FOSSE/VERDON

4D220926-7389-41FA-B16C-37A4B5B415AB

FOSSE/VERDON :

“Söyleyecek bir şeyim olduğunu göstermem gerek. Danssız ve müziksiz.” Bob Fosse

“Acı veren bir şeyi alır, büyük bir eğlenceye çeviririz ve şarkı söyler, dans ederiz. Seyirci öyle bir eğlenir ki, o kadar çok gülerler ki, acı çeken bir insana güldüklerini anlamazlar. Kendi derisinden sıyrılmış bir insana. “ Bob Fosse

“Kariyerin benim en büyük iyiliğim sana. Fred Astaire özentisi, başarısız, kel bir dansçıydın. Seni sırtımda taşıdım. Ve beni bu yüzden hiç affetmedin.” Gwen Verdon

“-Daha önce bir kerhanede tercümanlık yapmamıştım.
-Artık listenden kerhaneyi silebilirsin.”

GİRİŞ :

Napim, okumuyorsunuz. Ben de herhangi bir çocuk kadar mızmız, daha doğrusu olabilecek en mızmız çocuk kadar mızmızlanıyorum şimdi burada, şu bir buçuk ayın acısını çıkartmak uğruna. Bazen bir başkasının çektiği bir dizi ya da film için kalem pardon klavye oynatmanın verdiği anlamsızlık da giriyor işin içine. O yazmış, bu çekmiş, şu oynamış, bu kurgulamış; beğendim ama çok, yok beğenmedim hem de hiç. Neden çünkü…kime neydi değil mi? Uğruna nazik kafamı yorduğum her şey için kalan ömrüm çok kısa olabilir ve kırklı yaşları gördüğünüzde ölüm fikri artık hayatınızın bir parçası olduğundan, benim nazik kafam ve içinde yer alan kimyası kıpır kıpır nazik beynim de tek bir tane olduğundan ve o da bana gerek olduğundan fotoğrafın serin sularına daldım ister istemez. Serin miydi peki o sular? Yani ara ara boyumu geçtiği de oldu ama yüzme bildiğimden ve cebimde taşlarla nehre dalmanın daha önce denendiğini ve başarılı olduğunu bildiğimden, üstelik tatlı Virginia’nın tırnağı olamayacağımdan ötürü suyun yüzeyinde kalabildim boğulmadan. Hep fakiri çekiyorsun, biraz da zengini çek dediler sırf bu yüzden. Tehlikeli yerlerde dolaşıyorsun, başına iş gelir dediler. Ne yapacaksın kuru mahalle aralarında, gökdelenler gökleri delecek nerdeyse, gel tezgahı burada kur dediler. Dediler de dediler. Oysa ki hiç bilmediler. Nereden bilsindiler? Tezgahım yok, gönlüm hoş, karnım tok öylesine. Bari bundan böyle beni böyle bilsinler(mesajlarımı sosyal medyadansa buradan yollamak varmış bir de bu vesileyle, yazmak bahanemmiş sadece).

Bir filmden aklımda kalan replik var hiç unutmadığım. Hayatta hiçbir şey fakirlik kadar insanın şevkini kıramaz diyordu bir baba kızına. Bazen rengarenk, bazen siyah beyaz olarak paylaştığım fotoğraflarımla fakirliği romantize ettiğimi görerek kendimden utandım her defasında bu repliği anımsadığımda. Hala da utanıyorum ama ben yine de bildiğimi okuyorum. Çünkü ne çiçeğe kavuşmuş arıları çekmekten zevk alıyorum, ne de kanatlı kanatsız hayvanları fotoğraflamaktan. Doğa duruyor durduğu yerde. Ay ve gökyüzü de aynı, deniz her yerde deniz, güneş desen çareyi kaçıp kurtulmakta buluyor bazen, bazen de yakıp kavurmakta. Dünyanın en muhteşem manzarasının karşısında nefesim kesiliyor sadece. Hepsi bu. İçinde insan dramı olmayan hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Kendi elleriyle ördükleri tuğlalardan yaptıkları evlerin balkonu olmadığından akşamın serin saatlerine erişir erişmez kapı önlerine çıkmış mahallenin kadınları, tebeşirle yere çizdikleri numaraların üzerinden maharetle atlayarak seksek oynayan çocuklar, miskin ve bakımsız kediler, bana bir belediye çalışanıymışım gibi gecekondumuz ne zaman yıkılacak, peki bize sonra ne olacak diye soran endişeli amcalar olmasa canım sıkılıyor. Manzara benimle konuşmuyor, belki de ben anlamıyorum onun yalın dilinden. Doğadan, bitkiden, ağaçtan, böcekten. Bir tek annemin bahçesindeki kayısı ağacından anladım ben, o da meyvesini vermişken. Çoğu kez kurtlanmışken.

Napolyon’a hak vermemek mümkün müdür, değilmiş gibi geliyor düşündükçe. Din, fakirler zenginleri öldürmesin diye icat edilmiş olabilir miydi, olabilirdi ve de fakirlik romantize edilecek bir şey miydi, değildi. Fakir ama mutluydu derler, fakir fakirliğinden nasıl mutlu olur demezler. Evine ekmek götürecek kadar bile parası yoktu ama yine de birçok zenginden mutluydularla avuturlar insanı. Bu düşününce kulağa sersemce gelen sosyolojik tespitler genelde halkın dilinde uzar gider. Çaresizliğe avuntuyu kılıf ederler. Dünya, düşmüş bulunduğumuz yeterince zor bir gezegene dönüşmüşken ve de gelir adaletsizliği, parasızlık, açlık işleri iyice içinden çıkılamaz bir hale getirmişken, bu insanlar ne yapsın, ölsünler mi teker teker? Elbette ölmesinler, onlar öleceğine düşmanları ölsün de…dedim ya çok zor yerlerde dolaştım durdum ve ister istemez neyin kader olduğunu, nereye kadar bir senaristin kaleminden çıkma bir kaderin diyaloglarıyla birlikte tesirli olduğunu düşündüm durdum şimdiye dek. Tarlabaşı, Dolapdere, Alibeyköy, Kuruçay, Tenekeli, Kadifekale, Ballıkuyu, Çatalkaya, Gürçeşme, İkiçeşmelik, Basmane-Çatalkaya en iyisiydi bu arada, anlatsam Roman olur, zaten pek çoğunun sakini de Roman’dı. Elinizdeki kağıt parayı anlatılmaz sertlikle alan ve yok olan bir kız çocuğu gördüğünüzde sadece şaşırmıyorsunuz. Aslında önce şaşırıyorsunuz, üzerinden biraz zaman geçer geçmez yaşadıklarınız koymaya başlıyor ve ayağınızdaki beyaz Nike’lardan utanmaya başlıyorsunuz. Bir daha böyle bir yere bu kadar fiyakalı bir ayakkabıyla gitmemeye yemin ediyorsunuz, bir de hortumla yıkanan yerlerde ayağınız çamur olduğundan o pabuca verdiğiniz bir avuç paraya hayıflanıyorsunuz. Ama ona da tam hakkını vererek hayıflanamıyorsunuz, çünkü bu çocukların böyle bir ayakkabıyı ancak rüyalarında görebileceğini pekala biliyorsunuz. Eğer beyaz bir tshirt giymişseniz de, başı bitli, ayakları çıplak, elleri bir liralık dondurmayla kirlenmiş bir çocuğun üzerinizde bırakacağı lekeden rahatsızlık duymayacağınıza kendinizi alıştırmanız gerekiyor. Hayat kimse için kolay değil ve fırsat eşitliği diye bir şey yok. Aralarından çıkan kimi çocukların zeki doğduğunu, mantıklı olduğunu ve muhakeme kabiliyetlerinin yüksek olduğunu da biliyorsunuz ama asla okuyamayacağını da. Özgür ruhundan kaynaklı tezgahtar olamayacağını, sadece dans, müzik kabiliyeti olanlardan ve bir mahalleden çıkan sadece bir çocuğun olağanüstü bir gayret ve biraz da şansın tesiriyle yırtabileceğinden kuşku duymuyorsunuz. Peki ya diğerleri? Peki ben ne yapabilirim? Sadece yazıyorum. Bazen o kadar akıllı ve ne istediğini bilen çocuklar çıkıyor ki karşınıza, ağzınız açık bakakalıyorsunuz. Tarlabaşı’nda rastladığım ve beni şu basamaklarda çek fotoğrafçı diyen bir çocuk vardı, annen kızar dediğimde kızmaz demişti. Çünkü bu benim kararım demişti. Ellerini cebine soktu, dimdik durdu ve basamakların üzerinden kameraya doğru yönelttiği bakışlarındaki kararlılıkla bana poz verdi. Sanıyorum adı Ahmet’ti. Sonra bana teşekkür etti ve gitti. Çocukların dünyası o kadar farklı ki. Benim ona teşekkür edeceğim yerde, o bana teşekkür etti. Adı Ahmet’ti büyük ihtimalle. Küçük ihtimalle de Mehmet’tir, Adnan’dır belki de.

Peki tüm bunların Bob Fosse ve Gwen Verdon’un hayatını anlatan sekiz bölümlük diziyle alakası neydi diyecek olursanız, bilmiyorum diyeceğim tam olarak. Küçük bir ihtimalle, belki, her ikisinin de ailesi ve öncesinde yaşadıkları olabilir mesela. Gwen hiç sevmediği bir adamla yapmak zorunda kalmıştı ilk evliliğini, Fosse ise ailesi tarafından hiçbir zaman onaylanmadığı gibi, ilk cinsel deneyimiyle hayatının içine edilmişti. Zamanında mutsuz geçen çocukluk dönemi, hiç bitmeyen onaylanma isteği, fark yaratma çabası, kirayı zamanında ödemek ve çocuk yaşta kazandığı parayı ona değer vermeyen ailesinin ellerine teslim etmek zorunda kalmak ve benzeri şeyler yaşayan çiftimizin ölüm onları ayırana dek yaşadıkları fırtınalı ilişkilerinde bahsi geçen çocukların geleceğini görmüşümdür belki de. Ya da belki de ben çok abartıyorum mevzuyu, onu ona bunu buna bağlamak da nereden çıkıyor böyle? Biz gelelim dizimize. Ama öncesinde özlenen diyalog kısmı var. Beni unutmayan az sayıdaki okuyucuma hediye: B kişisi Baha olsun, Bulut ya da Bahri. G ise Güniz olsun ya da Güneş ya da fark etmez. Konuşuyorlar hararetli bir şekilde, ne anlatıyorlar kulak verelim kendilerine:

B – Yuh yani! Kadın milleti değil mi? Adama kalp krizi geçirtti.
G – Kim?
B – Gwen Verdon.
G – Sekobarbital, dekstroamfetamin, kokain ve bilimum uyarıcıların katkısı olmasın. Bir de hiç durmadan değişen genç dansçı kızlar var tabii işin içinde. Yetişmek kolay mı öylesine!
B – O başka, o başka.
G – Emin misin?
B – Bilmiyorum o kadarını ama adamın tüm bunların üzerine bir de onca iş yükünü kaldıramayacağı belliydi doğrusu.
G – Ne yaptıysa hırsından yaptı bence.
B – Hepimiz pek çok şeyi kendimizi topluma, çevremize kabul ettirtebilmek için yapıyoruz. Ama daha yeni kontrollü bir hayat yaşaması tembihiyle ve bir nevi tükenmişlik sendromuyla akıl hastanesinden çıkartılan adama bir de müzikal yüklemek olacak iş değildi, Resmen önce baştan çıkardı adamı.
G – O da çıkarılmasaymış. Lüzumsuz adam.
B – Bob Fosse mi lüzumsuz? Cabaret ve All That Jazz’in yaratıcısı!
G – Kadınların sırtlarında taşıdığı adam. Üstelik en muhtaç zamanlarında terk ediliveriyorlar daha yenisi için. Çocuğunu bir otel odasında yetişkin bir erkekle bırakma sorumsuzluğunu gösterdi. Arkadaşı insan çıktı da…
B – Hayvan da olabilirdi yani? Ne kadar önyargılısın. Ne de kolay…
G – Sen farklısın yani?
B – Değilim. Ama senin kadar da değilim.
G – Hiç alttan almayı bilmiyorsun sen de. Fosse’nin tek iyi özelliği oydu. Sende asla olmayan bir karakter özelliği. İlla insanın yüzüne vurursun sen şöylesin böylesin diye. Evet önyargım var karşıcinse karşı.
B – Başından beri biliyordum.
G – …
B – Bu dizi bana da karşı cinse asla güvenilmeyeceğini öğretti. Neydi o eski günlerin hatrına! İkisi de yeni partnerlerini birbiriyle aldatıverdi.
G – Sen taktın bu Gwen’e. Kuzey’in soğuk kraliçesi ilan etmediğin kaldı tek.
B – O kadar da değil yahu. Ben sadece düşündüm de…daha doğrusu tek bir şey düşünebildim. O da umuyorum ki öldüğümüzde özel hayatlarımızı detaylarıyla gözler önüne serecek olan film ya da dizimizin yapılmayacak olması.
G – Aşk olsun! Tabii yapılır, yapılsın da. İki memurun çilekeş hayatından alıntılar izleyicisini bulacaktır, eminim. Yazın annelerinin Davutlar’daki yazlığında Sökeli komşularıyla bohem partiler veren, kışın memur arkadaşlarıyla cebelleşen, ay sonunu kıtı kıtına getirip, dolar euro yükseliyor diye hayıflanmaktan başka sohbet üretemeyecek evliliğimizin merkezinde olduğu bir mini seriyi yine bizler gibi memur olacak günümüz memurlarının müstakbel memur çocukları dışında izleyecek insan bulmakta güçlük çekmeyeceğimizi düşünmekteyim.
B – Geç dalganı. Sökeli komşulara adapte olman çok da zamanını olmuyor hani. Analı kızlı öğle kahvelerini ihmal etmiyorsunuz hiç. Beş çayları cabası. Beğenmediğim Gwen sabah kahvaltısında üzüm, elma yiyordu.
G – Kadın dansçıydı. Benim gibi Kapıkolu değil.
B – …kafam karıştı. Kapıkulu mu diyecektin?
G – Sanırım. Kafam karıştı. Keşke müzik kulağım olsaydı.
B – Keşke ama senin de söylediğin gibi, iki memurun olmazsa olmazlarından da değil.
G – Hayal kurmaya çalıştım sadece.
B – Ben de çok gördüm öyle mi?
G – Hayır da sadece daha güzel bir hayatımız olabileceği gibi, pek çok şey sığdırabilirdik içine. Fosse’nin yaptığı gibi Berlin’de gittiğin bir kerhaneden oyuncular seçebilirdin kendine. Sonra da Alman çevirmen kızla aşk yaşardın. Ben de kendimden küçük bir sevgili bulurdum.
B – Aklını oynatmış olabilir misin?
G – Hayatımdan…hayatımızdan sıkılmış olabilir miyim sence?
B – En azından kızımızın bizden görerek edineceği kötü alışkanlıkların yükünü taşımayacağız.
G – Haklısın. Onun yerine bol bol sıkılacağı önemsiz bir hayatı olacak.
B – Kim demiş?
G – Bizden başka ne çıkar ki? Kırk yılda bir rakı içersin, sonra da sarhoş olur kusarsın. Uyuşturucun yok. Kumar tutkun yok. Hovardalık ettiğini de gören yok. Bana gelelim bırak dansı, düğünlerde parmağımı oynatacak halim yok. Doğumda aldığım yirmi küsur kilo hala benimle. Sıradan şeyler giyiniyor, sıradan şeyler yiyoruz. Yazın Davutlar pazarı, kışın perşembe pazarı. Fakirler gibi karbonhidrat ağırlıklı besleniyoruz. Mantı yapıp buzdolabına atıyorum. Bir kış aralıklarla mantı yiyoruz. Kayserili bile değiliz. Çerez diye leblebi alıp geliyorsun. Çorum’lu muyuz biz? Neden kaju yiyemiyoruz mesela? Bir gün de eve kaju al gel. Yatak da bitti. Yatak odası takımım da eskidi. Evlilik korkunç bir şeymiş. Ha kardeşinle uyumuşsun ha yirmi yıllık kocanla. Kardeşlerimle uyurken hiç olmazsa umudum vardı, bir gün kocamla uyurum diye. O da oldu. Napim yani şimdi ya bir başka kocayla ya da yine kardeşlerimle uyumayı mı hayal edeyim? Paris’i görmedim. Milano Moda Haftası’nı duyarım, Venedik Karnavalı’nı da. Diğer kıtayı boşver daha ülke sınırını geçemedim, ben daha Prens Adaları’nı göremedim. Çok pişmanım ben neden evlendim? Bekarken kız kıza daha güzel gezerdim. Böylelikle hayatımın içine ettim. Allah da beni kahretsin. Bu bayramda evdeyiz. Senin zırzop akrabalarının, benim Kapıkırı memur arkadaşlarımın günlüğü iki yüz liradan gittikleri otellerin havuz başında bira tokuşturdukları, geceleri de otelin verdiği kalitesiz rakıları tokuştururkenki manzaralarına şahit olacağım. Ve hayır pikniğe, mangala gitmeyeceğim. Bir kez olsun garsonlar bana hizmet etsin. Ilık bira, soğuk köfte patates yemek istemiyorum artık. Ben bohem olmak istiyorum.
B – Kapıkulu diyecektin sanırım. Bir de neden bohem olamazsın sana söyleyeyim. Çünkü hiçbir bohem böyle konuşmaz. Bize bu korkunç diyaloğu layık gören kişi de bohem olamaz. Yazar da olamaz. Olsa da sığ bir yazardır. Aksi takdirde diyaloglarımız Rus edebiyatından seçkiler, anlam arayışı, memleket meselesi etrafında dönerdi.
G – Çorum, Kayseri dediğim için bohem olamıyorum öyle mi? Oysa ki Rus votkası desem bohemdim, öyle mi? Kapıkolu’nu doğru telaffuz etseydim ya da! Hükümeti eleştirip, Rus yazarlar üzerine bilgiçlik taslasaydım…bir anlam aradığım gerçeğiyle sen yüzleşemiyorsun. Bir şeyler olsun istiyorum evet. Yeni, taze, değişik…akrabalarla saatlerce mangal yapmamak isteğim de bundandır.
B – Kapıkulu.
G – Lanet olsun. Kapıkulu.

5B830302-0140-444B-9680-6EC8E475EDD7

15CC4BCC-228C-4117-8750-098D8D88A93C

5F830A6F-B6D7-4457-834F-E945581FB708

GEÇMİŞE AÇILAN KAPI :

Dizinin en başında Bob Fosse’nin açtığı kapı bizi tam on dokuz sene öncesine götürüyor. Yani Fosse’nin kalp krizi geçirerek öldüğü günden on dokuz sene öncesine. 1968 yılından itibaren Gwen Verdon’la yaşadığı ve mücadelelerle dolu hem özel hem de iş hayatlarına şahit oluyoruz sekiz bölüm boyunca. Birbirlerini, prodüktörleri, izleyiciyi, eleştirmenleri, arkadaş çevrelerini idare ederek geçirdikleri ortak hayatları boşandıktan sonra kesintiye uğrasa da, birbirlerini sonuna yani sonsuza dek idare ediyorlar. Daha çok idare eden tarafsa Gwen olmakla beraber, Fosse onun kollarında son nefesini veriyor. Tüm bunlar kendisini, işini, kısacası çoğu zaman tüm hayatını emanet ettiği kadına duyduğu sonsuz güven duygusundan kaynaklanıyor. Ne zaman başı sıkışsa ilk aradığı isim Gwen oluyor. Bu ayrıldıktan sonra da değişmiyor. Gwen yapımcılarla arayı iyi tutuyor nasılsa, aldatsam da onu seviyorum affeder nasılsa, bir kocası var ama başım sıkıştığında yanımda olur nasılsa…gibi. Aralarındaki iş ilişkisi, onları, birbirinin olmazsa olmazı olan çiftlerden yapmış zamanla.

Fosse, Sweet Charity’i henüz bitirmiş, vizyona sokmuş fakat eleştirmenlerden iyi eleştiriler almayı başaramamıştır. Sıradaysa talip olduğu Cabaret vardır. Christopher Isherwood’un kaleminden çıkan ve daha önce müzikali Broadway’de sahnelenmiş olan filmin sancılı geçen hazırlık ve çekim aşamasından sonra vizyona girmesi 1972 yılını bulur. Bu esnada Münih’e gider, sette çevirmenlik yapan Alman bir kıza aşık olur,  yapımcıyla anlaşamaz ve Gwen’i çağırır sorun çözücü olarak. Genç kadın sete geldiğinde ilişkinin kokusunu alsa da, bozuntuya vermez. Ne zaman ki aranan fakat Almanya’da bulunamayan goril kostümünü bulmak üzere okyanusu aşar ve geldiğinde Bob’un onun bu fedakarlığına karşılık, geçen zamanı boş değerlendirmediğini görür, ayrılığın er geç baş göstereceği, kırılma noktası baş gösterir. Verdon ve Fosse’nin evliliğini bitiren sebebin aynısı zamanında ikinci evliliğinin içinde olan Fosse’nin yaşadıklarının benzeridir. Bu sefer mağdur hasta bir eştir. Yuvayı yıkan isimse Gwen Verdon olacaktır. Dizinin ikinci bölümünde Gwen’in gözünden geçmişe gideriz. Bob çok seviyordur Gwen’i sevmesine de, aldatmaktan da geri durmaz eline geçen her fırsatta. Bahanesiyse güçsüz karakteridir. Öte yandan bir grup batakhane çalışanı arsız kadın tarafından on dört yaşında baştan çıkartılarak bakirliğini yitiren Fosse, aynı anda yaşadığı zevk, şaşkınlık ve aşağılanma hissi dışında, hayatının geri kalanı boyunca hayatını mahvededursun, aslında hayatına giren tüm kadınlardan intikam almaktadır bir nevi gizliden gizliye.

99137298-E398-41F5-96A6-B54F07A995B2

4E8E2CC8-3580-4B36-BCB2-34775FCDC5FF

F63D0653-D618-418F-85D4-E578D1981C87

B144750F-D3C6-4777-A55A-57D7F8A20EDF

Bu diziyi sevdirmek görevim olmamasına rağmen, müzikal severler için iki kere kıymetli olacağını düşündüğüm dizinin, özellikle Cabaret ve All That Jazz’in yapım aşamasını, Chicago müzikali öncesinde ikilinin neler çektiklerini, sette ve koreografi aşamasında yaşananları göstermesi açısından da çok değerli. Gwen Verdon videolarını izlediğinizde, ne kadar yetenekli bir dansçı olduğunu görüyorsunuz. All That Jazz’de Roy Scheider’ın canlandırdığı yönetmen otobiyografik izler taşırken, filmin çekim aşamasına şahit olan ve filmin içinde yer alan hiçbir karakterin özel hayatlarının deşifre edilmesinden duydukları memnuniyetsizliği görüyorsunuz. Fakat Fosse bildiğini okuyor her zaman olduğu üzere. Ve ortaya benim de çok sevdiğim All That Jazz çıkıyor bu vesileyle. İyi ki de yapmış. Oyunculuklara gelirsek eğer, Confessions of a Dangerous Mind’dan beri bir hayli kabarık filmografisini takip ettiğim, bir Oscar’lı Sam Rockwell’i çok beğendiğimi, birebir yaptığı danslar ve söylediği şarkılarla da Michelle Williams’ın ondan aşağı kalmadığını söyleyerek başlarda kendimi anlattığım, sonra kimi anlattığımı kendimin de bilmediği dizi yorumumu burada nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Nihayetinde ben bir eleştirmen değilim. Tek söyleyeceğim üzerine yazmış olduğum tüm bu diziler ve filmler için kalem oynatma nedenim sırf kendi sevdiğimdendir. Fosse/Verdon’un da her bölümünü severek izledim. Müzikal filmlerin unutulmaz yönetmeninin ve bir büyük dansçının kariyerlerini inşa ederkenki özel hayatlarına şahit olduk sayelerinde.

39732B28-7997-4365-8610-DAC5DB9BF931

BA3E29AE-2853-424A-8565-62E1C295B2FB

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

7AFFC4B5-57FC-48D0-BA79-38B3440EF4DD

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

“Tüm bunlar Tanrı olmadığı, dünyanın bomboş olduğu ve birbirimize yaptıklarımızın hiçbir önemi olmadığı için mi acaba?” Mildred Hayes

“Başka bir yer varsa orada tekrar görüşürüz belki. Seni tanımak benim cennetimdi zaten. Senin oğlan.” Şef Willoughby

“Bir dedektif olmak için ihtiyacın olan tek şey sevgidir. Çünkü sevgi sakinlik getirir ve sakinlikten de tefekkür doğar. Bir şeyleri ortaya çıkarabilmek için de bazen tefekkür gerekir. Bir silaha bile ihtiyacın yok. Nefrete hiç ihtiyacın olmadığı gibi. Nefretle hiçbir şey çözülmez. Ama sakinlikle çözülür, tefekkürle çözülür. Kimse eşcinsel olduğunu düşünmez. Düşünürse de onları homofobiklikten tutukla. Nasıl şaşarlar izle.” Şef Willoughby

İzlediğimde altı dalda Golden Globe’a aday bir filmdi Three Billboards. Bu yazıyı size Erzincan’dan Kayseri’ye giderken yazıyorum X firmasına ait bir yolcu otobüsünün içinden. Bunca ayrıntıdan bahsetmemin nedeniyse filmin o zamandan bu zamana kazandığı ödüller. Yalnız ismi biraz uzun olunca Three Billboards diyerek geçiştiresi geliyor insanın. Filme ismini veren bu üç reklam panosunun hikmeti ise onlara reklam veren acılı annenin tecavüz edilerek öldürülen, sonra da o billboardların altında yakılan kızının katilini bulmaları için polis departmanını olay kapandıktan ve kızının ölümünden tam yedi ay sonra tekrar harekete geçirmek ve bunun için kışkırtmak gayretinde gizli. Ölen Angela Hayes’in annesi Mildred Hayes üç billboard için ilk ay beş bin dolar ödeyerek olayların pimini çekmiş oluyor. Paskalya’ya kadar hazır edilen billboardlar ve üzerinde yazılanlar Angela’nın kapanmış olan dosyasının tekrar gündeme gelmesine neden oluyor mu, oluyor. Televizyon kanallarından gelen muhabirler panoların önünde canlı yayın yapıyorlar. Haberlere konu oluyor billboardlar ve de üzerinde yazılanlar. Ne mi diyor o panolarda? Sırasıyla; “Ölürken tecavüze uğradı.” “Hala daha kimse tutuklanmadı mı?” ve “Bu nasıl olur Şef Willoughby?” Şimdi gelelim o billboardlarda altı metrelik harflerle bahsi geçen polis şefi Willoughby’nin kim olduğuna. İki küçük kız çocuk babası, evli ve ileri evre pankreas kanserli, amir konumunda, yufka yürekli ve adil bir adam kendisi. Hayatının bu son günlerinde bile kendini hastalığının dehşetengiz girdabına kaptırmadan son derece mantıklı ve vicdanlı hareket edebiliyor, sakin sakin karar verebiliyor. Benden sonra tufan demeyenlerden kısaca. Geride bırakacağı iki kız çocuğu yüzünden belki de, Mildred’ı en çok anlayan kişi  de o oluyor çevresinde. Ölümü bile acısız oluyor böylelikle. Nasıl mı? Bir zahmet o kadarını da izleyin artık.
-E ama öldüğünü söyledin!
-Evet söyledim.
-Neden söyledin?
-Filmi anlatmaya çalışıyorum görme engellilere.
-Bu bir hakaret!
-Evet, ama görme engelliler için bir hakaret.
-Biz anlamıyoruz, biz izlemedik, izlesek bile anlayamayacağımız için sitenizi bir daha açmamak, yazınızı da bir daha okumamak üzere çekip gidelim. En güzeli.
-O kadar da değil canım. Okuyun, edin, beğenin, beğenmeyin ama yine de gelin. Çünkü ben size kafamın içindekileri açıyorum ve burası benim evim, yuvam, her şeyim. Hem engelli olmanın nesi kötü ki? Söyledim de üstelik; Şef ileri evre pankreas kanseri, adam kan kustu dedim.
-Adam kan kustu demedin.
-Tamam demedim.
-Hah şöyle.
-Ne şöyle?
-Hep sen mi uğraşacaksın bir garip okuyucuyla. Gelmiş de yanlış bir tıklamayla konmuş bulunmuşuz sayfana. Pardon kafanın tam orta yerine. Pardon evinin salonuna(yatak odana girmiyoruz terbiyemizden). Yuvan mı demeliydik yoksa? Neyse ne, ama ne büyüttün sayfanı, ne önemsedin kendini ve hayatını!
-Sana söyleyecek kelimelerim çok da… Bir daha gelmezsin diye ürkütmüyorum hassas parmaklarını.
-Hassas parmaklı okuyucu… Sevdim ben bu tabiri. Peki sen bu filmi sevdin mi?
-Sevmesem yazmazdım.
-Tam bir klişesin.
-Evet öyleyim. Öte yandan senaryo ve her biri şahsına münhasır karakterlerin filmden bir adım önde olduğunu, bu durumun filmin yönetmenini auteur’den çok iyi senaryolu iyi bir film çekmiş bir yönetmene dönüştürdüğünün ispatı adeta. Yani yönetmenin işitsel yönü ağır basıyor diyebiliriz.
-İşitselliği güçlü bir insan olması onun iyi bir yönetmen olmasına engel mi yani? Adam Golden Globe’da en iyi yönetmen dalında adaydı. Filmse tam beş dalda adaydı. Bunlardan tam dört tanesini aldı.
-Olabilir. Ben zaten film kötü demedim ki.
-Kesin on beş Oscar adaylığı alır.
-Yuh! Oscar tarihinde o kadar adaylık alabilen bir film görülmedi daha.
-Ben hassas parmaklarıma döneyim derhal.
-Sakııın. Yazımı sonuna dek oku. Sakın beni terk etme.
-Twilight Zone mu burası? Senin sitenin bekçisi miyim ben?
-Yook sitemin bekçisi benimdir. Sen evrenimin değişmez ziyaretçisi ol yeter. Birilerinin okunmaya, birilerinin izlenmeye, birilerinin de dinlenmeye ihtiyacı var bu evrende.
-Duygusala bağladın yine.
-Seçenek bırakmadın.
-Pekala. Devam et o zaman. Ben buradayım. Gitmiyorum bir yere.

3C5C0A4A-4490-4BC8-9827-89B6A4A81A7B

BİZ DÖNELİM TEKRAR ÜÇ BILLBOARD’LU… UZUUN İSİMLİ FİLMİMİZE :

Mildred’a kalsa kasabadaki, yetmedi tüm eyalat ve hatta tüm ülkedeki sekiz yaş üstü her erkekten ve her çocuktan DNA örneği aldıracak, yetmedi bir veritabanı oluşturarak doğan her erkek çocuğunu oraya girecek, o da yetmez ise eğer bir eşleşme olduğu takdirde de yüzde yüz emin olduktan sonra onu öldürecek. Tüm bu akıl tutulmasının korkunç geçerli bir nedeni olsa da, hükmü yok elbette ve film boyunca vatandaşlık haklarına aykırı bir sürü fiili gerçekleştiriyor Mildred. Ama acısından. Çünkü çevresindeki tüm erkekler unutmak istiyorlar olan biteni. Ne oğlu, ne kocası bu halden hoşnut. Oğlu, “ölürken tecavüze uğradı yolu” olarak tanımlıyor billboardlu yolu. Ağlarsa anam ağlar derler ya, o hesap… Mildred dışında herkes yoluna devam edebilmiş çünkü bir şekilde. Kimi unutarak, kimi genç sevgili yapmaya çalışarak. Oysa ki davasının peşinde azap çeken bir anne var ortada yarım akıllı bir sürü insanın arasında. Olive Kitteridge’den sonra altından kalkmakta güçlük çekmediği bir rol olmuş Francis McDormand için. Hatta Olive Kitteridge’ın bir devamı niteliğinde. Bünyesine yakışır, alışık olduğumuz türden akıllı bir kadını oynuyor yine botoxsuz mimikleriyle. Oynadığı her rolün üstesinden gelmesine o kadar alışkın olunca da, kolay kolay kazandığı Globe Globe’daki drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülü bir fark değil, aşinalık yaratıyor bünyede(elini sallasa ödülü alır, gibi). Geyikle konuştuğu sahnedeki oyunculuğu insanın tüylerini diken diken ediyor bu arada ve Helen Mirren’ın Queen’deki bir sahnesini getiriyor akıllara izleyen ve hatırlayanlarınız varsa… Filmin parlayan yıldızı ise Jason Dixon(not Nixon) rolüyle çizgi roman, ABBA ve Chiquitita seven Sam Rockwell’di kanımca. Şef’in ölüm haberini aldıktan sonra ne yapacağını şaşırıp, hatırasını onurlandırmak adına panoları yapan reklam şirketindeki gencin ağzını burnunu kırdıktan ve pencereden fırlatıp attıktan sonra büyük iş başarmış komutan edasıyla bir havalarla indiği merdivenlerdeki beden dili Sam Rockwell’i Şef’in deyişiyle özünde iyi bir insan olan iyi bir kötü adam yapıverdi bir anda. Mildred’ın kundaklaması sonucu büroda alev almadan önce o da onun üç panosunu yakmıştı ne de olsa. Şef rolünde Woody Harrelson’ı da anmadan geçmeyelim bu arada akılda kalan iyi oyunculuklardan bir tanesi olması açısından.

615CA1ED-A755-4D73-B9C9-38DC7946861E

Kızı yukarıda bahsi geçen ve şiddet içeren bir takım olaylara maruz kalan anne Mildred bir intikam meleğine dönüşüyor bundan böyle. Doğru düzgün anestezi uygulamayan dişçisinin baş parmağını deliyor, karakolu ateşe veriyor, kısasa kısas bir adalet peşinde koşuyor. Başındaki bantla intikamcı bir ninja sanki. Kızı evden çıkarken arabayı vermediği için yaşanan kavga esnasında Angela’nın dilinin buğusu kalıyor ve umarım yolda tecavüze uğrarım diyor. Annesi de umarım tecavüze uğrarsın diyor. Anne kızın karşılıklı bu temennilerden sonra bir daha bir araya gelmeleri mümkün olmuyor. Bir annenin bunu hazmetmesi çok kolay olmasa gerek. Biri ölü biri diri olmak üzere iki çocuğunun babası eski polis Charlie de ayrı psikopat. Kızınca evlilikleri boyunca yaptığı üzere karısının boğazına yapışıyor, on dokuzluk sevgilisiyle üstü açık arabayla geziyor. Oğlu annesinin öfkesinden bıktığından babasında ve onun genç sevgilisinde teselli arıyor. Neticede reklam panoları da, on dokuz yaşındaki kızlar da ölmüş kızlarını geri getirmiyor. Dixon’a gelirsek o başından rengini belli ediyor, zaten evde tuhaf bir anneyle yaşıyor, kadın oğluna birbirinden korkunç öğütler veriyor. Aralarında geçen konuşmalar şiddet odaklı ve tehditkar. Bastırdığı eşcinselliğinin farkında olan insan da yine Şef oluyor.

Kusursuz Şef rolünde Woody Harrelson hastalıktan ya da başka nedenlerden ötürü bir iyilik meleği olarak filme yerleştirilmiş adeta. Vahiy gibi mektuplar bırakıyor geride. Dixon’ın içindeki iyiliği gören de o, Mildred’ı kanının son damlasına kadar koruyan, billboardların parasını veren de o, elden ayaktan çekilmeden ve evde hastalığının daha da ileri evrelerinde yaşayacakları bir sürü acizliğe şahit olacak karısının tüm bunlara izleyici kalmasına gönlü el vermediğinden kendini ahırda vuran da o.

A94F7469-FC6F-43F8-9D8E-C617207FFBAF

ACBB92B6-0717-4800-AD62-AEF777504D9F

Peter Dinklage bir başka cisme bürünmediği takdirde yine cüce rolünde. Yemeğe çıktığı ve güya aşık olduğu Mildred’a olmadık şeyler söylüyor, o da zaten ona ben seninle olmam diyor. Film boyunca herkes herkesi kırıyor, döküyor. Söz konusu olan yer Missouri olunca, zenciye zenci deniyor. Baş ırkçı Dixon da başta zenciler olmak üzere tüm beyaz olmayanlara, yeri geldiğinde de beyaz olanlara işkence işiyle uğraşıyor. Ve tüm bunlar bir Tarantino filminde olsa doğallıkla karşılanacakken, burada neden diye soruyor insan. Zenciye zenci demenin bir önemi olmadığı gibi, sürekli tekrarların bir amacı olmalı diye düşünüyor insan bu kadar sık tekrarlandığı için. Zenci olmak, eşcinsel olmak, komünist olmak, hayvansever olmak, engelli olmak, cüce olmak, dişçi olmak, kadın olmak, Missouri’de olmak ve daha bir sürü aykırı sayılan ya da hususi durumlar üzerine bir çift sözü olan iddialı senaryosunun azizliğine uğramadan yoluna devam ediyor film.

Hepimiz ikiyüzlüyüz aslında. Birbirimizin yüzüne gülüyor, arkasından neler söylüyoruz. Kapalı kapılar ardındayken o adam ibneye, o kadın fahişeye dönüşüveriyor bir anda. Mildred’sa acısından, kapanmış bir davaya dönüşen kızının hayatının bir manyak tarafından elinden alınışından, bir veda etmek şöyle dursun birbirlerini son görüşlerinde karşılıklı olarak sarf ettikleri kötü sözlerden ötürü ne yapacağını bilemediğinden yapıyor yapacaklarını. Ne kimseyi kırmak umrunda, ne de kimin kim olduğu. Varsın tutuklansın, varsın oğlunun okulundaki veliler tarafından kınansın, varsın kötü bir söz duysun… Umurunda değil, yeter ki kızın katili bulunsun, bir gün olsun başını yastığa rahatça koysun. Öte yandan özünde iyi bir kadın olan Mildred, her ne olursa olsun dik durup mücadelesini veriyor. Mildred’ı yaşadığı talihsizlikler için ağlarken görmüyoruz hiçbir zaman. Şef’in kan kustuğu anda, kendisi için yazılmış mektubunu okurken ve bir anda karşısına çıkıveren geyikle kızıymışçasına konuştuğu anlarda gerçek Mildred çıkıveriyor ortaya. Haksızlıklar karşısında elindeki kozları oynuyor teker teker; direniyor ve mücadelesini veriyor. Hayatı boyunca burnu sürtünmüş, ondan öte saf acıyı tatmış herkesin bu filme karşı çok daha duyarlı yaklaşacağını umuyorum. Bunun için bir evlat kaybetmeye gerek olduğunuysa hiç sanmıyorum.

F9BC18BF-B3D6-4716-A088-6B9F20B5A636

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: