THE WIFE

bdd307ec-cb30-47e2-919e-aed716019e39

THE WIFE :

“Yazar neden yazar? Çünkü söylemesi gereken önemli şeyleri vardır. Gerçek yazar yayınlamak için yazmaz. Yazar, çünkü söylemesi gereken kişisel ve önemli bir şeyi vardır. Bir yazar nefes almak zorunda olduğu gibi yazmak zorundadır ve bunu yapmaya devam eder. Yalnızlığa rağmen, yoksulluğa rağmen, bir sürü reddedilme mektuplarına rağmen, seni aptal neden bir işe girmiyorsun diyen karısına ve ailesine rağmen yazar yazmalıdır yoksa ruhu açlıktan ölür.” Genç Joseph Castleman

“-Seninim.           Joe Castleman
-Ne kadar iyi!”   Joan Castleman

“-Bir mesleğiniz var mı?    İsveç Kralı
  -Kral yaratıcısıyım.”         Joan Castleman

GİRİŞ :

Aşağıdaki karşılıklı diyaloğun taraflarından A kişisi adamı, K kişisiyse kadını temsilen kullanılmıştır. Evde, ekran karşısına kurularak ve de ara ara oynaşarak filmi izlemiş, filmin sonundaysa uzun bir sohbete girmeye çalışmış fakat film üzerinden birbirlerini suçlayarak kavga edip ayrılma noktasına gelen çiftimizin şahit olacağınız rezil anları bizi kendi ilişkilerinizi kurcalamaya götürür mü bilemesem de, olayların son derece gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş olduğu, bu uğurda yazar kişisinin Kur’an’a el bile basarım dediği görülmese de duyulmuştur.

K – Beğendin mi hayatım filmimizi(derken kadın yan yana oturdukları üçlü kanepede kaykıldığı yerden doğrulmuş, adamın boynuna sarılmıştır)?
A – Filmimizi derken beraber izlediğimiz için mi böyle diyorsun?
K – Aşk olsun(derken de gürültülü bir şekilde adamı sol yanağından öper)! Bugün günlerden nedir?
A – Ne?
K – …
A – Yirmi beş ocak! Daha çok da var 14 Şubat’a(konuşurken son derece düşüncelidir, sanki konuşmanın nereye gideceğini bilmese de, hissetmiştir).
K – …
A – Annemin yaşgünü Mart’ta.
K – …
A – Benimki Nisan’da.
K – Benimki ne zamandı?
A – Yoksa bugün müydü? 
K – Ağustos doğumluyum. Nasıl unutursun? Maldivler, Bali, Yunan Adaları derken beni annenlerin yazlığına götürmüştün(genç kadın önce duraksar, sonra iç çeker). Kumla’ya.
A – Doğru ya. Güzel eğlenmiştik(genç adam tereddütsüz bir iç çekişten sonra konuşur).
K – Bornova Özkanlar’ı hatırlarsın?
A – Bir görüşme için beni de yanında götürmüştün hani, sonra da Giritliler Derneği’ne uğramıştık, çıkışta da kahvede oturmuş çay içmiştik, poğaça yemiştik.
K – Bak sen, bu kadar ayrıntıyı nasıl da aklında tutmuşsun, hayret doğrusu!
A – Mevsimlerden yazdı. Çeşme’ye gidelim diye tutturduğun zamanlardı. Her şey kazıktı, iki şezlonga servet ödemiştik. İki hamburger, iki kola ve iki şişe suya da öyle. Dönüşte Özkanlar’a geldiğimizde, kendimi güvende hissetmiştim. Her şey ucuz ucuzdu.
K – Kalite ucuza olmuyor yazık ki. Özkanlar bile beni götürdüğün Kumla’dan kaliteliydi.
A – Gittiğimizde öyle demiyordun ama aşkım. Her şey harikaydı.
K – Çünkü o zamanlar sana aşıktım.
A – Şimdi değil misin? 
K – Artık gözüm dönmüyor.
A – Sanki cinayet işleyecekmiş gibi konuşuyorsun üzerimden!
K – Saçmalama. Kimse kimseyi yaz tatilinde Kumla’ya götürdü diye öldürmez. Kumla’da turizmciler, inşaat firmaları ve yazlıkçıların o kadar çok leşi varken, bize iş düşmez.
A – Resmen abartıyorsun. İç rahatlığıyla balık yiyebildiğim tek beldeydi.
K – Kimle yemiştin? Benimle herhangi bir restoranda yemediğin aşikar da. Hatırlarsan aspiratör çalışmadığından küçük tüpte balık kızartmıştık balkonda.
A – Bak sen de unutmuyorsun ayrıntıları.
K – Nasıl unuturum, üstüm başım balık kokmuştu? Baba evinde görmediğim şeylerdi bunlar. Kumla, küçük tüpte pişen kızartma balık! Bunlar ilklerimdi, bilesin.
A – Biz maaşlı insanız kızım. Ayın sonunu zor getiriyoruz.
K – Yabancı firmada çalışıyorsun, dolar üzerinden maaş alıyorsun. Gören duyan da, seni asgari ücrete talim ediyor sanır. Yazık, bilmesem üzüleceğim.
A – Hem aşık değilsin, hem de beni beğenmiyorsun.
K – Sen de tek bir yıldönümümüz var, onu bile hatırlamıyorsun!
A – Aaaa…unutmuşum işte. Sen de amma büyüttün meseleyi. Evlilik yıldönümümüz olsa tamam da. 
K – Bir şey diyeceğim o halde. Filmdeki Joseph Castleman’dan nefret ettim. Neden biliyor musun? 
A – …
K – Çünkü aynı sen.
A – Gudubet yaşlı bunağın nesini bana benzettin, sorabilir miyim?
K – İşte sen busun. Sığlık denizinde boğuluyorsun ama kurtulmak için kulaç atmaya mecalin yok. Şekilcisin. Adam yaşlıydı ama bencil bir yaşlıydı, kadının yazılarının üzerine konup isim yaptı, eve gelen bakıcılarla bile onu aldattı, dişi sineklerle flört edecek kadar zavallı, üstelik kaypak, patavatsız- özetle dangalakça konuşuyor, hayatta olmamış, olamamış bir türlü, sığ esprileri var-İsveç Kralı’na bile yapabildi, yabancılara karşı aşırı hassas ve nazik gösteriyor kendini, James Joyce’dan alıntılarla kızları tuzağına düşürüyor, kendine gelince her yol mübah, çevresindekilere gelince kontrol manyağı kesiliyor. Şımarık bir çocuğu andırıyor. Karısı onun ceketini tutup, ilaçlarını ayarlamak, sakalından kırıntıları temizlemek için var. Oğlu ise bir ürün olmaktan öteye gidemiyor, onu silikleştirip, kişiliğini hiçe sayıyor. Ailesi olmazsa bir hiç ve karısını kaybetmekten ölesiye korktuğu halde, her fırsatta onu aldatıyor. Bu da derinlerdeki yetersizlik hissinden kaynaklanıyor. Çünkü gerçek deha karısı. 
A – Ben seni hiç aldatmadım ki! Üstelik filmde dadılarla aldattığı dediğin Joan da, o tarihlerde evli bir adamken vurulmuştu kocasına. İlk karısından olan kızına dadılık yapıyordu o da.
K – Olabilir. O filmdi. Sense o potansiyele sahipsin ama.
A – Nasıl olur? Başarını çalmadım, altına da imzamı atmadım. Esprilerime de güldüğünü hatırlıyorum.
K – Başka çarem yoktu. Bozulacağını biliyordum.
A – Kumla’nın nesi fenaydı hem! Kalbimi kırdın, şimdi kendimi yetersiz hissettim işte. Ben de isterdim seni Bali’ye götürebilmek. Ama isterdim ki ben götüreyim. Herkesin kendi parasını ödediği tatiller bana ters.
K – Kalbin kırılsın istemezdim. 
A – Havalı İzmir kızısın sen. Dedemler kaçıp da gelmişler Sivas’tan İstanbul’a. Bizimkiler az sürünmemişler o ara. Ümraniye çocuğuyum ben kızım. İstemez miydik el bebek gül bebek dadılarla büyütülmeyi, kahvaltıyı kuş sütü eşliğinde yapmayı? Dedemler tezek yakarmış köyde, babamlar odun sobası yakmışlar şehirde. Benim de götüm yeni rahat yüzü gördü. Geçmişim para savurmaya olanak vermiyor. Senin Kumla diyerek hor gördüğün yeri bizimkiler alasıya dek memeleketten getirdikleri tarhana çorbasıyla sabahı etmişler. Sen açlık nedir nerden bileceksin? Biz de isterdik rahat yaşamayı. Sen kendine bir züppe bul bence. Hiç sıkıntı çekmemiş olsun, parası çok olsun. Ailesi varlıklı olsun. Benden bu kadar gidiyorum.
K – Züppe olmaz.
A – Zengin bul o zaman.
K – Zenginler züppedir çoğu zaman. Kalbini kırdıysam özür dilerim.
A – Çok geç. Beni Kumla’ya rağmen sevecek biri olsun bundan sonra.
K – Ben seni Kumla’ya rağmen sevdim zaten. Kumla bu.
A – Bütün bu söylediklerini hazmetmem zaman alacak. Belki de seni asla affetmeyeceğim ve sözlerini senin bana yaptığın gibi başına kakacağım.
K – Kak.
A – Bu kadar yani: “kak”! 
K – Senin yanında kendimi rahat hissediyorum. O yüzden Kumla’ya rağmen sen. Gene götürür, balkonda küçük tüp üzerinde balık kızarttırırsın bana. 
A – Unutamayacağını biliyordum.
Çiftimiz yüzlerini okuyucuya dönerler ve son sözlerini söylerler:
K – Bu yazıyı The Wife’ı izlemeden okuyanlarınız varsa, şunu söyleyebilirim sadece…her erkek bir parçasıyla Joseph Castleman’dır.
A – Ve erkeklik biraz da böyle bir şeydir. Biraz Castleman olmayı gerektirir. Her erkek pohpohlanmayı ister, dünya üzerindeki tek erkeğin o olduğunun bilinmesi ister, ormanın kralı olmasalar da öyleymiş gibi davranmazsanız bir süre sonra ilgilerini üzerinizden çeker, başka sularda yüzmeye giderler. 
K – En çok da her koşulda güdülmeyi isterler. Arkalarını toplayan bir kadın isterler, bazen sırf bunun için bile evlenirler. Bize göre ilkel ve basittirler. Kahramanlık destanları yazdıklarını hayal ederler. Her çiçekten bal almak da isterler. Erkekler o yüzyıl bu yüzyıl, o ülke bu şehirdenmiş de fark etmez, çok okumuş okumamış da öyle, zengin fakir hiç fark etmez, çünkü doğaları itibariyle yoktur birbirlerinden farkı. Üstün ırka ait olduklarını düşünürler.
A – Beni soykırım yapan Nazi, Kumla’yı da etrafı dikenli tellerle kaplı Auschwitz ilan ettin ya, okuyucu ne yapsın!
K – Okusun. Onun da işi o.

b82ab4aa-dc35-414c-b0b2-002c7a26b18b

BİRAZ KURMACAYDI BURAYA KADARKİ KISMI, BUNDAN SONRASIYSA FİLMİN KURMACASI; JOSEPH CASTLEMAN VE DE KARISI :

“Widows”, “Have You Ever Forgive Me?”’dense ilk bu filmi yazmayı uygun gördüm. Film olarak en başarılı bulduğum değildi belki ama bir şekilde en çok aklımı çelmeyi başaran oldu. Madem artık aramızda bir yakınlık doğdu, rahat rahat konuşmakta fayda var diyerek Castleman’ın bir parça o. çocuğu ve en çok da anasının gözü bir piç olduğundan yola çıkarak başlamak istiyorum filmi anlatmaya. Herkes Glenn Close’un oyunculuğunu överken, Tehlikeli İlişkiler’deki hayatının rolünde görmezden gelinen aktristin bu geç de olsa gelme olasılığı yüksek olan Oscar’la Nobel misali tüm meslek hayatındaki başarılardan yola çıkılarak ödüllendirileceğinin beklentisi içinde olanların yanında, Jonathan Pryce’ın çizdiği sevimsiz ve kimi zaman şeytani Castleman kompozisyonunu da es geçmemek gerektiği düşüncesindeyim. İnsanın sabrını taşırma potansiyeline sahip, bencil, egosu yüksek, flörtöz ve geveze edebiyatçı rolünde hiç de yabana atılır gibi değildi. Sevimli olmaya çalışmadan sevimsiz bir karaktere bürünmenin ihtişamını gizemli bir şekilde taşıdı üzerinde asaletle. 

6c99e9e6-1217-4517-9aaa-118a56421f04

Film bir kitap uyarlaması. Mad Men ve benim için tüm zamanların en iyi mini dizisi diyebileceğim Olive Kitteridge’in de senaryo yazarı olan Jane Anderson var perde arkasında. Filmin yönetmeni olan Björn Runge’a gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere İsveç’li olmasına rağmen Amerikalı oyunculardan gayet iyi performanslar alıyor. Olaylar 1992 yılında Connecticut’ta başlıyor. Gece gece yatak odasına gelen Joe Castleman bir yandan da tatlı bir şeyler atıştırıyor, sonra da karısını baştan çıkarmaya çalışıyor. Aklı fikri oynaşmakta olan adamın karakteri hakkında ufak bir ipucuyla yola çıkıyoruz. Aynı gece Nobel vakfınca uyandırılıyorlar, pardon aranıyorlar. Karısını paralel telefona aldırıyor ve onun da bu muhteşem başarıya tanıklık etmesini istiyor. Tüm zaferlerinde olmazsa olmazının neden karısının olduğunuysa yavaş yavaş çözüyoruz. Aile ve arkadaş çevrelerinin katıldığı bir davetten sonra, istikamet Stockholm olarak görünüyor. Aralık ayında, tam da kara kışta katılacakları Nobel ödül törenine gitmek üzere yola çıkıyorlar bir süre sonra. Uçak yolculuğunda ve tüm tören boyunca peşlerini bırakmayan gazeteci Nathaniel Bone rolündeyse Christian Slater çıkıyor karşımıza. Ailenin üzerine bir kabus gibi çökmeyi de başarıyor. Nobel kazanmış yazarın hayatını kaleme almak isteğiyle yaklaşıyor yanlarına. Patavatsız olmasa gayet sağlam bir iz sürücü bu arada. Kokuyu alıyor, başarının asıl sahibinin kim olduğunu da biliyor. Çiftin iki çocuğu var ve kızları hamile olduğundan okyanus ötesi seyahate çıkamıyor. Oğulları David gidiyor onlarla. David yolunu çizmeye çalışan ve daha o yolun çok başında olan bir genç. Yazar olmak istiyor fakat gereken cesareti taşımıyor hnüz. Yüreklendirilmwye ihtiyacı var çokça. İnsanlarla göz kontağı kurmakta ve iletişime girmekte yetersiz kalıyor. Her ünlü ve başarılı anne babanın çocuğunun kaderini yaşıyor biraz da. Babasını geçmesi imkansız gibi görünüyor. Onaylanmak için çırpınan bir evlat var karşımızda. Bunu beklediği tek insansa babası. Babası ise kendi dalgasında, üstelik de kendinin bile olmayan fakat feci halde sahiplendiği başarısının meyvelerini toplamakla o kadar meşgul ki, başını kaldırıp güç bla bakıyor oğluna. Bir başlangıçmış gibi duran ve olaylar zincirini tetikleyen Nobel ödülü ile bir sona, daha doğrusu yeni bir başlangıca doğru sürükleniyoruz açıkçası. Kapalı kapılar ardında saklanan sırlar yüze vurmaya başlandığında ancak kurtuluşa eriyor kahramanlar.

96ff4903-2e40-4797-9470-653be4c910c3

Filmin en hoş tarafı çiftin geçmişine gittiğimiz anlardı hiç kuşkusuz. Kolej hocasıyken tanışıyor Joan ve Joe. Burada bizi bekleyen hoş sürprizse Joan’un gençliğini canlandıran aktristin gerçek hayatta Glenn Close’un kızı Annie Starke tarafından canlandırılıyor olması. Sene 1958. Yer, Smith Koleji. Dersleri esnasında başlayan ve birbirlerine karşı bitmeyen ilgileri, genç kadının dadı olarak evli ve bir kızı olan Castleman’ın evine gitmesiyle devam ediyor. Bir daire kiralayıp birlikte yaşamaya başlıyorlar. Başlayış o başlayış otuz küsur yıl boyunca aynı yastığa baş koyarak bugünlere geliyorlar. Sonra da el birliğiyle Nobel’i alıyorlar. Joan’ın şevkini kıran en önemli etkense hemcinsi ve aynı zamanda bir yazar olan Elaine Mozell oluyor o tarihlerde. Halkın bir kadının cesurca yazmasını kaldıramayacağını, röportajları yazanların, yayınevi sahiplerinin ve magazincilerin hep erkek olduğunu, kimin ciddiye alınacağına, kimin hayallerinin sonuna kadar duyulmayacağına hep bu bir avuç erkeğin karar verdiğinden bahsediyor ona acımasızca. Bir kadın yazar olarak beklentileri bu sözlerle iyice düşen Joan, ikinci adam, pardon kadın olmayı baştan kabul ediyor. Bunun için kişiliğim uygun değildi diyerek gölge yazar olmayı kabulleniyor. Yıllar sonra Joe’nun eski eşinin psikiyatr, kızınınsa başarılı bir diş hekimi olduğunu öğreniyor. Bu açıdan bakıldığında narsist kocasının göreceli başarısının ardına saklanan kendi benliğinin yanında, oğlunun da ezildiğini görüyoruz. Joe’dan kaçanın kendini kurtardığını da görmüş oluyoruz. Bazı adamlar hep kendileri için vardırlar bu dünyada.

Joan geri planda kalmayı kabullenen eş olarak, iş Nobel’e geldiğinde bu aynı zamanda çocuklarının babası olan kocası dahi olsa bir başkasının kendi başarısına sahip çıkmasına artık daha fazla dayanamaz hale geliyor. Joe’ya gelirsek eğer, karısına yalnız yaşayacak kadar cesur olup olmadığını sorduğunda, kendisinin bunu başaramayacağını gayet iyi biliyor aslında. Bu yüzden de ölerek terk ediyor maçı.

The Wife’ın ilgi çekici bir başka tarafı daha var. O da gitmeden ya da almadan diyelim, asla bilemeyeceğimiz Nobel ortamlarının nasıl olduğunu gösteriyor olması. Bir kez saat farkını önemsemeksizin, ödül alan kişiyi gecenin bir vaktinde arayabilme cüretini gösteriyorlar. Aynı şekilde Stockholm’de kaldıkları otel odasında yine gecenin bir vakti ya da sabahın köründe bir yandan Santa Lucia’yı söyleyen kızların getirmiş oldukları pastayı üfletme çabaları ve o esnada uyumakta olan çiftin şaşkın hallerinin fotoğraflanması, ödül töreninin provası esnasında ödül sahiplerine yaptırılmaya çalışılan reveransın gereksizliği, kısaca kendi koydukları kuralları sırf ödül veriyoruz diyerek zoraki yaptırdıklarını görmek son derece enteresandı. İşler gerçekten böyle mi yürüyor, bunu Orhan Pamuk ya da Aziz Sancar’a sormalı! En çok da Bob Dylan’ı böyle bir tablonun içinde düşünemediğimden, neden ödül almaya gitmediğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Akademinin  geçtiğimiz sene mızıkçılık yaparak, sudan sebeplerle edebiyat ödülünü vermeyi reddetmesi skandaldan öte tuhaftı bence. Filmden aklımda kalan bir sahnedeyse, farklı branşlarda dahi olsalar, fizik dalında Nobel ödülü alan bilim adamının, bir çeşit deneyin parçası olarak gördüğü çocuklarını ve eşini takdim edişi ve ondan aşağı kalmamak için ailesiyle ispata girişen Joe’nun haliydi. Hırs olmadan, yalnız dehayla, yetenekle ve tesadüfen bir yere gelinemeyeceğini görmüş olduk sayelerinde.

09520b79-c734-4955-97df-607d7ca642fa

AŞK MI?

image
ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKI

AŞK MI?

rığas ?nısım
anas muroyid
ines muroyives
uno liğed
İnes
neden ineb nusroyımalna
ineb esmik liğed, nes
ket nes
esyen
!rev şob

Bir şey anlamadan inatla satırları okudunuz. Anlamamanız çok normal çünkü tersinden düşünerek yazdım, aslında düşünmeden yazdım. Ben de çok bilinçli değildim yazarken. İlişkilerde de bir süre sonra aşk denen büyü ortadan kalktığında ve ilişki iyice yıpranmaya başladığında aynen böyle esrarengiz olmaya başlayıveriyor karşılıklı argümanlar. Hani tabiri caizse akım derken.. Yakınlarda bir şifre kırıcın da yoksa yandın ya da bakmakla yetinebilirsin tek. Biraz daha ileri gidildiğinde yani taraflar birbirlerinin hayatlarına müdahaleye başladığında eğer kendilerine çeki düzen vermez iseler vahim sonuçlar doğabilir(dakikasında bilmiş bir ilişki uzmanına dönüştüm, hani şu sizi ve önü arkası engebeli ilişkinizi kurtarmayı vaat edenlerde,-ilişki kurtarmak için bir başka insana para ödemek noktasına geldiyseniz zaten o ilişki bitmiştir ve bu konuda muvaffak olan bir çift tanımadım daha ama gideni çok duydum).

Her neyse adına aşk denen pratikte basit, teoride karmakarışık hissin tekrar tekrar girdabına girebilmek için gözlerini dört açıyorsun nihayetinde. Ama kırk duyun olsa, kırkı da açık olsa; bulamayabiliyorsun o hissi bir daha. Çünkü tekrar benzer derinliğe inmek çok zor ve hayat böyle daha kolay sanki. Bunu anladığın gün hatırla beni sadece. Tercihinle kabul ettiğin yenilgilerden, mağlup ayrılmazsın. İçinde birikmiş olan isi temizle önce. Sobanın içinden kürekle çıkardığın kurumları karların üzerine bıraktın. Nasıl rahatlık değil mi, sanki omuzlarından kalkan yük gibi; seni yatağa seren gribinin son öksürüğü ciğerlerini açıverdi. Merak etme verem değilsin. Kanın damarlarında akmaya devam edecek, ağzından gelmeyecek. Hem bak, daha rahat nefes alıyorsun artık. Daha normal algılıyorsun artık çevreni. Tek gerekense teselli. Onu da bulursun nasıl olsa.

—-.—-

Aşkı başka şehirlerde ararken kendi biricik aşkın olan şehir hangisi diye düşündün mü hiç? Kiminin aşkı doğduğu şehirdir. Kanına girmiştir evvel erken, ne yapsa söküp atamaz içinden ilk göz ağrısını. Nereye gitse o. Her şehir olabilir bu, farklı ehemmiyetlerde.. Kimisi yeni yetmeyken tutulduğu çocuğu unutmaz ya hani, şu kısa pantolonlu ya da şortlu olanı ama muhakkak bacakları çırpı olanı; bu şehir olsa olsa güzel bir sahili olan, balıkçı barınakları ve kıyı boyu restoranlarla bezeli bir siluete sahiptir ve akşamları içki kokar sokakları, balıkçılar ağ atar durmadan. Bazı şehirler kalpsizdir, döne döne delirtir adamı. Bazısında bir Bektaş yatıyordur bozkırın orta yerinde, gittiğinde huzur bulursun. Bazısı öfkelidir tüm dünyaya. Bazısı bir dağın ardında gizler sırlarını; eteklerinden toplarsın sana kalan aşk kırıntılarını. Bazısı naiftir ve sevecen, bazısı aksi ve kök söktürür sana. Zevk alıyorsan başka tabi. Gece gündüz dön dolaş dur sokaklarında naralar ata ata. Tutkun acın kaynaklıymış, anlamış oldun. Ne şehirler, ne ülkeler çare değilmiş buna. Sen sadece bağlanmak, sen sadece tutunmak istedin ona. Bittiğinde düşün bakalım uslu uslu mu yoksa usul usul mu gireceksin bunalıma?

Hep mi bir zalime, bir alçağa, olmadı hovardaya tutulur insanlar? Hep mi uygunsuz şehirlere bağlanır insanoğlu, ayak diretir onda? Sakın bahanen olmasın ona atfettiğin kötü huylar yahut kötü sıfatların çekiciliği hoşuna gitmiş olmasın? O şehre sordun mu hiç senin hakkında ne düşünür diye? Belki sen zalimce sevdin, sendin alçak ya da fingirdek olan? Yüzün kızardı. Fingirdemiş olmalısın. Kesin fingirdedin. Offf.. Bir şehri başka bir şehirle aldattın değil mi ve adını çıkardın giderken. Nasıl yaparsın böyle bir şey? Bak başkalarının aşkına! Orhan Pamuk’un İstanbul’u asla fingirdek değildi, sanki tevazu ardına gizlenmiş birazcık şirretlik vardı ama fingirdek asla; Balzac’ın değişmez oyuncağı Paris’in namussuz sokakları bile fingirdek değildi. Senden bir şehir bile olmazmış. Anla bunu. Yan şimdi emi! Bittiyse konumuza dönelim. Bitsin söv kendine, ister döv kendini. Bence kırbaçla. Ama sonra. Dakikalarımı harcatamam sana bunca. Çık kafamdan. Yoksa anlaşılamadan ölüp gideceğim. Balzac bu lafın kadınların olduğu kadar, yazarların da söylemi olduğunu söylemiştir. Haklı sanırım.

—-.—-

Artık unutulmaz aşk filmlerine rastlamak çok zor. Çıksa bile tek tük ve yeniden yapım çoğu. Geçmişten gelenlerle yetinmek zorundayız. Hani şu sevip kavuşamayanların hikayelerinin anlatıldığı melodramlar bahsettiğim.

“Tahir ile Zühre”, “Romeo ve Juliet”.. tüm bunlar benim hiç sevmediğim, iki taraf katili belleklerin ürünü olanlar. Shakespeare “Romeo ve Juliet”te kah zehir kah hançer yardımıyla iki seveni de katletmemeliydi; biri hayatta kalıp katıla katıla ağlamalıydı burnunu çeke çeke. Bunu da en iyi Adele yapabildi bir Kechiche filminde. Geride kalana(ölü ya da diri) hayat kahır olurken, biz de keder içinde kalmalıydık. “Brokeback”de Ennis Del Mar’ın Jack Twist’in ardından ağladığı gibi. Montague ve Capulet denen iki sülanenin(Romeo ve Juliet’teki kız ve erkek tarafı olurlar kendileri) gözyaşları kimin umurundaydı? Kime ne ki iki aptal sülaleden? Biz acının taraflarını sahipleniriz, taraftarlarını değil. Ve nihayetinde az ya da çok ama kuvvetle muhtemel çok, biz en çok en çok acı çekeni severiz. Mağrur belleklerimiz en çok onları hatırlarlar. En çok onlara saygı duyarlar. Merhamet önce kendi içinden doğar.

—-.—-

“Beni öldürsen
Gene seni severim”

“Uzaktan
Daha güzel
Seni sevmesi”

“Öldüğümde beni
Cam bir tabuta koyup
Asla gömmemeyi
Teklif etmiştin”

“İstediğini yapmakta serbestsin
Dilediğin gibi olsun bundan sonra her şey..”

“Ama lütfen, son bir kez nefesimi kontrol et sakın diri diri gömme beni, çok korkarım bilirsin.”

Kimsenin, böyle bir edimi gerçekleştirecek bir zalimin eline düşmemesi dileğiyle..

BENİM UTANGAÇ SAF YANIM

“İnsanın kendini teslim ettiği her acı sükunete dönüşür.” Marguerite Yourcenar

936full-the-remains-of-the-day-screenshot

Öyle mi acaba? Ve bir sızı olarak kalır da yaşar mı bizimle ilelebet, sanki hiç kapanmamış bir yara gibi? Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan “Remains of the Day/Günden Kalanlar” böyle bir yaranın bir geminin güvertesindeki camdan bakıyormuşçasına hatırlanmasıyla başlıyordu. Babadan oğula sanki nesilden nesile geçen bir genmişçesine aktarılan her şartta ve her ortamda titizlikle duygularını gizleme meziyeti, yıllar sonra geç kalınmış ve harcanmış hayatıyla baş başa kalmış bir adamın hem kendine hem kendisini seven kadına miras olarak bıraktığı pişmanlık ve hayal kırıklığına bırakıyordu yerini. Yavuz Turgul’un ’90 yılı yapımı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde sert görünmeye çalışan Şener Şen kuytuda saklıyordu  Kerime Nadir romanlarını. Miss Kenton’da, Mr. Stevens Junior’ın benzer türde bir kitap okuduğunu gördüğünde sert çocuğun mizacındaki gizli romantiği keşfettiğini düşünmüştü. Anlamazlığa gelinen aşkının karşılık görmeyeceğini anlayan Miss Kenton’sa daha fazla acı çekmeye katlanamayacağını düşünerek soluğu, aşkını cüretkarca sunan bir adamın kollarında almıştı.

Kimse kimseye ait değil belki ve hiçbir şey sonsuz olmasa da kötü huylarını kendisine Tanrı edinmiş az kibirli ama çok gururlu adamın yaşlılığında da tek sahip olduğu el değiştiren aynı malikanenin, yeni ev sahibi oluyordu. Geleceğin geldiği gün bekleyecek bir şeyi olmadığını anlayan insanların, ne kadar yüce ve asil olurlarsa olsunlar yalnızlığın akamayan bir damla gözyaşında gizlendiğini göreceklerdi. Bekçiliğini yaptığımız odalardan sıyrılabildiğimizde akmakta olan hayatın ne kadarına dahil olabildiğimizi göreceğiz sonunda. Dahil olduğumuz kısmının ne kadarı içimize nüfuz etmiş, kanımıza girebilmiş? Kaç insan, dolayısıyla kaç hayat için “kanım” diyebilirsin, gerçekten kanın olanlar hariç? Belki damarlarında taşıdığın asil kanı nakletmenin zamanı gelmiş de geçiyordur bile. Benim için geç değil, hiç geç değil ve çok geç değil. Daha saf bir tarafım var. Gülme! Sen olsaydın gülerdin. Bense çok ciddiye alarak yazıyorum. Kendimi çok ciddiye alıyorum sanıyorum. Halbuki ben tüm bunları akşam çökünce yazıyorum, akşamlar insanların kendilerini çok ciddiye almamaları gereken zamanlar olmalı. Akşamları sabahlara bağlayan geceler zor. Uyur uyanık gördüğümüz rüyalar ve korkunç karabasanlar var saniyeler sürüp, aslında bütün korkularımızı ve acılarımızı aklımıza geldiğinde yüzümüze vuran. Her şey olana kadar. İş, olduğu kadar; aşk, benim olana kadar; sevgi, ulaşana kadar; huzur, bulana kadar; mutluluk, keşfedilene kadar; hayat, bitene kadar(tek çocuk/lar çıkana kadar değil). Ve ben artık hayata sahibim, o benim, bana ait, hayatım benim malım, bedellerini ödediğim; taksit taksit ve bekliyorum gayretle  benden alınacağı ve benim kaybedeceğim saatini. Ve halen daha saf bir yanım var, sadece gizlendiği yerden çıkmak istemiyor, biraz utangaç çünkü benim saf tarafım. Dışarısı soğuk ve üşütmek istemiyor.

Bense saf tarafıma inat, yorulana kadar karşı tarafı suçlayıp yorgun argın yatağa girmek istiyorum. Deliksiz altı saat uyku hayalim. Planlı imkansızlıklar dahilinde üstesinden gelemeyeceğim çok basit isteklerim var ve çocuksu bir saflıkla  istiyorum. Safça istiyorum. Ver bana benim olanı diyorum. Güzel düşler istiyorum senden diyorum. Az işiten kulakların ilettiğiyse, senin mi sandın benim olanları diyen belli belirsiz bir ses oluyor. Çok derinde o ses. Haliyle çok bozuluyorum ve kendimi avutuyorum belki duyulmasını istemiyordur diye. Çok öteledin beni diyorum. Beni görmen için daha ne yapmam gerek? Seni seviyorum diyemiyorum, çünkü istediğin sevgi değil. Sana aşık olmak için, ermiş olmam gerek. Ve biliyorum ben senin seçilmişin değilim. O zaman ben de ısrarcı bir umutla bundan sonrası için dileniyorum: “Bundan sonrası için bir şeyler ayarlayamaz mısın, lütfen?” diyorum. Seni sevmenin mahiyetini ve var ise eğer aşamalarını öğrenebilirim zamanla. Çok geç değil, hiç geç değil. Belki ererim, sen iste olsun, yaprakları kımıldat bu kez benim için ne olursun.

Teoride mantıklı, pratikte salaklaşabilen ben, en çok keskin virajları görmek istiyorum, vites küçültebilmek için. Bir kaplumbağa hızında gidiyorum, altımdakiyse bir ferrari değil, bence külüstür. Ferrari’sini satmış bir bilge de değilim, olmayan bir şey satılamıyor çünkü. Güvenli bir şekilde düşük viteste gidiyorum. Güvenlik, sıkıcılık diyordu Tim Parks, “Destiny/Kader”de, ama ben de sıkıcı bir insanım nihayetinde. Sıkıldıkça daha çok sıkılıyorum ve göğsüme bir pencere açıyorum kırmızı kalemle çizdiğim ve pof…kirli havam atmosfere dağılıyor. Kırmızı kırmızı.

—-.—-

Akşam akşam gözlerim elverdiğince “Kara Kitap’ın Sırları”nı okumaya çalışıyorum Nasıl yazdığını bazen kendisinin de anlamadığını söylemiş Pamuk, tuhaf, çok tuhaf. Herkes bir sürü şey yazıyor. Bir kitap yazmak değil mühim olan. Herkes kitap yazıyor kendince. İşçilik önemli ve Pamuk’un zanaati iyi, bir kez daha anlıyorum eve gelmeden tüm o karıştırdığım raflarda gördüğüm ingilizce/türkçe kitaplarına göz gezdirip birbiri ardınca sıralanmış ustalıklı cümlelerine baktığımda. Sanki cümleler bekliyorlarmış bir köşede de ortalığa çıkacaklarmış zamanı gelince. Ben en çok Bay Ka’nın gittiği baş harfi “k” ile başlayan şehirde, çevresi daha çok  “k” harfiyle başlayan isimleri olan insanlarca çevrilmiş, gökten “k” harfli şeylerin yağdığı ve nihayetinde ismini aldığı romanını sevmiştim. Okuyucusuyla arasına kibar bir mesafe koymasının ustalığını sevmiştim, İstanbul başrolde olmadığından iki kat daha çok sevmiştim. “Yeni hayat”ı da aynı nedenden ötürü sevmiştim. Bir otobüsten inip, bir otobüse binmiştim. Hiç bilmediğim şehirlere gitmiştim. “Being John Malkovich”de olduğu gibi kahramanın beyninin içine girmiş gibi hissetmiştim. “Yeni Hayat”ın ilk cümlesini ingilizceden okumaya başladığımda eksik bir his vardı sanki adını koyamadığım. Türkçesi beyinlere kazınıyor ve o kitabı okuduğumuz anda bizim de aynı hisleri yaşayacağımızı vaat ediyordu. Benimse okuduğum hiçbir kitap hayatımı değiştiremedi; bir anlam kattı sadece. Yani ben daha bulamadım o kitabı. Belki de değiştirdi de ben anlamadım. Öyle bile olmuş olsa, o bir kitap hangisi, henüz bilemiyorum. Bulurum diye ümit ediyorum. Bildiğim bir şey var ki, edebiyat hayat demek ve edebiyat hayat kurtaran bir şey. Bir yazar için hayatın orta yeri bir kitabın yazılmaya başlandığı, bir okur içinse o kitabın okunduğu yer demek. İnsan hayatındaki dönemeçleri ve virajları görebilse keşke. Ve senin beni gönderdiğin her yol çıkmaz bir sokağa çıkmasa, keşke.

“Benim Adım Kırmızı”yı ve “Kara Kitap”ı da beğenerek okumuştum. Sanki herkesin hayatında taktığı ve devamlı çevresinde dolaştığı bir harf var bir isim veya cümleden önce(aksi de olabilir elbet, harf sana kafayı takmış, seninle bozmuş olabilir mesela, takıntılı bir j harfi düşünün her işinize burnunu sokan ve tabiatından kaynaklı kısıtlı bir soyağacı olan) ve o harf hayatına yön veriyor bunun farkına varabilmiş insanların. K harfiyle başlayan kimi önemli Türkçe ve ecnebicesinden devşirme kelimeleri sıralıyorum size hiç sözlük açmadan: “kabiliyet, karanlık, kavrama, kelime, kınama, kırgınlık, kırılganlık, kırmızı, kıskançlık, kızgınlık, kinaye, kirlilik, korku, körebe, körlük, kurnazlık, kuytu, küskünlük, küstahlık..” Benimkiyse “m”; ama ismimin baş harfinden kaynaklı değil ve alın size m harfiyle başlayan birkaç önemli kelime: “mabet, makul, mana, mağdur, marifet, mavi, maya, mazlum, merhale, mesafe, metanet, meziyet, mızrak, moda, money(şakaydı ama gerekli bir şaka), mundar, mutluluk, mutsuzluk, mükemmel, müsrif, müzik..

—-.—-

Ve erken ölenler hep en kıymetliler. İzin ver kıymetlin olayım. Beni kirpiklerinle de olsa öldür, sakın cayma, o kirpikler kalktı mı bir kere inmeli yerine.

Hatırı sayılır bir iz bırakamazsan eğer seni sadece yakınların anacak ve onlar da gün gelip öldüğünde hepten unutulup, anılmaz olacaksın. Ölen fakat yok olmayan uzun ömürlü olan.  En kötüsü artık anılmamak, en fenası yalnızlık.

FAS’IN ARDINDAN

IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR/KENDİNİ BİLMEK/DOSTOYEVSKI

Şimdi, şu an daha kıymetli olurdu eğer anında okuyabilseydin yazdıklarımı; ama bir gün okuyacaksın biliyorum. O zaman satır aralarında çıkacağım karşına. Her yazan kendinden yazmış, her yazar kendini yazmış. Sende beni okuyorsun aslında. O ben değildim dediğimde bile sakın inanma bana. Çünkü ben buyum. Tam da okuduğunum. Beni böyle kabul et. Herkes öyle yaptı çünkü, ben kendime kabul ettiremesem de. Beni böyle sev, ben beni inkar etsem bile. Beni iyi an, hatırına geldiğimde. Ve beni şunlarla kabul et; günahlarımla. En sevdiğin olsun günahkarlar. Çünkü onlar bir doğrunun üzerinde duramazlar. Ve iyi kuluna Tanrı duyurmazmış, onlar sağırmışlar çünkü.

—-.—-

Tanrım sen lütfet bana ve sen mani ol şerre. Sensin adil olan. Sarıyer’de oturduğum kafeden yazıyorum kafamın içindeki türlü çeşitli düşünceleri. Tanrı’nın sıfatları dolaşıyor kafamda, ama ben en son Karamazov Kardeşler’i okumaktaydım ve sanmayın ki Dostoyevski farklı bir şey söylemiş kutsal kitaplardakinden farklı. Süslemiş sadece etkin ve yetkin bir kalemle Tanrı’nın sözlerini, Tanrı’nın bir kulu olarak. Yıllar önce “Konken Partisi” adında bir piyes izlemiştim. Rahmetli Şükran Güngör ve Müşfik Kenter’in sahnesiyle açılıyordu oyun. Allah korusun’u andıran bir cümle ile başlıyordu sözlerine ve sanıyorum Müşfik Kenter’in repliğiydi. Bunun üzerine Şükran Güngör “Eski ateist, inanç sahibi mi oldu?” deyince, karşı taraf “Serde yaşlılık var, bir ayağımız çukurda, insan korkuyor haliyle.” diyordu. Ben de yaşlandım. Galiba. Yahut bunca Allah’ın adını anıyorsam sonum yaklaşmış demektir. Bir seçenek daha var ama o bana kalsın lütfen. Belki içimden gelirse yazımın sonuna doğru çıtlatabilirim sizlere.

Varoluş, inanç, sevinç, hüzün, kayıp, gayb, ölüm, tabiatın düzeni, adalet, ibadet, iyi kalp, fitne, vicdan, sahiplenme, aile bağları, karı-koca, usta-çırak ilişkisi üzerine kalbini esneterek yazmış tüm düşüncelerini hayatının son yıllarında kaleme alıp tamamlayabildiği eserinde Dostoyevski.(“Bir adam için karısı ne demektir bilir misiniz?” diye sorar ve cevap vermez. Her evli erkeğin bu soruyu sorması gerekir hayatının bir döneminde ve içtenlikle cevap aramalıdır kendince ne demektir acaba diye, o zaman öfkeyle bile dolu olsa kabaran yürek, yumuşayıverir kendiliğinden ve bir kadın kırk küsur yerinden bıçaklanmaz şehrin orta yerinde ya da mahalle arasında ve başka kadınların kocaları böylesi bir sahne karşısında sessiz kalmazlar kanımca). Her satır içten, her satır evlat acısı çeken bir yazar peygamberin görkemli kalemiyle kutsanmış. Neden-sonuç ilişkisi üzerine ders verir nitelikte. İnsan kalbini açmazsa eğer art niyetli oluyor sanki yazdıklarında. Saklıyorsun kendini, ilişmesinler ve üstüne gelmesinler diye(haksız da sayılmazsın, kör korku bunun adı). İnsanlar korku uyandırabiliyor ve hiçbirimiz yaşarken neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz ve ürküyoruz bunca nüfustan, bilmemekten, çok bilinmekten, düşüncelerden, hayatı mahveden şeylerden. “Öteki Renkler”in başından alıntıdır: “Her renge boyan da renk verme.” Şeyh Galip’ten yaptığı alıntıyı destekler Orhan Pamuk  kendimi en çok açık ettiğim kitabım budur derken. Freud’un da araştırma konularından biriydi dehanın yazdıkları(deha dehayı..). Hastalığına da bağlıyordu kaleminin olağanüstülüğünü. Dostoyevski ise mütevaziydi yaratıları konusunda, hepimiz Gogol’ün “Palto”sundan düştük/çıktık derken. Herkes bir yerlerden düşüyor/çıkıyor işte ama seçilmiş olmak gerek bazı şeyler için, özellikle güçlü bir idrak yeteneği için. Kazablanka’daki otelde Samsun’lu bir adam vardı(bu yazdıklarımı asla okuyamayacak ve bilmemeye devam edecek ve Samsun sen beni gene sev, ama böyle bir olayınız varmış bilin istedim, kendileri geri dönecek evine elbet). Fırlamış gelmiş memleketinden. Atlamış uçağa, inmiş Kazablanka’da. Tur şirketlerinin üçkağıtçı olduğundan bahsediyordu. Kendisi kabaca bir hesap yaptığında hep beraber idrak etmiş olduk zararlı çıktığını. Yalnız gelmiş, hanımı istemiş ama onu getirmemiş. Hac’da tanıştığı birilerinin peşine takılıp gelmiş. Mardin’li bir teyze var yanımda. Onun yanında başlıyor atıp tutmaya. Bedava verseler gitmezmiş Güneydoğu’ya. “Deli miyim?” ben diyor, bizse kendi aramızda konuşuyoruz delilik ayrı bir şey, manyaklık ayrı bir şey diye ve bu deliliğin ötesinde bir şey sanıyoruz(Avrupa’nın vize uygulamasını sonuna kadar destekliyorum, zira vizesiz ülkelerde dolaşımda olan bir sürü yarı kaçık Türk var ve bu hem bizim ülkemiz hem de o ülke vatandaşları ve devleti için ciddi bir tehlike arz ediyor, Tanrım sen akıl fikir ver). Sen Mardin’e gitme, ama Afrika’ya gel daha az tehlikeli diye, her şeyi garipti. Bir çeşit depresyon geçiriyordu belki ve bizler anlayamadık ama dilinin cüretkarlığı inanılmazdı. Kürt kötü, Avrupalı hin, Arap paracı, Amerikalı en kötü filan derken maazallah konuşacak insan bırakmadı dünyada. Her milletin iyisi de var kötüsüde, sana iyi gelen bana fenalık etmiştir, senin sevdiğin beni sevmez, nereden bilir insan, yaşamadan bilinmez ki, bunca önyargıyla da yollara düşülmez ki. Bir genç kendisine acımış, zira damla Arapçası yok. Uçaktan almış bunu, kalmakta olduğu otele taşımış. Adam bu otelden de memnun değil. Yer değiştirmek istiyor. Çok üçkağıtçılarmış(tüm Kazablanka, hatta tüm dünya üçkağıtçı sanki, anlattıklarından çıkardıklarım bunlar). Lobide esir aldı hepimizi, oturduk dinledik adamı, anlattıkları pek mühim şeylermiş gibi, kısaca o kötü bu kötü dedi durdu, Riga dışında. Nam saldığından olsa gerek, tanıyan gençler bir musibet gelmeden akıllanmayacağını söyleselerde, Mardin’li teyzenin içinde merhamet duygusu olduğundan, Allah akıl fikir versin deyip durdu ardından(uçakta da yandaki üçlü koltuk boş kalsın diye dua etmişti aynı teyze ve tutmuştu, gitti orada uyudu; ilk karşılaştığımda pırpırpır dudakları oynuyordu, dua ediyormuş, sonradan alıştım, hep içmek istedim bir kadeh çok değil, hep dua etti masaya içki gelmesin diye, bir yudum içemedim; gel de duaların gücüne inanma, hepimiz ya çay ya kahve, ya portakal suyu içtik durduk, bir Kazablanka birası içmek istemiştim halbuki, içki lafı geçtiği anda duaya başlıyordu ve suya teslim oluyorduk. Hepimiz senelik perhizde gibiyiz ve şu Ramazan geçsin, bayram namazımızı kılalım, ilk iş likör içelim der gibiyiz, bebekler kadar temizim bebeğim, arındım). Aynı hanım 30 sene önce dul kalmış 3 çocukla. Şimdi 60 yaşında. Tek kocası olmuş, sonra çocukları. Ben duramazdım, bekleyemezdim, sizin yerinizde olsam bir daha evlenirdim dedim. Hiç sesini çıkarmadı, mahçup oldu sadece. Kendini dualara teslim etmiş, sakinleşmiş, öyle var olmuş, öyle dayanmış, kaçık adamın bile iyi hallerde eve dönmesi için dua edebildi. Dediğim gibi ben bekleyemeyebilirdim sanki yerinde olsaydım.. Otuz yıl çok uzun bir zaman aşksız ve yalnız.

Nihayet gitti adam, yeni oteline yerleşmek üzere(daha az üçkağıtçı olan). Gençse çilesini dile getiriyor o gider gitmez. Kahvaltıya yedi buçukta iner olmuş sırf adamın çenesinden kaçmak için. Her yere onunla gitmek istiyormuş, çocuksa ben çalışıyorum diyor. Bu arada amcanın gitmediği vizesiz ülke kalmamış. Favorileri ise Rusya ve Ukrayna(iç çekişinden belliydi). Nedense Riga’da kalmış kalbi(gel de kurtlanma ve Riga’lı Liza’yı anma)! Yoldayken bizim genci arıyor gene. Resepsiyondan pasaportunu istemişler, bizimkisi vermek istememiş ve oteli birbirine katmış(bar bar bağırıyormuş, Türkçe), şimdi otel arıyormuş tekrar. Kendisine söyleyeceğimiz sözler tükendi hepçek. Dönüş gününe kadar daha 4 gün vardı ve cezalı bilet alalım dön memleketine uyarılarına da kulak asmadı 150 dolar ödemek istemediğinden, halbuki daha masraflı olacak kalışı ama maceracı ya, bulur gene gariban bir Türk, ekşir başına, cebelleşir durur tüm dünyayla. Kazablanka’nın kendisinden çekeceği vardı kendisini son bıraktığımızda(geldiğin ülkenin kanunları hakkında bir fikrin olmadan, kafanda bir sürü manyaklıkla yollara düşmenin başına açabileceği olası felaketleri hiç hesaba katmadan ortalıkta serseri mayın gibi dolaşabilme cesaretine haiz insan modeli, şeriat kanunları geçerlidir belki, senin yasak ya da suç bilmediğin orada suç ihtiva eder, öyle değil mi yani? Ondan diyorum, Avrupa kendi iyiliği için vizeye devam etmeli, bizde bunlardan daha çok var çünkü, Avrupa Birliği’ne girebilseydik bizim için iyi olurdu kabul ediyorum, bir üst ligde oynamayı kim istemez ama Avrupa ne yapsın, Kazablanka bile başa çıkamazken..).

—-.—-

Parmaklarım tuşlarda gezinirken rengi iyiden iyiye solmuş sağ elimdeki kınama gidiyor gözüm ister istemez. Daha tam atamamışım kalbimden Fas’ı, elimdense kınayı ama solmaya başladı artık ve anılar da solacaklar bir gün eskimiş fotoğraflar gibi. Hatırladıkça gülümseyebiliyorum güzel anlara. Hani film şeridi gibi gözünün önünden geçer ya. Ara ara akıyor benim filmimde. Beşinci Muhammed Havaalanı’nda başlamış ve bitmiş bir kısa metraj. Bir yaşamdan çalınmış dört hırsız gün. Onca hayıflandığım ve küçük gördüğüm fakirlik, sefalet, ilkellik ufkumu açmış, ben farkına yeni yeni varıyorum. Derin düşünme şansım olmuş. Çünkü medeniyette düşünmeye fırsatınız olmuyor, yapılacak her şey yapılmış ve ayarlanmış oluyor sizin yerinize. Siz üzerine tecrübe denen taşları koyuyorsunuz sadece, duvarlar çoktan örülmüş bile. Herkes her şeyi sizin yerinize düşünmüş, icat etmiş, yazmış, çizmiş, resmetmiş. Tüm asil cümleler söylendi birilerince. En iyi yazarlar ürettiler ve öldüler çoktan. Aradığın hiçbir derin his medeniyetten çıkmayacak artık. Işık doğudan yükselecek, İsa doğudan doğacak tekrar, İslamiyet bu topraklara indi zamanında. Hayrında, şerrinde bir nedeni var dedik biz bu topraklarda. İtaat etmeyi, yenilgiyi, baş eğmeyi umutla kabullendik gelecekteki büyük zaferler için. Hayat bu, böyle bir şey, hayat bu kadar böyle coğrafyalarda. Ama kan damlam, sen beni gene de iyi an aklına düştüğüm zamanlarda.

—-.—-

Soğuk bir kış günü Sarıyer Merkez’de İskele Can restoran ve kafede(restaurant & cafe) oturuyorum. Dışarısı çok soğuk olduğundan çepeçevre naylonla kaplanmış ve havadan ısıtılmaya çalışılan bölümde, denize nazır en köşedeyim. Yüzüm Tarabya’ya dönük. Denize iki ya da üç kere bakabildim çünkü deniz benimle konuşmuyor. Önüme bir baba oğul oturdu ve kalktılar çayları bitince. Sonra orta yaşlı bir çift geldi, sonra iki hanım oturdu ön masada, sonra da ben kalktım zaten. Güler yüzlü bir kadın ve adam bana servis yaptılar. Her zamankinden söyledim, orta türk kahvesi. İki lokum getirdiler yanında, ikramdı, bir bardak da su. Soğuktu, suyu içemedim. Sonra bir kapuçino(capuccino) istedim. Kırmızı paltom var daha hala üzerimde. Otururken bile çıkartamadım. Başımdaysa kuzenimin beresi. Siyah rengi. Fena olmadı, yakıştı sanki. Ama bazen gözümün önüne düşüyor ve ben görmekte zorlanıyorum etrafımı. Tuvalete gidiyorum. Hesabı ödüyorum. Çıkıyorum. Ayaz var. Çarşıda biraz turlayıp, eve dönmem gerek. Bugün cuma, yarın cumartesi. Bugün yirmidokuzu, yarın otuzu. Sonra aralık var. Soğuk biraz kırılmış sanki dışarıda. Sabahkinden iyi gibi. Pek fenaydı dün. Aynı anda hem yağmur, hem ayaz. Ellerimi ovuşturuyorum. Üşümesinler diye. Eldivensizim. Onlar da konuşmuyor benimle. Refleks sadece. Yanaklarıma değdirince hissediyorum. Çok üşümüşler. İstanbul çok soğuk bu günlerde. Sakın gelme.

—-.—-

Söylemeyeceğim.
Sus-tum.
Merak et istedim, merak edin istedim.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: