BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

20170410_151350-01-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

“Adalet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.” AKŞEYH

GİRİŞ :

Uzuun bir dünün ardından, gözlerimi, erken bir sabaha daha Sapanca il sınırları içerisinde yer alan Taraklı’da açıyorum. Akşamdan bayılarak uyuyup kimselere şu saatte kalkarım, bu saatte giderim diyemediğimden, odama girip de bir daha da çıkmadığımdan, Ferah Hanım odasında ve sessizliğin ortasında şaşkın ama ferah bir şekilde ayılmaya çalışıyorum şimdi. Aşağıdan gelen ses artık dünyaya açıldığımızı söylüyor. Kilidin içinde birden çok defa dönen anahtarı tutan elin sahibi Nazan Hanım oluyor. Umuyorum adını doğru hatırlıyorumdur ama bana nefis bir kahvaltı hazırlıyor hızlı hızlı. Ekmek almaya gidip geliyor aynı hızla. Oğlu geliyor biraz sonra. Oğlu okula gidiyor daha sonra. Yalnız başına gelmiş bir kız daha var kahvaltı bekleyen. O omlet istiyor, ben yumurtaya yerim olamayacağını hissediyor ve istemiyorum. Bana bazlamam var diyor. Taraklı’da ne yesem güzel geliyor bunu anladım ama havuç ve elma reçeli, ama daha çok havuç reçeli nasıl güzeldi anlatamam(kırk iki yaşındayım, biraz damak tadım gelişti geç de olsa, eskiden ne yediğimi unuturdum, sonra sonra bir parça minnet duygum gelişti şükür). Gerisi zeytin, peynir… Hanımeli Konağında çalışan Murat ve Nazan’ın isimlerini giderayak ancak öğrenebiliyorum, onlar da benimkini. Mevzu Tarak’lıysa, içiniz rahat olsun. Kimse sizi zorlamıyor herhangi bir konuda. Adınızı bile son dakikada söyleseniz yeterli olabiliyor.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

20170410_151037-01
Gazi Süleyman Paşa Cami

GÖYNÜK :

Bir taksi tutuyorum Göynük’e gidebilmek için. Mecburen. Uçarcasına götürüp bırakıyor beni. Bavulumu parkın içindeki kafeteryaya bırakıyorum. Ne kalacak yerim var ne de bildiğim bir emanethane. Ama biliyorum ki koyduğun gibi bulursun böyle yerlerde emanetini. Adı üzerinde çünkü; “emanetin”. Şeytan Göynük’ü tanımıyor daha. Öte yandan şoför bugün Göynük pazarıdır diye müjdelemişti. Ne sevinmiştim o an anlatamam. Bir ilçenin pazarının olduğu gün yakın köylerden insanlar gelir ve bu da renktir. Pazarın yanındaki kahvede oturup fotoğraflar çekiyorum. Ben onlara serçe diyorum. İki serçe yakalıyorum ve masumiyetlerinden faydalanıyorum. Serçelerden bir tanesi bize ne faydası dokunacak bu çekeceklerinin diyor, size bir faydası olmayacak diyorum açık yüreklilikle. Göynüklü Şerif ve Hüseyin sabah sabah poz veriyorlar objektifime.

IMG_0125

IMG_0130

IMG_0415
Peynir Pazarı
20170410_144914-01
Göynük Pazarı

Göynük, Ayaş-Sapanca Koridoru adı verilen, ipek yolunun yanı sıra kral yolu, Roma yolları, Osmanlı’nın doğu fetih ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname güzergahları arasında yer alan bir başka durağı imiş aynı zamanda. Sapanca, Geyve, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Nallıhan, Beypazarı, Güdül ve Ayaş bu güzergahta yer alan yerler sırasıyla. Benim gördüğüm kadarıyla, ister istemez de olsa Taraklı’yla karşılaştırdığımda, çevre planlaması yerli yerinde, derli toplu, temiz, orjinalliğini korumakla birlikte restorasyon açısından kaynak bulmakta sıkıntı çekmediği aşikar olan, çokça da yaşlı nüfus barındıran, eski evleri ve konaklarıyla Safranbolu’yu anımsatan, bir bekçi misali konumlanmış Cumhuriyet döneminden yadigar Tarihi Zafer Kulesiyle göz kamaştıran, Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocası, mutasavvıf, alim-tabip ve şair Akşemsettin Hazretleri’nin ya da benim sevdiğim adıyla Akşeyh’in türbesini barındıran, kıyısında serinlemek için iki tane de gölü olan Göynük için fetih hareketimin borusunu öttürüyorum Allah’ın izniyle. Bu topraklarda bir parça icazet almak gerekiyor göklerdekinden. Buranın havası, suyu onu gerektiriyor azıcık. Kendi küçük fethimi ortama uyum sağlayarak gerçekleştiriyorum. Umuyorum beni anlıyorsunuzdur. Burası Bolu, Göynük dolayları ve hava fetih için açık, sıcaklıksa artı on derece. Ordumu sığdırdığım valizim parktaki kafeteryada, silahlarımdan tabletim, telefonum ve yedek şarjlarımsa yanımda. Başlasın lütfen.

Snapseed

20170410_154451-01

ZAFERLERE GEBE İLK DURAĞIM : TARİHİ ZAFER KULESİ

…’ne dilim dışarda tırmanıyorum. Kalabalık bir grup karşılıyor beni. Çıktığıma değdi diye düşünürken, bu kalabalığın kule çevresinde çalışan işçiler olduğunu kavrıyorum. Fetihle dopdolu aklım, egomu ısırmaya başladı bile. Ortalık toz duman ve hüsranımı umursamaz görünen işçilerinse tek dertleri öğle yemekleri. Fikir ayrılıklarıysa yemekten önce çay isteyip istemedikleri. Dünya için küçük, anı yaşayanlar için büyük hevesler fethimi bölse de benim de aklımda öğle yemeği var aslında. Ne yesem acaba? İçine giremediğim, hatta yüz metreden fazla yanına yaklaşamadığım Zafer Kulesi ilk mağlubiyetim oluyor böylelikle. Maça bir sıfır yenik çıkıyorum ve bu hiç hesapta yoktu. İçeri aldığım dilimle yokuş aşağı iniyorum sessizce.

AKŞEMSEDDİN TÜRBESİ :

Göynük’ün üzerindeki izlerinin silinmesinin mümkün olmayacağı, Göynük’ü Göynük yapan mutasavvıf. Şam doğumlu, Hacı Bayram Veli’nin müridi, Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından, İstanbul’un da manevi fatihi aynı zamanda. Saçı sakalı ak olduğundan ve hep beyaz esvaplara büründüğünden “Akşeyh” olarak anılmaktaymış. Şimdiyse şöhretten uzak sakin sakin yatmakta ebedi istirahatgahında. Bir yanında asası diğer yanında oğullarıyla. Bir zamanlar ve çok zamanlar önce yani sene 1453’ü gösterirken, ellerinde çiçeklerle padişahını karşılamak için bekleyen halk, padişah sandıkları beyaz sakallı, ağır duruşlu olan Akşemseddin’e uzatırlar çiçek demetlerini. Akşemseddin göz ucuyla Fatih’i göstererek: “Sultan Mehmet odur, ona veriniz” derken, FSM, onlara: “Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır”, der ve İstanbul’a ilk Akşemseddin girer. Mutasavvıflığı ise aynı zamanda tıp, astronomi, biyoloji ve matematik alanındaki çalışmalarını kapsayan çok yönlülüğünden de gelmektedir. Mikrobiyolojinin babası sayılma nedeni tarihte ilk mikrop teorisini ortaya atmasından kaynaklanıyor. Az yiyip, az uyuyarak, halka az karışıp, Allah’ın adını sık zikrederek manevi huzura erilebilir ancak diyen Akşeyh’e, Diyar-ı Akşemseddin olarak bilinen Göynük’ten soruyorum sesimi bir anlığına da olsa duyacağını umarak; kaderin esirin diye buyurmuşsun hani, ya kader eserinse? Aklın varsa kimsenin bulunmadığı tarafa doğru yola çıkma demişsin, ben hep tersini yaptım Hocam, sakın kafa tutmak için böyle yaptım sanma, içimden öyle geldi, beni anla. Ekmeği ve helvayı soğuk ye demişsin, nefsini köreltmek için bu da anladığım kadarıyla, bu yüzyılda biz rejim diyoruz ona, kısaca. Bir de Allah sevdiği kulunun rızkını kısar da verir demişsin, çünkü dünya nimetlerinin azlığı gönül aynasının pasını siler diye de eklemişsin. Fatih Sultan Mehmet olmak varken, yüzlerce yıl sonra tebaa olmak hoşumuza gider mi sanırsın Hocam! Bunların dışında kalan tüm nasihatlerini okuyorum teker teker. Yusuf Bey Caddesi üzerindeki duvarlar onun öğütleriyle kaplanmış boydan boya. Göynük’ün üzerine sinmiş, onunla bütünleşmiş adeta. Oysa ki Ömer Sikkin(bıçakçı demekmiş) ya da yanlışlığa mahal vermemesi açısından Bıçakçı Ömer Dede Türbesi ile Debbağ Dede Türbesi de ziyaretçilerine açık vaziyette. Debbağ Dede’ninki evlerin arasına sıkışmış olsa da Ömer Sikkin’in türbesi ferahta. Okuduklarım kadarıyla Akşemsettin Hazretleri ile arasında bir çeşit erk kavgası olmuş, Hacı Bayram tarafından kurulmuş olan Bayramiyye tarikatı aralarındaki sürtüşmeden ötürü ikiye ayrılmıştır. Ömer Sikkin’in temsil ettiği kola Bayrami Melamiliği, Akşemseddin Hz.’nin temsil ettiği kola da Bayramiyye-yi Şemsiyye adı verilmiştir. Türbesinin içerisinde çerçeveletilmiş bir de yazı vardır. Der ki; “Bismillahirrahmanirrahim! Rabbimiz! Müslümanların dağınıklığını gider, hep birlik ve dirlik ver. Kalplerimizi birbirimize ısındır, bizleri birbirimize sevdir, bizden bütün şerleri ve zararları uzaklaştır(s.a.v)AMİN.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Snapseed
Bıçakçı Ömer Dede Türbesi(Ömer Sikkin)

HANEDAN BUTİK OTEL ve GÖYNÜK BELEDİYESİ YÖRESEL EL SANATLARI MERKEZİ:

Otelin sahibi ve işletmecisi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü mezunu ve emekli coğrafya öğretmeni olan Erol Bey, Göynük’ü, konaklarını ve daha da bir sürü şeyi hızlı hızlı anlattıktan sonra beni alıp belediyeye ait olan Yöresel El Sanatları Merkezi’ne götürüp bırakıyor. Benden önce on kişilik gazeteci grubunu ağırlamış otelinde. On kişi gezmek nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyorum. Baş edemeyeceğim bir durum sanırım. İnsanlar tanıdıkça sevilesi değil, kaçılası şeylere dönüşüyorlar ve yaradana rağmen yaratılan her zaman sevilmiyor. İçimdeki insan sevgisini saklandığı yerden çıkartamazsam iyice içime kapanıp tek kişilik bir köy besleyeceğim yüreğimde, çaresizce. Şimdi de bir sürü kadının ortasında kalıveriyorum. Fakat bakıyorum da, çoklar ve mutlular. Nasıl mı? Mutlu musunuz, hayattan bir beklentiniz var mı dediğimde, mutlu muyuz değil miyiz bilmiyoruz ama bir beklentimiz de yok diyorlar. Büyük hırsları yok, küçük endişeleri var. Genç kızlar gelip gidiyor ara ara. Hiçbirinin yanlış zamanda, yanlış bir aileden doğduklarına dair şüpheleri ya da tam tersi yanlış çocuklar mıyız düşüncesi taşıdıklarını sanmıyorum. Tasasız görünüyor gençler. Coşkuları içlerinde saklı, zaten hepsi de kapalı. Hanımların fotoğraflarını çekerken gülüşmeden edemiyorlar kendi aralarında. Temiz, titiz kadınlar hepsi, belli. Evlerine git mis gibidir şimdi. Akşam yemekleri sabahtan yapılmıştır, buradaysa şimdi çay vakti. Bir çaylarını içiyorum ben de, gitmeden. Kültürel miraslarımızı yeni nesillere taşımak adına, kadınlar açısındansa altın bilezikmişçesine birer sertifika sahibi olmaları ve günlük cüzi bir ücret karşılığında harçlıklarını çıkarmak için tokalı örtme yapmayı öğrenip, öğretmeleri çok çok önemli. Aklıma geliyor da içim cız ediyor bir an kapatılan Köy Enstitülerini düşününce.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

ÇUBUK GÖLÜ, ÇOBAN KADIN VE KARA HOROZ :

Merkezde bulunan taksi durağından sıradaki araca biniyor ve Çubuk Gölü’ne doğru düşüyoruz yola. Genç bir çocuk götürüyor beni. İyiniyetli de. Rahat ediyorum arka koltukta. Her yerde Ankara Belediyesi’nin izleri var diyorum. Öyledir diyor. Arada Gökçek eşiyle gelir, eski belediye başkanıyla yemek yer ve döner diyor. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşeyh’e duyulan bir minnetin gelenekselleşmiş hali sanki bu yapılanlar. Otoriteyle hiç sorun yaşamamış Göynük’ün, her daim bir koruyanı kollayanı olmuş ve bu konuda da hiç sıkıntı çekmemiş sanki. Hep kayrılmış, hep kollanmış. Bu ayrıcalığıyla beni bile şaşırttı doğrusu.

Çubuk Gölü yolu nazik popolarımız için çok ergonomik değil ve çalışmalar sınırsız bir şekilde sürdüğünden  hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Daha doğrusu çalışma yapan kimse yok. Yol boyunca koyun sürüleri kesiyor yolumuzu. Hele bir tanesine çobanlık eden kadın asla aklımdan çıkmayacak. Elinde değneği ve tüm telaşıyla, arabadan kaçışan koyunlara bağrıyor çığlık çığlığa. Peşlerinden koşuşturuyor, çoban köpeğini koyunların peşinden gönderiyor. İlçedeki kadınların şehirliler gibi yaşadığını anlıyorum. Benden farklı yaşamıyorlar. Asıl emekçi bu çoban kadın. Sürüsünü gütme telaşında, ayağında plastik ayakkabılar, içinde de yün çoraplar koşturup duruyor yola dağılan koyunlarını toplamak için. Her koyun ayrı ayrı süt demek, peynir demek, et demek. Sorsan, mesleğin ne desen bakar yüzüne öylece. Saysa yaptığı işleri tüm gün boyunca, apışıp kalırız karşısında. Mevzu, gezmek ve yürümek dışında bir şey olduğunda tembellikten ölen benim için özellikle, bu çoban kadın bana çok şey ifade ediyor. Böylesi çıkar karşına aniden. İyi ki varlar yeryüzünde.

20170410_164236-01
Göynük, BOLU
20170410_164247-01
Göynük, BOLU

Gölün kıyısına varıyoruz nihayet. Bir dizi çekilmiş burada zamanında. Onlardan yadigar tüm bu yel değirmenleri. Manzara harika ama gölün kenarı buz gibi. Akşam üstü olmuş, hava soğumaya başlamış artık. O kadar üşüyorum ki. Kutba düşmüşüz gibi oluyor bir anda. Göynük ılıktı buraya nazaran. Gölün kenarındaki kafeterya açık mı belli değil. Öte yandan gölün karşı kıyısındaki köy olduğu gibi İstanbul’da olsa, denize nazır yalı muamelesi göreceklerinden herhalde trilyon ederler. Şimdiyse yazı beklerler biraz hareketlenmek ve ısınmak için. Bizse evlerin arkasından dolaşıyoruz yola çıkmak için. Bir horoz çıkıyor bizden önceki kamyoneti görür görmez ve sen ne arıyorsun burada der gibi ötüyor ona hırsla. Sonra biz geçiyoruz ve bize de aynısını yapıyor. Hayvanın tabiatı değişik. Kendisini mahallenin muhtarı gibi görüp, gelene gidene öfkeden kabarttığı kanatlarıyla duvarın üzerinden bir anda fırlayıp, hesap soruyor sanki üü ürü üü’süyle. İleride köpekler var. Hayvanlar sakinlikten başlarını zor kaldıran çoban köpekleri, bu kara horozsa pek fena atarlı. Zaten onların yerine de çalışıyor ve köpekler görevlerini bir horoza devretmiş olmaktan hiç de şikayetçi görünmüyorlar. Gülmekten fotoğrafını çekemiyorum şu kara horozun. Sanki bir ruhu var ve o ruhta böyle muhtarlı birazcık.

IMG_0212

Snapseed

IMG_0370

SONUÇ OLARAK :

Osmanlı’dan miras, değişmemekte ısrarcı ama gelenek göreneklerine de sahip çıkan, geçmişteymişsiniz hissi yaratan fakat bundan da şikayetçi olmayan, yeni dünyanın ve yeni düzenin varlığından haberdar olup kendi kozasını örmüş içinde yaşayan, ondan ötürü de kendi halinde yaşamakta olan ve bu özelliğiyle desteklenip yaşatılan temiz ve bakımlı bir taşra kasabasındaydım bir gün boyunca. Aynı sokaklarda birden çok kez dolaştıktan sonra yüzümün eskidiğini hissettim, herkes tanıdık gelmeye başladı ya da ben herkese tanıdık gelir oldum ve yine aynı şeyi yaptım. Odama girdim. Sabaha kadar da bir kez olsun dışarı çıkmadım. Akşam çökünce asabım bozulmaya başlıyor böyle yerlerde, huzursuzlanıyorum küçük yerde karanlık basınca, bir de yalnız kalınca. Gündüz neyse de.

20170410_154911-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

20170409_131930-01
BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

Taraklı yazımı iki bölüm halinde yayınladığımı görüp, bir günden fazla bir zamanı bu ilçeye ayırdığımı düşündüğünüz anda ilk yanılgının kucağına düşmüşsünüz demektir. Ben hala aynı gündeyim çünkü. Sonsuz bir pazar yaşıyorum ve bitmek bilmiyor. Fakat şikayetçi olduğum da söylenemez. Sadece imkansızlıdaymışım hissine kapılmaya başladım. Ne Taraklı ne de reklam filmindeki ismiyle Mümkünlü; burası İmkansızlı ve İmkansızlı’da zaman donmuş sanki. Birçok yol yürüdüm, birçok insan gördüm, iki düğün yemeği, kaşıklı bir düğün dansı, bir ulu ağaç, bir yolculuk sığdırdım günümün sadece bir kısmına ve saatime baktığımda dört olduğunu görüyorum hayretle. Dakikalar geriye mi gidiyor ne! Zaman seni tüm ağırlığıyla eziyor burada. Zamanı yakamıyorsun kolaylıkla İmkansızlı’da. Pardon Mümkünlü’de. Pardon Taraklı’da. Her neyse.

Snapseed

20170409_131019-01

20170409_130932-01

Snapseed

20170409_162940-01

20170409_130221-01

Snapseed

Bugün restoranların pek çoğu kapalı burada. İki ayrı düğün yemeği münasebetiyle pek fazla rağbet görmeyecekleri  düşünülmüş olsa gerek. Taraklı esnafıysa benden habersiz anlaşılan. Yine acıkıyorum çünkü. Ara sokaklarından birindeki esnaf lokantasında işkembe çorbası içiyorum. Dört lira. Taraklı’da yaşamak mümkün gibi gelmeye başlıyor o anda. Cumartesi kına, pazar günü düğünler, ucuz ama lezzetli mutfaklarla bezeli lokantalar… Küçük kurnazlıklar vardır bazen hayatı yaşanır kılan. Valla. Büyütemediğin bir hayatın varsa, bu küçük kurnazlıklarla günü güne bağlayıp, bir ömrü bitiriverirsin kolaylıkla. Memur olup atanmalı buralara. Havası temiz, yeşili bol, insanı uslu. Eşinin görevi münasebetiyle buraya tayinleri çıkmış bir ya da iki çocuk annesi bir kadınla konuştuğumda, insanlarından zarar gelmeyeceğini söylüyor. Gece on ikide sokağa çıkıp komşudan gelebilirmişsin. Kadınları kapalı diyorum. Ben açığım ve beni kabul ettiler diyor. Anadolu’nun bazı şehirlerinde öyle olmaz, seni istemezler, aralarına da almazlar diyor. Ama diyor, kadının eğlencesine erkek, erkeklerinkine kadınlar karışmazmış. Dünkü… Hayır, o aslında bugündü. Dilimin buğusu kalabilir her an için ve ben bugüne sıkışmış olabilirim tıpkı Groundhog Day’deki hava durumu spikeri Phil’i oynayan Bill Murray gibi. Mümkünlü burası diyorum içimden. Taraklı olması için bir sebep yok, zaten kimsenin tarak sattığı da yok. Varsa yoksa boy boy tahta kaşık, bir de kaval var seyyarlarda. Ben de bir tane kaval, bir tane de şimşirden oyma tahta kaşık alıyorum. Kaşık iyi çıktı, kavalıysa sadece öttürebildiğimi kabul etmek zorunda kaldım zamanla.

20170409_135052-01
Ertan, cümbüş çalar

Bugün ve her gün, anladığım kadarıyla hep aynı noktada, önünde kocaman sepetiyle ve Gazi alt kimliğiyle cümbüş çalan ve yanık yanık söyleyen Ertan’ı dinliyorum karşısına geçip. Konuştuğumuzda ne söylediğini anlamıyorum ama şarkıları anlaşılır. Nedeniniyse bir süre sonra kavrayabiliyorum ancak. Şarkı söyler gibi konuşuyor çünkü benimle. Bir şarkıya başlar gibi başlıyor cümlesine, bazen dalgalanmalar oluyor sesinde. Cümlesini sonlandırdığında, bu şimdi hangi makamdı acaba diye bir düşüncedir alıyor beni. O bir sokak şarkıcısı ve de müzisyen aynı zamanda.

20170409_134814-01

Mümkünlü kasabası bakkalının önünden geçiyorum. Gözüme çok sevimli görünüyor. Küçücük bir dükkan. Taraklı bakkal cenneti ama Mümkünlü Bakkalı en sevimlisi. Duvarında asılı kuru bakliyatı ölçmek için kullanılan plastik ölçeri ise efsane(nerdeyse faraş diyecektim, plastik ölçere çevirdim. TDK’ya sormak gerek bunun adına acaba ne desek?) 2011’de çıkan yangındansa eser yok bakkalda göründüğü üzere.

Gündüzki kalabalık, coşku yok olmuş sokaklardaki. Pazar gününün hüznü derdim ben buna, eğer şehirde olsaydım. Bir pazar akşamı dünyanın sonu gelecek, söylenecekler söylenmiş olacak, yapılacaklarsa bitmiş. Bense tek bir şiir yazamamaktan muzdaribim aylardır. Ya coşkumu kaybettim ya da hüznümü. Ayırt edemiyorum. Ondandır bu dolaşmalarım umutsuzca. Umudumu da kaybetmiş olabilirim. Çok üzülüyorum ama bazen neden üzülmeye başladığımı bile unutmuş oluyorum. Bu iyiye işaret olmayabilir ama umursamıyorum. Yaşamam gerekiyor. Yaşamak önemsenecek bir şey değil, bir gereklilikmiş sadece.

IMG_0347

Snapseed

20170409_135827-01

İyi ki burada yani Hanımeli Konağı’nda kalıyorum. 2000’li yıllarda İzmirli iki arkadaşın satın aldıktan sonra aslına sadık kalmak suretiyle restore ettirdikleri; tarihi 1900’lü yılların başına dayanan konağın adı gibi ferah, Ferah Hanım odasında kalıyorum. Duş alıp yatağa girdiğimde saatime bakıyorum: Aman Allahım, sadece yedi. Zaman bir parça ilerlemiş ama gene yavaş ilerlemiş. Bütün hisleri yaşadım gün boyunca. Doğruldum şimdi yatağın ortasında, cin gibi düşünüyorum. Yaşadıklarımı kafamda özetlemeye çalışıyorum. Sabah Sakarya’daydım, öğlen olmadan Taraklı’ya vardım. Habire yemek verdiler yedim, su verdiler içtim. Düğünlere davetiyesiz girdim. Kimseye hesap vermeden fotoğraflar çektim. Bir oturduğumla bir daha oturma şansına erişemedim. Endişe duydum, mutlu oldum, mutsuz oldum, eğlendim, hüzünlendim, baktım ve gördüm, hem izledim hem dinledim, yorgun hissettim, dünyayla barışık hissettim, ulu çınar ağacının altında hüzünlendim, üç asırdan fazladır ayakta kalmaya çalışan üç katlı Osmanlı’dan kalma evlerin arasında dolaşırken kendimi yaşlı hissettim, kalabalığın içinde hem yalnız hem başım kalabalık hissettim, üzerimde bir sürü bakış hissettim, bazen bitkin bazen enerji dolu bir kaşif gibi hissettim. Cesur Yeni Dünya’yı keşfetmedim, zaten cesur bile değilim. Sadece kendi ülkemde yeni bir yer keşfettim. Başımı sokacak bir yer, yiyecek yemek, içecek su buldum, telaşsız insanlar vardı, sorularıma yanıt verecek sabırları vardı. Ben daha ne arıyorum bilmiyorum dediğimde, gelin de beni vurun. Ben aradığımı bulmuşum. Bu en verimli başlayan yolculuğummuş.

Snapseed

20170410_083112-01

20170410_083148-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 1

20170409_131455-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 1

GİRİŞ :

Yola çıkmadan önce güzergahımı şu şekilde belirlemiştim: İlk durağım olan Sakarya merkezde kalmayacak, hemen Taraklı’ya geçecektim. İkinci gün bir başka Cittaslow olan Göynük’te konaklayacak, üçüncü günün sabahında da Mudurnu ve Abant’ı görüp bir kez daha Safranbolu’ya doğru yol alacaktım. Daha önce gitmiş olduğum Sinop’un Cittaslow olarak kendini kabul ettirmiş ilçesi Gerze ise son durağım olacaktı. Özetle cittaslow cittaslow dolaşacaktım. Fakat ister kader deyin, ister hepsi senin elinde canım deyin; Taraklı ile başladığım yolculuğum hiç de Sinop Gerze’de son bulmadı. Anlatayım okuyun, anlatayım anlayın, ben anlatayım sizler de gezmiş kadar olun. Olmayacak mısınız? Neden? O kadar mı zamansal açıdan dardasınız? Yoksa Taraklı sizi o kadar da heyecanlandırmıyor mu? Bir Venedik olsaydı iyiydi de diyorsunuz, değil mi? İnternette bir sürü Venedik gezi yazısı, kitapçılarda hakkında yazılmış birçok kitap bulacağınızdan eminim ama. Oysa ki Taraklı daha çok yeni, bir de bunu deneyimleyin derim. Bir de, lütfen ama, öncelikle kendi iyiliğiniz için isminin baş harfi olan te sesini doğru düzgün söyleyin yoksa yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilirsiniz. Şunun gibi:
-Ben (?)araklı’ya gidiyorum.
-Karşı taraf: Bence bi dur, bi iyice düşün gitmeden önce, bana sorarsan ilk önce tımarhaneye git. Lan Memed senin kız kardeşinin evlilik yaşı gelmiş de geçiyor şu hale bak tek başına nerelere gidiyor!
-Abi: Biliyorum onlar (?)arakçılarmış.
-Karşı taraf: Hiç normaliniz yok mudur? Ya da şöyle sorayım, en normaliniz bu mudur?

O işin esprisiydi. Benim hiç olmadı. Bildiğim kadarıyla. Böyle günde espri mi olur diyorsunuz ama sakın beni konuşturmayın fazla fazla. Dönüşte zar zor bulduğum tek kişilik bayan yanı sayesinde seçim için dönmeye çalışan binlerdendim sadece, ve gecenin bir yarısı ulaşabildim ancak evime. Sonuç mu? Hile hurda. Çarşafa dolanmaya meraklı bir sürü kadının ve onların gidişattan kaygı duymayan kocalarının, babalarının kurbanları oluyoruz yavaş yavaş. Kırsal kesim neyse de, şehirdekiler insanın kanına dokunuyor. Her konuya bilinçle yaklaşmak, bilimin ve bilimadamlarının açtığı yolda ilerlemek dururken, köstebekler gibi yaşamak, hayatının kontrolünü kendinden başkasını düşünmeyen adamlara vermek yakışıyor mu ne sana ne bana? Türkan Saylan’ı sakın unutma! Uğruna savaşmadan verdiğin bir hakkı kaybetmeye nasıl da gönüllüsün bunca! Sakın bir gün kadınlar olarak çoğunluk olduğunuzda gelip ahkam kesmeyin başımıza. Kıskançlıkla bizi de kendinize benzetmeyin, sakın ha! Kimisi gönülden, adetten, küçüklükten gelme alışkanlıktan, has dindarlıktan yapıyor biliyorum ama, sen sakın sonradan olmalardan olma.

Bu konular açıldığında uzayan tırnaklarımı törpüleyerek devam ediyorum yazıma. Yola çıkmadan önce, ben Taraklı’ya gidiyorum dediğim herkes mütebessim ifadelerle bakmıştı yüzüme. Bir kişi de ben gördüm orayı dememişti yalnız, dikkatinizi çekerim. Dünyaya bir hayvan olarak gelseydin sorusuna böyle zamanlarda verebileceğim iyi bir cevabım var artık benim de sonunda. “Bir tazı”. Hem de burnu çok iyi koku alan bir tazı. Doğru yoldayım sanırım. Sakarya’nın az bilinen ilçesi Taraklı yazımı sonuna kadar okuyanlarınıza bir ödül olarak gökteki en yakın yıldızı indirip vereceğim, beraberinde de Taraklı gezi yazım benden size hediye, daha ne? İyi okumalar diler, esprinin ve öfkenin dozunu kaçırmamayı, daldan dala atlamamayı temenni ederim kendi kendime.

Snapseed

Snapseed

20170409_125229-01

TARAKLI :

Sabahın köründe, üstelik de bir pazar gününde Sakarya’nın merkez otogarındayım. Hiç uyumadım gece boyunca. Zaten gece yolculukları esnasında uyumayı da beceremiyorum. Sadece gözlerimi dinlendiririm, bir de kendimi çok güvensiz ve de yalnız hissettiğimden kapalı tuttuğum gözlerimi ne zaman ki muavin ya da yolculardan biri koridordan geçiyorken hissedersem, derhal açar öfkeli öfkeli dikerim üzerlerine. İnsanın çok tuhaf savunma mekanizmaları geliştirebildiğini seyahatlerim esnasında öğrendim. Bu ülkede gezmek öyle kolay değil artık. Benim de kendi çapımda almış olduğum önlemlerim var ve öfke dolu, kin kusan bakışlarım ilk sırada. Şimdiye kadar bu bakışlarımın bir faydasını görmedim, zararını da görmediğim gibi. Taraklı’ya giden ilk minibüs dokuzda kalkıyor olduğundan Sakarya’da, otogarda tarifsiz derecede talihsiz saatler geçirirken buluyorum kendimi. Bir şeyler okumayı deniyorum, fakat aklım yerinde değil. Etraf ilgi çekici değil. Bir pazar sabahı Sakarya merkezde ne bulacağım bilemediğimden ve bu hususta da isteksiz olduğumdan, tek başına da taksiye binemediğimden bekliyorum sağa sola ona buna baka baka. Ömrümün bir kısmı havada ve karada giden araçların kalkmasını beklemekle geçmiş olabilir. Sağlık olsun. Garip garip düşüncelerle, nisan başında hem de, üzerimde kaz tüyü montla titriyorum nefes almak için çıktığım durakların olduğu yerde. Hava eksi kaç bilemiyorum, ama ayaz var sabah sabah.

Değişik bir yolcu profiliyle gidiyorum. Soluk tenli buranın insanı. Pek fazla da genç yok aramızda. Sapanca ve Geyve üzerinden yol alyoruz. Geyve’den bir hayli yolcu biniyor. Nineler ve dideler(hep nineden sonra dide demek istemiştim, kısmet bu yazımaymış) yeni yol arkadaşlarım. Ağaçlar sıklaşıyor, iklim değişiyor değişen bitki örtüsüyle birlikte. En nihayet Taraklı’ya gelmiş bulunuyorum. Gelmeden önce müsaitlik durumunu sorduğum butik otel hemen aşağıda. Girdiğim bir markette bir alternatifin daha olduğunu söylüyorlar. Ya gelmeden aradığım Hanımeli ya da bana bir seçenek olarak sunulan Kadirler Konağı olsa da ben yine de ilkini tercih ediyorum, çünkü banyo tuvalet oda dahilinde. Yıkandıktan sonra ıslak saçlarla odaya gelmek beni huzursuz ediyor. Kirli çamaşırlarım ne olacak, ya temizleri yanımda götürmeyi unutursam! Market sahibine teşekkür edip, bavulumu çekiştire çekiştire Hanımeli’ne gidiyorum. Bugün ayrılışlar var ve odalar henüz hazır olmadığından bavulumu bırakıyorum kendilerine. Bir kahve yapıyorlar bana. Günün ikinci kahvesi beni iyice diriltiyor. Merkezdeki kalabalığı keşfetmek üzere düşüyorum yollara. Düğünmüş sebebi. Kapalı bir alanda düğün yemeği veriyorlar. Hangi taraftanım desem diye düşünüyorum. İkisi de yalan olacağından nazikçe yemek yiyip yiyemeyeceğimi soruyorum. Bir Tanrı misafiri olarak geldiğim ilçenizde Anadolu adetlerinin ve misafirperverliğinin halen daha yaşatılması şehirden gelmiş, yanında parası yoksa eğer bir fırından ekmek dahi alma şansı olmayan biz zavallı şehir insanını nasıl mutlu ediyor anlatamam. Köylerde misafiri doyurmanın binbir şekli vardır ya pek severim. Her zamanki gibi fazla dağılmadan konuya döndüğümüz takdirde, bana uygun bir masa ve sandalye ayarlanması ve hoop diye tepsimin önüme konması saniyeler alıyor sadece. Yediğin içtin senin olsun diyen Atalarımın sözlerine inat, normalde yediğimi içtiğimi koymayan ben, iş bir köy düğünü olunca şimdi size neler neler yediğimi anlatacağım teker teker. Bu arada az ileride katılmış olduğum ve bu seferki açıkta yapılıyor olan bir diğer düğün yemeği daha var sırada. Benimse henüz daha bu gerçeği bilmediğimden, ilk sofrada karnımı tıka basa doldurmuş olmam ve helvayı bile kaşıklamam unutulmaz bir andı gerçekten. Aynı masayı paylaştığım iki çocuklu bir kadın dönerleri tıkıştırıyordu oğlanların ağzına. Ne yedik, ne iştah bizim masada anlatamam. Diğer masalara bakıyorum, onlar yaşlı. Sakin sakin yiyorlar. Kıyamet bizim masada kopuyor. Öyle ki mutlu mesut kapıya yöneldiğimde, daha da arsız arsız akşam da yemek veriyor musunuz acaba diyorum. Düğün sahibi daha ne kadar batayım bakışı atıyor. Bitti diyorlar. Dün kına varmış. Tuh diyorum, kaçırmışım. Kim bilir orda ne yöresel lezzetler vardı(Tanrım aklıma mukayyet ol; yöre, lezzet, döner diye diye dert alacağım başıma, fakat daha önce hiç böyle bir hal almamıştım, neler oluyor bana?)

20170409_132723-01

20170409_133256-01

İlk düğün yemeği menüm: Döner-et döner ama, beyaz pilav, helva-yöresel irmik, ayran. Favorim et dönerdi, o kadar lezzetliydi ki, iyi pişirilmiş zeytinyağlı pırasayı en sevdiği yemek sayan beni bile benden aldı.

İkinci düğün yemeği menüsü: Tas kebabı, beyaz pilav, helva-yöresel irmik, ayran. Favorim tas kebabıydı. Zaten başka da bir şey yiyecek halim yoktu, o kadar toktum ki. Tas kebabıysa et dönerden lezzet olarak aşağı değildi. Bana bir kez daha büyükşehirlerde yediğim etin et olmadığını düşündürttü. Elbette at eti kesip koymaz şarküteri kısmına Migros, Kipa ama en azından zavallı danacıkların çok lezzetsiz şeyler yediğini ve bunun bize de sirayet ettiğini düşündürttü yol boyunca. Düşünüyorum da döner bilmeyen ağzımın damağında kalan lezzet hala o et döner. Yani, sonuç olarak ve de kılpayı kadar bir farkla döner lezzette bir numara.

Kapalı yerde yapılan düğün yemeğinden çıkarken şeker, karanfil ve sigara ikramı yapılıyordu. Öte yandan açıkta yapılan düğünde müzisyenler çalıyordu. Kadınlar, masaların olduğu tarafta sandalyelerin miktarınca otururlarken, kalanlar da ayakta kıkırdaşıyorlardı kırık kırık oynamaya çalışan tanıdıkları erkekleri izlerlerken. Ortam haremlik selamlık olunca, kadınların oynaması da hiç mi hiç uygun olmayınca, işte böyle erkek erkeğe göbecikler atarsınız, mübahtır size diyorum içten içe. Öte yandan az sonra çok garip bir şey oluyor ve iki tane; başlarında erkeklerle belki gezmeye belki de ilçedeki termal tesislerde kalmaya gelmişken düğünü görüp, davul zurna seslerini duyan ve verilen kaşıklarla meydanın ortasına fırlayan iki kadın düğüne damgasını vuruyor bir anda. Şakır şakır oynuyorlar adamlara aldırış etmeden. Seyirci konumundaki ve az evvel erkeklerin olduğu tarafa sırf fotoğraf çekmek için gelen ben dahil bir grup bu manzaraya ağzımız bir karış açık bakıyoruz. Sevgili okuyucum, beni kessen yapmam. Yapamam yani. Çünkü bir: o kadar medeni değilim, iki: o kadar medeni cesaretim yok, ve üç: oyun bilmem, göbek atamam, hiçbir şey yapamam anca zıplarım, sarhoşken daha çok ve daha yükseğe zıplarım. Ya oynarsın ya da az sonra bir başka düğün yemeğinin konuk misafiri et döner olmak üzere hakkında işlem başlatılacaktır deseler, yine yapamam. Ortam o kadar müsait değil ve alanda o kadar çok erkek var ki, az sonra kadınların beraber geldiği temiz yüzlü bir oğlanın sıkıntıyla onlardan yana baktığını görüyorum. Kadınlardan birinin oğlu olduğu belli. Bir şey olur mu, laf atarlar mı, hoş karşılamazlarsa ne yapmazlar gibisinden de üç buçuk atıyor. Kadınlar onu da çağırıyorlar alana. Oğlanda tık yok. Onun aklı fikri öteki erkeklerde. Bu anlar öyle anlar ki yaşarken çok idrak edemeseniz de, bir süre sonra düşündüğünüzde dediğim gibi yaşananların garipliğini üzerinden atmanız çok da kolay olmaz. Kadınlarınki de ne cesaretti be! Böyle manzaralara alışık olmayan köylünün şaşkın hali de! Kötü niyet yok burada. Kadınların canı oynamak istemiş, oynuyorlar. Adamlar da alışık değil, bakıyor ve garipsiyorlar sadece. Bir daha nerdeee görecekler böyle bir şey, Allah bilir. Amma cesurdu kadınlar yahu! Bravo valla. Onlar gidince ortam yavanlaşıyor ivedilikle. Erkekler oyun havalarına devam ediyorlar kendi aralarında, ellerinde kaşıklarla. Bir de adını sonradan öğreneceğim Fatih var meydanda. Karşımda kocaman bir adam var sanki. Yaşlı başlı adamların yanında, yüzünü dönmedikçe anlaşılamıyor yaşı başı. Nerdeyse köpeği bile oynatacaktı, o derece rahat, pozitif ve de kendinden emin hareket ediyordu, bir de öyle tombikti ki ablası, yanaklarından kan fışkırıyor sanırdın.

20170409_143150-01
Taraklı, SAKARYA
20170409_145126-01
Taraklı, SAKARYA
20170409_145117-01
Taraklı, SAKARYA

20170409_143822-02

20170409_143846-01-01

Çifter düğün maceram burada bitiyor yazık ki. Tekrar başlıyorum ilçenin ara sokaklarında dolaşmaya, bir başına. Yedi asırdır yaşayan çınar ağacını soruyorum yolda bir kız çocuğuna. Bir yandan kıtır kıtır çubuk krakerini yerken, mahallesinde bulunan ağacın olduğu yere götürmek için de canla başla mihmandarlık yapıyor bana. Bir Osmanlı geleneğinin ürünü olan asırlık çınarın burada dal budak sarmasının nedeni adetlere göre Osmanlı topraklarına katılan her yerleşim yerinin bir çınar ağacıyla taçlandırılıyor olmasıymış. Çevresindeki yaklaşık üç asırlık evlerin bekçisi, onlardan da yaşlı, gir içine yat istersen görüntüsü veren bu vakur çınar ağacı bende merhamet duygusu uyandırıyor. Suskun, soylu, misafirperver ama yalnız bir kök salmış olarak.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: