BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, SEKİZİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 4

20170413_182734-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, SEKİZİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 4

“Dünyanın kahrı bu. Dünyada iş olduğunu bilsem hayatta gelmezdim.” Bursa’da bir Emekçi

GİRİŞ :

Son  bölümde Trilye’de kalmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim istiyorum. Biliyorum sizleri de peşim sıra sürüklüyorum ama… Çok meşgulsünüzdür ama… Bugün On Dokuz Mayıs ama… Bu okullarda yapılacak son kutlama olacakmış baksana… On Dokuz Mayıs bahane, tatiller şahane… Bundan böyle bayram olarak da kutlanmayacakmış… Oh olsun hepimize… Her neyse… Parası olanlar otellere kaçacak, olmayanlarsa gidip akrabalarına sığınacak yine. Arabası varsa krallar gibi kurulacak koltuğuna, yoksa da toplu taşımalarda sıkışık şartlarda taşınacak. Parası olan pahalı restoranlarda sofralar kurduracak, olmayan da külahta dondurmasını yalayacak. Ama çoğunluk az ya da çok gittiği her yeri sosyal medyada etiketleyecek. Gülen yüzler(hiç ağlamazsınız bilirim), ringo ringo şişeler, mangalda tavuklar, köfteler(hem bilinçli hem de her şeyi bilen tüketici dar alanda kısa paslaşan tavukları yemeyi bıraktı çoktan)paylaşılacak bol bol, olsun bak bunlar da güzel. Avunabildiyseniz eğer, avutabildiysem eğer… Yok hiç para yok, bir yerlere kımıldayamayız, yirmi bir’i akşamı sosyal medyadaki fotoğraflara çevireceğiz yüzümüzü diyorsanız o en fenası. Size ben bile çare olamam. Sizi ben bile teselli edemem. Gıpta eder eder oturursunuz sadece. Neyse ki tevekkül denen bir şey var Müslümanlık nezdinde. Tevekkül edin ve oturun metanetle. Yoksa gıptayla başlar tüm kötülükler, filizlenir tohumlar bedenimizde, kocaman ağaçlar yetiştiririz içimizde.

Yıllara meydan okumuş, ismi Zeytinbağı olarak değiştirilmiş olsa da zeytinine ismini vermiş Trilye adıyla anılan-Trilye ya da Tirilye-ister i ile ister i’siz Mudanya’dan hemen sonra geçtiğim ve çok beğendiğim bir eski Rum kasabasıydı. Bursa’da gittiğim her yerden memnuniyetle ayrıldığım anlaşılmıştır sanırım. Vakitsizlikten gidemediğim İznik kaldı sadece aklımda. Özellikle de İznik Yeşil Camii. Kısmet bir başka Bursa seferine. Bursa fethedilmelere layık bir şehir imiş, mutlaka görülmesi gerekenmiş. Öyle gördüm, öyle bildim, tutucu diye ürktüğüm yine de sevmediğim bin türlü haline rağmen, görmek gerekmiş. Ben Bursa’yı çok ama çok beğendim.

20170412_091405-
Bursa
20170413_094833-01
Mudanya

MUDANYA :

Trilye dönüşü bir kez daha Mudanya sokaklarında dolaşıyorum. Mis gibi her yer. Bursa’da hakim olan, sokakları lavabo zannederek ağzından burnundan ne çıkarsa fırlatıp atma sevdası burada yok. Demek ki medeni bir yüzü de var Bursa’nın. Bunlarsa hep suya kıyısı olan bölgelerinde çıkıyor karşımıza. Yaklaşık yirmi beş sene önce, Ankara’dan İzmir’e taşındığımızda annem ne medeni yer burası, insanları sokaklara tükürmüyor demişti İzmir için. O hesap Mudanya’da da yerler mis gibi. Üstelik kimse çöpünü, artığını yerlere saçmıyor. Birikmiş çöp yok, kötü koku yok. İnsanı bilinçli olan yerin sokakları da temiz kalıyor. İnsanları ve davranış şekillerini gündelik hayatınızda fazlaca kafaya takanlardansanız eğer, yüzünüzü Batı’ya ve aydın kesime çevireceksiniz kendi iyiliğiniz için yoksa bekçi Murtaza gibi o tükürdü, bu kustuyla bir ömür geçmiyor. Geçiyor da zor geçiyor. Yoksa her ömür sıkıştığı yerde geçip gidiyor.

Mudanya’nın bir başka özelliği de mesafesi. Bundan kastım duygusal anlamdaki uzaklık. Sakin ve de suskun Mudanya, sizi, Trilye gibi hemencecik kucaklamıyor. Sırlarını kolay kolay açacakmış gibi de görünmüyor. İnsan hikayeleri çıkarmak Trilye kadar kolay değil burada. İnsanlar ser veriyor, sır vermiyor. Ama Kalami Restoran ve manzarası bir başka. Bursa’ya dönmek zorunda olmasam bir bira içerdim diye geçirdim durdum içimden, her defasında Kalami’nin önünden geçerken. Fakat Ulu Camii’ye tekrar uğrayacağım ve uygun olmayacağını düşünüyorum vaziyetimin. Zaten şehir merkezinde içki içmek aklınıza gelebilecek son şey. Varsa yoksa yoğurtlu iskender. Her yer döner, iskender. Yazın döner, kışın iskender.

20170414_104055-01

BURSA, MERKEZ :

Bugün Bursa’daki son günüm ve akşam dönmem gerekiyor. Uludağ için çok geç diyorum içimden. Şehri tanıyıp, aylak aylak gezeyim istiyorum. Erkenden vestiyere bıraktığım bavulumu kaderine terk edip yola çıkıyorum sabahın erken bir saatinde. Bursa’ya bahar gelmiş. Şehrin sıcağı yakacak gibi görünüyor. Serinlikten faydalanıyorum. Ben bu yazıyı şimdi yazarak geç kalmış olsam da, dün akşam son bir kez daha Ulu Camii’ye gittiğimde seçim çalışması yapan gençlerden biri elindeki evet broşürünü bana uzatırken siz de evetçi tipi var demişti. Özgüven midir, bilmişlik mi ya da cahil cesareti midir bilemedim ama sesimi çıkarmayıp kaşlarımı kaldırarak cevap vermiştim kendilerine. Sonra aynı evetçi grup ya da güruh tempolu bir müzik eşliğinde Koza Han’ın önünde coşku içerisinde ter ter tepiniyordu. Siyasetin eğlenceyle karıştırılması o kadar tuhaf oluyor ki. Bir yandan Mehter Marşı, üzerine az oyun havaları, az sonra ezan okunur keserler, bitince ver coşkuyu arpası fazla gelenlere… Aynı şekilde yine başka bir grup ya da güruh kadına şiddeti kınamıştı İstanbul sokaklarında samba yaparak. Burası Brezilya ya! Siyasete müzik karıştı mı, ortam pavyona, insanlar dansöze benziyor bir anda. Orda Ulu Camii, burda köçeklik… Oldu mu şimdi?

20170414_111944-01
Hünkar Köşkü

HÜNKAR KÖŞKÜ :

Tarihi Irgandı Çarşılı Köprüsü’ne gideceğim diyordum kendimi sokağa attığım ilk anda ama her şey bir plan olarak kalıyor ve ben kendimi Tarihi Mahkeme Hamamı’nda sonra da bir Kültür Merkezi’nde buluyorum. İçeride bir etkinlik düzenlenmiş ve bitmiş. Sırada kahvaltı faslı var. Bense ne yapıp edip bir yandan bilgi almaya çalışırken, öte yandan masanın etrafında toplanmış çaylarını yudumlayan adamları rahatsız etmemeye çalışıyorum. O sırada Kadir sizi götürsün diyorlar. O kim derken, kendisinin Hünkar Köşkü’nün aşçısı olduğunu öğreniyorum. Beraber köşke doğru yola çıkıyoruz. Bir sürü soru soruyorum, bir sürü cevap veriyor. Ulu Camii’nin ortasındaki havuzun hikayesini anlatıyor, av menüsünden bahsediyor, bende insanlık tarihinin bu ilk toplu hareketi hakkında fikir sahibi oluyorum. Ava doğrudan yaklaşmanın ve o şekilde avlanmanın tehilkeli olabileceğinden ötürü, insanoğlu aklını kullanarak avlanma yöntemleri geliştirmiş, tuzaklardan yararlanmış, hayvan sürülerini uçurumlara sürmüş, pusu kurmayı öğrenmiş. Bu sayede de insan doğa karşısında güç kazanmış ve bugünlere gelinmiştir. Neticeye baktığımızda sessiz kalan doğanın intikamı da ara ara feci olmuş ve fakat insanoğlu tüm bunlardan aklıyla bir ders çıkartamamıştır. Bense menüye bakıyorum her tür et çeşidi mevcut ama öte yandan bıldırcın, keklik, tavşan hiç bana göre şeyler değil. Damak tadında maceracı olmadım hiçbir zaman.

Yıldırım İlçesi’nde bulunan Hünkar Köşkü’nde bana ikram edilen çayı içip ayrılmadan önce bahçeyi ve fotoğraf çekmenin yasak olduğu köşkü geziyorum. Rehberimin adı Seda. Çok sakin ve öyle de de anlatıyor. Sakin sakin. Oda oda geziyoruz beraber. Köşk, Sultan Abdülmecid tarafından 19. yüzyılın ortalarında 19 günde yaptırılmış olup, Bursa’ya gelen sultanlar tarafından dinlenme ve av köşkü olarak kullanılmış, daha sonra da Atatürk ve manevi kızlarına ev sahipliği yapmış. Fotoğraf çekmem mümkün olmadığından daha doğrusu yasak olduğundan aklımda kalanları paylaşacağım sadece. Atatürk’ün küçük ayakları varmış. Yatağının yanında duran deri terliklerinin küçüklüğü kalmış aklımda. Bir de kızların kaldığı oda ve porselenlerin ve kristallerin dikdörtgen bir masayı süslediği yemek odası. Sanki az sonra bu masada yemek yeme şerefine nail olacak herkes odalarında hazırlık yaparken, mutfakta bir koşuşturmacadır gidecek. Menüyse rahmetli av hayvanları olacak. Ben mi? Ben baş davetliyim. Bu yemek benim onuruma düzenlendi… Yanarım yanarım hiç şöyle bir sofraya davet edilmemiş olduğuma yanarım. Bir de şu yüzyılda yaşadığıma yanarım. Az evvel oturup da bir bira içemediğime yanarken, porselenleri gören gözlerim sayesinde çıtam nasıl da yükseliverdi bir anda. İnsanoğlu işte böyle havalanır, konar daldan dala; kanatsız da olsa. Porselenler nefisti ama.

20170414_114412-01

IRGANDI KÖPRÜSÜ :

Tarihi Irgandılı Çarşısına kadar sağıma soluma baka baka yürüyorum. Bilmediğim bir şehirde elimi kolumu sallaya sallaya tek başına gezmekten daha fazla beni mutlu eden bir şey yok. Köprüye geldiğimde merkeze uzaklığından belki, belki de kadersizliğinden kaynaklı cansızlığı çarpıyor gözüme. Ne gelen var, ne giden. Üzerindeki karşılıklı iki sıra halindeki dükkanların bir kısmı kapalı, açık olanlarsa sinek avlıyor. Dünyada yalnızca Floransa, Venedik ve Lofça’da bulunan çarşılı köprülerden dördüncüsü olan Irgandı Köprüsü gözlerden ırak, mekan sahipleriyse ilgisizlikten muzdarip yaşayıp gidiyorlar enteresan hikayeli köprülerinin içindeki dükkanlarında. Gelelim evliya meselesine: Orhangazi Bursa’yı fethettiğinde Allah uğruna savaşan yiğitlerden biri bu köprü yerinde, çıkayım mı geleyim mi diye bir ses işitir. Gazi hemen kılıç çekip çık bakalım ne yapabilirsin diyerek sesin geldiği bir yere kılıç vurunca, vurduğu yerden gürleyip büyük bir hazine meydana çıkarak yer ırgalanıp sallanıp sarsılır. Gazi hayretler içinde kalır ve şaşırır. İki yanına baktığında ne görse iyi, derenin içi sikkeli altınlarla dolu. Hazineyi bulan yiğit hemen koşarak Orhan Gazi’ye olanları anlatır. O da ne hayır ettin, Allah sana kısmet etmiş git Bursa’da hayrata sarfet diye emreder. Yiğit/savaşçı bütün hazineyi evine taşıyarak onda birini devlet hazinesine verdikten sonra kalan ile büyük bir köprü yaptırır. İşte Irgandı Köprüsü denmesinin sebebi budur. Diye anlatmıştır Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde. Gelelim bu gürleyip, ırgalanan yer meselesine. Göz görmeyince gönül katlanıyordu demişti büyükler, akıl inanıyordu dememişlerdi. O köprünün altı sikkeli altınlarla doluymuş da şimdi mi kurumuş? Bu ne bereketsizliktir şimdilerde yaşanan? Kıran mı girdi, anlaşılacak gibi değil. Köprüye ne gelen var ne de giden. Esnaf oturmuş tavla atıyor. Erenler evliyalar gelsinler de ırgalanmaz olan köprünün şu son vaziyetini görsünler.

20170414_115519-01

KILIÇ KALKAN EVİ :

Setbaşı’nda, Şehir Kütüphanesi yanında, Setbaşı Camii’ninse hemen arkasında yer alan, Bursa’nın en önemli folklorik simgelerinden biri olan Kılıç Kalkan’ın, fotoğraflarla, heykellerle, rölyeflerle ve kıyafetlerle temsil edildiği ve müze işlevi gören Kılıç Kalkan Evi’ne geliyorum. Metin Bey var içerde. Bana Kılıç Kalkan’ın öneminden, biraz tarihinden, Mustafa Tahtakıran’ın Kılıç Kalkan ve  dolayısıyla Bursa için taşıdığı önemden, rahmetli Mustafa Tahtakıran’ın kendisinden, Kılıç Kalkan’ın bir savunma sanatı ya da spor değil de, bir çeşit halk dansı olduğundan, erkek erkeğe yapılan bu halk dansının oynanmaya başladığı ilk günden itibaren figürlerini koruduğundan, giyilen kostümlerin Bursa civarındaki bazı köylerde sergilendiğinden, fakat bir dönem uluslararası festivallerde sergilenen, kah devlet adamlarının kah turist gruplarının karşılanmasında oynanan oyunun barbar Türk imajını desteklediğinden yarışmalara katılmasının, okullarda öğretilmesinin sakıncalı bulunduğundan bahsedip, dert yanıyor bir yandan da. Benim fikrimi sorarsanız eğer, Metin Bey sormamıştı, ben de kendi kendime soruyor ve de cevaplıyorum hemen arkasından;  Kılıç Kalkan hem kostümleri hem de hareketleriyle çok hoşuma gitse ve tüm o sertliğin altında çok nazik figürler taşıdığını düşünsem de, Uludağ’a gitmek üzere havalimanına inmiş sporcuları ellerinde kılıç kalkanla hey hey de hey diye karşıladığın takdirde, kendi kanlı tarihlerine bakmayıp gücenmeyen kendisi de barbar olup sana barbar diyen ülke halklarını ürkütebilirsin haliyle. Bence. İsveçli sporcular mesela, kılıç kalkanla karşılanmasalar da olur. Ama Tazmanyalılara her tür tuhaf davranışını sergileyebilirsin mesela. Kızılderililer de Beyaz Adam’ın her tür barbarlığına alışık olabilir. Tabii siyahlar da. Ama sen guguklu saatin mucidi olan, refah düzeyi yüksek bir ülkeden gelmiş sarışın kadınların ve adamların karşısına yağız, bıyıklı ve kalın baldırlı, yüz yıl önceki kostümler üzerlerinde, bir de ellerinde kılıçlarla şakır şukur et kesecekmiş gibi, olmadı yokluktan sizi kesecekmiş gibi hareketlerle fırlayan adamlarla çıkarsan, zaten tuhaf bir imajı olan ve de kanaati kestirilemeyen ülke insanların hakkında farklı türde bir efsane yaratmış olursun. Bence. Kılıç Kalkan gibi özel ve güzel, Bursa iline ve yöresine nasip olmuş böyle bir halk dansı turist kafilelerini karşılamakta kullanılmaktan çok daha iyilerine layık. Bence. Modern yüzyılda ya kendi markanı yaratacaksın ya da hem sürüden hem de sürümden faydalanacaksın. Ya sessiz ve derinden gideceksin ya da kendini ortalığa saçacaksın. Anlaşılamamak bazen çok anlaşılmaktan bin kat, milyon kat iyi. Bence.

Her neyse bu son Bursa yazım olacaktı ama kıyamıyorum bu şehri bitirmeye. Bir son bölüm daha yazacağım zahmet edip okuyanlar için, ama aslında ben tüm yazılarımı sadece kendim için yazıyorum. Bu böyle biline.

Aziz olunuz… Sular gibi… İyi tatiller hepinize.

 

URLA/KLAZOMENAİ

image

URLA/KLAZOMENAİ:

“Ve ruh
kendini tanıyacaksa eğer
Yine bir ruhun
içine bakmalı.
Aynada gördük yabancı ile düşmanı.” Argonotlar/Yorgo SEFERİS


Gavur İzmir’in gizli hazinesi. Aynı zamanda çok özel bir Nobel konuşması sahibi, dünyanın büyük ve küçük yerleri yoktur diyen Yorgo Seferis’in doğduğu, Tanju Okan’ın ise öldüğü topraklar. Sokaklarında çöp bulamayacağınız, her sabah saat 10’da balık mezatında balıksever emeklileri başcağızına toplayan, ara sokaklarında çok cevherler gizli, hoşgörü sahibi halkı sayesinde temmuz ayının ortalarında ancak yarım yamalak döşenmiş asfaltıyla hem esnafını hem de sakinlerini deliye çeviren(Çeşmealtı bahsi geçen) ama Belediyesi’nden de bir türlü vazgeçemeyen(her şey hizmet olmamalı, bazen zihniyette bir faktördür), güzel şarapların yapıldığı, anasonun önemsendiği, Mübadele zamanında gitmek zorunda bırakılan Rum komşularını halen daha sevgi ve saygıyla anan, Rumca bilen insanlarla karşılaştığınızda bu tatlı dilin cazibesiyle başa çıkmakta zorlanacağınız bir şirin ilçe Urla, geçmişten gelen ismiyle Klazomenai.

Bozcaada’da cumartesi sabahı Gemlik’ten gelip de yanaşmakta olan arabalı vapurdan ağır aksak inen araçlar ve yayalar, sanki çok eski bir tarihte sessizliği top ve tüfek arabalarının uğultularıyla yırtıyormuşçasına akın eden istilacılar gibi giriyorlardı Ada’ya. Bomboş sokaklarında buldukları gölgelerde kedilerin bir keyif bir keyif cirit attığı yollarda, ardı arkası kesilmeyen bir araba trafiği oluşuveriyordu ister istemez ve miskin kediler süpürgeler misali sokaklarını temizledikleri kuyruklarıyla beraber yerlerinden kalkıyorlardı isteksizce, büyük gövdeli insanoğlunun kendisine ne pahasına olursa olsun yer açıp, yemek bulma gayretine izleyici kalarak. Benzer bir durumsa haftasonları ve bayramlarda, Urla’da, en yakını Güzelbahçe olmak üzere İzmir’in tüm ilçelerinden ve farklı illerden gelmekte olan tatilcilerin arabalarıyla çılgınlaşıveren ve garip bir trafiğe gark olan ilçenin başına geliyor her seferinde. Devlet Demir Yolları Kampı’nın önünde sıra sıra dizilmiş araçlardan neredeyse yarı balıkadam kostümleriyle inen insanlar bir kostüm balosuna gelmiş gibi görünüyorlar. Soyunmak için bir kabin aramak telaşı duymadan kendilerini gizlediğini düşündükleri açık bagaj kapılarının ardına sığınarak kostümlerini değiştiriyorlar. Deniz pırıl pırıl ve ne beklemek ne de bekletmek istiyor sakinlerini. Bayram günleri ve haftasonu dönüşlerde ağaçlı yol araba mezarlığına dönüşüyor. Ucu bucağı gözükmüyor trafiğin, sonsuz gibi. İzmir’in sıcağından çıldırıp, kendini bir an önce serin sulara atma telaşındaki yerli halk dönüş yolunda yine çıldırarak dönebiliyor ancak evine(halksan çıldırmalısın yaşadığın müddetçe, işin fıtratında var bu, kayıtsız şartsız teslim olmalısın seni deliliğe sürükleyen halk işi çılgınlığın güvenli güvensiz kollarına).

URLA’DA DURAKLAR:

Cuma ve cumartesi kurulan Sanat Sokağı’ndaki tezgahlarda hem ev hem el yapımı türlü türlü reçeller(enginar reçeli mesela), süs eşyaları, bez bebekler, çantalar, kıyafetler tezgahlarda müşterilerini beklemekte. Pembe saçlı hanımlar bile var tezgahların başında(herkes sarı saçlı, siyah saçlı olmak zorunda değil ya) ve hanımlar var çoğunlukla stantların başında. Sokakta Gaye Ve Hakan’ın işlettiği Boho Chic Butik var. Kendileri İstanbullu ve bir daha arkalarına bakmamaya and içerek  kurumsal şirketteki işlerinden ayrılıp yerleşmişler Urla’ya. Burada büyütüyorlar çocuklarını, burada yaşıyorlar hayatlarını. Otantik kıyafetler satıyorlar. Dışarıdan Nişantaşı butiklerini andırıyor. Dedim ya İstanbullu imiş sahipleri. Uğrayanlar, selamımı söylersiniz belki!

image

image

image

image

image

image

Plaj her yerde plaj, kumsal her yerde kumdan, insan her yerde su ve topraktan. Şehirlerde çiğleştikçe, dar sokak aralı mahallelerde huzur buluyor insanlar. Komşuluk, insanlık, hoşgörünün tükenmeyecek gibi göründüğü sokakları var Urla’nın. Tırmandıkça tırmanıyorsun keçiler gibi benzer sokaklarından süzülerek. Pamuk tenli insanların cenneti buralar. İki katlı evlerinde, serin mutfaklarında iş yapıyor teyzeler. Evlerinin önlerine attıkları sandalyelerine oturuyorlar ellerinde örgüler. Kimisi hiç konuşmuyor plastik sandalyelerinin üzerinde. Gelen geçen olursa bakıyor öylece. Kimisiyse sohbete muhabbete gelmiş. Kadınlı erkekli oturuyorlar. Hep bir esinti var akşam üzerleri. Serin tutuyor bu da kafaları, bedenleri.

Malgaca Pazarı, adını alış şekliyle gülümsetiyor insanı(bir rivayete göre mal gaça mal gaça derken olmuş sana Malgaca Pazarı). Kokoreççisinden, kasabından, manavından, askıda ekmek barındıran dolayısıyla aşsızları da düşünen fırınından, baharatçısından tutun da halihazırda envai türde malzeme bulunduran esnafıyla, yaz kış konserlere evsahipliği yapan meydanı ve kafeteryaları kapsayan alanıyla, Urla’nın orta yerindeki sıcak kalbi Malgaca Pazarı. Normal ve makul fiyatlar talep ettikleri. Küçük bir şehir burası Urla’nın geçmiş ve günümüz tarihindeki. İlerisinde Han Otel var ve de sıra sıra, küçük çapta şöhreti yakalamış restoranları.

image
image

image

image

image

image

image

image

Ramazan’dı ilk çıktığımda Urla’nın yokuş yollu sokaklarından. On beş on altı yaşlarında bir genç ayakkabılarının arkasına basa basa elinde tepsi üzeri hoşafından cacığına, etli pilavından çorbasına, sırtı rüzgarla aralanan gazete kağıdıyla çevrili iftar menüsünü taşırken ne kadar nostaljik olduğundan habersiz, beni görünce düştüğü mahcubiyeti saklamaya çalışarak iniverdi öylece. Gavur İzmir oruç da tutarmış böyle. Bir başka kız çocuğu iki üç yaşlarında bir eli annesinde, yürüyor ağır aksak. Ahh ne güzel eteğin var öyle, uçuşuyor rüzgarda böyle..

image

ÇEŞMEALTI:

İçerik olarak Çeşmealtı: Yazlık yazlık yazlık…

Resmi olarak Urla’nın nesi olmakta?: Köyü

Sonuç: Başka olur Ege’nin köyü.

image

Ara ara siteler halinde ama genellikle müstakil evlerle bezeli, denizinden dalgası, havasından rüzgarı eksik olmayan; İzmir’in yerlisinin zamanında ekonomik şartlarda edindiği şimdiyse bir mutfak, bir banyo daha diyerek iyice genişlettiği, insanı hoşsohbet, akşam oldu mu çoluk çocuk, kalabalık sofralarından bereket eksik olmayan, bir yandan da mangalların değişmez konuklarının kemiğinden, derisinden sokak kedilerine ve köpeklerine de bir sofra yaratan yazlıkçıların bir çoğunun yazlıkçı kavramını genişleterek kah emekliliklerinde kah şehir kaçağını oynadığı dönemler içerisinde hem yaz hem kış rahatlıkla kalabildiği bir yer Çeşmealtı. Bu satırları yazdığım pazar gününün miskinliğini öyle kolay kolay üzerimden atmam mümkün olmadığından, parmaklarımın çalışkanlığını sokuyorum devreye. Bir evin, bir odasının içinde döne döne yazıyorum ben de. Dünya saatiyle neredeyim ben böyle? Etrafım kimlerle sarılı çepeçevre? Düşünmek için bol zaman gerek. Bugün pazar ve benim de önümde bir sürü sıcak geçen saatim var. Dolayısıyla ben de başlıyorum yazmaya: Sağ komşu Karşıyakalı, sol komşu Karataşlı. Sağ evin beyi sizlere ömür, sol evin beyi seksen yaşında. Sağ komşunun ortanca çocuğu da sizlere ömür, yıllar önce, otuzlarının başında. Şimdi babasıyla beraber sakin sakin yatmakta Çeşmealtı, Güvendik mezarlığında. Yedi yıl boyunca karısıyla beraber sürüklenmiş durmuş mezarlığa oğlunun peşisıra ve o yolunu çoktan yapmış aslında. Sağ evin komşusunun bir kız torunu iki yaşında, sol evin bir kız torunu Benim Küçük Günışığım’ın Abigail Breslin’ı. Sağ eve nispet yaparcasına gün itibariyle bir cenaze de sol evden çıkıyor. Allahtan uzak akraba. Herkes cenazeye gitti, oradan da mezarlığa. Genç ölüm var, düşman başına. Bir ev daha var ötede, mobilyacı kendisi. Üç katlı evinin her bir katına mutfak yaptırmışlar inip çıkma derdi olmasın diye. “İzmirli sandım Manisalı çıktı” diyor karısı için, Manisa’ya taşınmışlar İzmir’den, “Ben hanım köylüyüm ondan böyle oldu” diyor. Yemeklerden, ucu kendilerine dokunan esprilerden ve itiraflardan hiç gocunmuyorlar kısaca. Evin beyi porsiyonları az koyan gelinine karşı bir parça sitemkar ve de Maraşlı(bir Maraşlının kendi malzemeleriyle yaptığı kısırı görüp yediğinizde anlayabilirsiniz ancak ne demek istediğimi, kahverengi olur onların kısırları, İzmir’in hafif ve pembemtırak bulgurlarından çook uzak, apayrı). Sol taraftaki evin adı Nesrin Hanım, sağ taraftaki evin adı Şadan Hanım. Evlerini bir bekçi gibi, mutfaklarını bir aşçı gibi beklemişler bunca yıl. Kedilerden feyz alıp evlerine, köpeklerden feyz alıp eşlerine sadakat göstermişler. Mütevazı ve hatırşinazlar. Bugünlere isimleriyle beraber gelen evler getirmişler. Her ev bir kadın aslında dünlerden bugünlere gelen. Ev sahipleri ölseler bile, evler onların isimleriyle anılıyor yıllar üzerinden geçse de. Evin erkekleriyse misafir sanatçılar sadece ve sadece, yaşadıkları müddetçe.

RAKI’NIN KADEHLERİ:

Benim elimde manileşen aşağıdaki dörtlük, sağ taraftaki evin hayatta kalan oğlunun ağzından çıkmış olup, baba kaybından sonra bir erkeğin acısının acısını çıkartabilmek için neler yapabileceğini söyledikten sonra söylenivermiştir öylece. “Biz erkekler” demişti.. Ahh evet ya siz erkekler! “Biz erkekler bazen dağıtmak isteriz. Mesela kendini kaybedercesine içtikten sonra kaldırımda yatmak isteriz.” Aferin size siz erkekler, tabiatınız böyledir, daha da elden ne gelir? Tüm erkeklerin içip içip ister kaldırım tepelerinde, ister sandalye tepelerinde hep tatlı ve hep güzel kalmaları dileğiyle..

İlk kadehte tatlıyımdır
İkincide bir başka güzel
Karar derler çevremdekiler üçüncüye erişirsem eğer
Olduğum yerde ben, ben olarak kalabilirim ancak
Dördüncü kadehin rezilliğini paylaşmazsam eğer.”

MURAT VE GÖKÇE:

Ayaklarında parmak arası terlikleriyle iki kardeşten, ağabey olan Murat masmavi gözlü, küçük kız kardeşi Gökçe ise ağabeyine tutunmuş vaziyette bir parça yabani görünse de, aslında ürkek bakışlarıyla süzüyor beni ve çevresini. Evlerini gösteriyor ağabey Toptepe sırtlarındaki. Eskiden top buradan atılırmış. Annesi bakıyor evlerinin balkonundan kuşbakışı. Sonra da kaldığı yerden devam ediyor görevini ifa etmeye. Balkonunu süpürüyor elindeki çalı süpürgesiyle. Murat ve Gökçe eşliğinde minaresi kopmuş Kamanlı Camii’ne doğru yol alıyoruz. İnli cinli hikayelere konu olmuş burası bir zamanlar. Issız bir tarlanın ortasında uzaktan bile bir başka görünüyor. İçerisinde çok hikayeler barındırıyormuşçasına duruyor yüksek yüksek otların ortasında. İnsanın içini ürpertiyor duruşuyla. Tıpkı bir başka gelişimde karşıma çıkıveren Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine konu olmuş Fatih İbrahim Bey Camii gibi. Bir de yemyeşil bir yatır vardı onun ön bahçesinde. Kaldı ki Camii’nin bahçesinde bir sürü başka mezarlar da vardı Osmanlı’dan kalma. Yatır manzaralı evlere sorduğumdaysa tatminkar bir cevap almam mümkün olmuyor. İnsanlar dünya telaşında unutmuşlar ötesini. Rutin manzaraları olmuş gözlerinin önündeki. Hayat, insanı fazla düşündürtmüyor ki! Önümdeki iki miniğe çeviriyorum başımı. Önlerinde belirsizliklerle dolu bir yol var. Birbirlerine sığınarak yürüyorlar. Setsuko ve Seita gibi Murat ve Gökçe’de. Tüm hayatları boyunca eski kuşakların eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak olan bir başka neslin çocukları onlar da.

image
Murat ve Gökçe

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: