THE GIRL IN THE SPIDER’S WEB : ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

2354444d-b8ee-41b7-be99-605d62a7d1e0

THE GIRL IN THE SPIDER’S WEB : ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

“-Sevdiklerimiz öldüğü zaman, arkadaşlarımıza söyleriz.
  -Bu ifadede yanlış bir varsayım var.” 

“Zaman, içinde yandığımız bir ateş derler. Ben de kaçmaya çalışıyorum.”

“Ağaçlar siste görünmezler.”

GİRİŞ :

Milenyum Serisi’nin ilk üç kitabının yazarı olan Stieg Larsson’un 2004’deki erken ölümünün ardından, David Lagercrantz’ın yazdığı ve seriyi “şimdilik” tamamladığı iki kitaptan ilkiydi “Örümcek Ağındaki Kız”. Filmin yönetmeni olan Uruguay doğumlu Fede Alvarez’in filmografisine baktığımdaysa izlediğim hiçbir filmi olmadığını görerek, yoluma pek çok aday adayı varken neden Claire Foy’un eleştirmenlerce pek değil hiç sevilmemiş bir filmde seve seve oynamış olduğuyla devam edeceğim. Elbette her film, her başrol bir çeşit kumardır, fakat Stieg Larsson’ın yaratmış olduğu tipleme efsanedir ve film nasıl olacak olursa olsun ve yönetmeni kim olursa olsun Lisbeth Salander’ı oynamak bir oyuncu için ayrıcalıklı bir durumdur. Noomi Rapace ve Rooney Mara’dan sonra Claire Foy da bu kervana katılmıştır. Şaşırtıcı olan adında iki oo olmadan bu rolü alabilmiş olmasında yatar. Kimler düşünülmemiştir ki bu rol için? Natalie Portman başta olmak üzere, boyu yüzünden kaybeden Jennifer Lawrence, seksiğinden kaybeden Scarlett Johansen, Carey Mulligan, Kristen Stewart, Ellen Page, Emma Watson, Anne Hathaway, Evan Rachel Wood, Kiera Knightley, Mia Wasikowska, Eva Green, Lea Seydoux, Emily Browning gibi isimlerin adı geçse de, David Fincher’ın İngiliz versiyonu yapımı için, ilk üç kitabın toplamı olarak tasarlanan İngiliz versiyonu için başrolü Rooney Mara almıştır. Bu son film içinse, yeni bir yüz arayışına giren Sony yüzünden Rooney Mara rol için istekli olmasına rağmen, yukarıda saydığım isimlere Alicia Vikander ve Feliticy Jones’da eklenmiş, The Crown’un asi ve kiliseye başkaldıran ve sonunda da dize getiren kraliçesi Claire Foy’da karar kılınmıştır. Bilinçaltımda bir yere, oldukça da hassas bir yerine dokunduğunu düşündüğüm Lisbeth Salander karakteri, kafamda edebiyatta ya da sinemada bir karakter nasıl yaratılır sorusunu düşünenleriniz varsa eğer, özellikle de ilk yayınlandığı tarihte, başvurulması gereken bir kaynaktı. O zamandan bu zamana ne değişmiş olabilir? Benim edebiyat zevkim mi? Hiç sanmıyorum. Hala Lisbeth’e sempati beslerim ki kendisi sempatik olmak ya da görünmek kaygısı taşımaz. En vurucu tarafı da budur. Suç(polisiye de derler, bir suç varsa illa bir polis olmalıdır diye de düşünürler) türünde yazılmış romanlar ve çekilmiş filmler, benim hala en sevdiğim türdür. Hem edebiyatta, hem de beyazperdede. Seven, Primal Fear, KuSuların Sessizliği, Sicario, Gözlerindeki Sır, L.A. Confidential, 36 Quai des Orfevres, I Saw The Devil, Leon, Usual Suspects, Pulp Fiction, Fargo ve Copland ilk aklıma gelenlerdi yakın tarihli olarak. Polisiye yanı ağır bastığından suçluları suçlayan ve bastıran bir yanı olan filmler dışında, işi sadece kahramanın tarafına göre ele alanlar da vardı ve kahramanımız karnı burnunda bir polis memuru olabileceği gibi, mafyayla anlaşmış, bir nevi mafyalaşmış, yolsuzluğa bulaşmış olan meslektaşlarına karşı tek başına meydan okuyan sağır bir polis memuru ya da burada olduğu gibi sorunlu bir çocukluk yaşayan(kim yaşamıyor ki), dolayısıyla da sorunlu bir aileden gelen, kanunlara aykırı işler yapan, en doğrusu kendi kanununu kendisi yazan kişi olarak tanımlayabieceğimiz, yalnız ve biseksüel bir karakter olan Lisbeth Salander da olabilirdi. Bir de edebi anlamda romantik akımın etkilerini taşıyan, film olarak bakıldığındaysa tarihi, dram gibi türlere sokabileceğiniz Sefiller’i de bir nevi polisiye olarak kabul edebiliriz. Neden mi? Bir somun yüzünden hapislerde çürümeye yüz tutmuşken, Monte Cristo Kontu misali küllerinden bir başka isimle doğan zamanın kürek mahkumu, şimdinin varlıklı iş insanı Jean Valjen’e takık Müfettiş Javert arasında yaşanan rekabet soslu kedi fare oyunundan ala(Hugo’nun kemikleri sızlar mıydı acaba Fransız edebiyatının belki de en önemli romanına ithafen yazdıklarımı okusa, neyse ki Fethi Naci ya da Berna Moran ol(a)madığımdan ciddiye almayacaktır) polisiye mi olurdu?

6c8612f1-2eb5-4f66-9db8-cb59309dd22d

Elbette ki macera sosuyla süslenmiş bir roman dizisidir Milenyum Serisi ama içinden bir antikahraman yükselir. Bizi kendi yolculuğuna sürükler, çünkü bu dram yönü ağır basan bir polisiye romandır aynı zamanda. Her türlü karanlığa gireriz onunla beraber; ejderha dövmemizi yaptırır, derilere bürünür, motorsikletimize atladığımız gibi kah ateşe atlar, kah arı kovanına çomak sokarız yeri geldiğinde. Çok kötü adamlardır bazen etrafımızı saranlar, tecavüzcüler, pedofiller, sadistler. Çok nadiren de olsa iyiler. Hem kızları öpmeyi sever Lisbeth hem de iyi bir adam bulduğunda miktarınca ilgilenmekten çekinmez. Bu kişi de Mikael Blomkvist’tir ve Örümcek Ağındaki Kız’da da Lisbeth’in yardım çağrısına kulak verir ve koşar gelir hemen yanına. Mesafeli bir tavırla yaklaştığı çünkü bir gazeteci olarak kendisini ve üzerine basa basa söylediği psikopat ailesini kaleme alan Blomkvist, Larsson’ın alterego’sudur bir nevi. Serinin ilk üç kitabını, özet geçmek istiyorsanız Fincher’ın filmini, bence en iyisi olan İsveç versiyonundaki Noomi Rapace yorumuyla Lisbeth’i izlemenizi tavsiye ederim. Bu arada tüm kadın oyuncuların role katkıları çok çok özeldir. Buradan bir tartışma doğar pekala oyunculuk anlamında, oyuncu rolün karakterine mi bürünmelidir, yoksa kendi yorumunu mu katmalıdır diye. İlk varsayımı onaylayanlar açısından Noomi Rapace başarılıdır, Mara ve Foy’sa kendilerinden katmışlardır role. İlki içgüdüsel, diğer iki yorumsa daha kişiseldir kanımca.

b7e3011d-94e2-46e2-9032-de91106d3414

91cb510b-4b01-4f25-bc37-ba8e7fe1b658

LISBETH’le KALDIĞIMIZ YERDEN :

Hak eden erkeklerin hak ettiği şekillerde canına okuyan kadın karakterimiz, kürsüsü olmasa da ders vermek amaçlı, bir nevi esans pardon seans esnasında çıkar karşımıza. Canı sıkkın olduğundan belki de, az evvel karısını bir temiz dövmüş bir CEO’nun evine gizlice girer, önceden kurduğu düzenek sayesinde ayaklarından tavana baş aşağı asmayı başardığı adamın banka hesabındaki parayı adaletli bir şekilde karısının ve dövdüğü iki kadının hesabına geçirir. Son olarak da erkeklik organına elektrik verir ki baş aşağı duran adam yüzüne akan idrarını rahatlıkla yudumlayabilsin ki ben de nacizane bu yaratıcı sahneyi en ince detaylarına kadar  sizlere “zevkle” aktarabileyim. Lisbeth değişmemiştir, pek çok adam da. İntikam amaçlı mağdurlara yönelebileceğini düşündüğü için de, başaşağı ipe çektiği CEO’muza gösterdiği özçekim videodaysa iş ortağı bir adamın karısına benzer bir şefkat gösterdiğini görürüz tehdit amaçlı olarak. Adam bir pisliktir kısaca. Lisbeth’se intikam meleği, “hala”. Blomkvist’se evlidir ve Lisbeth’i kıskanan bir eşe sahiptir. Üç yıldır haber alamadığı, kendi imkanlarıyla da ulaşamadığı Lisbeth onunla bağlantı kurduğunda ancak görüşebilir onunla. Lisbeth’se her zamanki gibi açık ve nettir. “Her şeyi berbat ettim, yardımına ihtiyacım var” der. Çünkü imkansızı isteyen bir müşteri çıkmıştır. Büyük dünya güçlerinin nükleer cephanelere zahmetsizce erişmek için ulaşmak istediği bir tür araç hakkındadır bu görüşme talebi ve buna sahip olan bir kullanıcının kendi bilgisayarında, bir tık uzağında  sahip olduğu güç çok büyük olacaktır. Bu güce ulaşabilmek için programın şifresini elinde bulunduran bilim adamı yaptıklarından duyduğu pişmanlıkla çıkar Lisbeth’in karşısına. Sonra da öldürülür. Deha oğluysa Lisbeth’e emanettir bundan sonra. Blomkvist örümcek dövmesinden tespit ettiği bir adamın dahil olduğu Rus yeraltı örgütünün bir ucunun Lisbeth’in babasına kadar uzandığını keşfeder ve iş Lisbeth’in aile fertlerinden olan kız kardeşinde biter. Herkese öldü dediği kız kardeşi ölmemiştir. Camilla Salander babasının ağını devam ettirmektedir. Onlara örümcekler demektedir. Tüm bu yaşananların altından bir aile dramı çıkar. Camilla babası Alexander Zalachenko tarafından on altı yıl boyunca tacize uğramıştır. Lisbeth kaçmış, Camilla’ysa onunla gitmek yerine babasıyla kalmayı yeğlemiştir. Bundan ötürü de hayatı boyunca babasının ona yaptıkları için Lisbeth’i suçlamıştır. Onun gözünde yanlışların doğrusu, kadınları inciten adamların kabusu olan kız kardeşi tüm o şanslı kadınlara, eşlere, annelere ve başkalarının kız kardeşlerine yardım etmiş fakat ona yardım etmemiştir. On altı yıl boyunca her gün onu kurtarmamayı seçmiştir. Onun için geri dönmemiştir. Hesaplaşma sahnesinde neden diye sorduğunda, aldığımız cevap tatminkar olmadığı gibi yokluktan yazılmış birkaç satırdan ibaret gibi havada kalır adeta: “Geriye dönemedim, çünkü onu seçtin”. Dünyanın cevabı mı bitti diye düşündürtür insana. Çünkü öz baban tarafından tecavüze uğramayı seçtin, beni seçmedin. Seni, beni seçmediğin için sakıncalılar listesine aldım. İlk arayan sen olmadın, ben de gurur meselesi yaptım, seni kendi haline bıraktım. Bu cevabı alan ve zaten yaralı olan Camilla uçurumdan kendini bırakmayı yeğler, haklıdır da. Öyle cevaba, böyle karşılık verilir kısaca. Filmdeki şekilcilik, sağlam aksiyon sahneleri ve yer yer kostümlü dramaya kaçan kostümlü karakterlerle stilize olmaya çalışacağına, yönetmen olarak biraz da senaryoya eğilebilseydi eğer, bu film, ardındaki kitap ve Elisabeth karakteri ve tüm oyunculuklar harcanmamış olurdu kanımca. Senaryoda parmağı olan Steven Knight’a gelince filmografisine özellikle de senarist olarak çok iyi işler sığdırmayı başarmıştı zamanında. Fakat sadede gelindiğine, yani olan bitenin zaten olup bittiğine ve geriye dönmenin mümkün olmadığına göre, Lisbeth ve Stieg Larsson hatırına izlediğim, serinin bu şimdilik son filmini dertsiz tasasız izlemenizi tavsiye ederim.

c0822cd3-bc35-4e51-a80e-b5af422e606d

5eb0d018-37f5-403f-bc31-eb57624159b8

Son olarak Claire Foy dışında kalan oyunculuklardan bahsetmek isterim. Erika Berger rolünde Vicky Krieps kaç saniye göründü, merak ederim. Mikael Blomkvist rolünde Sverrir Gudnason kendisini göstermemek için akla karayı seçti adeta, Blomkvist’likten geçmiş bir kompozisyonla çıktı karşımıza. Filmde uzun bacaklı sarışın ve güzel kadınlar vardı. Camilla rolünde sarartılmış kaşlarıyla Sylvia Hoeks daha önce Blade Runner 2049’da çıkmıştı karşımıza. Bir de Ed rolünde Lakeith Stanfield vardı ki, ses tonuyla Idris Elba’yı anımsatmıştır. Bir şekilde diğerlerinin arasında “benim gözümde” bir varlık göstererek sıyrılmayı başarmış tek adamdır. Psikopat CEO rolünde Volker Bruch ve bir başka psikopat ve baba Zalachenko rolünde Mikael Persbrandt bir görünüp bir kaybolmuşlardır ve ikisi de iyi oyunculardır. İşin aksiyon ve takip kısımlarında yönetmen gerçekten çok iyi iş çıkarmıştır. Serinin yayınlanmış ama henüz filme çekilmemiş bir kitabı daha vardır. Senaryoya gerekli önem verildiği takdirde, Fede Alvarez seri için biçilmiş kaftandır. Şimdilik benden bu kadardır.

50eabb06-f90b-4b9b-89a5-ed9c88f4ed5c

a1fe1e11-dacd-4707-b757-fae94de9304c

PHANTOM THREAD

F9E0886A-00E7-4A86-807F-0483993B86A6

PHANTOM THREAD :

“Bence gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları.” Reynolds Woodcock

“Senin yataklara düşmeni, aciz, hassas, açık olmanı ve sadece benim yardım edebilmemi istiyorum. Sonra tekrar güç bulmanı istiyorum… Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyeceksin ama ölmeyeceksin. Biraz yola gelmen gerekiyor sadece.” Alma

“Ona aşık olmak hayatın muazzam gizemini ortadan kaldırıyor.” Alma

GİRİŞ :

İki kız arkadaş konuşmaktadırlar,  her ikisi de bekardır. Bir de kulak misafirleri vardır:

-Phantom Thread’i izledim ve çok beğendim. Aklıma ne geldi bak bu Selim İleri var ya, Selim İleri…
-Evet?
-O Selim İleri…
-Evettt?
-Doksanlarda benim fakülteden bir arkadaşım vardı, kız mahalle arkadaşımdı da aynı zamanda, Onun ilişkisini sonlandırmıştı?
-Nasıl yani?
-Oğlan kıza Selim İleri’yi nasıl bilmezsin demişti ve ayrılmıştı kızdan. Kız da çok ağlamıştı arkasından.
-Yapma ya.
-Yaa…
-İnsan nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-? Sen de mi Brütüs?
-Öyle tabii, yüksek öğrenim görmüş insan hem de o yıllarda, nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-Bilmez bilmez. Herkes herkesi bilmek zorunda mı? Onu bırak herkes her şeyi bilmek zorunda mı?
-Onun başka şeyi batmıştır, ondandır belki de.
-Tamam da, sadece entelektüel paylaşım yaptığın biriyle mi mutlu olunur? Bir evde sırf kitaptan, yazardan mı bahsedilir? Yatağa kitapla mı girilir? Kitaplardan kütüphaneler oluşur, evlilikler değil. Hem nerede duyulmuş şey okuyucu kavgasından boşanan yazar karı koca? Aksi söz konusu ama. Biz bu memlekette olmayacak şeyleri çok abartıyoruz galiba. Okur yazar olmak, üniversite okumak da çok büyütülüyor. Artık herkes üniversite mezunu. Herkes olmuş master şampiyonu. Alçağı, yükseği derken gelmiş adam kırkına, hala daha okumanın, bilginin peşinde. Hayatı ıskalıyor bu arada.
-Tamam da cehaletin tavan yaptığı bir ülkede okuyup yazmamayı yüreklendirirsen sonumuz nice olur? Zaten olmuşuz olacağımızı da…
-Ben onu kastetmiyorum ki. O başka bir tartışmanın konusu. Ben diyorum ki mesela bir kız tanımıştım, tek şartı vardı; ilkokul mezunu olmayan kimseyle çıkmazdı. Kendisi de üniversite mezunuydu bu arada. İşinde gücündeydi.
-Neden ki acaba? Ortaokul bile mi olmaz?
-Biz de çözemedik hiçbir zaman. Şimdi düşünüyorum da benim gönlümü yaparsa eğer entelektüel paylaşım filan ben de istemem karşı taraftan.
-Ne konuşacaksınız peki?
-Havdan sudan, konudan komşudan, savaştan barıştan, aşktan arkadaşlıktan.
-Konuşacak ortak konu bulabiliyorsanız mesele yok da…
-Mesele nedir o halde?
-Bilmiyorum. Kadın erkek meseleleri çok karışık ve ben de zaten her akşam kitaplarla giriyorum yatağa.
-Bizler böyleyken erkekler nasıl ki?
-Onların dokunulmazlıkları var. Erkeklikleri var. Ya işte ya evde ya da ikisinde birden ormanın tek kralı aslan gibi hissetme ihtiyaçları var. Aksini de ben yanımda istemem zaten.
-Maço olacak yani.
-Yoksa bir kızla çıkardım.
-Sen de haklısın. Doğru bak, ben bunu düşünememişim. Çok rahatlatıcı bir şey olsa gerek yanında sürekli gerinen ve kükreyen bir şey taşımak.
-…

6E40F651-DD32-4386-9097-0DD2CD94ADF5

6345C77C-1868-43E3-8D82-C34C1C2F628C

PHANTOM THREAD :

En son hem yönetmenliğini, hem senaristliğini ve hem de görüntü yönetmenliğini aynı ismin yaptığı bir filme şahit olduğumda yıllardan 2002 idi. Bu filmin ismi “İtiraf” iken, o filmin her şeyi olan yönetmeni Zeki Demirkubuz idi, tıpkı Phantom Thread”in her şeyi olan Paul Thomas Anderson gibi. Kendisi aynı zamanda filmografisini yakından takip ettiğim ve her yeni filmini merakla beklediğim yönetmenlerdendir. İlk uzun metrajı “Hard Eight” dışında tüm filmlerini izlemişim bu arada. Hiçbir filmiyle hayal kırıklığı yaşamamışım, bir Upton Sinclair uyarlaması “There Will Be Blood”la da benim için zirve yapan yönetmenin son filminin de başrol oyuncusu yine Daniel Day Lewis. Kendisi “There Will Be Blood”daki Daniel Plainview ya da Scorsese’nin “Gangs of New York”undaki Bill “The Butcher” Cutting karakterlerinin üzerine çıkabilecek nüanslı bir oyunculukla mı yoksa “Nine”daki kafası karışık yönetmen Guido’nun bir versiyonu olarak mı çıkacaktı karşımıza diye düşünürken çok daha enteresan bir kişiliğe sahip Reynolds Woodcock ile çıkageliyor Lewis. Film aynı zamanda bu seneki Oscar’ların sürpriz yumurtası olmayı da başardı. Çok beklenen bir filmdi, gecinden vizyona girdi. Yine de Akademi kendisini ıskalamadı ve altı dalda adaylıkla taçlandırdı. Göreceğiz bakalım neler olup biteceğini ama hepsinden öte, yalnızca değil ama; öncelikle kendisi için yazan, dolayısıyla kendi duygu ve düşüncelerini her şeyin üzerinde tutan benim için bu film çok çok iyiydi. Ne açıdan iyiydi, bir ilişki yaşamak gayretinde olan ama bir tarafın illaki de önceden mızıdığı(var öyle bir fiil, sıkma canımı) iki kişi arasındaki o ince bağı hani şu kolay kolay kopmayan ve görünmez olan şeffaf bir ip o bahsettiğim bağ, işte onun taraflarının birer oyuncu gibi o ipe ne zaman asılıp, ne zaman bıraktıklarını, kazanan tarafın erken pes eden taraf mı, ipe asılan taraf mı olduğunu, ya da kati surette bir kazananın olamayacağını itinalı bir çabayla anlatmasını bildi, sonlara doğru da iyice heyecan verici olmaya başladı. Yüz otuz dakikalık iddialı süresi boyunca esnetmedi, gözleri kaçırtmadı, arayışa sokmadı, mukayese nesnesi aratmadı. Durağan bir anlatımdı söz konusu olan, ellilerin Londrasında çok ünlü bir modacı ve hemşirem dediği beş duyusunu teslim ettiği bekar ablası ve sıkıldıkça değiştirdiği kız arkadaşlarıydı bahsi geçen. Gittiği sayfiye otelinde tanıştığı garsonluk yapan Alma’yı hem esin perisi hem de sevgilisi yapan Reynolds’ın bir zaman sonra ondan kurtulmak istemesiyle, çetin ceviz çıkan Alma’nın onu kendisine bağımlı hale getirmesi, evliliğe yanaşmayan ve hayatı boyunca da bir kez olsun denememiş olan kendisinden yaşça büyük adamı nasıl dize getirdiğini, üstelik bunu pek çok kereler yapabilme kapasitesine sahip olduğunu izleyecekseniz, benden söylemesi. Memleketin hali şöyle, herkes böyle diyerek mağdur edebiyatı yapacaksanız da sanattan uzak duracaksınız, dolayısıyla da bu filmden de. Çünkü biz burada nelerle uğraşırken, birileri okyanus ötesinde sanatını icra edebilme özgürlüğüne sahip. Çünkü dünya böyle, çünkü dünya kuralsız, öngörülemez bir çember. Üstelik döndükçe de dönüyor, bir el dur demedikçe. Çünkü film aynı zamanda zanaatini ciddiye alan ve ustalıkla yapan bir adamın öyküsü ve yine derim ki, yönetmeni yönetmen olunca da, filmin de film olduğu bir eser karşımızdaki. Müziği, kostümleri, oyunculukları, incelikli diyalogları, karakterlerin derinlikleri ile beraber nihai sona baktığınızda amacına ulaşmış olduğunu ve bizim ülkemizde yaşanmakta olan sorunları bu filme bulaştırmayı manasız buluyor insan. Derdimiz bini aşmışken, Anderson ya da bir başka auteur yönetmen bizi kurtaramaz, kaldı ki kimse kimseyi kurtaramaz. Sadece kurtardığını sanır, mutlu olur, tatmin olur. Karşı taraf kurtulduysa kendi kendine kurtulmuştur. Minnet dediğin şey nedir ki? Neden rahat rahat böbürlenebilsin diye birine ödün veresin ki?

CB8239A9-4A5E-4BDF-BF94-D7BC59CB5518

Alma çıkıyor karşımıza ilk karede. Loş bir odada, koltuğa oturmuş Reynolds’la olan ilişkisini özetliyor karşı koltukta oturan sarışın adama. Pişmanlık duymayacağı sözler çıkıyor ağzından. Bir sonraki sahnede ise Reynolds’la müşerref oluyoruz. Kendi ayakkabılarını kendi boyayan, traşını olan, burun ve kulak kıllarını da kendisi kesen, en nihayet pudralanan modacı desem de aslında kadın terzisi olan Reynolds takımının altına giydiği ve dizine kadar çektiği mürdüm rengi ipek çoraplarıyla şık ve temiz bir şekilde çıkıyor müşterilerinin karşısına. Zengin kadın müşterileriyse ilerleyen yaşlarında kaybettikleri özgüvenlerini arıyorlar onun marifetli ellerinde. Reynolds’un ağzından çıkacak kelimeyi bekleyen müşterilerin heyecanıyla, provalar birer ritüele dönüşüyor. Filmin ilk dakikalarında film boyunca sık sık karşımıza çıkacak olan aynı kahvaltı sofrasında, Reynolds’un dikkatini tekrar üzerine çekmek için çırpınan kız arkadaşının umutsuz çırpınışlarına seyirci oluyoruz. Gözdeliğini kaybetmiş, Reynolds’un hayalet farz ettiği genç kadının zavallılığı karşısında, ablası Cyril onu postalamanın yollarını öneriyor nezaketle.  Zaten iki kardeş nazik nazik yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Reynolds nezaketle fethediyor kalpleri, Cyril nezaketle çekip çeviriyor evlerini, çalışanlarını, abisini ve de sevgililerini.

7D3C9BAF-85EC-4765-BD28-A5B8B436DB07

Alma ve Reynolds ilk görüşte aşık oluyorlar birbirlerine, eğer aşkın varlığına inanıyorsanız. Yolları kesişiyor ve gerek motive olmak için, gerekse kız arkadaşından ayrıldığı ve boşlukta olduğu için Alma dikkatini çekince çıkma teklif ediyor ona. Aradığı böyle bir şey belki de. Alma’nın kusursuz bir güzelliği yok, çok albenisi de. Alt tabakadan gelme, basit bir iş yapıyor, fakat neyse o. Bu sıradanlığı farklı kılmaksa Reynolds’a düşüyor. Varmış gibi göstereceği ve kusurlarını kapatabileceği bir esin perisi buluyor. Ona özel kostümler dikiyor. Filmin başında Reynolds hayallerimi gerçek kıldı derken bu özel durumu kastediyor Alma. Onun zanaatiyle kusursuz hale geldiğini, belki de tüm kadınların onun elbiseleri içinde böyle hissettiğini düşünüyor. Öte yandan Reynolds geçimi kolay bir insan değil. İşine gösterdiği aşırı titizlik onu kırıcı yapıyor. Münakaşada yenilmeye, laf söylenilmesine ve başlı başına münakaşanın kendisine tahammülü yok. Annesinin bir tutam saçını ceketinin kanvasının içine dikmiş, ne zaman huzursuzlansa annesini görüyor rüyalarında ya da rüyasındaki haberci konumundaki annesi önündeki huzursuz günlerin habercisi oluyor. Bir aa kuzusu var karşımızda. Ölülerin, yaşayanları gözlediğini düşünmekse ona rahatlık hissi veriyor. Hele ki bu kişi annesiyse. Evlenmeyişinin nedeni olarak evliliğin kaderinde olmadığını ve elbise dikiyor oluşunu bahane olarak sayıyor Alma’ya. Müzmin bir bekar olarak tanımlıyor kendisini ve evliliğin onu bir düzenbaza çevireceğini düşünüyor. Gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları derken daha ilişkilerinin başındalar ve bir parça kıl kuyruk oluşunun dışında Reynolds’u tanımıyoruz çok fazla, tıpkı Alma gibi. Oysa ki Reynolds, Reynolds’u gayet iyi biliyor, huylarının evlilik için uygun olmadığını da. Karşı taraf kısa bir süre sonra ve hiç hissettirmeden batmaya başlıyor ona. Kahvaltıda ses çıkardı diye, çok fazla yiyor diye, kendisine karşılık veriyor diye, evin hakimiyetini ele geçirdi diye. Reynolds aşka aşık bir adam sadece, uzun süreli ilişkiler onun harcı değil. Alma ise evin içinde konumu belirsiz bir obje gibi. Önemli müşterilere tanıtılmıyor, bir gölge gibi yaşıyor, çalışanlardan biri olarak kabul ediliyor, geldiği tabaka itibariyle de görgüsüz ve kaba olarak değerlendiriliyor ileriki zamanlarda. Sırf bu yüzden gelinlik provasına gelen ve elini sıkmaya tenezzül etmeyen prensesin yanına bizzat giderek ben burada yaşıyorum diyor, kısaca beni görmezden gelme diyor. İlişkilerde sorun nerede çözülür bilemeyiz dışarıdan bakan üçüncü şahıslar olarak. Çözüme bazen yatakta, bazen ayakta, bazen kalabalıklarla, bazen baş başa kalmışken ulaşılır. Alma ise kendisinden kurtulmak konusunda niyeti bozmuş olan Reynolds’la kendi yöntemleriyle savaşıyor. Yemeklerine kattığı zehirli mantarlarla onu hasta ettikten sonra, kendi elleriyle iyi ediyor. Onu kendisine bağımlı hale getiriyor ve hiçbir zaman evliliği düşünmeyen adam bir sabah uyanır uyanmaz Alma’nın yanıbaşına gelerek ona evlilik teklifinde bulunuyor hop diye. Huysuz, mesafeli ve müşkülpesent Reynolds huyundan vazgeçmese de, hastalıklı da olsa bu şekilde Alma kendisine ve ilişkilerine dikkat çekmeyi başarıyor her defasında, evlendikten sonra bile.

2806A7AB-9B00-464A-93A6-067CBDFE6C99

9306A960-BE4F-4FE1-8382-0483BB890F15

BB0C96FF-B94D-435E-89D8-749574E65BB3

Filmin unutulmaz anlarından bir tanesi Alma’nın sürpriz bir yemek esnasında Reynolds’la yaptığı kuşkonmaz üzerinden çıkan tartışmayla ilişkilerinin geldiği noktayı nihayet açık açık konuşabildikleri andı. Karşılıklı suçlamalara varan kavgalarının nedeni olan kuşkonmaz bir bahaneydi sadece. Bir kronotop olarak kullanılan tüm kahvaltı ve yemek sahnelerinde ilişkinin gidişatına dair önemli ipuçlarını gözlemledik. Her kahvaltıda muhakkak bir tartışma yaşandı taraflar arasında. Kah Alma ve Reynolds arasında, kah Cyril ve Reynolds ya da Alma ve Cyril arasında. Reynolds’un daha önceki kız arkadaşını boş boş oturduğu için göndermenin yollarını ortaya atan Cyril, Alma’yı sevdiğini açıkça belirtiyordu kardeşine. Biraz da onun desteğiyle ilişkileri ayakta kaldı. Kimi zaman çok belli etmeden Cyril’le Alma bir olup bir cephe oluşturdular Reynolds’a karşı. Bu gizli pakt yüzünden ateşler içinde sayıklayan bir çocuk gibi şikayet edip durdu Reynolds, Alma’yı Cyril’e. Ama yine de avcısının kendi elleriyle hazırladığı zehirli yemeği bile bile yedi. Zehirleneceğini, hatta öleceğini bile bile yaptı bunu. Bir çeşit arınma, yeniden aşık olma, hastalıkta ve en zor zamanlarında sahiplenilmenin verdiği güven, belki de bilincini kaybettiğinde gelen annesini görme ümidiyle yaptı tekrar ve daha da yapacak gibi görünüyor ne zaman ilişkileri tıkansa, ne zaman Alma’dan bıksa, sıkılsa ve de nefes alabildiği ve vücudu zehiri kaldırdığı sürece. Zehir ve panzehrin bir metafor olarak bir filmde bu kadar iyi kullanılabileceğine şahit oldum ilk defa. “Kim Korkar Hain Kurttan” ve “Kış Uykusu”nu anımsattı ara ara. Yılbaşı balosunda yaşananlar ve Daniel Day Lewis’in bile bile Alma’nın elleriyle hazırladığı zehirli mantarlı omletinden yediği sahneler hala aklımda. Bir de ruj sahnesi var filmin başlarında, ilk çıktıkları akşam yemeğinde. Başta Daniel Day Lewis olmak üzere, Cyril rolüyle Lesley Manville ve Alma rolünde Vicky Krieps son derece başarılı idiler bulundukları her karede. O, bu, şu derken ne Churchill rolünde Gary Oldman, ne yeniyetme Timothee Chalamet var aklımda Oscarlar’da en iyi aktör dalında ödülü kucaklamasını istediğim. Aklım fikrim bu uzun, ince, nazik ve “Phantom Thread” ile jübilesini yaptığını söyleyen İngiliz aktör de. Yaşayan en iyi aktördür benim açımdan.

F7AD809F-6AA5-4750-8861-34F7DB9DB8ED

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: