnsanların ne çektiklerini asla bilemezsiniz. Onun yerinde olmanız gerek. Herkes kendi ve sevdikleri için kıvranıyor. İnsanoğlu çok zavallı, içinde koskocaman bir güç taşısa bile. Taşıdığımız can’la baş edemiyoruz, hayatla nasıl baş edeceğiz ki? Hayat bizden büyük olmamalıydı. Nereden başladık yanlışı yapmaya?

Ayağa kalkıp dua kitaplarının ve seccadelerin bulunduğu girişteki rafa doğru gidiyor kız. Yerine dönmeden önce gelip elini uzatıyor. Sonra da kalbine götürüyor. Beklemediğim bir hamle. Şaşırıyorum. Yüzüne bakamıyorum. Kızın yüzü aklımda yok. Ben yüzlere çok bakarım halbuki. Nedense onunkini görmek istememişim. Yerine oturmadan daha beni de dualarına kat diyebiliyorum sadece. İsmimi soruyor:

-Meriç.
-Seninki?
-Züleyha.

Dün dakikalarca kitlendiğim camlı yoldan uçarak geçiyorum çıkışta. Anılmak isteyeni anmak gerekmiş şimdi anlıyorum. Kırkkaşık Bedesteni’ndeki Serpil’in dediği gibi inanç meselesi. Size kalmış.

ODTÜ MİMARLIK’tan AYŞE VE EMİNE:

image

Şelale’ye gidiyorum ve kendi kendime hiç şelale mi görmedin diyorum. Etrafında tesislerin, çay bahçelerinin olduğu bir yer burası. Suyun sesi yetiyor serinliği hissetmeniz için. Apansız karşıma çıkan vakitsiz bir vahaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Henüz açık bir tesis yok. Dört genç çocuk var, ellerinde ise oltalar. Tatlı su balığı peşindeler sanırım ya da balıkçılıkları gelmiş. Birkaç fotoğraf çekip dönüş yolundaki güvenliğe doğru gidiyorum. Buranın ilerisinde ne olduğunu soruyorum. Bana bakıp Hayvanat Bahçesi diyor. Alınmıyorum. “Sıkıntı olur bu mevsimde, tek başınıza gitmeyin bence, zaten görecek bir şey yok.” diyor. Gidecek hal bırakmıyor bu son üç cümle. Olsun diyorum içimden, serinledim dönüyorum. Yola çıkmışken bana doğru gelmekte olan iki kadını tanıyorum hemen. Yan yana masalarda kaynar içtiğim üniversite hocaları bunlar. Beni kahve içmeye çağırıyorlar. Güveniğin önünden geçerken artık sıkıntı kalmadığını söylüyorum. Adam gülüyor. Mutlu azınlık kalabalığımla şimdi şimdi açılmaya başlamış kafeteryalardan birinde bir masaya geçiyoruz. Ayşe, Emine Hoca’nın asistanı. Bugün bir buçukta otobüsleri kalkıyormuş. Vakit sıkıntıları var. Osmanlı kahvesi söylüyoruz, tadı menengiçe benzeyen ama sütlü gibi duran fakat telvesi siyah çıkan. Ayşe makinesiyle gelmiş, gitmeden Tarihi Tarsus Evleri’ni fotoğraflamak istiyor. Gitmeden bir yerde oturmak isterlerse eğer Teras Cafe’den Gül’e uğrayın diyorum. Emine Hoca ise beni sürücü kursundan Arzu Tekeli’ye yolluyor, bir tanışmanı isterim diyor. O an anlıyorum hiçbirimiz bir diğeri için basit bir tesadüften ibaret değildik ve bu koca şehirde birbirimizi bulmadık öylesine. Herkes birini bir başka bildiğine yolladı. Hep aynı insanlarla döndük durduk bu yerde. Her neyse onun farklı bir kadın olduğunu söylüyor ısrarla. Bu cümle sihirli bir cümledir ey okuyucu, içerdiği sıfat dikkate alındığında tabii. Benim tek yaptığımsa işaretleri ve sıfatları takip etmek oluyor. Önüme çıkan her ekmek kırıntısını afiyetle indiriyorum mideme. Sırf bu yüzden gidip göreceğim bakalım kimmiş bu Arzu Tekeli.

Herkes misafir ama ben ağırlanıyorum. Masadan kalkıyoruz. Ayşe fotoğraflar çekiyor. Bense üç siyah/kara çarşaflı kadının olduğu masaya yöneliyorum. Termoslarını getirmişler, çay içiyorlar. Arapça konuşuyorlar aralarında kikirdeyerek. Ayrı bir masada oturan iki adam var. Bir de bunlara hiç benzemeyen sarı bir velet. İngilizce bilip bilmediğimi soruyor adamlar. Suriye’den gelmişler. Esat’tan kaçtık diyor, bombalıyordu bizi diyor. İçimden devletlerin huyudur diyorum kendi çocuklarını bombalamak. Hatasız merci olmuyor ve eğer mümkünse siz siz olun, sakın ölmeyin devlet zulmüyle. Aksi takdirde kaderden diyeceklerdir arkanızdan. Sakın onlara bu hakkı tanımayın. Bombayı gördünüz mü kaçın. Bize gelin.

20150302_105456

Adamlardan biri telaşla masasında bir şeyler arıyor ve yaka paça içerisinde hurmaların olduğu kutuyu uzatıyor aramış olduğu şeyi bulduğunu düşünerek. Uzanıp alıyorum bir tane. Arkadaşlarına da diyor. Onlar için de alıyorum. Üç hurmam var şimdi avucumda. İnsanlık gördüm. Çok ağır insanlık gördüm az önce. Gözlerim doluyor. Bereket gözlüklerim var. İran’dan gelmiş hurmalar. Hayat işte. Tarsus’ta, akan şelalenin karşısında ülkelerindeki bombalardan kaçmış gelmiş Suriyeliler’in İran hurmasını paylaşıyorum Ankara’dan gelmiş başka insanlarla. İnsanlar başlarına yağan bombalardan kaçıp sığındıkları bir ülkede ev sahibini ağırlamak durumunda kalıyorlar yüksünmeden. Geleceklerini bilmeden, bir hurma bir hurmadır demeden. Bin türlü bela gelse de başına insanın, bin türlü kötülük, kavga, hiddet, şiddet, bomba, kıyamet; gene de bir yerlerde iyi insanlarla karşılaşma ihtimali var. Dünya belki onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, durdukça.

image
Karacaoğlan

 

image
Üçüncü dörtlük, ikinci satır çağlayanlara bakış açımı değiştirmiştir. Çağlar’dan çağlayanlara..

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: