ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

20160314_171031

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

Sarıkamış merkeze inmiş bulunuyorum nihayet. Kar yağışı iyice şiddetleniyor, soğuk daha da ısırır oluyor. Otogarın durumu malum ve önümde iki saatim daha var otobüsüm kalkmazdan önce. Tuvalete girmem gerekiyor. Acilen. Yolun karşısındaki İş Bankası’na takılıyor gözlerim. Nimete bakar gibi bakıyorum. Bir de bakıyorum ki bir çift meraklı göz de bana bakıyor. Ak Parti’de görevli iki beyden meşguliyetsiz kalmış olan beyin bakışlarıymış onlar. Tuvalete girmem gerek diyorum. Bana lokantada girebileceğimi söylüyor. Bu sefer daha temiz bir tuvalet hayalim olduğunu söylüyorum ve ekliyorum güvenlikten rica edeceğim tuvaletini kullanmak istediğime dair(tüm bunlardan adama da neyse). Güvenlik tuvaletin arızalı olduğunu söylüyor. Oyunculuk dalında asla bir oscar alamayacak olan görevliye bunun doğru olamayacağını söylüyorum. O zaman personele söyleyin diyor. Bulduğum ilk masaya gidiyorum. Hemcinsim olmasına da özen gösteriyorum. Bana yukarıyı işaret ediyor. Yukarı çıkıyorum, işimi hallediyorum, geri iniyorum ve kendisine teşekkür edip, Bilkent şubesi personeli arkadaşımın ismini veriyorum “Şenay Çınar”, ona deyin ki diyorum Meriç Aksu Kars, Sarıkamış şubesindeydi. İçimden sadece ekliyorum bir de hiç bitmeyen tuvalet problemi vardı beraberinde taşıdığı.

Taşra kelimesinin sözlük anlamı olarak bir ülkenin başkenti ya da en önemli kentleri dışındaki yerlerin tümü, dışarlık tanımı yapılmış. Benim şahsi tanımıma gelirsek de bu yüzyılın ilk çeyreği itibariyle, nam salmış bir takım mağazaların şubelerinin ya hiç olmadığı ya da nadir olduğu, Mcdonalds’da değil lokantasında sulu et yemeklerinin aç mideleri beklediği, yabancıların parmakla rahatlıkla gösterilebilindiği, memurların öğle yemeklerinde toplu halde o az sayıdaki lokantaların masalarını şenlendirdikleri, etin nispeten ucuz olduğu, spor ayakkabılarını, daracık taytlarını üzerlerine geçirip mağaza mağaza gezen afili hanımlara çarşılarında rastlanılmadığı, zaten hava karardı mıydı hiçbir kadına rastlanılmadığı, yerlisi hanımların arasında muhafazakar giyimin, günlerin ve ziynet eşyalarından altının rağbet gördüğü, ayıp ve günah kelimesinin korkutmak, sindirmek ve cinsellikten soğutmak amaçlı günlük kullanımda çokca rağbet gördüğü, içinden ya da dışından muhakkak bir nehrin geçtiği ya da doğal kaynak sularının olduğu, köy yada ilçe dahi olsa bağlı bulunduğu ilin plaka numarasını önemseyip, trafikte ve gurbette seyir halindeyken bile kilometrelerce öteden küçücük rakamı seçebilip, içi cızz eden insanların toplu halde oturduğu yer nolarak tanımlayabilirim. Ve o yerde oturan özlemli insanların da türlü türlü hikayelerinin olduğunu ve benim hep o benzer hikayelerden yola çıktığımı da ekleyebilirim hazır yeri gelmişken.

20160314_152050

20160314_152135

Sarıkamış’ın çarşısında yürüyorum yağan lapa lapa karın altında. Bir berbere giriyorum, içerisi hıncahınç dolu zaten hepi topu yirmi metrekare ha var ha yokken dükkan. Fotoğraf çektirmek için izin istiyorum. Diyorum ya vaktim var ama az var ve gidecek yer bulamadığımdan kafama göre takılmaya karar verdiğimden ve bir de sırf iş olsun diye girmiş oluyorum işte içeriye. Biraz fotoğraflıyorum yağız delikanlıları. Bir havayla marifetlerini gösteriyorlar. Çırak bir hevesle yerleri süpürüyor, gözüyse bende. Bana bakarsan olmaz ama diyorum, lan bakma da dediği gibi yap diyorlar. İçimden ben de tekrarlıyorum lan bakma da dediğim gibi yap diye. Gene de ara ara bakıyor cin cin. Teşekkür edip çıkıyorum. Yan taraftaki Trabzon Çayevi’ne giriyorum. Sahibi Lokman Bey bir önceki Trabzonlu sahibinden devralmış burayı, adını da değiştirmemiş. Özel bir çay getiriyor bana. Yaprakları üzerinde kalmış ve kıtlama şekerle ikram ediyor. Sarıkamış’a has iki şeyden bahsediyoruz. Öncelikle kayağa yapışmayan, yumuşacık, pamuk gibi kristalize karından konuşuyoruz. Pistimiz güzeldir çıktıysanız diyor. Palandöken’den daha güzel olduğunu duymuştum. Hayatımda bir türlü fırsat bulamadığım iki şeyden biri kayağa gitmek, ikincisi yaylaya çıkmaktır ve her ne hikmetse bana bir türlü kısmet olmaz. Gene kaçırdığım için hayıflanıyorum. Demek ki kaderimde yok! Bir de sarıçamdan bahsediyoruz buraya özgü. Serpsen sarıçam olur diyor. Toprak bereketli burada anlayacağınız. Gelmişken biraz da buranın fotoğrafını çekiyorum. Kimi beyler istifini bozmazken, kimisi ciddi ciddi poz veriyor. Lokman Bey beni boşver diyor. Ocağını fotoğraflıyorum ben de çaylarını demlediği ve de masmavi çaydanlığını.

2 (4).04.2016 - 1

20160314_152847

20160314_152829 (2)

20160314_152917

Merkez otogara gelmeden çevrenin fotoğrafını çekiyorum son bir kez. Tezgahını kurmuş meyve sebze satan satıcıların olduğu tarafa gidiyorum. Hemen hemen hepsi  Digorlu çıkıyor. İmkansızlığın içinde bana çay ikram etmeye kalkıyorlar. İkram çay içmekten öldüğümü, zaten kaynağından geldiğimi söylüyorum. Tek çay mı ikram ettiler diyorlar sitemle. Yemek vermediler mi diyorlar daha da ısrarlı bir tonla bir tanesi. Şaka mı söylüyor, ciddi mi anlaşılamaz olsa da ben istediğim kareleri alıyorum. Kars’ın insanı, merkezi, ilçesi, binaları ve ören yerleri anılarımda çok uzun süre canlı kalacaklar kuşkusuz. Kapkara gözlü tezgahın ortasında  duran bu çocuk korkusuzca bakıyor objektife iri iri açılmış gözleriyle. Bir şansı olsa okuyabilecekken, çamurun içinde ayakta, sokakta ekmek parası peşinde koşuyor. Belki de böyle daha mutlu olmuş olacağını varsayarak devam ediyorum yoluma. Belki imkanlar mutluluk için yeterli değildir bu dünyada. Belki bu çocuk daha mutludur şimdi şu anda.

20160314_160700

20160314_161045

20160314_160513

2 (2).04.2016 - 1

12 (3).04.2016 - 1

Bir otobüs ama benim otobüsüm yanaşıyor nihayet çamurlu yollu otogarına Sarıkamış’ın. Nasıl Nevşehir’e gidebileceğim hususunda anlaşmaya çalışıyorlar kendi aralarında. Ankara’da inmem en mantıklısı onlara göre. Otobüs Balıkesir’e gidiyor. Ve benim çeşitli vesayetler değiştirerek ancak ilerleyebileceğim çileli Nevşehir yolculuğum böylelikle başlıyor. Yine fotoğraf çekiyorum hiç durmamacasına. Akşam çöktüğünden iyi çıkmıyor hiçbiri. Şoförlerden biri kötü gösterme Sarıkamış’ımızı diyor. Bunu söyleyenin sonradan Sivaslı olduğunu öğreniyorum. İlk mola yerinde şahsına münhasır bir kişiliği olan muavinimiz yanıma geliyor, gel abla bacımsın yemek ye diyor. Bir üst kata çıkıyoruz ve hayatımda uzun yol şoförlerinin benim için gizem dolu  olan dünyalarına tanıklık ediyorum en sonunda. Yedekli çalışan iki şoför, muavin ve bir de benim gibi bir yolcu var. Sofraya bakıyorum, ortada büyükçe bir tabağın içinde bulgur pilavı, ortasına serpiştirilmiş adana kebap, tavuk kanat var bolca. Bir tabaktan torba yoğurduyla yapılmış duru cacığı kaşıklıyorlar. Muavin sürekli bana ye diyor. Beni teşvik edebilmek için de ekmeği eliyle tutup uzatıyor. Etli tabağı elindeki çatal yardımıyla sanki insan dürtüyormuşçasına tabağın dört bir tarafına daldırıyor. Bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyorum. Mümkün değil koca tabakta ne aradığını bulamıyorum. Söğüş domates salatalık yiyeyim diyorum. Herkes o kadar misafirperver ki, yanımdaki şoför bana sormadan tabaktaki limonu bir güzel söğüşümün üzerine sıkıyor. Teşekkür ediyorum fakat bu hareketin de manasını çözemiyorum. Ben sıkardım canım. Bunca ikramın ortasında Egeli kanım kabarıyor. Canım pırasa istedi diyorum. Şımarıklık değil bir çeşit kültür çatışması ve kavram karmaşası yaşadığım. Pırasa var mı diye soruyorlar, garson da şaşırıyor. Tatlı öneriyor onun yerine. Aşure ve sütlaç varmış. Aşure severim diyorum. Sevdiğim bir şey bulunduğu için memnun oluyorlar. Fakat aşure kahverengi ve de beklemiş. Karşımdaki muavin sütlacı soluksuz yiyor. Ağzını silip, haydi bana eyvallah diyerek masayı terk ediyor. Yanımdaki şoför de aşure pek fena gözüküyor diyor ve hoop kaşığıyla aşuremden biraz alıyor. Ben bu hareketten önce yiyemez oluyorum zaten. Buralar diyor soğuk iklim diyor. Et yemezsen doymazsın, biz sebze yersek aç kalırız diyor. Aklıma Diyarbakır’da sabah sabah başlayıp hiç geçmeyen ciğer dumanları geliyor. Orası da mı soğuktu diyorum içimden. Yemek bir kültür işi. İlk yemek faslımız böylelikle bitiyor.

20160314_190710

İkincisinde ben uzak durup kendime kaşarlı tost yaptırıyorum. Tam ödeme yaparken Digorluyla göz göze geliyoruz. Digorlu Aykut muavinimiz. Alınıyor ve içerliyor sanki bana. Çocukları birer genç kız ve erkek olmuş yabancı uyruklu çiftin otobüse binmek istediğini söylüyor Digorlu. Paraları yokmuş diyor. Al diyor şoför bana bakarak uzaktan. Otobüs hareket ettiğinde hemen önümdeki koltuğa kızla oğlan, onların hizasına da karı koca geçiyor. Digorlu bana bir arkaya geç, rahat edersin diyor. Adam pencere tarafında oturuyor. Önümde de aynı şey, oğlan cam kenarına geçmiş. Sadece kadın Digorluyla konuşup anlaşmaya çalışıyor. Nağmeli nağmeli ona derdini anlatmaya çalışıyor kadın. Digorluysa kemikli parmaklarını kadının omzuna bastırarak susss diyor. Tammamm diyor. Kadın susmak bilmiyor. Dillerini anlayamıyorum. Bir sonraki molada Digorluya soruyorum nereli olduklarını. Afganlılarmış. Digorlu içecek servisi yaparken yüzünü kadının yüzüne yaklaştırarak ti, kofe, kola, fanta diyor tek tek her bir kelimenin üzerine basa basa. Bir süre geçiyor ve kocası yerinden kalkıp arka koltuğa geçiyor uzanmak için, ayakkabılarını çıkartarak. Karısı uyarıyor hemen, sonra da bana doğru kaçamak bir bakış atıyor. Ayakkabılarını giyen adamı bir başka sefer de Digorlu rahat bırakmıyor. Adam mecburen koltuğuna geçiyor sıkış sıkış oturmaya. Bu fırsatla adamı görüyorum. Bi çirkin ki(istiyorum ki bu şahane benzetmem Proust’u mezarından kaldırsın)! Kel, zayıf, olağandışı en ufak bir sapma yok üzerinde güzelliğe giden. Üstüne üstlük bir defasında da pembe renkli bornoz kuşağına benzer bir şey bağlıyor alnına. Dilleri değişik, adetleri değişik ama gene de son molada kadını ayaktayken, oturan kocasının boynuna elini koymuş hüzünlü bir şekilde okşarken yakalıyorum. Bu adam kim bilir kaç defa karısının ve çocuklarının önünde benim sayısını bilmediğim kadar çok aşağılandı durdu. Parasız kaldılar, aç kaldılar, yersiz yurtsuzlar neticede ve kim bilir neler gördüler, neler çektiler…. Ama o an karısı sırtını sıvazlarken dünyanın en mutlu insanıydı o adam. İki çocuğunun babası, aynı dili konuşan, bir sürü çilelerini bunca yıl beraber çekmiş hem kendileri, hem çocukları için daha iyi bir gelecek olur ümidiyle ülkelerinden uzakta her tür aşağılanmaya maruz kalarak çıktıkları yolculukta tutunacakları, güvenecekleri başka da kimseleri bulunmamaktaydı adlarını hiç bilmeyeceğim Afganlı karı kocanın. Bir şey daha var anlatacağım bu insanlarla ilgili ve de kısa tutmaya çalışacağım. Ertesi gün Nevşehir’de televizyonu açtığımda Afganlı mültecilerin çıktıkları ve neredeyse sonu ölümle sona erecek yolculuğundan bahsediyordu televizyonda. Ayvalık’tan Midilli’ye gitmekte olan bot sakini mülteciler sahil güvenlik ekiplerine direnmeye çalışmışlar inatla. Atılan halatları çözerek yollarına devam etmek istemişler herşeye rağmen, ölüme rağmen. Karaya çıkmak zorunda kalan umudu tükenmiş bir avuç insanın arasında daha dün beraber yolculuk ettiğim karı kocayı görüyorum o anda. Adamı tanıyorum, henen yanında da karısı var. Üzerlerindeyse ucuz ve patlamaya hazır can yelekleri. Ne diyeceğinizi bilemediğiniz anlar vardır. Bu onlardan biriydi.

Üçüncü büyük molada kahvaltı ediliyor. Digorlu sayesinde bu ana da tanıklık ediyorum. Maço maço adamlar bir masanın etrafında toplanmışlar sadece yemekten bahsediyorlar. Söyledikleri kabak tatlısını bir kaşık sen, bir kaşık ben diyerek ortaklaşa yiyorlar. Bir tanesi kabak tavsamış diyor. Ötekisi en güzel kabak tatlısını yiyecekleri yerden bahsediyor. Bu parlak fikir berikinin aklına yatıyor. Bense Digorlunun bir lop yumurtayı soyup hiç ısırmadan midesine götürmesine tanıklık ediyorum. En nihayet biri diğerine gördün mü diyor. Öteki de neyi diyor. Polisleri diyor. Sen söylemesen anlamazdım diyor. Kendi aralarında kimin kim olduğu belli değil deyip, şüphe içerisinde bana bakıyorlar. Nereli olduğumu soruyorlar. Ben İzmirliyim diyorum(alıştım ve en kolayı bu). Sessizlik oluyor. Fethiyeliyim diyorum biraz yumuşatmak için. Sivaslı olan öfkeli. Ama Batı sonuçta diyor. Kekeliyorum eevvet diyorum. Doğu’da olmak, burada yaşıyor olmak kolay mı sanıyorsun diyorlar. Digorlu susuyor. Sanki bu adamları buraya ben atmışım gibi, kaderlerini ben çizmişim gibi bir hisse kapılıyorum. Batılı olmanın, batıda doğmanın ve orada yaşıyor olmamın bu adamları rahatsız ettiğini idrak ediyorum. İçmekte olduğum çayı zoraki bir son yutkunmayla gönderiyorum mideme. Bir bahane uydurup masadan kalkıyorum. Sonrasında saatler bir şekilde akıyor. Akara’ya geliyoruz ve isli puslu bir hava ve sevimsizlik hakim Güzel Ankara’da. Digorlu geliyor yanıma, geldin diyor. Adın neydi diyorum; Aykut diyor. Aykut’un kendine has bir üslubu var insanlarla diyalog kurarken. Durması gerektiği, gitmesi gerektiği anı, tecrübelerine, içgüdülerine dayanarak gayet güzel ayarlayabiliyor. Daha çok vahşi bir hayvan gibi. Dinlerken, susarken bir amacı var hep. Hızlı hızlı yemek yiyor ve doyduğu anda yerinden apar topar kalkıyor. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilmiyorum ama bir süre ortalıktan yok oluyor. Sonra da hiç umulmadık bir anda yanında beliriveriyor insanın. İzliyor ve bekliyor. Doyuyor ve kalkıyor. Kafasından kim bilir neler geçiyor ama asla aptal değil. Adını sorduğumda bıyık altından gülmüştü. Otobüsten indiğimde de arkamdan baktığını hissettim uzun uzun. Kim bilir neler düşünüyordu? Kimdim ben onun gözünde? On altı saat ara ara beni kontrol etti durdu. Beni taşıdı durdu oradan oraya. Tuvalet orada, yemek üst katta, ekmekse aslanın ağzında…

Nispeten sessiz bir Ankara karşılıyor beni otogarında. İnsanlar çok keyifsiz. Sabah sabah normaldir diyecekseniz eğer katılmıyorum sizlere. Bu başka bir şey tarifi mümkün olmayan. Havasına da sinmiş bir güvensizlik, mutsuzluk, umutsuzluk dolayısıyla da sessizlik bu,  insanların yüklendiği şey. Daha iki gün önce yine yeni yeniden çok ağır bir bedel ödedi bu şehir. Girişteki sayısız güvenlik güvenliği sağlamaya çalışıyor kendince. Bir tanesi yüzüme bakıp arama bile yapmıyor. İlk buçukta kalkan Niğde otobüsüne biniyorum ben de. İki saat kadar sürecek olan yolculuğumda hep merak edip göremediğim Tuz Gölü manzarasıyla kucak kucağa ilerliyorum. Şereflikoçhisar’da mola veriyoruz. Göl donmuş gibi duruyor. Sahilinde tek tük evler ve sosyal tesisler var ama mevsim itibariyle de son derece cansızlar.

20160315_095311

Niğde otogarında indiğimde sesleri dinlemeye koyuluyorum. Doğu’nun bilgeliği yok buradaki insanların üzerinde. Sinirli ve huysuz bir şeye dönüşüyorum bir anda. Çünkü uykusuzum, yorgunum ve git git, in bin varamadığım bir Nevşehir var önümde. Nev ki şehir ola demiş Damat İbrahim Paşa görür görmez. Bense daha ulaşamıyorum bile. Sakinleşmek için oturduğum kafeteryada vaktin geçmesini bekliyorum asabi asabi. Bir kahve söylüyorum cadı cadı. Mübalağasız aynada kendimi görür görmez teşhisim bu oluyor: bir cadı. Saçlarım tel tel ve tarak yüzü görmediği aşikar, yüzüm yorgun ve kara sarı bir şey olmuş. Az evvel sürmeye çalıştığım rujsa dam üstünde saksağan olmuş. Birkaç dakika önce sinir içinde bağırırken beni izleyen bir kadın giriyor içeriye. -Uzun uzun neden bağırdığımdan bahsedemeyeceğim, zaten deli gibi bir şeydim, Kars’tan geliyorum diyordum yüksek sesle, millete neyse.- Masama çağırıyorum kendisini can havliyle. Yozgatlı Döndü Çakmak. On yaşındaki kızını kendi başına büyütmeye çalışan gencecik bir kadın karşımdaki. Üstelik aşçı. Dünya mutfağından her şeyi yapabilirim diyecek kadar da iddialı. Yeni patronları Niğde Ortaköy’de bir otel açmışlar. İş için buradaymış kısacası. Kızını anne babasına bırakmış, Ankara İncik’teki lokantasını da çok olmamış kapatmış. Eşim vefat etti diyor. Doğalgaz sızıntısından ölmüş. Daha önce defalarca yetkilileri uyarmışlar ama nihai sonucu değiştirememişler. İhmal bir cana, Döndü Çakmak’ın kocasının canına mal olmuş. Fakat acı da olsa tatlı da, hayat geride kalanlar için devam ediyor. Sonsuz bir döngü bu. Yaşıyorsun çocuğun için, anan baban için, yaşamak zorunda olduğun ve intihar edemediğin için. Sonra bazı güzel günlerin de oluyor, çok fena anların da. Ama ne yapacaksın, yaşamaya çalışacaksın işte kendi köşende gamınla kederinle, azar azar bitireceksin hayatını. Kimi büyük işler başararak bitirecek hayatını, kimi olduğu şey olarak kalacak, insan olacak herşeyden önce. Galiba gerisi hikaye ve o hikayeleri yazacak çok az insan var etrafta. Yaşam bir andan ibaret ve en doğrusu, en güzeli mutluluk istemek hayattan. Çünkü dedim ya gerisi hikaye…

20160315_101348
Tuz Gölü
20160315_100419
Tuz Gölü 

NEVŞEHİR, BİRİNCİ BÖLÜM :

20160112_160906

NEVŞEHİR’e DOĞRU :

“Kişinin ne aradığını kendisinin de bilmediği durumlarda, arayış çok güç bir işe dönüşür.”   Kadınsız Erkekler, Haruki MURAKAMi

GİRİŞ :

Kim bilir rüzgar nereye götürür? Götürüyorsa eğer nazik esiyordur, çünkü sürüklediği de görülmüştür. Nereden alır, ne yöne çeker? Çünkü bazen o rüzgar sert eser. Bazen hiç esmez. Ağacın dallarına, dalların hışırtısına, uçuşan yapraklara, denizin yüzeyindeki dalgalara bakmazsan bilemezsin nefes alıp veren hırçın varlığını. Bazen yağmur getirir, bazen felaket. Ama görünmeyen elleri kağıt kalem tutar. Hafızası mükemmeldir. Karşına çıkacak kişileri  tek tek kendisi belirler hiç üşenmeden. Notlar alır, üzerine yağdırır. Dilsizdir, mesafelidir, kolaylıkla yön değiştirir. İtiraz hakkını kullanabileceğin bir yetkili merci bulamadığından, gelene razı olmak kimsesizliğindenmiş gibi seni yiyip bitirir. Bir parça muzip düşünmeye çalışırsın, çareler tükenince. Rüzgar, sana söylüyorum beni dinle. Tüm bu ayarlamalarının, karşılaştırmalarının son anda ya da çok kısa bir süre önce oluşturulduğunu düşündüğüm için, değiştirebilme payımın olduğunu ve bu hakkın bir şekilde benim içimde saklı olduğunu düşünmekteyim. Yani kısaca yaprak düşer ama nazlı nazlı düşer. İtiraz ede ede, tatlı tatlı, bir o yana bir bu yana sallanan ve içinde ağır bir beden taşıyan bir hamak gibi görünmeyen bir el tarafından ama çokça kendi gayretiyle sallana sallana düşer. İşte böyle kader bir anda önüne düşmez. İnsanlar da karşına öylesine çıkmaz. Bir nedeni vardır tüm bu kesişmelerin, bir matematiği, bir kimyası. Olasılıklar üzerinden giderken, çarpıtılmış kanıtların peşine düşer insanoğlu. Görmek mümkün müdür peki işaretleri? Değiştirmek mümkün müdür geleceği? Elbette. Rüzgar dilsiz olabilir ama sen kör değilsin ki. Yoksa öyle misin? Ahh yavrucuğum toymuşsun da. Biraz da şaşkın. Hayatın boyutunu yüz yaşına gelmiş ölmek bilmez kör ninenle karşılaştırmaktan olmuş sanki tüm bunlar. İlla uzamalı çektikçe, öyle mi? Günleri ve geceleri genişletmek gelmiyor mu hiç aklına? Dümdüz sona doğru ilerliyorsun. Kör değilsin ama körebeden de habersizsin. Ahh duydum seni. Çocukken oynardık dedin. Gene oyna. Ne kaybedersin? Yanılt seni oluşturanı. Yanılt tüm dünyayı. Ne kaybedeceksin ki? Sanki ne kazanmıştın ki? İtaatkardın. Bir kez asi ol. Razıydın. Bu kez dirençli ol. Asilik oyununa alışmak kolay olacak. Herkese, her şeye omuz silkmeyi dene bir de. Gökyüzüne bak da söyle bir kere de. Yüksek sesle. Seni yeneceğim de. Şimşekleri çek üzerine. Yağmurlar yağsın üzerine. Kör nineni düşün. O da yaşıyor işte. Zirveye tırman, durduğun kabahat. Everest’e tırman bundan sonra. Sonun belliydi madem, ne değişecek ki? Bir saniye zirveye çık, tüm ömrün yere çakılmakla geçsin. Boşver. Hayat bütün bunlara değer. O bir ana değer.

Yuvarlanarak düşüyorsun ve bana lanetler ediyorsun. Seni duyuyorum. Çok acı çekiyorsun. Ama et acısını unutur. Sen zirveyi düşün bir de her düşüşünde.

YOLDA GEÇEN BİR GÜN :

Ercan Havalimanı’nda tanıştığım aslen Adanalı Yıldız Hanım’ın anlattığı gotik hikayelerle bir saat rötar yapan uçağımızı bekliyoruz. Geçim derdi, çocukların derdi, beyinin keyfi, Kıbrıs’ın pahalılığı, kilosu altı buçuk liralık domatesi alıp da yemenin verdiği sıkıntı, düşük ücretler ve emekli maaşının kıtlığı. Çok çocuk ve çok hikaye, Adana ile Kıbrıs arasına sıkışmış hayatlar. Çareyi beraber tuvalete gitmekte buluyoruz uçağın rötarı uzayıp gittikçe. Ben valizimi geride bırakmak istemeyince burası Adana değil diyor. Sorumluluğu üzerine atıp, tıpış tıpış gidiyorum peşinden. Bir şey olmamış vaziyette buluyoruz eşyalarımızı döndüğümüzde. Kendini anlatmayı seviyor Yıldız Hanım; konuşkan çokça, tuhaf detaylarına takılıyor hayatın. Durmadan şükür diyor. Derdini dinleyen ben, şükrettiği gözlerini dikip görür müyüm acaba bir kere de diye merakla baktığıysa gökyüzü. Suretiz, elçisiyiz ama haksızlık oluyor gibi geliyor bir anlığına. Tüm çocuklarını, onların ne iş yapıp nerede yaşadıklarını ve oturdukları evlerin kime ait olduğunu öğrenmem on dakikamı almıyor. İki şişeden fazla içki getirilemeyeceğini tembihliyor bana sıkı sıkı. Adana işi sıkı tutuyor diyor. Gele gide ine bine işi öğrenmiş Yıldız Hanım.  Ama dediği de çıkıyor. Valizlerini bar tezgahı gibi şişe şişe içkilerle donatanlar gümrükte takılıyorlar. Geçemeyenlerin acı çığlıklarıysa hala kulağımda. Kolay değil, boşa gitti onca para.

Çok az fark ediyor hava durumu Adana’da, Kıbrıs’tan sonra. Ilık bir havada çekiştiriyorum valizimi. Adana’yı havalimanıyla ıskalıyorum her zaman olduğu gibi. Kalabalık, karışık, insanları çok çılgın. Yıldız Hanım valizlerimizi beklerken yan koltuğunda oturan adamın ter koktuğunu, erkeklerin de roll on kullanması gerektiğini söylüyor. Herkes her gün banyo etmeli diyor. İki adamın arasına sıkışıp kendini kasmaktan mahvolarak geldiğini anlatıyor. Haline bakıyorum. Hiç de öyle mahvolmuş görünmüyor. Bilakis o adamları mahvetmiştir. İstediğini söyleme cesareti taşıyanlardan çünkü. Natürel kadın, Yıldız Hanım. Sıkıştım kaldım ben burada diyebilmiştir. Kalan ve beraber geçirdiğimiz sınırlı dakikalar boyunca daha da bir sürü şey anlatıp durmuştu. Ama tek gözüm bir türlü çıkmayan valizimde olduğundan, ettiği bir çok lakırdı da havaya gitti. Bir nefes yanımda Yıldız Hanım. Hepsi buydu. Sizinle bu kadarmış Yıldız Hanım.

Nereye geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Yürüyerek havalimanından çıkıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. İnsanlar hep esmer burada. Yıldız Hanım gibi. Uzun boylu, iri kemikli bir kadındı. Vücut ağırlığını ilk önce tabanlarının arkasına vererek yürüdüğünden tüm ağırlığını yasladığı haşmetli gövdesiydi onu korkutucu bir hale sokan da buydu. Gür ve yer yer beyazlaşmış siyah saçları ensesinden itibaren lüleleniyor, az bakımlı, hiç makyajlı, ama temiz görünüyordu.  Yalnızken erkeklerin bana doğru arsızca baktıklarını, o geldiğinde kaçamak bakışlar attıklarını hissetmiştim. İzbandut gibi duruyordu yanımda. Küçücük kalmıştım onun gövdesinin gölgesinde. Eğilerek bir şeyler söylüyordu daima. Ürkütücü tarafı aşırı korumacılığından da geliyordu. Beni sahipleniyordu, oturduğu mahallesini, Adanasını, sahip olduğunu sandığı, dahil olduğu her şeyi. Anlattığı hikayeler değil de kendisi daha gotikti. Eşine almış olduğu 70’lik rakıların fiyatını son bir kez de burada kontrol etmişti. Sonuç memnuniyet vericiydi.

Nihayet havalimanının dışındayım. Taksiler nerede olduğumu ve olduğum yeri tanımama fırsat vermiyorlar bir türlü. Bir akşam gene valizimi çekiştirerek yürümüştüm bu yollarda. Tarsus dönüşüydü. Biraz anımsar gibi oluyorum ama hepsi bu. Taksilerin içindeki adamlar yarı bellerine kadar dışarıda arabaların içinden o kadar çok bağırıyorlar ki aptallaşarak dolu bir taksiye biniyorum. Şoförün ağzında sınırlı sayıda dişi var ama konuşmaya da meyili var. Yanında oturan Antakyalı olduğunu söyleyen mimar çocuk benimle konuşmaya çalışıyor. Telefonumu istiyor. Şoför “Ooo bu ne hız” diyor. O trafikte dönüp bana “Verme sakın” diyor. Vermeyi düşünmüyorum zaten. Sonra da yanındaki çocuğa dönüp “Ooo sen de ne hızlı çıktın” diyor. İki kaçıkla şehirlerarası terminale gitmeye çalıştığımı idrak ediyorum o an. Antakyalı küçük garajda iniyor. Küçük bir para krizi yaşıyorlar aralarında. Şoförün tek mevzusu oluyorum yalnız kalınca. Bana dönüyor ve “Ooo nikah kıyacaktı neredeyse bu ne hız böyle Antakyalı’da, bunlar hep böyle midir” diye soruyor. “Siz siz olun vermeyin böylelerine telefonunuzu” diye de ekliyor. Vermeyecektim zaten. On dakikalık yolu üç dakikada alıyoruz beraber. Adana insanı hakkında bir parça fikir verebildim sanıyorum. Çılgın şehrin çılgın insanları. Ne olduğunu anlayamadan iniyorum arabadan. Yüzünde tebessüm “Kısmetlisiniz” diyor. Nereye çekersen çek. Ben sadece valizimi çekiştiriyorum. Ona da garajdakiler izin vermiyor. Ben daha bavulu göremeden bir grup insanın eline geçiyor valizim.

-Nereye?
-Nevşehir.
-Ne zaman?
-Derhal.
-Götürelim.

Pratik şehrin pratik insanları sayesinde iki açma alıp on dakika içerisinde otobüsteki tek kişilik koltuğuma kuruluyorum. Pozantı, Niğde, Nevşehir. Güzergah böyle. Bayan hostesimiz çabuk çabuk ikram ediyor, ondan da çabuk ikramları geri topluyor. İnesiye kadar tek bir çöp bırakmamak için kartal bakışlarıyla tarıyor her bir yolcu koltuğunun arkasına çöp sıkıştırılacak yerleri. Sıcak içecek isteyenlerden hoşlanmadığını anlıyorum. Kola, meşrubat ve su içenlere memnuniyetle bakarken, çay kahve içenlere gizleyemediği bir öfke duyuyor. Su istiyorum ben de sadece.

Öğlen kalkan üç otobüsünden indiğimde ve Nevşehir otogarına vardığımda hava kararmış oluyor çoktan. Bir günüm gelmekle geçiyor Kıbrıs’tan Nevşehir’e. Saat yedi buçuk ve ben ancak gelebiliyorum. Sabahın köründen beri geliyorum ve sıkılmış oluyorum karanlığın çöküşünden, hiçbir şey görememekten. İstediğim kadar bileyim, istersem onuncu kez geleyim, bir şehrin akşamına düştüm mü kendimi huzursuz hissediyorum istemeden.

Günün fotoğrafı olarak taksinin arka koltuğunda ne ara ve hangi şartlar altında çektiğimi hatırlayamadığım bu pozu buluyorum. Sanki bir başkası çekmiş bırakmış müthiş taksi maceramdan geriye bir anı olarak kalsın diye. Sabancı Merkez Camisi, Adana’dan bir küçük anı sadece.

20160112_141015
Sabancı Merkez Camii

NİĞDE

20150228_131943

Kuzeye gidecektim ya da güneye, daha güneye, en güneye. Ama Niğde asla planlarım arasında yoktu. Suzan’la tanışana kadar tabii ki. Kocasının sergisi için bulundukları Nevşehir’den oğullarının bulunduğu Niğde’ye geçecek olmaları aklımı çeliverdi bir anda ve akşamdan yaptığım planı sabaha bozarken buluverdim kendimi ve sizinle geliyorum dedim onlara. Hepsinden önce hazırlanıp soluğu resepsiyonda aldım heyecan içerisinde. Plansız bir kentin belirsizliğiydi sanırım beni bunca heyecanlandıran. Bir süre sonra ise plansız programsız oturduğum arabanın arka koltuğunda dışarıyı izleyerek gitmeye başlamış buluyorum kendimi daha ne olduğunu anlayamadan.  Mutlu olduğumu hissettiğim anlar geliyor hep aklıma birkaç dakikalığına olsa da. Enteresan çiftimize cevap yetiştirirken bir yandan, kafama üşüşenleri bir ben biliyorum yazık ki o anda. Fransız aksanıyla sorular soruyor bana Suzan. Enteresan bir Türkçe dökülüyor dudaklarından. Mimikleri, giyim zevki, saçını tarayışı, seyahat çantaları, hayata bakışı, özgürleşme çabası(bu ülkede hiçbir kadın bana ben özgürüm demesin, kaldıramıyorum ve hiç inandırıcı değil), şaşırtıcı muhalifliği, kocasıyla tatlı atışmaları, hayat hikayesi, dürüstlüğü, açıklığı, geçmişi ve bugünüyle insana kendini kötü hissettirtmeyen, sınırlı sayıdaki kadınlardan bir tanesi sadece. Sürekli bana temkinli ol diyor. Kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da daha önce bir çiftle yolculuk ettiğimi hiç hatırlamıyorum. Öyleyse hiç etmemişim. Ama şikayetçi de değilim. Sırt çantamı arabalarında bırakıp, akşam üzeri buluşmak üzere ayrılıyoruz. Bense Gümüşler Manastırı’nın bulunduğu Gümüşler Kasabası’na gitmek üzere yola koyuluyorum. Bir sürü minibüs var etrafta ve ben benimkini iki dakikacık rötarla kaçırmış bulunuyorum. Önümde bir yirmi sekiz dakika var ve yolcuların oturmuş olduklarını görünce içeri giriyorum. Üç tane etine dolgun, uzun boylu teyze var ve selamlaşır selamlaşmaz üç kafanın üçü birden bana çevriliyor ve muhabbet başlıyor. Bir başıma manastıra gidiyor olmam tüylerini diken diken ediyor. Bana korku dolu, fantastik ve biraz da erotik hikayeler anlatıyorlar. Evet, erotik. Üç teyzeden bana yakın olan fısıltılarla anlatıyor gördüklerini. Sonra yelpaze genişliyor. Bir başka olaya geçiyor. İlkinde öpüşen çiftleri nasıl yakaladığını anlatıyor. Ovvv diyor, aşk yuvasına gelmiş bulunmuşum diyor. Hınzır hınzır da gülüyor. İkinci vukuattaysa bir okul gezisi esnasında bir genç kızımızın üzerine masumane bir şekilde “çökmüş” olan bir diğer genç oğlumuzun gerçekleştirdiği bir takım fiillerden bahsediyor manastırın içerisinde cereyan etmiş olan ama bir başka ağızdan duyulup dilden dile uçuşan. Vaktimiz bol olsa tüm köyün dedikodusunu alacağım ama zaman su gibi geçiyor bu gotik teyzelerle. Ayrılırken zamanın kötü olduğunu hatırlatıyorlar usul usul, benzer bir vukuatın başıma gelmesini önlemek adına kendime mukayyet olmam gerektiğini tembihliyorlar. Hadi ben olurum da diyorum içimden, amma da tatlı tatlı anlattınız onca ayıplanacak şeyi bir anda böyle demek geçiyor içimden.

Bana çok uzunmuş gibi gelen bir yolun sonunda tam da manastırın önünde bırakılıyoruz. Teyzelerin sözüne kalsam şöyle bir gezip, arkama bakmadan geri dönmem gerekecek, hem da asla karanlık zemin kata inmeden ve bir erkek görür görmez tabanları yağlamak üzere sağımı solumu kollayarak. Tanrım fuhuş yuvasına geldiğimi düşünmeye başladım azar azar. Sen aklıma mukayyet ol. Teyzelerin de dillerine.

Gelelim manastırın içine. Giriş sekiz ytl. Müze kartınız varsa sıfır ytl. Burası Kapadokya’ya bir giriş olabileceği gibi bir çıkış olarak da sunulabilinir pekala. Ahmet Özşahin önce kalabalığa anlatıyor tarihçesini, sonrasında ise benim bitmez tükenmez sorularımı yanıtlıyor. On iki yıl müzede görev aldıktan sonra şimdi burada imiş. Duvar resimlerinde üç farklı sanatçının imzası olduğunu söylüyor. Orta Çağ’dan kalma burası ve Kapadokya’daki benzerleri gibi kayaların içine oyularak yapılmış. Dünyada tek, gülümseyen ve üçboyutlu Meryem Ana freski bu duvarları şenlendiriyor. Resimlerle Hz. İsa’nın hayatı anlatılmış. Her yer mezar burada ve gözden uzak olmamalarının nedeni ise üzerlerinde yürüdükçe ruhlarının canlı kalacağına olan inanç ve bir ayrıntı da gözyaşlarının içerisinde saklandığı şişeler oluyor. “Gözyaşı şişeleri” insanda romantik çağrışımlar yapıyor ister istemez. Fakat benim en çok ilgimi çeken çilehane oluyor yine. Tüm dinlerde, dergahlarda, manastırlarda var bir çilehane. Süresi ise aynı, her dinde; kırk gün ve kırk gece.

20150228_141405
Gümüşler Kasabası

20150228_152145

20150228_151155

20150228_133452

20150228_133155

20150228_134912

Fotoğrafları çekmiş, dönüş yolculuğuna çıkmak için kapının önüne vardığımda kulağımda üç teyzenin haşin uyarıları benimle beraber gelsede, köşede oturan gençlere ileriden binip binemeyeceğimi soruyorum. Maksadım bir parça gezmek, biraz da insan tanımak ama her yero kadar boş ki.. Koskoca kasabada sadece manastırın karşısındaki bir kafeterya var oturmak için. O da bomboş olduğundan cazip gelmiyor insana. Kimse pas vermiyor kasabanın tek oturulacak yerine. Elli metre yürümeden bir başka bankın üzerine oturmuş dört erkek görüyorum. Teyzelere kalırsa koşarak kaçmam gerek ama ikisi dede kıvamında, bir tanesi genç ve bir diğeri turizm rehberi olduğunu konuştuktan sonra öğrendiğim bir başka beye birkaç soru sormak geliyor içimden. Sonra birkaç soru daha ve derken beni yanlarına oturtup başlıyorlar didişmeye. Evet didişiyorlar ama tatlı tatlı. Bir yandan çekirdek çitliyorlar, diğer yandan en doğru benim söylediklerim diye horozlanıyorlar birbirlerine. Normal hayatlarında nasıl olduklarını bilmediğimden, hepsini ayrı ayrı dinler buluyorum kendimi. Ne de olsa tek tavuğum aralarındaki. Karşıdaki bakkal dükkanının önünde bakkal ve bir başka adam şakalaşıyorlar kendi aralarında. Bakkala bağırıyor diğeri sen tüyünü vermezsin diye. Öteki gülüyor. Benim bank arkadaşlarım arasında ise bir erk kavgasıdır gidiyor halen daha. Nevşehir Niğde çekişmesi var birazcık. Yunus Amca her yeri gezmiş. İzmir’e gelmiş. Basmane eski Basmane değil diyor. Kahramanlar’da öyle. Neresi eskiden bıraktığımız gibi ki? Bana bir şey ısmarlama gereği duyuyorlar. Bakkala dört tane Niğde gazozu ısmarlıyorlar. Çilek aromalı Niğde gazozu içimi ferahlatıyor. Ataerkil Yunus Amca parası burada geçmez kimsenin ben dururken diyor. Yirmi lirasını uzatıyor cebinden çıkardığı. Bizim zamanımızda bir kız severdik, babam istemezse kavuşamazdık diyor. Töreler onun için önemli olduğundan üzerinde durmazdım diyor. Peki ya sevgi diyorum. Ne sevgisi diyor, babamın sözü kanundu diyor. Sevgi sözcüğünün tılsımlı bir etkisi vardır, diğerleri kulak kabartıyorlar hemen. Aralarında en genç olanı ve şehirde memuriyet yapanı aynı kelime sessizleştiriyor en çok. Yunus Amca’nın-Yunus Erkek- tabiatında varmış gibi görünen sertlik bir kabuktan ibaret ve aslında öyle davranmak gerektiği için öyle davranıyor. Yoksa kalbi yumuşacık, ufku yaşadığı yerle sınırlı. “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diyor. Köy yerinde bir bankta benimle yan yana oturup sorularıma kendi üslubunda cevap veriyor. Sonra bir diğer amca çekirdekleri çitleyip çitleyip yerlere attığı için bir diğerine kızıp çekip gidiyor. Genç olan arabasına atlayıp gidiyor. Kalanlar ezan sesiyle beraber camiye koşturuyorlar. Bana da onlardan geriye bu fotoğraflar kalıyor.

20150228_150135
Yunus Erkek
20150228_151457
Abdurrahman Uğur
20150228_144130
Niğde Gazozu

20150228_145546

Manastır dönüşü bir yer sormak için başörtülü bir teyzeyi çeviriyorum yolundan. Bana yolu şöyle tarif ediyor kendi lisanıyla: ” Şinci, ha şurdan sağa döneceen mi güzel gözlüm, hah işte ordan da düz gitcen mi, orada karşında olacak kınalım, kuuzum inşallah güzel güzel gidersin, istediğin yere varırsın kolaycan, he mi gülüm?” Bunca temenni karşısında ülke değiştiriyor hissettim bir an. Korkunç bir özgüven geldi ayaklarıma, arkamda bu teyze ve yöresel şiveli iyi temennileri var çünkü. Ay’a bile gidebilirim bundan sonra ama benim aradığım basit bir esnaf lokantası o kadar. Her neyse yol boyunca güldüm durdum temenniler aklıma geldikçe.

Bana mutfağını açan lokantada çılgınca yemek yiyorum. Yemek seçmek için gerçek mutfak kısmına alıyorlar beni. Güvenleri tam, ortalık gıcır. Bense o kadar acıkmışım ki anlatamam. Sipariş verirken bile aklım yerinde değil. Uzak masadaki bir çift hırlaşarak yemek yiyorlar, bense döke saça yiyorum. Açlıkla terbiye zor. İkinci tabak salata mı, yerim onu da yerim, her şeyi yerim. Havada o kadar soğuk ki dışarıda. Ne sandınız burası Nevşehir’den kat be kat soğuk. Isırıyor insanı, çarpıyor bir anda. Kıpkırmızı oluyor yanaklarınız. Sert bir kara iklimi hakim burada her ne kadar bir alt komşuları Akdeniz iklimine sahip Adana ve Mersin olsa da.

Çarşıda bir küçük keşfe çıkıyorum. Aksi takdirde mide fesadı geçireceğim. Zemzemli Çorbacısının önünde duruyorum. Çürük diyor kapıda. Eskişehir’de haftanın belli günlerinde bulabileceğiniz bamya çorbası her daim var. Burası yeni açılmış ve sahibi başlıyor anlatmaya tüm çorbalarının tariflerini. Çürük çorbası yanak kısmından yapılıyormuş. Yurdumun insanı hayvanın hiçbir yerini israf etmemekte ısrarcı. Tatmam için önüme koydukları çorbadan iki kaşık zor alıyorum. Öldürseler yiyecek yerim yok, tek kaşık dahi. Ama tereyağlı, kıymalı, bol acılı, salçalı nefis bir çorbaydı içtiğim. Her ne kadar şu an ismini hatırlayamasam da. Benden gurme olmazmış, ne yazık.

20150228_173625

20150228_173619

20150228_163227

Çorbacıyı çorbacısında bırakıp çarşıdaki turuma dönüyorum. Bir sürü dükkan, mağaza var; yok yok ve hepsi pırıl pırıl, ışıl ışıllar. İnanasım gelmiyor. Yok yok. Dükkanlar kalabalık. Böyle bir şehir merkeziyle karşılaşacağımı hiç ummazdım doğrusu. Akşam arkadaşla konuşuyoruz. Niğde diyorum çok çok gelişmiş göründü gözüme diyorum. Zenginlik var, ticaret var, hayat var diyorum. Tek bir üniversite değiştiremez bir şehrin kaderini. Bir faktördür o kadar. Arkadaşım bizim patronda Niğde’li diyor. Arkadaşım Garanti Bankası’nda çalışıyor bu arada. Ah tamam diyorum. Her şehre bir Şahenk gerek sanırım. Başka türlü açıklamam imkansız elmasından ve sınırlı sayıda turist çeken Gümüşler Kasabası’ndan başka bir şeyi olmayan şehrin zenginliğini.

Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye sözünün gelmiş olduğu ilçesinin Niğde Merkez’den daha modern ve halkının daha aydın olduğunu söylüyor bir Aksaray’lı. Zaten Niğde’de Nevşehir’den daha az tutucu. Zamanı yakalama çabasında olan bir şehrin insanlarının çabası ortak ve “olabilecekleri” kadar modernleşme gayreti içerisindeler. Salkım Hanım’ın Taneleri’ndeki anasının gözü Durmuş karakteri ise ne yalan söyleyeyim buraya gelesiye bir referanstı. Durmuş’lar yok mudur bu şehirde peki? Elbette vardır, her şehrin sayısız Durmuş’ları vardır elbet.

Sabah olur olmaz Niğde Müzesi’nde alıyorum soluğu. Aksaray Ihlara Vadisi’nde bulunan sarı saçlı rahibe mumyası ve Çanlı Kilise’den çıkarılan dört adet bebek mumyası burada sergileniyor. Bunların dışında bol bol sikke, çanak çömlek ve süs eşyası var tek katlı müzenin kalan salonlarında. Aşağıdaki epigraf ise yine Niğde Müzesi’nde sergilenmekte olup aslı Karamanlıca yazılmış imiş. 1894 yılında meçhul bir şekilde -cinayet ya da kaza-ölen Maria Grigoriu’nun mezartaşının üzerinde on bir satır halinde Karamanlıca alfabesiyle yazılmış bir de içli bir kitabe bulunmaktadır.

image

20150301_092113

20150301_092129

Son durağımsa Kale Caddesi’ndeki Alaaddin Camii oluyor. Az ilerisinde pazar kurulmakta bir pazar sabahı. Sivas’taki Divriği Ulu Camii’siyle benzerliği ise bahar mevsiminde kapısına sabah saatlerinde akseden bir genç kız figürünün görünüyor olması güneş ışınlarının maharetli açıları sayesinde. Rivayete göre caminin taş ustasının aşkını duvara işlemesinin bir tezahürü fesli ve örgü saçlı genç kızın silüeti ve de tesadüfle açıklamak pek mümkün görünmüyor bunca mahareti.

image

image

image

image
Ah o ah’lar yok mu o ah’lar…

ANKARA MERKEZ, KORDON ENFES

image
PAWEL KUCZYNSKI

HARZEM:

Tatlı tatlı uyurken uyandırılmam kabahat. Güzel güzel rüyalar görürken uyanmakta direnmem üzerine dürtüle dürtüle sarsıntı oluyormuşçasına kartal pençelerini yakamda hissedip, iliştiğim pis kanepenin üzerinde yarı mahmur çoğunluk şaşkınlıktan öfkesiz oturur hale getirilmemse en büyük ayıp. Tüm bunlara gıkımı çıkarmadan boyun eğip, kuzu kuzu müdürümün peşi sıra verilen adrese gitmek üzere bindiğim aracımın sirenlerini açıp yola koyulmamsa tam dört dakika. Bravo bana. Evet yanlış anlamadınız. Tam dört dakika içerisinde Ankara’dan nakil için Numune’den alacağım hasta ve hasta yakınını, evine kavuşturmak üzere yola koyuldum bile. Neye seviniyorum söyleyeyim. İzmir’e gidecekmiş hastam. Kordon’dan geçeriz belki, yine. Bir kez daha hasta getirmiştim buraya. Ramazan’dı ve akşamdı. Gavur dedikleri kadar var demiştim içimden. Bir masa boş yoktu, herkes demleniyordu. Bir garip hissettim kendimi, sormayın. Sanki gurbet gibi, Yunan’a, Alamanya’ya geldim sanmıştım. Masalarda tek erkekler olsa iyi, kadınlarda içiyordu ya arkadaş, pes. Kadın kadına gelmişler, rakı sofrasına kuruluvermişler. Bir süs bir püs. Aklım çıktıydı valla. Bizim hanımı düşündüm de, namazında niyazında, çoluğun çocuğun peşinde. Gelse bir, bir görse şurayı şöyle başı seccadeden kalkmazdı, inanın öyle. Bizim oralarda otuzundan sonra içene pek iyi gözle bakmazlar. Maşallah burda bastonunu kapan da gelmiş, diplenip durur ya! İçeceksen ya pavyona gideceksin, ya gazinoya. İzmir’in maşallahı var; her yer pavyon, her yer gazino. Allah korkusunu geçtim, insan canına kıyar mı bile bile, pes. Atalarımız en güzelini demiş. Teneşir paklar böylesini. Teneşire sırtını vermeye gör gerçi, ondan öte ne avuntu ne teselli… İzmir’in, İzmir’linin gamı tasası bana düştü sanki. Benim işim var. Görevimi yapayım hayırlısıyla, bir çıkayım işin içinden alnımın akıyla, yetiştireyim hastamı sağ salim evine yuvasına, vız gelir ötesi bana. Vereceğin olsun bir bardak çay, ey Kordon bana. Şu sirenleri açayım da çekilsinler bir kenara.

BORA:

İlk geldiğimde ne heyecan vardı üzerimde anlatamam. Gıpta gıpta, ölcektim şoförlere. Nasıl olmasın ki? Ne Mercedes, ne BMW, ister olsun Ferrari; sireni açtığında önünde duracak bir babayiğit ara da, bul. Bir görseniz nasıl kaçıştıklarını, can havliyle yol açtıklarını! Düşünün bir, adam üçüncü şeritte basmış gidiyor. Yanında oturan kız arkadaşına cakasını atıyor. Müzik son ses, havalar bin beş yüz. Ama bir şeyi hesaba katmıyor bizimkisi. Bizi. Bir anda düşüveriyoruz önüne, pardon arkasına. Gazı körüklüyor bizim abi, ensesindeyiz bir anda. Sanki dönse baksa, bir nefes kadar yakınız o anda. Bir panik, bir telaş kaplıyor içini, dışını, her yerini. Yanındaki havalıyı, cıstak müziği gözü görmez oluyor. Kendine yer arıyor sanki yağmurda bir saçak altı ararcasına. Bir boş bulsa, derhal geçecek. İyisi mi gazı körüklüyor o da. E haliyle biz de. Onu asıl mahveden hiç bitmeyen siren sesleri oluyor. O kadar pişman ki şu an bulunduğu konumdan, bu sıkışmış halden ve hayatından, ensesinden soğuk terler başladı bile akmaya. Bitti mi aşna fişneniz? Kısa sürdü galiba, sayemizde? İşte ben bu hali çok seviyorum abi. Hah sonunda bir arabalık yer buldu kendine. O ikide, biz üçüncü şeritte. Manevi tatmin diyordu bir uzman. Her tür tatmin  tam gaz şu an. Sanki Ferrari benim, bense Ferrari. Öyle bir his ki, anlatamam.

Şansıma İzmir çıktı bu arada. Ne sevindim anlatamam. Kızıyla meşhur şehre gidiyoruz. Akşamına bi Kordon yaparız artık. Şehir dışına ilk verişleri değil. Daha önce Mardin yapmıştım, Lice’ye cenaze taşımışlığımız var, Çorum Çankırı desen kalbim sıkışır zaten. Ankara’da elini atsan Çorum, Çankırı, Yozgat ve Niğde’li. Bir numarası yok ki çevre illerin. Aynı kültür, benzer kızlar.

Mardin uzak olunca ev sahibi bir gece misafir etmişti bizi de. Sabahına çan sesleriyle uyanmıştık. Ohhh Almanya’ya, Yunanistan’a gelmiş gibi olmuştum. Değişikti herşey etrafımdaki ama o zamanki şoför abi bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Hemen camiye koşmuştu. Lice’ye götürdüğümüz vardı bir de, cenazeydi ama taşıdığımız. PKK’lıymış sonradan öğrendiğimize göre. Aman Allah bir gittik ki duyan indi yola tek kat, sanki tek göz evlerinden. Bir ağıt bir cıngar. Salladılardı koca ambülansı. Sanmıştık yıkılıverecek. Korkuyla bakmıştık birbirimize. Salavat çekmişti abi korkudan. Bizi dağa kaldıracaklar sanmış sonradan dediğine göre. Bir bakmış bana sarı saç mavi göz, kendi de açıkça tenliydi; oradan hesaben hiç olmadı öldürür bunlar demiş kendi içinden. Sonradan öğrendim zılgıtmış çektikleri, böyle apaçiler gibi. Zılgıtı çekmek oradan geliyormuş. Biz de vahşi kovboylar olarak son bir kez atımıza atlamadan evvel, su içmek için bizi gönderdikleri çadıra girmiştik de, bizim abi gene zor kaçtıydı içeriden. Su bile içmemişti, zehirlemesinler diye. Her yer PKK bayrağı, asılıydı Abdullah Öcalan posterleri. Ben de tırstım da belli etmedim. Bir de çok susamıştım, gözüm görmedi ötesini. Çıktığımda ise hiç bizim oranın insanına benzetemediğim kadınların yüzlerine gözlerine bakmıştım uzun uzun. Acayip şekiller çizmişlerdi yüzlerine gözlerine. Askerlikte buralara düşmeyeyim de, gördük yeterince. Ama İzmir olur mesela. Ohh kızlarrr..

SEÇİL:

Kurtuluyorum nihayet başşehrinizden. Baş muhafız gibi oldu ama öyle. Bakın bakın dur, bir gördüğüm Anıtkabir her yerden. Onun dışında her yer aynı gibi geliyor. “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı”, “Orman ve Madencilik Bakanlığı”, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı”, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”. Her yer kurum, kuruluş, resmi bina, gökdelen. İsimlerse hep çifter çifter. Bu şehir tek olmayı kaldırmıyor pek. Hep bir çiftinin olması gerek. Başına bir er gerek, sonra da gökdelenlerin içindeki daireler gibi bir sürü çocuk gerek. Anadolu demek çocuk demek. Anadolu erkekliği çağrıştırıyor her daim. Kalabalık olmayı, sürü olmayı getiriyor beraberinde. Burası erkek egemen bir toplum, yaşamak zor kadın başına. Kışın karı bitmiyor, yazın denizsizlikten sevimsiz oluveriyor. Bense burada yönümü bulamaz oldum. Bir dolmuşa biniyorum, bir bakıyorum ki yanlış taraftan binmişim. Geçiyorum karşıya. Her yer aynı gibi geliyor. Fark yaratacak bir obje bulamıyorum. Alışmışız İzmir’de denize göre yön bulmaya. Denizi geçtim, bir su birikintisine razı oluyor insan ama tek gördüğüm yağmur yağdığında yerde oluşan birikintiler oluyor. Kırıntılara razı olurmuş bazen insan. Yağmuru da az buraların. Çiftçi dertli. Yağmur duasına çıkmışlar çoktan. Bahar  yağmurları gerek ürünlere. İzmir’de yağmur kıyametmiş, duyduğuma göre. Burada yağdı da nasıl yağdı bir sorun hele. Usturuplu yağdı. Hani derler ya donuna kadar ıslandı, burada mümkün değil onca ıslanmak. Bulutlar birikse de, bir ağırbaşlılık var yağdırırken üzerimize. Kızılay’ı da bir, Bakanlığı da. Tunalısı’da, Bahçeli’si de. Bir mangal kültürü var sormayın gitsin. Gölbaşı’na gidince insanın mangal ihraç edesi geliyor. Yelle yelle, pişir kömürde. İçki de yasak. Burada içmek yasak gibi bir şey zaten. Kızılay’da gördüklerimden sonra içmesinler zaten. Adamlar normal boylarda etek giymiş kızların bacaklarına öyle bir bakıp, öyle laflar atıyorlardı ki, o adamlar içmesinler zaten. Rezillik olurdu hepten. Altı üstü bacaktı işte. Adamlar nerelerden gelip, indilerse şehre, bir çift bacak uğruna girilmedik günah, edilmedik küfür bırakmadılardı. Bunları içkili düşünün bir de.

Ankara’da ya taksiye bindim, ya yürüdüm o sevimsiz günden sonra. Halk otobüsünde ön koltukta gidiyordum hiç unutmam. Meğer bindiğim otobüs Sincan tarafından geliyormuş. Yanımdaki adam her durakta dura dura akşamı ettiniz demişti şoförün yanındaki adama. Eli alçılı olan; esmer tenli, uzun boylu, korkutucu bir tarafı olan bir adam idi, bir anda hem de alçılı eliyle atarlanıvermişti de az evvel bağıran adamın sesi bir yerlerine kaçmıştı anında. Bense mum gibi iki adamın ortasında kalakalmıştım bir başıma. Eli alçılı olanın öfkesi tok bir sesle çıkıvermişti ortaya. Gregor Samsa olmamıza ramak kalmıştı iki yolcu olarak sindiğimiz köşelerde. Dedim ya hırt hırt burada erkekler. Çarpsa yapıştırıverecek gibiler. Allahtan bizim şoförle, yardımcısı iyi insanlar. İyi niyetliler. Elleri de çabuk. Tam beş saatte getirmiyor, uçuruyorlar adeta. Emniyet şeridinden, üçüncü şeride yüz seksen derecelik açıyla geçiyoruz her seferinde. Nihayet giriyoruz İzmir’e. Kordon’dan geçmek istiyor şoför. Aylardan mayıs, günlerden cuma. Saat akşamın yedisi. Zıplaya zıplaya geçiyoruz kayrak taşlarının üzerinden. Çocuk çimenlere yayılmış kah bira içen, kah sohbet eden gençlere bakıyor gıptayla ve engel olamıyor kendine. “Çimenleerrrrr!” diyor. Aralarında olmak için canını verecek çocuk, öyle böyle değil o çimenler. Üniversite okumak istediğini söylüyordu, İzmir’i yazmaya karar veriyor derhal. Biz şoförle konuşuyoruz.
-“Bu ikinci ayak basışım İzmir’e(sanki düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş gibi konuşuyor), Ramazan’dı öteki geldiğimde. Kimsenin Ramazan mamazan dinlediği yoktu. Herkes oturmuş içiyordu. Burası hep böyle midir?”
-“Böyledir ya, kimse kimseye karışmaz. İster içersin, ister ister(burada doğru kelimeyi arar gibidir) işte içmezsin. Kimse kimseyi yargılamaz.”
-“Anladım.”
Aynı anda aynı görüntüye takılır ikisinin de gözleri. İkisi de çok kilolu ama mini kot etek giymiş ve kilodan bacakları ayrılmış kızın süt gibi bacaklarına bakarken bulurlar kendilerini. Adamın ağzı belli etmese de bir karış açıktır. Alay konusu edip, belki de yargılayacağı manzara ortam içinde kaynamıştır. Sadece bakar. Yorumsuz. Ben de. Yorumsuz.
-“Dışarıdan buraya gelen ne yapar buralarda?”
-“Kastettiğiniz gecekondularsa eğer İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buradaki gecekondular şehirle içiçe olduğundan ve insanlar kolaylıkla şehrin kalbine inebildiklerinden, bir süre sonra şehre, insanlarına uyum sağlar, değişir ve evrilirler. O çimenlerde de türlü çeşitli genç var. Örtülüsü, örtüsüzü, mini eteklisi, Kürdü, Lazı, Göçmeni; gidip bir sorsanız memleketlerini, farklı farklıdır. Ben de İzmir’li değilim. Kim İzmir’li gidip sorsanız, bulamazsınız. Eğer bir kirleten, dokusunu bozan biri varsa onlardan biri de benimdir. Ben de işgal ettim bu şehri, kirlettim çöpümle, işgaliyetim kapladığım kütlemden çok, varoluşumun sıkıntısının tezahürü olan saplantılı düşüncelerim kaynaklı oldu. Bir günah gibi, bir gölge gibi çöktüm üzerine. Dışın dışı var. Dışın dışı değildik ama dıştım işte neticesinde. Hep de öyle kaldım. Bana bulaşmayın, ne yaparsanız yapın diyen bir şehrin her gün ırzına geçenlerden biri de ben oldum.”
-“Estağfurullah.”
-“Ama öyle. Yirmi sene öncesini hatırlarım Kordon’un. Denize bir adım mesafeydi buralar. Şimdiyse kilometrelerce çimen. Hoş mu sizce? Nüfus artışıyla dokusunu bozduk buraların. İnemez olan iner olsun, kendine yer açsın diye denizleri doldurduk. Yaşlılık böyle bir şey işte. Geçmişi anar durursun her nefeste.”
Adam suçlanmıştır.
-“Biz Ankara’lıyız. Ankara, Çubuk. Kütük yani, Ankara, Çubuk.”
-“Nasıl bir şey oranın yerlisi olmak?”
-“İyi. Fena değil. Hiç düşünmemiştim ki ötesini. Siz nerelisiniz? Aslen?”
-“Fethiye’nin bir köyünden. Hangisi diye soracak olursanız, bilmiyorum bile. Ne garip değil mi? Bilmemek hiç geçmişi.”
-“Haritadan bulunur elbet,”
-“Bulunur ya, isterse yedi ceddini bulur insan. Yeter ki istesin.”

NURAN:

Bir ayak alçıda dönüyoruz bakalım gittiğimiz yerden. Güya eşi dostu görecektik. Güya gezecektik hesapta. Kısmetten ötesi yok derdi büyüklerimiz. Ne kadar haklıymışlar. Benimkisi de öyle oldu işte. Kıç üstü düşüverince yere, bir de bacağımı görünce ters dönmüş vaziyette, hapı yuttuğumu anladım o an, o yerde. Sanki bir başkasının bacağı idi yerdeki. İnsan yabancılar mı uzvunu? Benimki aynen öyle oldu. Tanıyamadım ayakkabı içindeki koca ayağı, siyah pantolon içindeki upuzun bacağı. Bir başkasının gibiydi. Sanki benim değildi. Sonradan sonradan baktıkça anladım ki, meğer benimmiş. Durup durur orada öylece. Biri alıp götürse beraberinde gıkımı çıkartamayacağım, o derece. Etraftan geldiler kaldırmaya ama nafile. Kalkıyorum ama durmam, hele ki basmam ne mümkün olduğum yerde. Kıyameti kopardım acıdan, esnaf çıktı meraktan Bahçeli’nin dükkanlarından. Bir akıl aradı da ambülansı, geldiler topladılar alelacele, soluğu aldım ben de Numune’de. Netice mi? Kalçama kadar alçı. İşte size netice. Kalkıp bir tuvalete gidemedim tek başıma. Verilmiş sadakam yokmuş anlayacağınız. Bu zaman zarfında yıkanamadan yattım hastane yatağında. Saçlarım yağmurda ıslanmış kedilerinkine döndü. Terden, pislikten, bakımsızlıktan, cefadan, korkudan, endişeden, çaresizlikten bir garip sokak kedisine dönüştüm bu kısa zaman diliminde. İnsan eti ağırmış. Doğruymuş. Hükümet gibi kadın derlerdi benim için. Gövdemin hakimiyetini kaybettim. Ne hükümet kaldı, ne de eski Nuran. Nuran’da, hükümette düştü bir anda, hem de Ankara’da. Rujsuz, pudrasız sokağa çıkmam vaki değilken, sanki bir gecede inivermiş buruşukluklarım ve bir anda ağarmış saçlarımla dört kişilik odada kalıverdim bir sürü kırığı çıkığı olan hasta kadınla. En kötü kokular ortopedi ve gastrolojide olurmuş. O da doğru çıktı. Yattıkça insan kurtlanır valla. Şu ayağım, bacağım bir toparlansın kurban kesip, dağıtacağım fakire fukaraya. Allah’ın adı düşmez oldu dudaklarımdan, dilimden. Aliterasyon yapar oldum sıkça, ne de olsa emekli Türk Dili ve Edebiyat Hocasıyım unutulmuş tarafından.

Off kaba etlerim. Takır tukur bir yerlerden geçiyoruz hiç bilmediğim. Dışarıyı görmek de mümkün olmadığından, nerede olduğumuzu sormalı çocuklara. Kordon’daymışız, doğru ya. Ben daha Uşak’a yeni girmişizdir derken, gelivermişiz Alsancak’a. İyi de ne işimiz var Kordon’da? Allah allah!

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑