NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

ÜRGÜP :

12 02 2016 - 1

Ürgüp’teyim. Ülkenin en turistik ve dolayısıyla en kalabalık olması gereken bölgesinde hemen hemen hiç turist yok. Yollar boş, ara sokaklar ıssız, oteller kapalı. Yıllar önce bir günde kalkan balon sayısını düşünüyorum da, şimdi tek tükler. Kriz, savaş, kaos, geleceğin belirsizliği, patlayan bombalar son derece cazip fiyatlarla Türkiye’ye gelen yabancı turistin ayağını kesmiş. Eskiden de bombalar patlardı bu ülkede. Ama bu kadar sıklıkla olmazdı. Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’den sonra tehlikeli olarak kabul edilen bir ülkede yaşamanın verdiği sıkıntının, hassas dengeler üzerine kurulu ülkenin can damarlarından biri olan turizmi nasıl etkilediğine kendi gözlerimle şahit oluyorum. Avrupalı turist az. Rezervasyon iptalleri var İstanbul’daki saldırıdan sonra. Çinlilerin bayramı da bitmiş. Sezonu kapatmış esnaf çaresiz. Bu sene tatil planı yapacaksanız, buralara gelin. Anadolu başkadır gene de. Kapadokya bölgesindeki enteresan doğayı bulamazsınız başka yerde. Her yeri kendine özgüdür. Her sokağından, tüm yerleşim bölgelerinden ayrı bir güzellik çıkar. Bir yere gidecekseniz, buraya gelin. Taş evlerde kalın. Atv’lere binin, at sürün kovboylar gibi, güzelim şaraplarından için. Kapadokya bölgesi ve Eski Mardin insanı allak bullak eder. Türkiye’de eşi benzeri yoktur. Mardin için, tüm GAP için-Gap turları yapardı eskiden turizm firmaları bundan çok da uzak olmayan tarihlerde, bir projeymiş cidden kolaylıkla harcanabilen- yanlış politikacılar, kötü niyetler, misillemeler… Şu geldiğimiz noktaya bak! Gel de şu halimize bak!

20160113_153038

20160113_144516

20160113_151205

20160113_144408

20160113_151459

Ürgüp Öğretmenevi’ne giriyorum. Güzel, eski bir taş bina. İçerisi bomboş. Kimsecikler yok. Çay var mı diyorum usülden çalışanlara. Demleriz diyorlar kibarlıktan. Düşünün. Lokantalar boş. Öğle arasını da geçtiğinden memur ya da banka personelinin gelme ihtimali de yok. Kalamayacak olsam da gece hayatı olduğunu bildiğimden soruyorum esnafa, nasıl acaba gece hayatı diye. Kayserililer bitirdi diyor bir tanesi. Kayserililer buraya gece hayatına mı geliyorlarmış diyorum. Olanca ciddiyetleriyle kafalarını sallıyorlar. Kayserililerin bu bitirme işi hakkında bir fikrim olamıyor yazık ki. Ayrıntıları duymak istediğimi de sanmıyorum zaten.

20160113_153629

20160113_145019

Elinde bir büyük Divan-ı Kebir misali kitap olan İngiliz bir kadın ve ben yabancısıyız buraların. Dışarıdan şaşkın ve bakımsız görünüyoruz. İkimizin de botları toz içinde. Saçlarımız papaz gibi. Onun yüzü sapsarı, benimkisiyse kirece bulanmış gibi. Kadın benimle ilgilenmiyor. Ben onunla ilgileniyorum ya! Yine de garipseyerek bakıyor bana. Hiç alışılageldik bir durum değil sanırım buralarda son günlerde bir başına dolaşan turist kadınlar.

AVANOS :

20160113_165338

Her defasında en az ya da hiç miktarlarda gezi programıma dahil ettiğim Avanos’tayım nihayet. Galiba şu çanak çömlek meselesi hiç ilgimi çekmediğinden böyle. Hiç ama. Avanos’a hava kararmak üzereyken geliyorum ve hava buz gibi. Ayaz mı çıktı ne? Köprüden geçiyorum önce sallana sallana, Kızılırmak’ın üzerinden. Karşı taraftaki pastaneler bomboş. Otursam iyice geç olacak, dükkanlar kapanacak. Gözümün önünden şuruplu ağdalı hamur tatlıları ve üzerinden çikolatalı soslar akan, karnı kremalı yuvarlak pastalar geçiyor. Soğukta insanın canı hep tatlı istiyor. Hevesimi sonraya saklıyorum. Çarşının içine yöneliyorum. Chez Galip’in önünde buluyorum kendimi. Yıllar önce atölyesine gitmiştim Malezyalı bir çiftle. Şimdi onun yeğeni olduğunu söyleyen Mustafa var dükkanda. Saç müzesini gezdiriyor bana. Odalar odalar içinde tavanlara, duvarlara asılı rakamla on altı bin olduğu söylenen ve her geçen gün bu rakamı geçen saç uzantıları ve üzerlerine yapıştırılmış notlar çıkıyorlar karşıma. Adını, soyadını, uyruğunu, telefonunu, mail’lerini bırakmış kadınlar. Alt katlarda yer alan ruhsuz odalara ruhundan bir tutam katmış dünyanın dört bir yanından gelmiş kadınlar. Bir yandan ürkütücü görünüyor yıllanmış saçlar, bir mağaranın içinde yıllar yıllar içinde oluşmuş sarkıtları andırıyorlar bu halleriyle. Her saç bir hayat ve üzgün bir kadınla, ileriyi gören bir adamın aklı, burada, kadınlardan olma sessiz bir dünya yaratmış. Ben de bırakıyorum bir tutam saçımı Avanos’ta Chez Galip’e. Pittsburgh’da Kuzuların Sessizliği’ndeki Buffalo Bill’in yaşadığı yeri anımsatan ama aslında hiç var olmamış ünlü bodrum katını andırıyor burası her haliyle.

20160113_170958

20160113_172748

Karanlık çöküyor iyice ve insan ürküyor bir anda sokaklarda bir başına. Bir kadın sesleniyor arkamdan. Sonra daha yüksek sesle, derken daha da yüksek sesle. Durak çıkıyor karşıma. Orada da bir adam. Mahallenin delisine çatmışsın diyor. Gelme diyor kadına. Kadın geliyor daha hala arkamdan. Beni bir arabaya bindiriyorlar. Kadın arabanın arkasından da geliyor, hala daha nereye gidiyorsun diye diye. Avanos’un delisiymiş. Deli sever beni diyorum kendi kendime. Unutmuşum çoktan.

19 02 2016 - 1

GÖREME :

Sabahın çok da erken olmayan ama erken bir saatinde buradayım. Saat dokuz buçuk. Ben buradayım da, herkes nerede? Koreli bir çift var hemen önümde. Başka da bakıyorum da hani sağıma soluma, kimsecikler yok. Kimi esnaf daha dükkanını açmamış bile. Üç tane yavruluktan çıkmış, büyümüş kocaman olmuş kedi var bir dükkanın önünde aynı paspası barış içinde paylaşan. Çok ciciler. Pek şekerler. Sadece bakıyorlar gelene geçene hiç istiflerini bozmadan. Gelen geçen de fazla olmadığından, bana da poz veriyorlar iki arada bir derede. Teşekkürler.

2016-01-31 20.08.54
Aynı Paspas’ın Çocukları
20160114_111231
Koreli Çift

Koreli çiftle rastlaşıp, birbirimizi anlamadan konuşuyoruz. Bu genellikle şöyle olur: sen bir şey söylersin, karşı taraf başka bir şey anlatır ve hoşça kal diyerek vedalaştığınızda aklınızda kalan bir şey yoktur. Ne aydınlanmışsınızdır ne de karşı tarafı aydınlatabilmiş. Suretleri silinir kolaylıkla gözünüzün önünden. İşte öyle bir ayrılış oluyor bizimkisi de.

Bugün Cuma ve Cuma hutbesi veriliyor. Ağzım bir karış açık, dinleye söylene yürüyorum kendimi kaptırıp. Hayır bugün cuma değil, verilen de cuma hutbesi değil. İmam almış eline mikrofonu konuşuyor. Mevzusu ise şu: “Müminler, inananlar vazgeçin şu zinadan”. Sonra da uzuun uzuun Allah-u Teala’ya bağlıyor mevzuyu. Yatay bir soruna dikey bir çözüm getiriyor kendince. Çok başarılı bir hatip ama saçmalıyor. Her yerden şehit haberleri gelirken, canlı olduğunu sanan cansız bombalar ülkende cirit atarken, insanlar birbirine düşmüş, mezhep ve etnik kimlik ayrımı yapılırken, millet gırtlağına kadar borç içinde yüzerken, ne zinası? Kime ne milletin yattığı yerden? Her yer çok ağır bir mutsuzluk ve belirsizlikle horlandıkları topraklarda zencinin zencisi olarak yaşamaya çalışan mültecilerle dolmuşken, ne zinası böyle bir günde söyle akılsız adam. Alan razı, veren razıysa Hocaefendi, sen fazla fazla takılma bu mevzulara. Pompei değil burası, Caligula değil bu halk, bu insanlar. Ne kadar boş tüm bu yobazlıklar. Tecavüzlere, kadınlara dayağa sesiniz çıkmaz ama kolay kolay.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne gelmeden kafelerin ve hediyelik eşyaların olduğu dükkanların arasından geçiyorum. Bir anda bir dükkan sahibi çıkıyor karşıma. Adam bana duyup duymadığımı soruyor. Duydum diyorum. Meğer Nevşehir Merkez Camisine bağlanıp, oradan da hoparlörlerle naklen yayın yapıyorlarmış tüm ilçelere, köylere. Allah’tan bu saçmalıklardan anlamıyor turistler. Yerli halkın damarına basıyorlar ancak. Böyle günde olur mu böyle vaaz diyor. Milletin oğlu ölmüş gitmiş, ölüsünü yıkamak cenazesini kaldırmak peşindeyken nedir bütün bu saçmalık? Sıcak şarabım var diyor. Dönüşte uğrarım diyorum ben de.

20160114_110557

20160114_112140
Manşet girin

20160114_114120

28 01 2016 - 1
Göreme Açık Hava Müzesi

Açık hava müzesindeki her bir kiliseyi ziyaret ediyorum tekrar tekrar. Kültür Bakanlığına bağlı görevliler var her yerde, olası fotoğraf çekimlerini engellemek için kendi paylarına düşen kiliseyi bekliyorlar. Kimi görevli yasak bizim bilgi vermemiz, audio alsaydınız diyor. Haklısın ama teorik bilgi her yerde varken, senin kelimelerin kaçıyor, bir bilsen. Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan açık hava müzesinde manastır hayatına şahitlik ediyorsunuz gezdikçe. Vadi manzaralı kiliseler ve şapellerle bezeli alanda erken dönem Ortodoks Hıristiyanların hayatına tanıklık ediyorum yüzyıllar sonra. Kullandıkları boyalar her nasılsa bozulmamış, gelmiş bugünlere kadar. Görevli günümüzün plastik duvar boyalarıyla karşılaştırıyor zamanın malzemelerini, beni de bir gülmedir alıyor. Plastik satenlerle boyanmış fresklerin halini düşünüyor insan. Olmayacaklardı o zaman şimdiye tüm bunlar. Müze kapsamında, Kültür Bakanlığına bağlı harika hediyelik eşyalar satılan bir mağaza var burada. Onu da gezip ayrılıyorum müzeden. Çıkışta fotoğraflar çekiyorum. Aşırı soğuktan ne yaptığımı bilmez halde çektiğim rastgele karelerden birine takılan, cinsiyeti belirsiz bir insanın soğuğa karşı aldığı önlemlerle objektifime yansımış haline bakıp da korkmayın sakın. Mevsim normallerinde seyreden havalarda ben de objektiflere yansımasam da aşağı yukarı bu hallerde dolaştım durdum. Hayatımda yemediğim tatlıyı da bu bölgede yemişliğim var.

20160114_124253 (2)

20160114_113521
Doğal Kapalı Otopark

Geldiğim yoldan dönüyorum tekrar. Beş tane tur otobüsü var araç yerinde park edilmiş olan. Müzeye gelmeden konuştuğum cafe sahibiyle karşılaşıyorum. Giderken masada bıraktığım biracı ve tembel Alman’ı buluyorum içeride. Soğuktan buraya sığınmış turistler, divanlarda büzüşmüş oturuyorlar. Biracı, tembel ve tombiğin yanakları al al olmuş alkolden, hem de sobanın sıcağından. Biraya devam. Bense sıcak şarap söylüyorum. O kadar iyi geliyor ki, içim ısınıyor. Dünyayı kurtarmaya hazırım diyorum kendi kendime. Dünyanın hele de benim tarafımdan kurtarılmak konusunda çekimser kaldığını düşünüyorum. Hiç ses etmiyor bana.

Kafeyi işleten iki kişiyle Almanya ve Hindistan’dan gelmiş turlar gidince konuşabiliyoruz nihayet. Onlara şarap on beş bana beşmiş. Malum euro şu kadar, dolar bu kadar, sosyal devlet onlarda, bizim olay bambaşka. Ödesin bakalım canlar. Doksan dokuz euro’ya geliyorlarmış buraya adam başına, tur kapsamında-söyleyenlerin yalancısıyım. Hava bedava, su bedava. Arada canlı bombaların hedefi olsalar da, biz her gün yaşıyoruz aynı korkuları kalabalıklara karıştığımızda.

VIAGGIO IN ITALIA/ İTALYA’DA YOLCULUK

NAPOLİ:

Yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler.” Goethe

image

Roberto Rossellini’nin sekiz yıllık bir ilişkiyi tarafların gözünden, dilinden ve beklentilerinden hem içsel, hem dışsal bir yolculuk hikayesi olarak aktardığı “İtalya’da Yolculuk”un ilk sekansları gibi başlıyor benim Napoli’ye gidişim. Penceremden akan kilometreler, bulutlar, arabalar, manzaralar var. Tek fark benim bir köşesine büzüldüğüm otobüs koltuğum. Hususi arabanız ve toplu taşım araçlarıyla yaptığınız yolculukların farkı ilkinde kaptan ya da yakını sizken, ikincisinde  bazen hiç hoş olmayan teslimiyet duygunuzun peşinizi bırakmıyor olması ve bir yerleri hep sağdan sağdan ya da soldan soldan görüyor olmanız. Ölümün gözlerinin içine bakmak ön koltukta oturana mahsus ve siz kuzu kuzu taşınıyorsunuz bir yerlere adına kader dermişçesine. Şoförün sütüne, akşam çektiği uykunun kalitesine, hiç tanımadığınız bir kişinin keyfine ve bir yere kadar da görev bilincine kalmış olmanız da cabası. Neyse ki insan emeği ölçüsünde insan burada ve herkes bir değer. En  zoru da emekçi bulmak. Kömür madenlerine bunca kötü şartlar altında tıkacak adam bulamazsınız İtalya’da. Bunu en iyi toplanmamaktan dağ olmuş çöp yığınlarıyla karşılaştığınızda anlıyorsunuz. Devasa boyuttaki çöplerin kapakları kapanmıyor, üst geçitlere aylardır çöpçüler uğramamış sanki. Napoli’nin çöpleriyle başı dertte. Roma’nın da. Belki kalan İtalya’nın da.

image

Filmlerle gerçek hayatın farkı; iki saate yakın süredir aldığınız yolu filmde dakikalara sığdırıp içinde bir ya da daha çok hayatın özetinin geçiyor olmasında yatar. Ne çok şey yaşadı bu kahraman dediğimiz anda geçen bir ömürdür aslında. Kişinin hem geçmişine, hem geleceğine vakıf oluruz bir çırpıda. Bir sihir yoktur ortada; maharetli bir sihirbaz vardır sadece. Benim yolculuğumun sihirbazı da Rossellini, sanki eşlik ediyor  filminin kareleriyle bana Napoli’de. Ama benim filmim siyah beyaz değil ve senelerden de 1953 değil ve Allahtan kurtarmaya çalıştığım bir ilişkim yok. Yoksa bir sürü güzelliği göremezdim etrafımdaki. Filmdeki çiftimizden yapıcı taraf olan Catherine(Ingrid Bergman) ve çapkın eşi Alex(George Sanders) birbirleriyle başa çıkamayınca kendi başlarını kurtarmaya bakıyorlar. Kadın Napoli civarında gezilmedik müze ve ören yeri bırakmazken, Alex soluğu Capri adasında alıyor. Ve eline geçen her fırsatı değerlendirip, rastlaştığı tüm kadınlara kur yapıyor. “Eyes Wide Shut”taki Tom Cruise’u anımsatıyor bu halleri. Bir şekilde iki adamda eşlerinin güvenli güvensiz kollarına koşuyorlar türlü badirelerden sonra. Biri Noel arifesine denk gelirken, diğerinde yortu kurtarıyor çiftimizi. Bir ilişki çevredeki bir sürü insanla şekilleniyor bir yerde. Yine kalabalıkta kaybolmaktan ve kopmaktan kurtuluyorlar, yalnız kaldıklarında birbirlerinden kaçarken. Bir kez daha ama ne ilk ne de son kez evliliğin ne içerden ne dışardan çok kolay bir şey olmadığını düşündürtüyor insana. Çok zor bir hadise evlilik. Bazen kendine tahammül edemezken..

Filmin açılış sahnesinde akan asfalt görüntüsünün hemen akabinde karşı istikametten gelmekte olan tren farklı perspektiflerden hayata bakan sekiz yıllık evli çiftimizin seyahatleri boyunca yaşayacaklarının bir öngörüsü sadece. Colette’in “Duo”adlı kitabından yola çıkılmış, fakat tüm hakları satıldığından günü gününe senaryo yazmak zorunda kalmış Rossellini. Olaylı çekimler, beklenmedik gelişmeler, gerilimli bir set ve haksız eleştirilere maruz kalmış döneminin çok önünde giden bu modern film şaheseri.

Daha eleştirel bir bakış açısına sahip İngiliz çiftimizden adam, İtalyanları deli gibi araba kullanan, gürültücü ama aynı zamanda gürültü ve can sıkıntısını bu derece uyumlu bir şekilde görmediğini itiraf edecek kadar da dürüst bir şekilde tanımlıyor. Başbaşa kalmayı beceremeyen ve hayatları boyunca hiç birlikte ama yalnız seyahate çıkmamış olan çiftimiz kendilerini her fırsatta insanların arasına atıyorlar. Napoli’de bir başına çıktığı seyahatlerde Catherine’in önünü kesenler rahipler, rahibeler, cenaze, hamile ya da çocuklu kadınlar oluyor. Hepsini bir işaret olarak algılayan zamanında çocuk istememiş kadının düştüğü şaşkınlığı ya da yaşadığı ürperti, huzursuzluk ve korkuyu kelimelere sığdırmadan, görüntülerle ifade eden çok az film vardır kanımca. Akıllara ziyan, mature İtalyan rehberlerle müze ve ören yerlerini gezerken hissettiği korku kocasına ve ilişkisine duyduğu güvensizliğin yansımalarıdır. Olumsuz, güvensiz, perhizkar ve tekinsizdir yürüdüğü her noktada. Şu hiçbir zaman kimseciklerle paylaşılamayan yalnızlık hissinin de seyirciye en derinden aktarılabildiği nadir filmlerdendir ayrıca.

immagine_viaggio-in-italia_27218

“Dolce far niente!”

İtalyanların İtalyanları en kolay özetlediği tabir olsa gerek. Tembellik ne tatlı, tatil ne güzel diyebilirsiniz ama gezmek de maddi manevi her anlamda yorgunluk aslında. Sabahın köründe düştüğünüz yollarda oradan oraya savruluyorsunuz gün boyunca. Pompei ve Napoli aynı gün hiç kolay değil mesela. Ama özellikle Pompei için değer her şeye. İnsana edebi ve ebedi hayat duygusunu aşılıyor çünkü. Vezüv’den alev alev yağan cüruf ve lapillerin bir yorganmışçasına binlerce insanın üzerini örttüğü yollarda yürüyoruz yüzyıllar sonra, etrafımda dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü tanımadık yüzle beraber. En güzeli böylesi bir başına keşfetmek bir yeri. Zemini hissediyorum ayaklarımın altındaki. Yer benden sağlam hissine kapılıyorum. Garip, haliyle. Hayat bir garip, bazen. Tanrı bazen tutar, bazen yağdırırmış. Buraya da yağdırmış olduğu aşikar, zamanında.

Lupanare’sine yani genelevine giriyoruz. Duvarlarda menüler var. Bilgimiz görgümüz artıyor ister istemez(kimse istemez görünmüyor ve üçüncü dünya ülkesinde şekillenmiş olan kafamdaki sabit fikirse şu:adamlar bu konuda da bizden ileriymiş). Her yönden insan ruhunu şekillendiren bir gezi oldu bu kanımca. Yemyeşil ağaçlıklarla bezeli yollarında yürürken ciğerlerimiz oksijenle, menülerin çarpıcılığıyla zihinlerimizse yaratıcı imgelerle doldu. Yaradılışımızın mutlak gerçeği olan üreme içgüdüsü ve hazzın duvarlardaki tasvirlerine bakan insanlar sükunetlerini korudular. Öncesinde ve sonrasında hamamlarını, bahçelerini ve evlerini gezerken yüksek yüksek tonda çıkan sesler nedense yerini fısıltıya bırakır oldu ve tek rehber var harıl harıl anlatmakta taş duvarların tarihini. “Samimiyim ama bir de tarafsız olmayı başarabilsem.” diyen Goethe ise hep benimle.

IMG_2281

Napoli, Toledo caddesindeki Etnografya Müzesi’nde Pompei’den arta kalanlarla karşılaşacaksınız. Kimi cinsellik içeren(Secret Museum), kimi filmlere konu olmuş resimler ve heykeller burada sergileniyor. Kabil hisleri taşımakla beraber içinde bir Rumi yatan Caracalla’nın heykeli, yine Caracalla’nın Roma’daki hamamlarında bulunan Herkül Farnese, kölelerinin eti aracılığıyla balıkları besleyen hayvan dostu Tiberius, kundakçı Neron, hepsi buradalar. Roma dönemi eserlerinde karşımıza çıkan en belirgin özellikse tevazu içermeyen gösterişli işçilikler ve sergilenişlerindeki azamet. İçlerine sanki Tanrı parçacıkları serpilmiş her bir heykelin ve dönemin ruhunun yansıması olan devasa figürlerin size kendinizi küçük ve elinizden gelenin ne kadar az olduğunu hissettirtmesi boşuna değil. Sınırsız acı çekebilir, kahkalarınızın oktavına ayar veremeyebilir, korkunç üzüntülere gark olup, kederden içinizi çürütebilir, hayatı hem kendinize hem önünüze gelene kahredebilir olmadı zevk-ü sefa içinde hayatın tam da ne olduğunu idrak etmeye fırsat bulamadan ayrılabilirsiniz bu dünyadan. Hepsi bir yaşamda gizli kalacaktır. Sevdiklerinizden başka kimse sizi anmaz olacaktır ileride. Çok yazık olmayacak mıdır size? Çok yazık olmayacak mıdır bize? Her heykel, her büst, her resim, her portre bana bunu hatırlattı Napoli’de. Sibylla Mağarası ise bir başka sefere.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: