SUSPIRIA

ece753d9-222a-4084-8149-41632c837813

SUSPIRIA : 

“Anne olan bir kadın herkesin yerine geçebilir ama kimse bir annenin yerini dolduramaz.” 

“Cadılara inanmıyorum ama insanların suç işlemek için organize olduğuna, adına da büyü dediklerine inanıyorum.”

“Bazen tek ihtiyacım olan birinin bana iki kelime söylemesi” Susie Bannion

“Birilerine sanrılarını aktarabilirsin Sara. Din böyledir. Nazi Almanya’sı da böyleydi.” Doktor Klemperer

“O benim günahım, o benim bu dünyadaki lekem.” Susie’nin Annesi

GİRİŞ :

Filmi izlerken geliştirdiğim, film bittiğinde de düşünmekten vazgeçemediğim bir takım soruların önce soru, sonra da cevap kısmını paylaşacağım sizlerle ki, filmi açıklamaya başladığımda bir takım gölgeler düşmesin üzerine. Ha bir de yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Luca Guadagnino’yu sever miyim, severim. Altı adet uzun metraj film çekmiş yönetmenin gözde(bazısı fetiş der) oyuncusunun Tilda Swinton olduğunu dört filminde kendisine rol verişinden çıkartmak güç müdür, güç değildir. Kafalar, ruhlar uyuşmuştur besbelli. Yönetmenin altı filminden ilki, pek fazla ses getirmemiş olan “The Protagonists” iken, ikincisi altı yıl sonra gelen ve izlerken nereden çıktı bu saçmalık, çekse çekse işsiz kalmış bir yönetmenin işidir bu sığlık diye düşündüğüm Melissa P. idi. Beğenmedim desem de, izlemiş olduğuma göre ikinci filminin ilkine nazaran daha çok ses getirdiğini kabul etmek gerekir. “I am Love” ortaya çıktığındaysa ben bu yönetmenin o yönetmen olduğunu çoktan unutmuştum bile. Sonra bir yeniden yapım olan “A Bigger Splash” geldi ki, yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısına tanık oldum. Sonra taptaze bir nefes olarak “Call Me by Your Name” geldi. Neden taze, çünkü merkezindeki eşcinsel hikayeden ziyade ilk gençlik aşkının yaşattıklarını ve o çağın verdiği masumiyet ve mahcubiyeti hissedebildik sayesinde. Bu hissi belki Proust yaşatabilirdi o çok uzun cümleleriyle sayfalar süresince. Edebiyat sayesinde karakterin iç dünyasına girebilirdik kolaylıkla, oysa ki iş, canlandırması çok daha zor olan dış dünyaya ve dolayısıyla peliküle aktarmak kısmına geldiğinde kelimelerin gücü bir kenara, görüntülerle o karakterin iç dünyasını başarıyla anlatmak vardı diğer yanda. Bir şarkıyla belki, kendi gençlik günlerinizi yad eder, sonra da buna nostalji dersiniz. Luca ise bana ait olmayan bir hikayenin kahramanlarıyla, bu hissi iliklerime kadar hissettirebildi bana ve benim gibi düşünen insanlara. Artık hemen hemen izlediğim her filmin her sahnesini sorgular hale gelmişken, kendimi bir filme teslim ettiğim yegane anların kahramanı idi kendisi. Hal böyle olunca da, bir sonraki projesi ne olacak derken, Suspiria’yı duyduğumda hem yadırgadım önce, sonra da dedim ki kendi kendime Luca yeniden çevrimleri(bazısı remake der) sever. Uyarlama konusunda komplekssizdir. Kıyaslanmaktan korkmaz, kendi imzasını atmayı sever. Yine böyle olacaktır dedim ben de. Bir filmde yer alan en sevmediğim şey neydi? Gore unsurlardı, bir kez daha belirteyim burada. Ama onların mevcudiyetini bile görmezden geldim. Bunlar neler miydi? Patlayan bedenler, patlayan bedenlerden fışkıran kanlar, oluk gibi akan kanlar, daha daha yamulan bedenler, doksan derece açıyla dönen hem korku hem de şaşkınlık ve acıyla açık kalmış bir çift göze evsahipliği yapan kafalıktan çıkmış kafalar, falan filan. İğrenç bulduğum bunca şeyi, kitsch de bulurum, bu tarz filmler hep ikinci sınıf filmlerdir gözümde. Fakat kendimi filmin akışına bırakınca, onları da boş verdim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Thom Yorke’un melankolik tınılı Suspirium’unun ritmine uygun yumuşak geçişlere fakat ince detaylara sahip açılış jeneriği benim izlediğim en iyi açılışlardan biriydi, belki de en iyisi. Yönetmenin, Tayland doğumlu ve telaffuzu oldukça zor isimli görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’la beraber Call Me by Your Name’den sonraki ikinci ortak çalışmalarında yetmişlerin optik zoom’larına ve benim tavşan hamlesi dediğim ani kamera hareketlerine gönderme yapmadan bırakmadılar izleyicilerini. Meraklı kulakların ancak ihtimal verebildiği, makyajın altında tanınması son derece güç olan Tilda Swinton’ınsa Madame Blanc dışında canlandırdığı Doktor Klemperer rolüyle ücretini ikiye katladığını düşünmekteyim. Helena Markos ile de üçe. Bir filmde karşıma çıkmasa adını anmayı her defasında unuttuğum, 21. yy.’ın en iyi karakter oyuncularındandır kendisi. Guadagnino için de ilham perisi. Belirtmekte fayda vardır her fırsatta. Fakat diğer oyuncular da göz doldurdular kısaca. Dakota Johnson ve Mia Goth dışında, Patricia rolündeki Chloe Grace Moretz dar alanda tatlı tatlı paslaştı durdu Tilda Swinton’la.

d36fb85e-23f6-4bb6-826a-0dbb17a0a171

Kısaca Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı, Dario Argentino’nunkinden çok başka olabilir. Zaten amaç da budur. Film bize görsel bir şölen ve dönem atmosferini hatırlatmış ve yaşatmıştır. Fantazi, korku ve gizem; hiç sevmediğim üç tür olmalarına rağmen, biraz da yönetmeninin hatırına izlediğim, pişman olmadığım, çünkü filmin orjinalini yıllar önce izlemiş ve unutmuş biri olarak karşılaştırma şansı bulamamış bir izleyici konumunda ekran karşısına geçtiğimi belirteyim. Kareografisi son derece başarılı olan mahzendeki ayin sahnesi, yemeklerin hareketli ve gürültülü bir şekilde toplu halde yendiği tüm yemek masası sahneleri, açılış ve kapanıştaki hüzünlü anları ve ince detaylarıyla, iyi bir yönetmenden gövde gösterisi olarak algılanıp izlenmelidir bence en kısa zamanda. Bir psikiyatrist saklanmakta olduğu muayenehanesinde vicdan azabı çeke çeke geçmişin hayaletlerini kovalamaktadır, bir genç kız çocukluğunun en büyük hayalini Berlin’e gelerek gerçekleştirmektedir, Nazizim’den sıtkı sıyrılan Almanya’da Baader-Meinhof fenomeni yaşanmakta, cadılarsa kurdukları dans okulunda bir yandan liderlik hususunda iç çekişme yaşarlarken, diğer yandan kendilerinden olmayanı yok eden, gençlerin kanına giren belki de yüzlerce yıllık bir cadılık geleneğini yeraltından sürdürmektedirler. Korkunç ölümler yaşanır, bedenler dansın kareografisiyle eşzamanlı olarak yamulduktan sonra, kasap çengelleriyle asılmadan kurtulamazlar. Görünen ve içine girilmediği takdirde görülmez olanın savaşı yeraltından sinsice ilerler. Filmin sonundaki ayin sahnesinin kareografisi Nazi Almanyası askerlerinin alanlardaki gösterilerini anımsatır. Filmin unutulmaz anları vardır, bu da onlardandır. Sonuç olarak “giallo” türünün belki de en önemli temsilcisi olan Dario Argentino’nun bu türü en iyi tanımlayan özellikler barındıran filminin yeniden yapımı yabana atılacak gibi değildir. 

Son bir sorum ve de cevabım var: Filmin orijinal hali ya da yeniden yapımı ilk on’uma girer mi? Asla. Tür olarak fantastik, korku ve gizem; sevmem, sevmem, sevmem. Hele bir de bu film sayesinde haberdar olduğum giallo denen tür’ün özelliklerini okuyunca bir kez daha tescillendi neden. İzleyin, giallo neymiş araştırın, sonuçlarına katlanın. 

75a5b1b1-4b44-4d61-844d-8bf0a93bd0c1

bed3f9e5-d497-450a-8766-12b8ca9537c0

BÖLÜNMÜŞ BERLİN’de GEÇEN ALTI SAHNE VE BİR KAPANIŞ :

Berlin bir duvarla bölünmüştür ve birleşmesine yani duvarın yıkılmasına daha on dört yıl vardır. Yıllardan 1977’dir. Yığınlar toplanmış, Baader’e özgürlük, Meinhof’a özgürlük diye sloganlar atmaktadır. Patricia, Dr. Josef Klemperer’in muayenehanesine girer rüzgar gibi. Doktor onu sakinleştirebilmek için, seansını erteler. Hikayesinin ve seans detaylarının yer aldığı dosyası bir hayli kabarık olan hastasıyla ilgili notlar almaktadır Jung’cu doktor. Daha önceki seanslarda her ne anlattıysa, doktor onun için kurguladığı mitolojinin doğrulandığını hissediyor notunu alır. Patricia, Olga’yı  uyarmak gereksinimi duyduğunu, binada gözükenden çok fazla şey olduğunu ve cadılar tarafından yönetilmekte olduğunu, Markos’unsa ruhuna girmek suretiyle onu ele geçirmek istediğinden bahseder. Paranoyak bir hali vardır. Jenerik akmaya başladığındaysa, bize ayrıntılardaki gizli güzellikleri izlemek düşer. Susie Bannion’un geldiği Ohio’da yer alan bir Amish kasabasında geçen çocukluğunda annesi kanserden iplik gibi olmuş, halsizlikten konuşamazken, babasının eve çağırdığı doktor, çiftçilikle uğraşan ailenin tarlası, evin içinde yer alan yürek burkan detaylar insanı üzmekle başlar önce.

fe3e57d6-9fcf-489e-a0cb-18a084969393

12c1ae2d-c12c-49e3-94e1-f9a381c7dd59

Soğuk Savaş süredursun, Patricia’nın radikal militan gruplara katılmak üzere Doğu Berlin’e geçtiği, dolayısıyla da ortadan yok olduğu bir zamanda, Susie tam da Berlin Duvarı’nın karşısında yer alan dans topluluğuna katılmak üzere başvuracaktır. Resmi bir eğitim ya da referansı olmayan Susie’nin ilk performansını duvarların ardından hisseden Lady Blanc ve diğer eğitmenler tarafından okula kabul edilmesi çok uzun sürmez. Kayıp Patricia’nın odasına yerleştirilir, en yakın arkadaşı Sara olur. Radyodan eşzamanlı olarak Kızıl Ordu Fraksiyonu’na dair bilgiler gelmekte, topluluk içinde Marcos ve Blanc arasında sogukkanlı bir liderlik çatışması yaşanmaktadır. Susie’nin kendinden geçerek sergilediği dans esnasında, zavallı Olga kıstırıldığı aynalarla çevrildiği odanın içinde oradan oraya savrulur. Sanki Susie içine girmiş ve onu duvardan duvara atıp, eklem yerlerinden bükmektedir. Bir çeşit voodoo izleriz. Düğüm olan kızın başına toplanan eğitmenler onu kasaplardaki bir et parçasıymışçasına kancalar takarak kaldırırlar olduğu yerden. Blanc ve Markos başta olmak üzere tüm eğitmenler birer cadıdır. Madame Blanc’ın ismini verdiği Volk dansıysa ismini bir Nazi kalıbı olan “tek ırk, tek devlet, tek lider”de geçen ırkın karşılığından alır. Almancası da şöyledir: “Ein volk, ein reich, ein führer”. Nazi Almanyası’yla, cadıların yaşantıları benzeşmektedir. Kutlama amaçlı gittikleri restoranda yemek yerken bile kadın kadınadırlar. Zaten film boyunca iki detektif dışındaki tek erkek Doktor’dur, onu da yine bir kadın oyuncu canlandırmaktadır. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, senaristi ve neredeyse tüm set ekibi erkekken, bir kadın oyuncu şöleni vardır ekran karşısında. Kadın kadına yaşarlar, dans ederler, yerler, içerler, ritüeller yaparlar. Ve birbirlerini esir ederler.

Grinin bilmem kaç tonu serisi ile kariyerini baltaladığını düşünen başta annesi Melanie Griffith’e inat, Guadagnino ile “A Bigger Splash”den sonraki bu ikinci çalışmasında da, güzel bakan yeşil gözlerinden bağımsız olarak iyi bir oyunculuk veren Dakota Johnson’ın, Carrie filmindeki Sissy Spacek’i andıran, kısık sesle konuşan, beline kadar uzanan saçlarıyla taşralı havasından sıyrılıp lider anne pozisyonuna evrilişini izlemek oldukça keyifliydi. Hoş bir sürpriz olarak ilk filmde Susie Bannion’ı canlandıran Jessica Harper’ın Anke rolünde karşımıza çıkması da ayrıca hoş bir detaydı doğrusu. Bir de Luca’nin filmin prömiyerinde giydiği kırmızı takım elbise var ki, evlere şenlik. Sanki filme hakim renklere bir gönderme yapıyordu bu sayede, kim bilir? Vebnedik prömiyerine katılan oyuncuların pek çoğunun tercihiydi kırmızı ve tonları.

images.jpeg

8388188a-4e62-4d5c-a7ef-8d1c96bbb9e5

7e11ed29-dca7-43d2-bb43-5fc3c863d302

Reklamlar

A BIGGER SPLASH

images-13

A BIGGER SPLASH :

“Mutluyum Harry, buna katlanamaz mısın?” Marianne

“Adın yine başardı.” Harry

“Sana çok fazla taviz verdim. Biz arkadaştık. Kardeşten öte. Şimdi sen bana sadece katlanıyorsun. Bu ne kadar kırıcı biliyor musun? İstediğini düşün, yargıla beni ama bana katlanma.” Harry

”Hepimiz öyleyiz. Herkes ahlaksız. Asıl olay da bu zaten. Görüyoruz ama yine de birbirimizi sevmeye devam ediyoruz.” Harry

Yönetmen Luca Guadagnino’nun 2009 yılında vizyona giren “I Am Love”ından sonra çektiği bir sürü bir sürü kısa metraj ve iki de uzun uzun belgeselden sonra 2015 yılı yapımı, romantik manzaralı keyifli mekanlara(bir nefeste okuyacaktınız çift sıfatlı tamlamamı), kaliteli müziğe, şık bir gardroba(söz konusu Swinton’ın kostümlerini hazırlayan Dior), bir süre sonra gözünüzün alıştığı çırılçıplaklığa, bir havuza, bir hizmetçiye, Tilda Swinton’ın fısıltılarına, Ralph Fiennes’ın hayal kırıklığı yaratmayan cüretkarlığına sırtını dayayan, özenli, enteresan ama bir hayli uzun, bir yeniden uyarlama olan “A Bigger Splash” i izleyebildim sonunda. Hiçbir Ada’nın hayal kırıklığı yaratmayacağı iddiasının abartı olmadığını bildiğimden muhakkak ilginizi çekecek bir şeylerin var olacağını tahmin edebiliyorum izlemeyenleriniz için şimdiden. Kış kış, donan yerlerimizi ısıtacak yakıcı bir güneş bekliyor izleyenleri, bunalınca serinleyecekleri bir büyük havuz, Allah vergisi, bronzlaşmış güzel vücutlar, içki, uyuşturucu, rock’n’roll, tuzda balık, mülteci sorunu, dozunda bir gerilim ve hayran bir de komiser var filmin içersinde. A Bigger Splash tüm bunlar için bile izlemeye değer olsa da, film bir başyapıt olmadığı gibi, yönetmenin de bir başyapıt ortaya çıkarmak telaşında olmadığını anlıyorsunuz bir zaman sonra. Telaşsızlığı filmin süresinin tam tamına 125 dakika olmasından ve bu süre boyunca da oyunculara uzun uzun bakışma, izleyiciye flashbackler sunma, bir şarkılık performansı hiç kesmeden koyma, pehlivanlar gibi havuzda güreşerek boğulma gibi serbest zaman ayırmasından anlaşılıyor zaman uzadıkça. Oyuncuların çıplak olması ve havuz sahnelerinin bolluğundan ötürü kuruyamamalarından sorun çıkarmadıklarını düşünsek de sıcaktan bunalan set ekibinin yaydıkça yaydığını düşünmeye başlıyorsunuz fena halde. Böyle bir film için bu süre çok uzundu sadece. Tamam entrika, tamam gerilim, tamam müzik, mekan ama… Ama’sı var işte. Tebrik edilesiyse bu uzuun zamanın hiç sarkmadan uzamış olması sadece ve bu nedenle de sıkmıyor sizi, nankörlüğüyle bilinen zaman geçiyor her şekilde. Filmin orjinali olan 1969 yılı yapımı La Piscine’in de 120 dakikalık süresini ve ortalama puanını görünce bu sefer de ancak demek ki diyorum kendi kendime ve St-Tropez’de geçen Alain Delon ve Romy Schneider’lı filmden birkaç kare getirmeye çalışıyorum gözümün önüne. Havuzun çevresinde güneşlenen ikili ve de nedense hayal meyal yılanlar… Çok yakıştığından hayal ediyorum belki de.

Film Review A Bigger Splash

Bir rock star ve bir belgesel film yönetmeninden oluşan ve tavşanlar gibi sevişen çiftimizin mutluluğu ve çıplaklığı yaz tatili için geldikleri Sicilya ile Tunus arasındaki volkanik bir ada olan Pantelleria’da, kadının müzik yapımcısı eski erkek arkadaşının on yedi yıl sonra hayatına giren kızıyla beraber yapmış olduğu emrivaki ziyaretle bozuluyor. Çift kumsalda güneşlenirken aldıkları haberle, eşzamanlı olarak gölgesi üzerlerinden geçen uçağın inişi hoş bir detay oluşturuyor dört tarafı sularla çevrili, hepi topu Bozcaada’nın iki katı, Gökçeada’nın yarısı kadar kilometrekareye sahip mini mini Ada’da. Bu zamana kadar Marianne’in erkek arkadaşıyla tek kelime konuşmadığına şahit oluyoruz yadırgamadan. Ses tellerinden ameliyat olan Marianne’i canlandıran Tilda Swinton küçük çığlıkları, fısıltıları ve başarılı vücut diliyle harikalar yaratırken, yönetmenin ne yaparsan yap ama büyük oyna dediğini düşündüğüm Ralph Fiennes hiç durmadan ve hiç susmadan canlandırıyor Harry karakterini. Gizli bir rekabet damgasını vuruyor filme iki adamın arasında geçen, arzu nesnesiyse iddiasız görünen Marianne Lane iken. Harry her fırsatı değerlendiriyor amaca giden yolda. Geçmiş hukuklarını hatırlatıyor her fırsatta. Marianne’in annesi, stüdyoda geçirdikleri zamanlar ve sahne arkasında yaşananlar gibi. Beraber geçirdikleri onlarca yılın anılarını taşımış sanki bavulunda. Evin bahçesinde yolunu şaşırmış yılanlar da bu gittikçe dozu artarak büyüyen düşmanlığın bir metaforu olarak çıkıyorlar ev sahiplerinin karşısına. Öte yandan babasının ona küçük çakalım dediği kızı Penelope’i de hoşlanmaya başladığı Paul yüzünden kimi zaman su yüzüne çıkan gizli bir rekabete giriyor Marianne ile. Bazen üçgen, bazen dörtgen ama hep bir ikilem var bu karmaşık ilişkilerde ve doyumsuz insan ruhunun içinde. Bilinçli bir şekilde karşı tarafın canını yakmak için elinden geleni yapıyor istilacı ruhlar. Tekrar kazanmak istiyor Harry Marianne’ı. Ve Penelope Paul’ü fethetmek istiyor. Marianne ve Paul incinip duran müşkil durumdaki ev sahipleri olarak tahammül etmeye çalışıyorlar bu çılgın baba ile huyunu hiç bilmedikleri fakat anlamaya çalışmak durumunda kaldıkları kızına karşı. Bu ise karşı tarafı üste çıkartıyor her şekilde. Misafir misafiri istemez, ev sahibi hiçbirini istemez deyimi gerçekleşiyor bir sahnede gözlerimizin önünde. Harry’nin iki kadın misafiri taksiden indiğinde özellikle Marianne bu işten hiç hoşnut olmasa da, sen ne yaptın Harry sözleri havaya karışıyor ve misafir verandada alıyor soluğu. Bu durumda kaprissiz rock star’ımız ev sahibi olarak nezaketini sürdürmeye devam ediyor dirençle.

images-14

images-18

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Penelope’nin gelmeden önce babasının hakkında anlattıkları yanında, Ada’da bulduğu Marianne birbirinden oldukça farklılar. Onu bir rock star’a göre hayli domestik buluyor. Başarıları ve erkek arkadaşından hoşlanması, üstelik babasının da aynı kadın için rekabet etmesi içinde gizli bir hasedin büyümesine neden oluyor. Dört karakter arasında en mantıklı hareket eden ve konuşan Marianne oluyor. Kızın iğnelemeleri karşısında boğazından zor dökülen bir sesle seni üzecek bir şey mi yaptım diyor. Harry’yi kızına fazla sıkı fıkı davrandığı için uyarıyor. Harry hemen alınıp hiddetlense de, bunun kendileri ve ortak geçmişleriyle alakası olmadığını söylüyor Marianne. Öyle de. Sürekli taciz edilen, mağdur olan taraf Paul’le ikisi çünkü. Yaşananların etkisiyle Paul bir gece bıraktığı alkole sarılıyor ve olanlar oluyor. Birikmiş hıncını çıkarıyor Harry’den biraz fazla ileri giderek. İçkinin Paul’e yaramadığını, daha önce de bir çeşit intihar olan kazayı da alkollüyken yapmış olduğu geliyor akıllara. Yönetmen akıllara ziyan bir sahneye imza atıyor bu vesileyle. Sabah olunca Marianne’in Harry’i havuzda ölü bulduğu andaki tepkisi ve bu sahneyi canlandıran Tilda Swinton’ı ve Marianne’in boğazını ve dolayısıyla sessiz çığlıklarını izlemek, ayrıca filmin ilk yarısındaki Tilda’yı ve sessiz doruk anını görmek, bunlar çok az filmde karşılaşacağınız bir hayli özel oyunculuk anları olarak kalıyorlar aklımda. Swinton ve Fiennes bir taraftan döktürürken diğer oyuncuların başarılı performanslarını da göz ardı etmek mümkün değil. Özellikle Dakota Fanning orjinalinde Jane Birkin’in oynadığı Penolope rolünde sessiz ve derinden giden bir Lolita’yı canlandırırken, filme bir Fransız havası veren tek oyuncu oluyor.

Filmin sonunda mazlumlar bir noktadan sonra çıldırıp, zararlı misafirlerinden bilinçsizce intikam almış oluyorlar. Paul nihayet Harry’yi boğmak suretiyle öldürüyor. Suçunu Marianne’e itiraf ettiğindeyse, kadın ona kızamıyor. Çünkü biliyor ki tüm bunların yaşanmasında kendi payı da var ve Harry hiç olmadı çenesiyle insanı çileden çıkartabiliyor, her ne kadar eğlenceli olsa da. Ortak mazileri yüzünden erkek arkadaşının gözü önünde ona taviz veriyor defalarca uysallıkla. Tam da işler rayına oturacakken yani Harry ve Penelope ertesi gün evi terk edecekken, hayatlarını terörize eden insanlardan çok başka bir vesileyle kurtuluyorlar yazık ki. Sorgulama esnasında Penelope’nin İtalyanca bildiği ortaya çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında babası ölmüş bir kız olarak hiç de üzgün durmuyor. Babasının öldüğüne üzülüp üzülmediğini soruyor Marianne ona acınası bir halde. Ve de onlara yirmi iki dediği halde on yedi yaşında olduğunu da öğreniyoruz. Marianne havaalanında bundan önce ona birbirleriyle iletişim kurmak için çırpınan insanların zor zaman geçirişlerini izlemeyi sevdiğini, onları düşman olarak algılayışına bir anlam veremediğini söylüyor. Uçak kalkmak üzereyken, Penelope’nin tüm pervasızlığıyla verdiği küstah cevap karşısında kendisini tutamayarak attığı tokatla sakinleşiyor nihayet. Harry’e söylediği ayrılık cümlesini kızı kendisine karşı kullanıyor hiç yokken.Babasının ona karşı kızını doldurduğunu anlıyoruz böylelikle, yalnız ikisinin bildiği anlarını paylaşmış ve bu da kızın içinde hınç yaratmış. Sinirleri bozulan kızın kalbiyse bu vesileyle yumuşuyor ve uçakta zırıl zırıl ağlamaya başlıyor. Gidenlerin ardından baş başa kalan çiftse rahat bir nefes alıyorlar nihayet. Tıpkı eski, huzurlu günlerinde olduğu gibi.

Film boyunca bahsi geçen mülteci sorunu ise bir anlamda Paul’ün kurtuluş bileti oluyor. Karşıdan botlarla kaçıp gelen Afrikalı mültecilere atıyor Marianne suçu ve bir kez daha adı kazanıyor, mülteciler her şekilde kaybetmeye ve kaybolmaya devam ederlerken. Kendisinin ünlü bir rock star olduğunu bilen müfettiş fazladan hürmet gösteriyor ona ve pahalı çantasına(Dior’dur o da). Mültecilerse haberlerdeki yedi ölüden biri ya da Ada’nın ıssız bir köşesinde Penelope ve Paul’ün karşısına aniden çıkıveren ve korku unsuru olarak var olan insancıklar olarak kalıyorlar belleklerde. Çok duygusal bahsediyor onlardan haberleri sunan spiker. Anavatanlarında mutsuz, savaşın korkularıyla işaretlenmiş, daha iyi bir gelecek için anavatanlarını terk etmek zorunda bırakılanlar diye. Bu yakaya geldiklerinde ise bir cinayetin olası şüphelisi olabiliyor her biri ayrı ayrı hiç bilmeden.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: