IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

SUSPIRIA

ece753d9-222a-4084-8149-41632c837813

SUSPIRIA : 

“Anne olan bir kadın herkesin yerine geçebilir ama kimse bir annenin yerini dolduramaz.” 

“Cadılara inanmıyorum ama insanların suç işlemek için organize olduğuna, adına da büyü dediklerine inanıyorum.”

“Bazen tek ihtiyacım olan birinin bana iki kelime söylemesi” Susie Bannion

“Birilerine sanrılarını aktarabilirsin Sara. Din böyledir. Nazi Almanya’sı da böyleydi.” Doktor Klemperer

“O benim günahım, o benim bu dünyadaki lekem.” Susie’nin Annesi

GİRİŞ :

Filmi izlerken geliştirdiğim, film bittiğinde de düşünmekten vazgeçemediğim bir takım soruların önce soru, sonra da cevap kısmını paylaşacağım sizlerle ki, filmi açıklamaya başladığımda bir takım gölgeler düşmesin üzerine. Ha bir de yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Luca Guadagnino’yu sever miyim, severim. Altı adet uzun metraj film çekmiş yönetmenin gözde(bazısı fetiş der) oyuncusunun Tilda Swinton olduğunu dört filminde kendisine rol verişinden çıkartmak güç müdür, güç değildir. Kafalar, ruhlar uyuşmuştur besbelli. Yönetmenin altı filminden ilki, pek fazla ses getirmemiş olan “The Protagonists” iken, ikincisi altı yıl sonra gelen ve izlerken nereden çıktı bu saçmalık, çekse çekse işsiz kalmış bir yönetmenin işidir bu sığlık diye düşündüğüm Melissa P. idi. Beğenmedim desem de, izlemiş olduğuma göre ikinci filminin ilkine nazaran daha çok ses getirdiğini kabul etmek gerekir. “I am Love” ortaya çıktığındaysa ben bu yönetmenin o yönetmen olduğunu çoktan unutmuştum bile. Sonra bir yeniden yapım olan “A Bigger Splash” geldi ki, yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısına tanık oldum. Sonra taptaze bir nefes olarak “Call Me by Your Name” geldi. Neden taze, çünkü merkezindeki eşcinsel hikayeden ziyade ilk gençlik aşkının yaşattıklarını ve o çağın verdiği masumiyet ve mahcubiyeti hissedebildik sayesinde. Bu hissi belki Proust yaşatabilirdi o çok uzun cümleleriyle sayfalar süresince. Edebiyat sayesinde karakterin iç dünyasına girebilirdik kolaylıkla, oysa ki iş, canlandırması çok daha zor olan dış dünyaya ve dolayısıyla peliküle aktarmak kısmına geldiğinde kelimelerin gücü bir kenara, görüntülerle o karakterin iç dünyasını başarıyla anlatmak vardı diğer yanda. Bir şarkıyla belki, kendi gençlik günlerinizi yad eder, sonra da buna nostalji dersiniz. Luca ise bana ait olmayan bir hikayenin kahramanlarıyla, bu hissi iliklerime kadar hissettirebildi bana ve benim gibi düşünen insanlara. Artık hemen hemen izlediğim her filmin her sahnesini sorgular hale gelmişken, kendimi bir filme teslim ettiğim yegane anların kahramanı idi kendisi. Hal böyle olunca da, bir sonraki projesi ne olacak derken, Suspiria’yı duyduğumda hem yadırgadım önce, sonra da dedim ki kendi kendime Luca yeniden çevrimleri(bazısı remake der) sever. Uyarlama konusunda komplekssizdir. Kıyaslanmaktan korkmaz, kendi imzasını atmayı sever. Yine böyle olacaktır dedim ben de. Bir filmde yer alan en sevmediğim şey neydi? Gore unsurlardı, bir kez daha belirteyim burada. Ama onların mevcudiyetini bile görmezden geldim. Bunlar neler miydi? Patlayan bedenler, patlayan bedenlerden fışkıran kanlar, oluk gibi akan kanlar, daha daha yamulan bedenler, doksan derece açıyla dönen hem korku hem de şaşkınlık ve acıyla açık kalmış bir çift göze evsahipliği yapan kafalıktan çıkmış kafalar, falan filan. İğrenç bulduğum bunca şeyi, kitsch de bulurum, bu tarz filmler hep ikinci sınıf filmlerdir gözümde. Fakat kendimi filmin akışına bırakınca, onları da boş verdim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Thom Yorke’un melankolik tınılı Suspirium’unun ritmine uygun yumuşak geçişlere fakat ince detaylara sahip açılış jeneriği benim izlediğim en iyi açılışlardan biriydi, belki de en iyisi. Yönetmenin, Tayland doğumlu ve telaffuzu oldukça zor isimli görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’la beraber Call Me by Your Name’den sonraki ikinci ortak çalışmalarında yetmişlerin optik zoom’larına ve benim tavşan hamlesi dediğim ani kamera hareketlerine gönderme yapmadan bırakmadılar izleyicilerini. Meraklı kulakların ancak ihtimal verebildiği, makyajın altında tanınması son derece güç olan Tilda Swinton’ınsa Madame Blanc dışında canlandırdığı Doktor Klemperer rolüyle ücretini ikiye katladığını düşünmekteyim. Helena Markos ile de üçe. Bir filmde karşıma çıkmasa adını anmayı her defasında unuttuğum, 21. yy.’ın en iyi karakter oyuncularındandır kendisi. Guadagnino için de ilham perisi. Belirtmekte fayda vardır her fırsatta. Fakat diğer oyuncular da göz doldurdular kısaca. Dakota Johnson ve Mia Goth dışında, Patricia rolündeki Chloe Grace Moretz dar alanda tatlı tatlı paslaştı durdu Tilda Swinton’la.

d36fb85e-23f6-4bb6-826a-0dbb17a0a171

Kısaca Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı, Dario Argentino’nunkinden çok başka olabilir. Zaten amaç da budur. Film bize görsel bir şölen ve dönem atmosferini hatırlatmış ve yaşatmıştır. Fantazi, korku ve gizem; hiç sevmediğim üç tür olmalarına rağmen, biraz da yönetmeninin hatırına izlediğim, pişman olmadığım, çünkü filmin orjinalini yıllar önce izlemiş ve unutmuş biri olarak karşılaştırma şansı bulamamış bir izleyici konumunda ekran karşısına geçtiğimi belirteyim. Kareografisi son derece başarılı olan mahzendeki ayin sahnesi, yemeklerin hareketli ve gürültülü bir şekilde toplu halde yendiği tüm yemek masası sahneleri, açılış ve kapanıştaki hüzünlü anları ve ince detaylarıyla, iyi bir yönetmenden gövde gösterisi olarak algılanıp izlenmelidir bence en kısa zamanda. Bir psikiyatrist saklanmakta olduğu muayenehanesinde vicdan azabı çeke çeke geçmişin hayaletlerini kovalamaktadır, bir genç kız çocukluğunun en büyük hayalini Berlin’e gelerek gerçekleştirmektedir, Nazizim’den sıtkı sıyrılan Almanya’da Baader-Meinhof fenomeni yaşanmakta, cadılarsa kurdukları dans okulunda bir yandan liderlik hususunda iç çekişme yaşarlarken, diğer yandan kendilerinden olmayanı yok eden, gençlerin kanına giren belki de yüzlerce yıllık bir cadılık geleneğini yeraltından sürdürmektedirler. Korkunç ölümler yaşanır, bedenler dansın kareografisiyle eşzamanlı olarak yamulduktan sonra, kasap çengelleriyle asılmadan kurtulamazlar. Görünen ve içine girilmediği takdirde görülmez olanın savaşı yeraltından sinsice ilerler. Filmin sonundaki ayin sahnesinin kareografisi Nazi Almanyası askerlerinin alanlardaki gösterilerini anımsatır. Filmin unutulmaz anları vardır, bu da onlardandır. Sonuç olarak “giallo” türünün belki de en önemli temsilcisi olan Dario Argentino’nun bu türü en iyi tanımlayan özellikler barındıran filminin yeniden yapımı yabana atılacak gibi değildir. 

Son bir sorum ve de cevabım var: Filmin orijinal hali ya da yeniden yapımı ilk on’uma girer mi? Asla. Tür olarak fantastik, korku ve gizem; sevmem, sevmem, sevmem. Hele bir de bu film sayesinde haberdar olduğum giallo denen tür’ün özelliklerini okuyunca bir kez daha tescillendi neden. İzleyin, giallo neymiş araştırın, sonuçlarına katlanın. 

75a5b1b1-4b44-4d61-844d-8bf0a93bd0c1

bed3f9e5-d497-450a-8766-12b8ca9537c0

BÖLÜNMÜŞ BERLİN’de GEÇEN ALTI SAHNE VE BİR KAPANIŞ :

Berlin bir duvarla bölünmüştür ve birleşmesine yani duvarın yıkılmasına daha on dört yıl vardır. Yıllardan 1977’dir. Yığınlar toplanmış, Baader’e özgürlük, Meinhof’a özgürlük diye sloganlar atmaktadır. Patricia, Dr. Josef Klemperer’in muayenehanesine girer rüzgar gibi. Doktor onu sakinleştirebilmek için, seansını erteler. Hikayesinin ve seans detaylarının yer aldığı dosyası bir hayli kabarık olan hastasıyla ilgili notlar almaktadır Jung’cu doktor. Daha önceki seanslarda her ne anlattıysa, doktor onun için kurguladığı mitolojinin doğrulandığını hissediyor notunu alır. Patricia, Olga’yı  uyarmak gereksinimi duyduğunu, binada gözükenden çok fazla şey olduğunu ve cadılar tarafından yönetilmekte olduğunu, Markos’unsa ruhuna girmek suretiyle onu ele geçirmek istediğinden bahseder. Paranoyak bir hali vardır. Jenerik akmaya başladığındaysa, bize ayrıntılardaki gizli güzellikleri izlemek düşer. Susie Bannion’un geldiği Ohio’da yer alan bir Amish kasabasında geçen çocukluğunda annesi kanserden iplik gibi olmuş, halsizlikten konuşamazken, babasının eve çağırdığı doktor, çiftçilikle uğraşan ailenin tarlası, evin içinde yer alan yürek burkan detaylar insanı üzmekle başlar önce.

fe3e57d6-9fcf-489e-a0cb-18a084969393

12c1ae2d-c12c-49e3-94e1-f9a381c7dd59

Soğuk Savaş süredursun, Patricia’nın radikal militan gruplara katılmak üzere Doğu Berlin’e geçtiği, dolayısıyla da ortadan yok olduğu bir zamanda, Susie tam da Berlin Duvarı’nın karşısında yer alan dans topluluğuna katılmak üzere başvuracaktır. Resmi bir eğitim ya da referansı olmayan Susie’nin ilk performansını duvarların ardından hisseden Lady Blanc ve diğer eğitmenler tarafından okula kabul edilmesi çok uzun sürmez. Kayıp Patricia’nın odasına yerleştirilir, en yakın arkadaşı Sara olur. Radyodan eşzamanlı olarak Kızıl Ordu Fraksiyonu’na dair bilgiler gelmekte, topluluk içinde Marcos ve Blanc arasında sogukkanlı bir liderlik çatışması yaşanmaktadır. Susie’nin kendinden geçerek sergilediği dans esnasında, zavallı Olga kıstırıldığı aynalarla çevrildiği odanın içinde oradan oraya savrulur. Sanki Susie içine girmiş ve onu duvardan duvara atıp, eklem yerlerinden bükmektedir. Bir çeşit voodoo izleriz. Düğüm olan kızın başına toplanan eğitmenler onu kasaplardaki bir et parçasıymışçasına kancalar takarak kaldırırlar olduğu yerden. Blanc ve Markos başta olmak üzere tüm eğitmenler birer cadıdır. Madame Blanc’ın ismini verdiği Volk dansıysa ismini bir Nazi kalıbı olan “tek ırk, tek devlet, tek lider”de geçen ırkın karşılığından alır. Almancası da şöyledir: “Ein volk, ein reich, ein führer”. Nazi Almanyası’yla, cadıların yaşantıları benzeşmektedir. Kutlama amaçlı gittikleri restoranda yemek yerken bile kadın kadınadırlar. Zaten film boyunca iki detektif dışındaki tek erkek Doktor’dur, onu da yine bir kadın oyuncu canlandırmaktadır. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, senaristi ve neredeyse tüm set ekibi erkekken, bir kadın oyuncu şöleni vardır ekran karşısında. Kadın kadına yaşarlar, dans ederler, yerler, içerler, ritüeller yaparlar. Ve birbirlerini esir ederler.

Grinin bilmem kaç tonu serisi ile kariyerini baltaladığını düşünen başta annesi Melanie Griffith’e inat, Guadagnino ile “A Bigger Splash”den sonraki bu ikinci çalışmasında da, güzel bakan yeşil gözlerinden bağımsız olarak iyi bir oyunculuk veren Dakota Johnson’ın, Carrie filmindeki Sissy Spacek’i andıran, kısık sesle konuşan, beline kadar uzanan saçlarıyla taşralı havasından sıyrılıp lider anne pozisyonuna evrilişini izlemek oldukça keyifliydi. Hoş bir sürpriz olarak ilk filmde Susie Bannion’ı canlandıran Jessica Harper’ın Anke rolünde karşımıza çıkması da ayrıca hoş bir detaydı doğrusu. Bir de Luca’nin filmin prömiyerinde giydiği kırmızı takım elbise var ki, evlere şenlik. Sanki filme hakim renklere bir gönderme yapıyordu bu sayede, kim bilir? Vebnedik prömiyerine katılan oyuncuların pek çoğunun tercihiydi kırmızı ve tonları.

images.jpeg

8388188a-4e62-4d5c-a7ef-8d1c96bbb9e5

7e11ed29-dca7-43d2-bb43-5fc3c863d302

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI(YAZAR ÖNSÖZÜNE İSTİNADEN TARİHİNDE İLK DEFA ÇEVİRMENİN NOTLARIYLA)

BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI:

ÖNSÖZ:

Okura sesleniş…

Hayatımın sonbaharına girmiş bulunuyorum ve Allah gecinden versin ama daha çok versin tüm bu yıllar zarfında hep kalıcı bir şeyler bırakmak için didindim durdum. Beni hatırlarken tüm trajedimi ve gerçeğimi anlatan cümlelerimle var olayım istedim belleklerinizde. Bugüne kadar hep çalıştım, çok çalıştım ve sanat uğruna memuriyetimi terk edip kendimi gece gündüz okuma işime verdim. Evet bu da bir iş idi ve benimdi. Birkaç edebiyat mecmuasında aynı anda takma ismimle çıkan eleştiri yazıları yazdım. Eleştirmenin kolaycılığına sığındım; sayfa sayfa yazdıklarımı ise sonradan bir bir yırtıp attım. Olası yaratılarımın su yüzüne çıktığında beğenilmeme korkusuna kapılıp takma isimlerin arkasında gizlendim, böyle böyle dönüştüğüm hayaletin kimliğine büründüm, yeni bir ben doğdu(m) benden. Geçmiş olduğum yollarda parlak ama kolay unutulan izler bıraktım bir salyangoz gibi. Kabuğuma bastığınızda paramparça olmamak için hep kaçtım sizlerden. Bir tek şeyden kaçamadım. Bir Boğaz delikanlısı olarak bırakamadım bu şehri(yazar İstanbul’u kastediyor), ayrılamadım ondan. Benim kadınım da oydu; şerefine kadeh kaldırdığım, güzelliğinden gözlerimi alamadığım. Nereye gitsem özlemle döndüm ona. Kendi küçük sürgünlerimde aklıma geliverirdi de buğulanırdı hemencecik gözlerim, boğazımda bir yumru, akıtırdım gözyaşlarımı içime. Hiçbir şehir onun kadar konuşmadı benimle, hiçbir şehir anlamadı beni onun kadar sessizce ve de kabul etmedi tüm günahlarımla. Bir şehrin sizi günahlarınızla sevmesi ne demektir bilir misiniz? Her yere gidin özgürsünüz kendi küçük evreninizde, ama her şehir kucaklamaz sizi ve basmaz bağrına. Benim barınağım İstanbul’du, hep de öyle kaldı.

Ne diyordum? İstanbul aşkım giriverdi aramıza. Artık hep beraberiz ama bilirim sever komplimanları, o yüzden anmadan geçmem, sevdiklerini anmalı insan her zaman.

Memuriyeti terk ettikten sonra atadan deden ne var ne yoksa bir bir elden çıkarmaya başladımdı. Hazıra dağ dayanmaz ama malum sanat aşkı kanımıza işlemiş bir kere.. Bu uğurda yuva da kuramadım. Diyeceksiniz ki az evvel, ne de güzel şeyler söylüyordun biricik aşkın için ve ne de kolay satıverdin hemencecik kendisini. Latife yapıyorum yahut arkasına saklanıyorum; ben kim yuva kurmak kim? Rahmetli anneciğim de pek çok isterdi mürüvvetimi görmeyi fakat olmadı işte. Ben en çok meyhaneleri severdim. Arkadaşlarla oturup konuşmasını, eskilerden yenilerden andıklarımız için kadeh kaldırmasını.. Çok fazla kadın arkadaşım olamadı maalesef, zaten ben kendim de bizzat istemedim, kadınlar zor, çok zordu benim için. Okumuşu dert sahibi ederdi, okumamışı gönül boşluğu yaratırdı. O yüzden ben hep erkek arkadaşlarımla haşır neşir oldum, bundan da çok büyük keyif aldım.

Gene konuyu dağıtmış bulundum ama insan bir yaştan sonra hep kendiyle kalıyor; geçmiş hesaplar, kapanmamış yaralar, acı tatlı bir sürü anılar bırakmıyor yakasını. Onlar seni bıraksa, sen onları bırakamıyorsun. Geçmişimizle varız ama ondan sorumlu değiliz. Anımızdan sorumluyuz sadece yani öyle olmamız gerekiyordu. Ne Adem ne de Havva ne geçmişi ne geleceği düşündüler. Yaratılmış olmalarının olağanüstülüğü yetti onlara. Ya da belki de yetmemiş olsa gerek ki yasak elmanın büyüsüne kapılıverdiler. Görüyorsunuz işte bizler ta en başından itibaren hatalı olmaya programlandırılmışız. Bir sürü güzel şey göreceğimiz gibi ödenmesi gereken bedeller vardı koşulsuz boyun eğeceğimiz. Benim günahkar karakterlerim gibi bir sürü insan geçti dünyadan, hepsi geçti, öldü, bitti. Ne kaldı geriye onlardan? Söylediğini kağıda geçirmediğin takdirde ağızdan ağıza dolanır adına anonim derler, aile büyükleri demişti derler, emin olamazlar. En nihayet bir toz misali yurt yurt, sokak sokak, ağız ağız dolaşmaktan çılgına dönen kelimeler isyan ederler, önce çekimleri değişir, sonra özneleri, en nihayet nesne kaybolur. İsyan halindeki bir cümlenin haykırışı hiçbir şeye benzemez, yürekleri dağlar. Ben çok gördüm öylesini ondan biliyorum. Siz siz olun hep not alın, ortaya çıkardığınız yaratılar kiminmiş bilinsin. Malum meczup çok çevremizde, sınırlı yetenek de.

Ben hep korkaklığımdan kaybettim. Bir düşünün Mann benden onüç yaş büyüktü sadece ama “Buddenbrook”ları yazdığında çocuk sayılırdı, üstelik daha ona gelmeden yayınlanmış bir sürü hikaye kitabı ve romanı vardı. Ha birde sonradan altı çocuğu ve de Nobel’i oldu. Alsın gözümüz yok ama bizim de artık bir kitabımız kalsın gelecek kuşaklara. Okusunlar doya doya. Bana kalsa ben Proust okumalarını tavsiye ederim beni okuyacaklarına ya… Beckett ve ben onun yolundan yürüdük “Kayıp Zamanın İzinde”. Proust benim büyüğümdü, Beckett benim küçüğümdür. O da sonunda Godot’yu buldu. O da sonunda Nobel’li oldu, gidip almaya tenezzül etmese de.

Kıymetli paralarınızı harcayıp, kıymetli zamanınızdan feragat ederek gitmiş bulunduğunuz kitapçıdan almış olduğunuz kitabımı umarım seversiniz. Beğeni genel geçer bir şey, önemli olan sevmeniz. Yoksa kemiklerim sızlayacaktır emin olun emeğinize hürmeten, kendi merhametimin ışığında, talihsiz ve tarifsiz korkaklığımın eşliğinde.. (Yazarın notlarından çıkardığım fakat anlam bütünlüğünü bozmamak adına vicdanen ve yeri gelmişken belirtmem gerekir ki, yazarımızın en büyük korkusu olan eleştiriye uğramak ve bununla başa çıkamamak korkusuyla ilgili siz sevgili okuyuculardan ufak bir ricası vardı. Yapıcı olarak tabir olunan eleştirinin bir alt dalına başvurmanız için haykırıyordu adeta; çünkü yazarımız bu yaşa kadar bir kitap çıkartamamasının nedeni olarak gösterdiği eleştiri korkusunu ne bertaraf edebilmiş, ne de onunla yüzleşebilmişti. Satır aralarına sinmiş evhamı örtbas etmekle çok uğraştım ve yazarın çektiği tüm o korkuyu ve acıyı özümseyip, mayası kederden oluşan bir hamur gibi ekmek olmak için yeni bir kimlik inşa ettim kendime bu kitapla birlikte, sanki yeni bir ben doğdu benden.)

İyi okumalar(benden de)…

DEVAMI GELECEKTİR ====>

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: