UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

20171004_173227-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

Ne gün ama! Ne geçmek bildi, ne de gitmek! Şikayetçi değilim ama bilsem daha erken düşerdim yollara ki akşam kalkacak olan otobüsüme sayılı saatler kaldığından bunca endişeyi de taşımazdım beraberimde gittiğim her yere. Bir Aşağı bir de Yukarı olmak üzere Germir’de dolandım durdum sabahtan akşama. Germir kadınları her şekilde bakımımı üstlenip, tıka basa doyurdular beni. Sağ olsunlar. Telefonumun şarjı bitti dedim, bulup buluşturdular, kahve üstüne kahve, peynir ekmek-hayatta en sevdiğim şeydir peynir ekmek-hele bir de davetsiz gidince olanı çıkarıverdiler. Ben zaten bulduğunu yiyenlerdenim. Yemek programlarında çıldırmış gibi yiyorlar ya hani. Karşındaki çıldırmış gibi yaparsa, sen de çıldırmış gibi yersin de… Aklıma yıllar yıllar önce Sivas’ın bir ilçesi olan Ulaş’ın Acıyurt köyünde yaşadıklarım geliyor. Ani bir baskınla Mir Ali Bey Konağını görmek için geldiğim köyde, yer sofrasında ağırlanmıştım bir güzel. Tekrar gitsem yıllar sonra, evin ikizleri olan iki sarı velet büyümüş kocaman olmuşlardır şimdiye. Doğan büyüyor, ne yaparsın? Herkes yerinde güzel bir de. Herkes yerinde kalsın sözünü düşündüm durdum bu insanları gördükçe. Zerre kadar gördüğün iyiliğin gayretini güdücen demişti Yukarı Germirli Elif. O sözünü unutmadım Elif.

Sözde Ağırnas’a gidecektim ama nasıl olduğunu hala daha tam kavrayamadığım bir sebepten ötürü kendimi bindiğim taksinin içinde Tavlusun’a giderken buluyorum. Hiç durmadan gülen ve bana sormadığım halde acıklı yaşam öyküsünü anlatan şoförü dinlemek durumunda kalıyorum. Hafriyat işi yapmışlar İzmir, Bornova’da. İki ortak alacaklarını takip etmemişler, zevküsefaya düşmüşler ve bir trilyonu batırmışlar. Sanıyorum Kordon’da, barda, pavyonda yediler-Kordon deyince birkaç saniye sesi çıkmayı erdi çünkü-. Adanalı pamuk tüccarları gibi karşılandıkları sazlı sözlü mekanlarda ne raconlar kestiler kim bilir zamanında. Tatlı tatlı batırdığımız için tam anlamadık, o yüzden çok koymadı diyor sonra da. Tatlı tatlı yemenin… Şu kilise diyor, şu yerler diyor hep define arayıcılar geliyor buraya diyor. Geçen de jandarmayla geldik ama çektiğim fotoğrafları teek teek sildirdiler bana diyor. Sonra da gülüyor. Zaten hep bir gülme hali var üzerinde. Saflıktan mı, sonradan mı böyle oldu yoksa paraları batırınca dünyayı mı boşladı anlaşılamıyor öyle hemen dışarıdan. Çeek çeek diyor, sağı solu gösterip, hep tarih imiş buralar diyor. Öyle diyor, böyle diyor; sonra da bir selfie çekiyor mutlu mesut. Şu an burada bulunmaktan benden daha mutlu olmuş gibi görünüyor. Çok garip çook.

20171004_160727-01.jpeg
Surp Toros Ermeni Kilisesi

Bizden başka bu bölgeyi gezmek için gelmiş bir otobüs dolusu insan daha var. Onlar Ankara’dan gelmişler. Surp Toros Ermeni Kilisesi’ni geziyoruz beraber. Virane içerisi. Duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılmış, devlet burayı çoktan gözden çıkarmış. Eşek bağlasan durmaz ya da hayvan bağlı olduğundan durur, sonra da kahrından ölür şurda. Tekrar arabaya bindiğimizde beni köyün girişinde bırakıver diyorum. Issız buralar, ne yapacaksın diyor. Ben birilerini bulurum nasıl olsa, sen rahat ol diyorum.

20171004_172155-02.jpeg

20171004_161234-01.jpeg

TAVLUSUN :

Taksi şoförü haklı mı ne? Bu köy iyice ıssız. Kimsecikler yok. O yola sapıyorum, bu sokağa giriyorum tek bir Allah’ın kulu yok. Çocuk bile yok. En nihayet bir eşek görüyorum. Onunla konuşacağım nerdeyse bu köy ne böyle diye. Eşek beni hiç umursamıyor öte yandan. Derken bir evin önüne çıkmış oturmuş anne kız oldukları her hallerinden belli iki insan görünce, beni bekleyin biraz fotoğraf çekip geleceğim yanınıza diyorum. Gitme olasılıklarını düşünerek, bir yere gitmezsiniz değil mi diye de soruyorum can havliyle. Nereye gidelim gibisinden omuz silkiyorlar. Ortalıkta bir alternatif göremiyorum zaten. Tekrar eşek sıpasına dönüyorum fakat her zamanki gibi bana hiç yüz vermiyor. Rotamı insanlara çeviriyorum kendisinden yüz bulamayınca. Dilek ve annesi Aysun’un yanına oturuyorum. O kadar alışmışım ki bu oturmalara, hiç garipsemiyorum. Bir şeyler yiyip içer misin diyorlar, çay varsa çay içerim diyorum. Dilek çay demleyip getiriyor hemen. Germir’den verdikleri ekmeği çıkartıyorum. Peynir getirelim diyorlar. Dilek gofret getiriyor bana. Erkek kardeşi çıkıyor içeriden, çantama attığım ama unutmadığım, Harran’da Güneş’in bahçesinden dalından koparıp verdiği iki acı biberi uzatıyorum ona. Daha faydalı bir şeyin aracılığını yapmış olmayı isterdim aslında. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yok, sizin ne işiniz vardı dışarıda diyorum. Ev soğuktu, güneşi görmek için çıkmıştık dışarı diyorlar. O esnada iki adam geliyor. Dileklerin oturduğu ev satılıyormuş, bir bakmak niyetindeki alıcıları içeri almıyorlar nazikçe. Beyimi ararsınız diyor Aysun yine nazikçe. Beyi ise direksiyon sallıyormuş şu saatlerde. Yirmi beş bin liraymış evin satış fiyatı. Büyükşehirde bıçak parası bundan çok. Demiyorum. Gerek yok. Buraya bu para çok bile. Dilek güzel bir kız. Boylu poslu, yürürken görsen dönüp bir daha bakarsın endamına. Burada sıkılmıyor musun diyorum. Akşam olup, karanlık çöktü mü etraf çok ürkütücü olur gibi geliyor. Markette çalışıyormuş, çıkmış. Şimdi tekrar başvurmuş sağa sola iş güç için. Ablam evlendi, şehirde yaşıyor diyor. O yırtmış yani. Demiyorum. Atıl vaziyette, şu genç yaşta burada yapılacak hiçbir şey yok ki. Seni ne bir gören çıkar, ne de değerlendiren. Köyün ulaşımı da kısıtlı. İki üç saatte bir kalkacak otobüsü bekle ki gelsin. Vay yandığımın dünyası, hiç adil değilmişsin be! Germir’de kadınlar bir dayanışma içindeydi, belki ondan, çok çaresiz görünmediler gözüme. Ama burası gençler için bir çeşit sürgün yeri. Hadi burada doğmuş olduğunu düşünelim, o zaman doğuştan sürgünsün. Bekle ki kısmetin çıksın seni kurtarsın, ara ki bir iş bulasın sağda solda. İlk defa bir köy yerinde içim sıkılıyor. Dilek sanırım bana tüm bu hisleri yaşatan. Annesi dert değil. O nerde olsa yaşar, ama şurada insanın gençliği çürür gider göz açıp kapayana.

20171004_163125-01.jpeg

20171004_163051-01.jpeg

74937C06-F3D4-4457-9456-09E13F1495CD

Otururken otururken bir kadın ve çocuğunu görüyorum uzaktan gelmekte olan. Vayy insan diyorum. Hani bakayım diyor Aysun, Dilek hemen başını o insan’dan yana çeviriyor. Komşu imiş. Bilmem vaziyeti anlatabildim mi? Sonra bir hareketlenme de tam karşımızdaki boş arazide gerçekleşiyor. Eşek acı acı anırmaya başlıyor. Yaşlıca bir kadın önümüzdeki boş arazideki çalı çırpıyı topluyor. Ona doğru sesleniyor ver bana ver bana dercesine. Hemen bakışlarımız o yöne kayıyor. “Kız Fatma Teyze” diyor Dilek, “Nasıl oldu Ahmet Amca?”. “Yatıyor”diyor kadın, o da merakla beni soruyor. Merak etmeyecek de ne yapacak şu insansızlıkta. Şurada beni tek merak etmeyen şu eşek idi. Onun da derdi gücü sahibinin topladığı çerde çöpte idi. Yeryüzünde her canlı önce aş peşinde, tıpkı şu eşek gibi.

Bu arada akşam kalkacak olan bir otobüsüm var ve Dilek’ten şarja koyduğu telefonumu geri getirmesini istiyorum. Ben seni götürürüm diyor. Önünde yürüyorum, beni arkadan süzüyor biliyorum. Yaşına göre fiziğin iyi imiş, çok yürümüşsün belli, ayakkabılar ayağını yara etmiş, saçlarını doğal kullanıyorsun demek, gür saçların varmış ama fönsüzsün. Çeşmeye giden sokağa sapmadan önce kalabalık bir insan grubu görüyoruz. Aralarında evin satılma durumunu soran iki adam da var. Bir de hastaneden çıkmış ya da elinin üzerindeki kapanmış musluk yerine istinaden ben öyle düşünüyorum. Bir fotoğrafını çeksem diyorum. Dilek rica edince, beni hiç kırmıyor Hasan Amca. Tatlı tatlı da pozlar veriyor bana. Ben en sevecen halini paylaşmayı uygun gördüm sizlerle çeşmenin önünde. Bir nedenden ötürü her Hasan’a sempatim vardır. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı kısa öyküsündeki Hasan’a, bir de Avanoslusuna… Bizim yaşayan en değerli ve en saygın yazarımızın da ismi Hasan’dır. Kalabalığa karışmaz, şan şöhrete takılmaz, sanki aklı hep romanlarındadır.

20171004_172508-01-01.jpeg

Tavlusun’a tepeden bakıyoruz otların bürüdüğü genişçe bir alanı geçtikten sonra. Burada da doku bozulmak üzere. Aradaki betonarmeler tüm zevksizlikleriyle sırıtıyor yazık ki. Zamanım tükenmek üzere. Ne niyetle çıkmıştım yola, neler neler buldum, kimlerle tanıştım, nerelere gittim nerelere gidecekken. Hiç gerçekleşmeyecek bir tarihi yazdım buraya gelmeden önce, şimdiyse oturmuş kendi kişisel tarihimden son bir yaprağı daha paylaşıyorum sizlerle. Mardin’de başlayan yolculuğumun son durağı idi Kayseri. Yakın bir tarihte tekrar gelmek üzere ayrılıyorum şimdi. Bu arada dizin iyileşmiş diyenlerinize cevaben hayır diyeceğim. Seyahate çıkmadan önce, artık neyin üzerine düştüysem enfeksiyon kapan dizim Kayseri’de de sızım sızım sızladı bu arada. Eve gelişimin ertesinde tee Gaziantep’ten buralara kadar bir pet şişe içerisinde taşıdığım dört sülükten ikisiyle yaptığım tedavi sonucunda ancak aynı gün iyileşme görüldü. Gel de eski usül şifacı tariflerine inanma. Kanıt olsun diye de dizim üzerinde kullandığım ve etimden sütümden beslenen ve bu sayede iyice tombikleşen, bu yüzden de cılız kardeşlerinden ayırdığım kan kardeşlerimin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Depremde ilk kurtaracaklarımdan, benim şifacılarım, doktorlarım, kanım, canım, bundan böyle de “kan kardeşlerimdir” onlar. Bana bu son seyahatimin tek yadigarıdır onlar.

20171029_174945-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP

20171002_094153-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP 

ENTEP YOLCUSU KALMASIN :

Param yok. Var ama az. Her zaman olduğu gibi. Bir bankamatik olup olmadığını soruyorum Urfa garajında. Yok diyorlar. Az sonra kalkmak üzere olan otobüse bilet alacağım. İki katını çekiyorlar kredi kartımdan. Sonra da iki katı paranın bir katını bana doğru uzatıyor görevli. Biz sorun çözeriz, çorba parası yaparsınız yolda diyor aynı adam. Zenginsiniz diyorum, hemen bana kasayı açıp gösteriyor. Darphane bak burası diyor banknotları gösterirken. Allah arttırsın diyorum. Yeterince kazanmış olacaklar ki, bu temennim onları pek de etkilemişe benzemiyor. Otobüse doğru gidiyorum. Entep yolcusu kalmasın diye bağırıyorlar firmadan. Muavine yiyecek bir şeyler almam gerek diyorum. Gerek yok, biz seni doyururuz diyor. Mesut ve bahtiyarım, Astor Seyahat’e de hayranım. Nakdim yok diyorum, para bulunuyor. Açım diyorum, doyuracağız diyorlar. Allahtan tuvaletim yok! Yoksa… Bir aksilik olmadığı takdirde, ilk defa her şey kusursuz bir şekilde ilerliyor bir otobüs yolculuğumda. Dilimi ısırıyorum. Bu benim için hiç de olağan bir hadise değil çünkü. Hep bir aksilik çıkar çünkü, bir gariplik olur ve olmayacak işey gelir de beni bulur. Çok da uzak olmayan bir geçmişe gideceğim ve bir seyahat esnasında başımdan geçenleri anlatacağım size. Sabrınıza ve merakınıza güvenerek. Nevşehir’den İzmir’e gitmek için garaja gelmiştik erkek arkadaşımla. Sene… hatırlamıyorum hangi sene! Tek bildiğim ikimizi güleryüzle karşılayan muavin, ben tek başına otobüse bindikten sonra, sanırım o yüzünü sadece bana gösterdiği bir psikopata dönüşmüştü. Tuvalete gidiyorum arkamda bir çift kara göz, bir şeyler alacağım tam çaprazımda bana doğru bakan aynı çift göz. Arayıp soracağım üzerime alınmış olacağım, neyim battı anlayamadığımdan iyisi mi yol boyunca(Nevşehir İzmir arası on iki saatcik) dişimi sıkıp ekonomik hareket etme kararı almıştım kendi kendime. Korku içinde çay kahve aldım, molalarda tuvaletimi edip koşa koşa geri geldim, adama karşı nazik olmaya çalışıp üzerime sıçratmamak için elimden geleni yaptım kısaca. Az nefes aldım hatta, sonra da küçük küçük bıraktım içime çektiğim her nefesi. Şöyle bir oh diyemedim yani. Nihayet İzmir’e vardığımızda uyku sersemi kalkmış bir an önce otobüsten inmek için hamle yapmışken, muavinin hızla önlerden orta kapıya yani bana doğru geldiğini görüp son duamı etmeye koyulmuştum bile. O adamcağızın ismini hiçbir zaman öğrenemedim, öğrenemeyeceğim de ama; Nevşehir seyahatin sayın muavini gülerek(saat sabahın yedisi filan) “emaneti sağ salim getirdik” dediğinde, gülme sırası bendeydi(içimden). Beni muavine emanet eden erkek arkadaşım yüzünden, omuzlarına binen ağır yükü ancak bu şekilde taşıyabilen hemşehri, beni koruyup kollamak uğruna ne yapacağını şaşırmıştı. Hala daha o gece yolculuğumu gülümseyerek hatırlarım. Anadolu böyledir biraz, eziyeti boldur; o kadar kıyağı da olsun. Muavine ne dediğini sorduğumda, “hiiç, yenge sana emanetten başka bir şey” demişti. Bir daha da kimse benim için böyle bir şey demedi. Hep kendi emanetimi taşıdım kendi kendime.

20171002_140921-02-01.jpeg

20171002_093257-02.jpeg
GAZİANTEP
20171002_152933-01
GAZİANTEP

Yol arkadaşım hayatım boyunca görüp görebileceğim en nur yüzlü kadın olabilir. Öyle ki jandarmalar bütün otobüsü arayıp, kimlik istediler de genç bir jandarma eri, kadının yüzüne bakıp gerek yok sizden dedi. Bazısının yüzünden akar derler. Aslen Antepli olup, torununa bakmak için Urfa-Antep arası gidip gelmekte olan bu kadın aynen öyle. Yol boyunca içinden dua etti. Nazikti, ben soru sorduğumda duayı kesip, sorumu cevaplayıp, geri dualarına döndü. Uçarak geldik, belki arşa değecekti başımız. Sayesinde olduğunu düşünmedim değil. Gerçek dindar böyle olurmuş, şeytanlık bilmezmiş. Bana gel kal dedi, ben otele gidiyorum deyince. Evim boş dedi. Annenin fotoğrafını göster dedi. Gösterince, yüzüne merhamet çöktü. Hep mi engelli dedi, öyle kaldı dedim. Bakıcısı varmış, iyi dedi. Daha da bir şey demedi. O da torununun, çocuğunun, gelininin fotoğraflarını gösterdi. Bıcı bıcı yaptım torunlarına ama beni pek ilgilendirmedi. Benim ilgi alanım her zaman en yanımdaki olmuştur. İşte bu yüzden yalnız seyahat etmeyi seviyorum. Muhakkak bir hikaye saklı oluyor yan koltuğumda. Herkes en kendisini oynuyor seyahatlerde. Sınırlı saatlere sığdırdığınız bu özel anların devamı da gelmiyor, en güzeli de bu herhalde. Aslen Antepli olan bu nur yüzlü teyze de üç çocuğunu okutmuş, büyütmüş, evlendirmiş, torun torba sahibi olmuş, fakat hiçbir şeyden de çekmemiş hayatı boyunca nazardan çektiği kadar. Bizi çatlattılar diyor. Bana senden rahatı yok diyorlar diyor. Yine de jandarmanın hali komikti, kimlikleri aldı aldı, teyzenin yüzüne baktı baktı, munisleşti, hiç gerek yok dedi. Muavin, jandarma sizden kimlik almadı mı dediğinde, gerek yok dediler dedik. Anladım dedi gitti. Gerek yok, bu kadın kötülük yapamaz ki! Bu arada üç gelininin bir tanesinden telefon geldi, sonra da bana dönerek akşam yemeğine davetliyim dedi. Bir sevindi pir sevindi. Gelin ne pişirdi acaba dedi. Dualarla birlikte biz Antep’e girdik. Sorsalar ne oldu, ne bitti, kaç saatte geçti; diyeceğim ki anlamadan geçti.

20171002_150459-01.jpeg

20171002_094525-01.jpeg

20171002_100603-01.jpeg

Bakırcılar Çarşısı’na yakın eski bir konakta kalacağım. Olmuş sana otel. Odaları matah değil, kahvaltısı yok, temiz çarşafları var ve de güvenilir ve alt tarafı bir gece uyuyacağım ama önce yemek yemem gerek. Yener Usta’ya gidiyorum. Sarımsak ister misiniz diyorlar. Çorbada sarımsak istemiyorum diyorum. Beyran içiyorum, harikaydı. Bir sürü meze geliyor. Mutluluğumu anlatamam. Yolda olmak uzun süre aç kalıp, sonunda ne yerseniz yiyin layığıyla yemek demek biraz da. İnsan açken her lokma kıymetli. Şimdilik bana lazım olduklarını bile bile parmaklarımı da yiyorum azar azar. Beyaz tenli, renkli gözlü, her halinden belli Karadeniz kızı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinde okumuş, gezmeye gelmiş genç kızla yan yana bulunmakta odalarımız. İstanbul’dan babasının işi yüzünden Bursa’ya taşınmışlar. Yakınlarda onu mutsuz eden işinden ayrılmış, ondan önce de nişanlısından ve de fırlamış gelmiş buralara. İyi ailen göndermiş diyorum, ailem bana güvenir diyor. Kendinden küçük kızkardeşi nişanlı imiş, yaptığı işten memnun, nişanlısıyla mutlu imiş. Kardeşi ne istediğini bilenlerden. O ise ailenin huzursuz ruhlusu. Arayışı sürmekte. Sırf bu huzursuz ruhu yüzünden daha önceki sefer hususi olarak Menzil’deki tarikata kadar gitmiş. Ne yaptın orada dedim, bana göre olmadığını anlamam gerekmiş dedi. Tarikat liderini görüp babbaaa diye kendilerini yerden yere atanlar görmüş orada. Çok heyecan yapıyorlar diyor. Kuldan medet umanın vay haline! Yine de insanlara kızamıyorsun çünkü herkes hayatının bir noktasında ya da ömrü boyunca anlam arayışına düşüyor. Tarikatlar da en çok böyle insanların yuvası oluyor. Bu tip ortamlarda ise asiler de, asi hısım akrabası olanlar da pek sevilmezler. Hep biat edeceksin, el pençe divan duracaksın. Üniversite son sınıfta, çaresiz kalıp Fetullah’ın yurduna gitmiş mesela. Ben asi çıktım, kızdan çok erkek arkadaşım vardı, görüşmemi yasakladılar diyor. Evdeki hiyerarşiye göre yemek ve temizlik yapılırmış, anladığım kadarıyla bizimki o konuda da kaytarıkçı çıkmış. Oh çok da iyi yapmış. O ablalar var ya o ablalar, o ablaların hepsini canından bezdirmiş. Aşçılığım kötüydü, ev işlerini de sevmezdim diyor. Kendini biliyor, ne yapacağını bilmiyor. Ben mezun oldum gittim, rahat ettiler diyor. Tahmin ederim diyorum. Herşeye rağmen sağlam karakterli ve cesur. Saçın ne renk hiç bilemeyeceğim diyorum, kapısını çaldığımda benim olduğumu anlayıp rahatlıkla açıyor. Tenine göre çok koyu kahverengi saçları var. Ben sarışın hayal etmiştim halbuki. Beraber Tarihi Tahmis Kahvesine gidiyoruz. Mekan tarihi gerçekten ama kahveleri o kadar da efsane değil. Sıradan bir Türk kahvesi içip kalkıyoruz. Mekanın içiyse Beyoğlu. Güzel yani. Tarihi yani aynı zamand.

KARDEŞLERİM :

Bakırcılar Çarşısı’nın ilk müşterilerindenim pazartesi sabahı itibariyle. Birçok fotoğraf çekiyorum. Esnaf siftah yapmadan daha, başlamış bakırları tıngırdatmaya. Çan çan çan…gelsin cezveler, gitsin tabaklar…dan dana dan dan. Fakat o ne! Aktaroğlu Baharat’ın önünden geçerken camekandaki bir yazı dikkatimi çekiyor. Sülük geldi diyor. Nereye gitmişlerdi ki? Düştüm ve sanırım kanalizasyonun olduğu bir yere düştüm ki dizim mikrop kaptı, günlerdir merhem, dezenfektan sürüyorum, bana mısın demiyor, babaannem sülükle yaralarını tedavi ederdi diyorum. Erkeklerden daha yaşlı olan, iki taneyi yaranın üzerine koy diyor. Diğer ikisini de yedek olarak al götür. Tanesi iki buçuk liradan toplamda on lira verip bir küçük şişe içine konulan sülüklerimi alıyorum, çantama atıyorum. Kendimi kalabalık hissediyorum. Amca sıkı sıkı tembih ediyor. Sakın diyor otel odalarında yapmaya kalkma, sonra kanı durduramazsın bak diyor. Tamam diyorum. Akşam Adıyaman, Kahta’da olacağım. Gene de şansımı denemeyi düşünüyorum. Bu küçük solucanımsıların ısırdığı yerden ne olur ki diyorum bir yandan da. İçim umutla doluyor. Sokağa çıkıyorum. Ben ve dört sülük kardeş aile olacağız bundan böyle. Kan kardeşlerim olacaksınız benim diyorum onlara. Kendi kendime dizim için yapmam gerekenleri tekrarlıyorum unutmamak için: “iki solucanı diğerlerinden ayır. Yaranın üzerine koy. Bırak emsinler iyice. Doyunca şişer ve ters dönerler. O zaman küle at ve sağ, eski formlarına dönsünler.” Nasıl sağacağımı düşünüyorum kara kara. Diğer kısımlar tamam da…

20171002_121937-01.jpeg

20171002_114835-01.jpeg

GAİA :

M.Ö. 300 civarında Büyük İskender’in generali tarafından kurulmuş bir antik şehir olan Zeugma’ya gidiyorum yine. Çoğunluğun Çingene olarak hatırlayıp adlandırdığı, müzenin gözbebeği ve kıymetlisinin yer tanrısı GAİA olduğunu söyleyenler de var. Gaia, mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul ediliyor. Ben yine bakıyorum bakıyorum kadın olduğundan emin olamıyorum. Mozaiklerdeki diğer kadınlara hiç benzemiyor çünkü. Ağız kısmı olsaydı daha çok fikir sahibi olabilecekken, kalanlar baraj yüzünden sular altında kaldığından elimizdeki mozaiklerle idare edeceğiz bundan böyle. Küpesi, başındaki eşarbı, saçlarının büklüm büklüm oluşu, iri iri gözleri ve göz çukuruna bir hayli yakın kaşlarının ne anlama geldiğine bakarak hayal kurabileceğiz hakkında sadece. Biraz ürkek, biraz vahşi, biraz şaşkın bakıyor o gözler; ister bir kadına ister bir erkeğe ait olsunlar, Tanrı ya da çingeneye de.

20171002_135305-01.jpeg

DEVR-İ ALEM PARA MÜZESİ :

Zeugma dışında pazartesi olması itibariyle açık bulabildiğim ikinci ve tek açık müze “Devr-i Alem Para Müzesi” oluyor. Paranın tarihi var burada. Senin paran, onun parası, bilmiyorum kaçıncı Louis’ler, Elizabethler, ülkelerin, devirlerin, saltanatların, yaşanmışlıkların, bir zamanlar senin biriktirdiğin harçlıklarınla aldığın bir gazozun kaç paraya satıldığının, parasını verip aldığın bir çizgi romanın verdiği hazzın saklı olduğu bu kağıt ve madeni paralar arasında dolaşıyorum avlu içerisinde. Bol sıfırlı banknotlar ağaçlarda asılılar, albümlerde saklanmış kimisi. Eskiden yaprak koleksiyonu yapardık, pul koleksiyonu ya da, çizgi romanları fasikül fasikül alır ciltlettirirdik özenle. Bir adam Masumiyet Müzesi’ni kurdu bu vesileyle. Herkes bir şeyler biriktiriyor. Kimi insan biriktiriyor, kimi benim gibi atmayı seviyor. Esat Kaplan’sa para biriktirmiş. Ne paragöz adam demeyin sakın! Sormadım bu tutumluluk hali nereden geliyor diye. Bir gazeteci vardı içeride A.A. muhabiriymiş. Ahmet Ümit’ten başka ünlü olmuş Gaziantepli bir yazar tanımıyoruz diyor. Nedim Gürsel var, en azından Gaziantep doğumlu diyorum. Tanımıyorlarmış. Her neyse. On iki dile çevrilmiş kitapları vardır kendisinin. Sorbonne’da ders vermiş ya da halen daha vermekte tam bilemiyorum. Nereden bileyim kim nerede ne yapıyor? Ben bilmiyor, ben sadece diyor, uzaktan ama diyor, entelektüel ve hoş bir bey olarak tanımlıyor kendisini. Biraz Gürsel okumakta fayda var diyor.

Sokak aralarında dolaşıyorum. Çeşit çeşit yüzler çıkıyor karşıma. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum, hiç reddedilmiyorum. Sevindirici, ölsem onlar kalacak benden geriye, baktıkça anasınız diye. Sinagog’un bulunduğu sokağa getiriliyorum az evvel fotoğrafını çektiğim on bir numaralı evinin kapısının önünde oturmakta olan Firdevs kadının bir tanıdığı sayesinde. İçeride Metin Bey var. Fakat güvenlikten anahtarı bulması kolay olmuyor. Burası üniversiteye devredilmiş. Temiz görünmekle birlikte, rağbet edilmediği çok açık. Uzn zamandır tek ziyaretçisi benim sanki.  Geniş bir bahçesi var. Fakat daha çok bir sürü mezun vermiş bir okuldaymışım gibi hissediyorum. Son Yahudilerin gidişiyle, ıssızlaşmış burası iyice. Çok sesliliği, paletindeki renkleri birbirine bulaştırmadan, bulaştırsan da gökkuşağının renklerini ortaya çıkarabiliyorsan eğer, tek porsiyon Ali Nazik olmaktan kurtulursun(çok didaktik çook). Öte yandan en çok Suriyeli barındıran il olduğu söyleniyor Antep’in. Öyle ya da böyle insanlarını ve insanlıklarını çok sevdiğim bir şehir olmuştur benim için her zaman.

Bir an önce Adıyaman üzerinden Kahta’ya geçmem gerek. Vaktim kalmamış. Yolu ve süresini kestiremiyorum bir türlü, Sülüklerim çantamda, bavulum otelde. Zaten pet şişenin içinde çaresizce dönenip duran(dönenip diyorum evet, oldu ve de uydu da) üç yüz mililitre suyun içinde sıkışmış kalmış bu dört siyah sülüğü yanımda taşımaya karar veriyorum. Yeterince sarsıldılar zaten yavrucaklar. Bir de bavulun içinde karanlıkta gitmelerine müsaade edemem. Yanlışlıkla içmeyeyim de, tam temizlik olur yoksa bu vesileyle. İnsan kardeşini yutar mıymış, nerede görülmüş böyle şey!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: