IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

BIRD BOX

CD099E29-4827-4C32-BE9D-71392D78B932

BIRD BOX :

“Yalnızlık tesadüften ibaret. Asıl konu, insanların iletişim kuramamaları.” Malorie

“İnsanlık yargılandı ve suçlu bulundu.” Charlie

“İlk eşim boşanma dilekçesinde bana şerefsiz demenin diğer şerefsizlere hakaret olacağını yazmıştı. İkinci eşimse cehenneme gitmekten artık korkmadığını, çünkü bunun benimle evli olmaktan kötü olamayacağını söylemişti.” Douglas

“Hayatta kalmak yaşamak demek değildir.” Tom

GİRİŞ :

Son izlediğim film Roma olunca, beklentilerimi yüksek tutmadan başına geçtiğim, öyle olunca da beni hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu yine bir Netflix yapımı olan Bird Box. Pek çok filmini en baştan beğenmeyeceğimi düşünerek izlemediğim fakat önyargılı da olmadığım Danimarkalı kadın yönetmen Susanne Bier’se In a Better World ile bana göre zirvesini yapmış, en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da aynı filmle almıştı. Bu film bana tuhaf bir şekilde Denis Villeneuve’ün İçimdeki Yangın olarak bilinen Incendies’sini anımsatır. Belki de her iki film aynı sene yani 2010’da aynı ödül için yarıştığındandır benim bu benzeşleştirmem(tdk tarafından kabul görülen benzerleştirme değil, benzeşleştirme’yi cümle içinde ve yüklem olarak kullanmamın benim yaratım sürecime katkısı olduğunu düşünmekteyim, mesele benimle tdk arasındadır, böyle bir kelime yoktur ama bence olmalıdır: “ben-zeş-leş-tir-me”.  “Benzerleştirme”yse çok sıradan göründü gözüme, öyle de kulağıma gelmekte). Bird Box’a gelince, film bir roman uyarlaması imiş. Josh Malerman’ın güzel Türkçemize “Kafes” olarak çevrilmiş romanı bir hayli beğeniyle okunanlardanmış yayınlandığı yıl olan 2014’de. Okumadığım için yorum yapmamın imkansızlığı söz konusuyken, film, Saramago’nun “Körlük” romanına saygı duruşu ve bir eve hapsolmuş bir avuç insanın ne idiği belirsiz güçler tarafından teker teker harcanmaları ve nihayetinde selamete kimin ereceğinin anlaşılmasıyla(tabii ki Sandra) son bulur. Ben kendi adıma ne oyunculuklara çok takıldım, ne kurgu ne de senaryoya. Sadece belli bir çizgide ya da suyun üzerinde ilerleyen filmin son sahnesinde kurtulanların nereye ulaştığını gördüğümde duygulandım. Kısaca annelik filan derken, asıl metafor en sonunda bekliyor bizi, iki saati aşkın ama taşkın olmayan süresiyle film sizi bu anlar için hazırlıyor en çok. Nehrin üzerinde geçen iki gün ve bu hikayeye paralel olarak anlatılan beş yıl öncesinde başlayan olaylar zincirinin son derece geçerli bir nedeni var anlayacağınız. Sırf bu son için bile izlenmeye değer film. Sarah Paulson ve Moonlight’ın tatlı gülüşlü Trevante Rhodes’u ve uzun zamandır bir filmde yakalayamadığım John Malkovich için de değerdi ayırdığım iki saati aşkın süresine. Kimse olağanüstü bir şey yapmıyordu açıkçası ama yine de aynı kare içinde görmek bile güzeldi bu çok beğendiğim oyuncuları. Gelelim filmimize:

Bird Box

766D553E-993A-48A1-BE05-ADD8863F5AFB

Bird Box

31D1207C-EC24-4678-81E2-D3FE47F9487B

KAFES : HERKESİN BİR KAFES’i OLMALI mı?

Telsizle yapılan görüşmeden gelen cızırtlılı seslerle açılıyor film. Bir yerimiz, bir yerleşkemiz var, burada bir topluluğuz ve de güvendeyiz diyor aynı ses. Filmin bu ilk cümlelerinden anlıyoruz ki, karakterlerimiz film müddetince bulundukları ortamda güven sorunu yaşayacaklar ve her nerede iseler yalnızlar ya da tüm sorunlarını kendileri çözmek  zorundalar. Bir kadın ve biri kız diğeri erkek iki çocuk yol hazırlığı yapıyorlar. Fakat bildiğiniz anlamda, bavulların içine konacak kıyafetlerin uzun uzun tasarlandığı bir seyahat değil bu. Tetikte olmaları, sessiz olmaları ve göz bağlarını çıkarmamaları gerekiyor. Malorie rolünde Sandra Bullock çocukların anlayacağı şekilde, her bir kelimenin üzerine basa basa anlatıyor yolculuk planlarını. Zorlu bir nehir seyahatinde nasıl davranmaları gerektiğini ültimatomlarla anlatıyor ki çocukların iyice kafalarına girsin. Hemen akabinde de üç kuşu kafesinden çıkartarak, bir kutuya yerleştiriyor. Sonra da göz bağlarını bağlayıp yola koyuluyorlar. Bu zamandan beş yıl öncesine geldiğimizde Malorie’nin ressam olduğunu, bir kız kardeşi olduğunu, hamile olduğunu, doğacak çocuğunun cinsiyetini öğrenmek istemediğini, doktoru önerdiğinde evlatlık vermeyi düşünecek hisler içinde olduğunu, tuvallerle arkadaş olduğunu, gerçek dünyadan ve insanlardan uzak durduğunu, dikenlerinin olduğunu ve her fırsatta batırdığını öğreniyoruz yavaş yavaş. Kendi kafesinde yaşayan, kafesinden çıktığındaysa hamile kalan, bu yüzden de yalnız bir anne adayı olarak biraz atarlı bir neşriyat(kullandım bile) kendisi. Bu arada Rusya’da başlayan bir çeşit salgının çok yakınlarına geldiğini öğreniyor kahramanlarımız. Psikotik davranışlar içindeki insanlar olabilecek her şekilde kendilerini öldürüyorlar. Sevdiklerinin sesini duyarak intihar edenler var, dünyanın en mutsuz insanıymışçasına kendilerini ateşe atan, tırın önüne atan, bıçaklayan, vuran, hatta yanmakta olan bir otomobilin içine girip alev alev yananlar bile var. Üstelik ne yaparlarsa yapsınlar, gönüllüler, bile isteye gidiyorlar ölüme. Her ne gördüyse aynı kervana katılan Malorie’nin kardeşi Isabel’de kendini öldürüyor. Malorie o şaşkınlıkla sığındığı evde kendisi gibi ürkmüş insanlarla yeni bir hayata başlıyor. Dışarıdaysa bildiğin kıyamet gerçekleşmekte. Bu kıyametin müsebbibi olan şey her ne ise, kendisine bakıldığında ya da kalabalıklar içinde dahi görüldüğünde insanın kendisini öldürmesine neden olacak türden ve o şeyi görmemek için pencereleri sımsıkı kapatıyorlar, perdeleri çekiyorlar. O ise bir gölge gibi geçiyor çevrelerinden. Ülkede olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Sosyal medyadan uzak durun denilirken, televizyon yayını kesiliveriyor bir anda. Farklı etnisite, değişik değişik huylara ve görüşlere sahip bir grup insan hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu esnada normal hayatta bir arada durması imkansız görünen karakterler  sıkışıp kaldıkları evin içinde bir yandan birbirleriyle didişirken, diğer yandan da dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birlik olmaya çalışıyorlar. Bir kafesin içine tıkılıyorlar kısaca.  Aralarında yine normalde imkansız ama koşullar gerektirince imkanlıya dönüşen aşklar başlıyor, bazen de ayrılıklar oluyor. Kitabını yazımın başında belirttiğim gibi okumadığımı söylemiştim. Geniş zamana yayılı okuma eyleminde bu farklı karakterlerin çok daha derinlikli ve ayrıntılı tasvir edildiğini düşünmekteyim. Neden mi? Aynı zamanda ev sahibi olan ve kendini ilk önce feda eden Greg, Asyalı ve gay. Fakat partnerini görmemiz mümkün olmuyor. Kitabın içinde kendisine yer verilmiş olabilir de. Douglas beyaz, lanet ve alkolik. “Ben demiştim”den başka laf bilmiyor, fakat her dediği de çıkıyor(bu role de Malkovich yakışıyor). Tom siyah ve iyi kalpli. Cheryl beyaz ve grubun en yaşlı kadın üyesi. Olympia üç gün sonra aniden kapıda beliriveren hem çaresiz hem de hamileliğinden bağımsız obezitesi olan iyimser ve yumuşak bir anne adayı. Charlie kitap yazmak isteyen, fakat akademik bir kariyeri olmadığı ve küçük bir iş yaptığı için topluluk içinde küçümsenen siyahi bir başka karakter. O da kendini feda ediyor. Tıpkı Greg ve Tom gibi. Lucy ve Felix evde tanışan maçı erken bırakıp kendi yoluna gitmeyi tercih eden sonradan olma sevgililer. Yine sonradan eve alınan Gary’se tam bir kaçık, akıl hastanesinden çıkmış ya da kaçmış ve kuşları dondurucuya koyan bir tür manyak(buradaki kuş türünün papağan olmadığını belirtmek gerekiyor, papağanlarla haşır neşir olan bir başka kaçıksa bizim coğrafyamızdan çıkmış olup işkence edeceği kuş türünü papağandan yana seçmesinin bile delice akılcı bir seçim olduğunu düşünmekteyim ve Allah hepimizi, herkesi, her canlıyı iyi delilerle karşılaştırsın derim, kurdu kuşu bile). 

Bird Box

Bird Box

Öle, öldürüle azalan topluluktan geriye iki çocuk-biri Malorie diğeri Olympia’dan olma, yetişkinlerden de Tom ve Malorie kalıyor. Her tür tehlikeye ve kötü olasılıklara karşı çocukları katı olmaları için sert bir tutumla yetiştiren, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde hayatlarını tehlikeye sokmamaları için elinden geleni yapan Malorie’nin karşısında duran Tom’sa çocuklara umut vermeye çalışıyor elinden geldiğince. Hikayeler anlatıyor onlara içinde meşe ağacına tırmanan akranlarının olduğu. Ağaçlarından kuş seslerinin yükseldiği bahçelerde oynuyor aynı çocuklar. Çocuklar için en önemli şey kendi gibi çocukların da bu hikayelerde var olmaları. Tom belki de asla gerçekleşmeyecek hayaller vaat ediyor onlara. Malorie’yse sert görüntüsünün ardında kaybetme korkusuyla yaşıyor her an. Bu duygu yüzünden çocuklara sert çıkışları var. Kız ve oğlan olarak çağırıyor onları. Bir isimleri bile yok çocukların, onlar da ona anne demiyorlar. Diyemiyorlar. Malorie ne zaman mı onlara isim veriyor, en nihayet kendilerini güvende ve bir topluluğun parçası olarak hissettiğinde. Sorumluluklarını bir parça olsun üzerinden atabildiğinde. Kısacası rahat bir nefes alabildiğinde. Kendi anneliğiyle de barışıyor böylelikle nihayet.

Filmin handikapı Amerikalı bir yazarın kitap uyarlamasının, Avrupalı bir yönetmen tarafından İngilizce olarak çekilmesi olduğunu düşünüyorum. Avrupalı yönetmenlerin bu kadar Amerikanlaşması bazen çok iyi sonuçlar doğurmayabiliyor. Daha özgün olabilecek film klişeleşiyor yer yer. Sandra Bullock yüksek perdeden ayar çekiyor önüne gelen herkese; özellikle de gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen Douglas’a, sonra Tom’a, filmin başlarında da Isabel’e. Pek çok iyi oyuncu karedeki yerlerini tam kavrayamamış gibi görünseler de, bir şekilde tam zamanında kareden çıkmayı başarıyorlar. Bu işten tatlılıkla sıyrılanlarsa en nihayet isimlenen minik oyuncular Olivia ve Tom oluyor. Filmde dikkat çeken bir başka unsursa kayıkla nehri geçmeye çalışan Malorie ve çocukların görüntülerinin ve elbette kitaptaki olası tasvirlerinin Yunan mitolojisinde yer alan Charon’u ve üzerinde kalarak sağ salim geçmeye çalıştıkları Styx nehrini çağrıştırıyor olması. Kahraman çıktığı yolculukta, karnındaki çocuğu evlatlık verme noktasından, ikinci bir çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalışına doğru evrilirken, bir yandan korkularıyla ve depresyonuyla mücadele ederken, diğer yandan da sıyrılmak zorunda kaldığı tuvallerden ve yaşamakta olduğu münzevi hayattan uzaklaşarak hayatta istemeyerek de olsa ona sunulan misyonu yerine getirmenin mücadelesini veriyor durmadan. Bu işte tek başına ve sığınacak ya da ona destek olacak kimsesi yok çevresinde. Gerçek bir yaşama nedeni var bundan böyle. Bir birey olarak kendisiyle başa çıkma noktasından uzaklaşıp, aldığı sorumluluklarla büyüyor adeta. Karakterin gelişimi açısından son derece makul ve mantıklı bir sonla bitiyor film. Bu açıdan bakıldığında da hikayenin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Görebildiğimiz takdirde pek çok açılımı olan, üzerine düşündürten bir filmi de ben kendi adıma izlemeye değer bulduğumu belirtmek istiyorum, son kez. Ve de kendi adıma itiraf etmem gerekirse, pek çoğunuz gibi kapatıldığım ama daha çok kendimi kapattığım kafesimde yaşamaya çalışıyorum bir şekilde. Şakıyorum bazen, bazen de içime kapanıyorum. Bu kafeste mi yoksa başka bir kafeste mi nasıl ve ne şekilde öleceğimiyse şimdilik bilmiyorum. Korkularım, pişmanlıklarım, çok az iyimser tarafımla yaşamaya çalışıyorum sadece.

AFI FEST 2018 - Gala Screening Of "Bird Box"

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

MOONLIGHT

hqdefault
little,Chiron,Black

MOONLIGHT :

“Bir noktada kim olduğuna kendin karar vermek zorundasın. Bu kararı senin için kimsenin vermesine izin veremezsin.” Juan

“Çocukken senin gibiydim.Bir keresinde yaşlı bir kadının yanından koşarak geçiyordum. Kadın aniden yoluma çıktı. Beni durdurdu. Dedi ki, etrafta koşarsan, düşersin. Düşersen de her yerin mavi mor olur. Sen mavi misin? Ben sana böyle diyeceğim. Mavi.” Juan

“Ne olduğunu tek sen bilebilirsin.” Teresa

Çook iyi bir film Moonlight. Bu cümlenin üzerine kurduğum her cümlenin, yaptığım her yorumun bundan böyle evrende bir fazlalık olacağını bile bile yazıyorum bu satırları. Senenin en derin, en hüzünlü, yorucu ve melankolik hikayesi ile karşı karşıya olduğumuzu düşündürtüyor bu muazzam hikaye. Israrla ve de üzerine basa basa hikaye dememin sebebi de senaryonun orjinalinin 1980 doğumlu yazarı Tarell Alvin McCraney’nin otobiyografik özellikler taşıyan bir hikayesinden uyarlanmış olmasından kaynaklı. Film bu vesileyle olsa gerek oldukça idareli, ölçülü ve akılcı bir şekilde planlanmış. Bir romanın bölümlerini okuyoruz sanki izlerken. Aynı karakterin üç farklı evresinden hiçbirine daha büyük ayrıcalık, daha fazla alan tanınmamış. Hiçbirisi ne oyunculuk ne de önem açısından bir sıralamaya tabi tutulacak gibi değil. Her karakter kendi derin hüznünü yaşamış ve yaşatmakta bir yandan da. Çocukluk, ilk gençlik ve yetişkinlik dönemlerini kapsayan bu üç farklı evre arasındaki geçişlerse hiç hissettirmeden ve yadırgatmadan aktarılıyor izleyiciye. Bu ve daha da bir sürü dokunaklı anlarıyla Moonlight silindir gibi ezip geçiyor insanı. İyi ki izlemişim dediklerimden. Bana çok şey katanlardan. Anlam ifade edenlerden.

mahershala-ali-hd-image-still-moonlight
Juan
images-4
Black

Uyuşturucu satıcısı Juan’la açılıyor film. Ağzından mıknatısla laf alabildiği küçük, siyah çocuğu evine getiriyor. Çocuksa onu kovalayan çocukların şiddetinden zar zor kaçarak sığındığı metruk bir eve hapsediyor kendini. Çocuklar ellerine geçeni yıkık dökük evin camlarına fırlatırlarken, o ise sinmiş olduğu köşesinde kurtarılmayı ummazken, kapıyı kırarak içeri giren Juan’ı o andan itibaren hayatının merkezi ve kurtarıcısı olarak görüyor. Çünkü babasız, çünkü çaresiz, onun farklılığını bilen akranları ya da daha büyük çocuklarca her fırsatta eziliyor. Yürüyüşü, giyinişi, hal ve hareketleri onu ele veriyor ne yaparsa yapsın. Çünkü biliyorlar ki o farklı. Kendisiyse bunun farkında değil. Zaten evde ara ara yoksunluk krizleri geçiren bağımlı bir annesi var ve böyle anlarda öz oğlunu paramparça ettiğini düşünmeden, ağzına geleni söyleyebiliyor. Eve geldiğinde yabancı ve sevimsiz adamlarca karşılanıyor. Kimi zamansa kafası bir dünya annesi onu pervasızca evden kovalıyor, annesi erkekleri rahat rahat eve alabilsin diye. Bunu da uyuşturucu parası için yapıyor. Çocuk bir gün eve geliyor ki, televizyon gitmiş. Ocakta kaynattığı koca kova kaynar suyu küvete dökmek için taşırken o kadar küçük görünüyor ki insana. Bir başına yıkanıyor küvetin içinde beyaz köpüklerin içinde. Televizyonda gittiğinden tek bir ses yok evde. Etrafında onunla konuşan bir büyük yok, yol gösteren de; hal böyle olunca Juan gökten inmiş bir melek, bir baba figürü oluyor çocuğun gözünde ve hayatı boyunca yakalayabildiği nadide fırsatlardan birine dönüşüveriyor karşılaştıkları ilk andan itibaren. Konuşmayı sevmeyen çocuk, can kulağıyla dinliyor onu. Zamanı geldiğinde ne olacağına ışık tutan onun sözleri oluyor ve kendi seçimlerini yaşıyor bir yerde ilerde. Babasını bilmediğinden, babası yerine koyduğu Juan’a dönüşüyor hayatta. Gel zamaan git zamaan…

moonlight-mahershala-ali-barry-jenkins-awards-season-gotham-news-jpg-644x761_q100

Küçüklüğünden itibaren farklı bir çocuk Chiron(Şaron okuyunuz). Konuşmayı değil, dans etmeyi ve yemek yemeyi seviyor. Oğlanlarla oynasa da, bir süre sonra sıkılıyor yanlarında durmaktan, anlamsız şeyler peşinde gün boyu koşuşturup durmaktan. Kimseye üstünlük taslamıyor, kaba kuvvete başvurmuyor, sürüye katılmıyor, hal böyle olunca da günah keçisine dönüşüyor. Aynı mahallenin çocukları olan itici veletler de onunla beraber büyüyorlar bir yandan. Tek ve en yakın arkadaşı olan ve ona Black lakabını takan Kevin’la olan yakınlığı, çok farklı boyutlara taşınıyor zamanla. Chiron’un hayatından önemli kesitlerin aktarıldığı her dönemde bir şekilde var oluyor Kevin uzak ya da yakın. Tıpkı ihtiyacı varken onu sevmesini bilemeyen, en sonunda da her şeyi mahvettiğini kabul eden annesi gibi. Chiron iyi ve yufka yürekli bir çocuktan, öyle de bir adama dönüştüğünden annesini affedebiliyor ama film boyunca en çok sorguladığım şeylerden biri oluyor benim de, herkesin anne olup olamayacağı, dolayısıyla biyolojik olarak ebeveyn olmanın kimi zaman bir anlam ifade etmeyişi. Kan bağı sorunları çözmüyor burada olduğu gibi, daha büyük sorunlar yumağını getiriyor beraberinde kimi zaman, sadece daha kolay affediyorsun kendi kanından olanı ve tek tesellin oluyor bu. Henüz küçüklüğünde daha annemden nefret ediyorum derken, bu hali değiştirmek mümkün olmadığından günlerini kendilerini adamdan sayan zorba piçlerin tacizlerine karşı çaresizce durmaya çalışarak geçiriyor. Kendini savunmasını bilmiyor ve bu ona hiç öğretilmemiş. Zaten tabiatından kaynaklı bunun aksine izin vermemiş özel durumu da var. Filmde üç kişinin ona dokunmasına izin veriyor sadece. Biri ona yüzmeyi öğrettiği esnada Juan, diğer ikisi de annesi ve Kevin. Chiron gay olmasına rağmen Kevin’dan sonra ve başka hiçbir erkeğin kendisine dokunmasına müsaade etmemiş. O da hiçbir erkeğe dokunmamış. Juan’dan dinleyip özümsedikleri doğrultusunda yolunu çizmiş ve savunma mekanizmaları geliştirmiş kendine. Üçüncü bölümde karşılaştığımız Black’e dönüşmüş küçük Chiron’a, en az Kevin kadar şaşırıyoruz biz de. Okulda yumuşak lakabı takılan çocuktan, dişleri altın kaplama, kaslı dövmeli bir vücuda sahip sert bir adam çıkmış ortaya. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarındaki tacizden ne kadar bunaldıysa, onu sürekli taciz eden oğlanın sırtında kırdığı sandalye bir milat teşkil ediyor onun için. Polisler onu kelepçelemiş götürürlerken, bindirildiği arka koltuk camından son bir kez bakıyor Kevin’a sırrımızı saklayacağım dercesine. Miami sayfası böylelikle kapanıyor ve Atlanta’da sıfırdan başlıyor her şeye. Bunca yıl boyunca Kevin’ın neler yaşadığını da öğreniyoruz kendi ağzından. İşler onun için de pek iyi gitmemiş. Bir kez evlenmiş, bir çocuğu olmuş. Normal görünmeye-her ne demekse, normal olmaya çalışmış elinden geldiğince. Hiçbir zaman, hiçbir işe yaramadım diyor kendi ağzıyla. Yapmak istediklerini yapamamış, hiç kendi olamamış. On sekiz aylık şartlı tahliyesi, çocuğu ve işi ona hayatından geriye kalanlar. Aşçılıktan kazandığı çok az parayla geçinmeye çalışıyor. Hayatta bir kazananın olmadığını görüyoruz-siz, ben öyle değilim, neler neler yaptım, ne marifetlerim var diyenlere de aldanmayın fazla, şu tek giriş çıkışlı dünyada. Siz bence ben diyene dönüp de bakmayın bir kez olsun daha-. Okul hayatı boyunca ve nihayet bir yetişkin olduğunda rol yaparak kendini akran baskısından kurtarmış Kevin da mutlu olamamış. Bir gün restoranına gelen bir adamın müzik kutusundan istediği şarkı ona Chiron’u anımsatınca, telefonunu istemiş Teresa’dan. Şimdiyse karşı karşıya gelmiş otururlarken, sanki daha önce provasını yaptığı şarkı oluyor onların sesi. John Berger “Hoşbeş” adlı deneme kitabının bir bölümünde “Zenginler şarkıları dinler; yoksullar şarkılara tutunur ve sahiplenir. Hayat zehir ve baldan ibarettir. Anlaşılmaz hayatlarımızın şarkısını söyler bize.” diyen Cesaria Evora’ya kulak vermişti. Geçmiş tecrübeleri anlatan, söylendiğinde şimdiyi dolduran, bir taraftan da gelecekteki bir dinleyen kulağa ulaşmayı umut eden, hep ileriye uzanan, illa ki yolculuklara dair olan ve genel olarak akıbetleri, geri dönüşleri, karşılamaları ve vedaları anlatan şarkının kaderini yaşıyor Chiron ve Kevin, birkaç dakikalığına da olsa.

wxrjosjox9uymm7oaoj4x6klluzqapluxcnwe5h4b9ms0v3rg9yt7iojxyohbcjbhdmdrgxgyisgfql4fmjpkbicmv6ynncjnk6ljakze7grw480-h240-nc

2017-01-23-18-28-46-1716650500

Kendisine yumuşak denen, bağımlı ve öfke kontrolü olmayan bir annenin elinde ne yapacağını bilemeden yaşamaktan ötürü içe kapanıp sessizleşen, cinsel kimlik sorunları arasında sıkışmış kalmış, kendince bir çıkış yolu arayan ve hayatında tanıyıp bildiği tek baba figürünün de uyuşturucu satışından geçimini sağladığını öğrenen, insanların acımasızlığına isyan ederek en nihayet bir gün kendi verdiği kararla kendisi olmaktan vazgeçen, bu yüzden de ipekten kozasını ören Chiron’un tesellisiz geçmiş hüzünlü hayatının tanıkları olarak ayrılıyoruz sinema salonlarından. Bu senenin en sarsıcı filmiydi ben’im açımdan-ben de ben dedim sonunda, iyisi mi siz de bakmayın bir kez olsun bana-. Harika bir afişe, içli bir soundtrack çalışmasına(Little’s Theme ve The Middle of the World başta olmak üzere), Nicholas Britell gibi başarılı bir kompozitöre, neyi ne kadar anlatması gerektiğini çok iyi bilen bir yönetmene, sağlam bir hikayeye sırtını yaslamış, geleceği parlak oyunculardan oluşan da bir kadroya sahip filmden aklımda kalan Caetano Veloso’dan Cucurrucucu Paloma eşliğinde siyah çocuk bedenlerin deniz kenarında ve parlak ayışığının altında coşkuyla kıyıya vuran dalgalar arasında varoldukları sahne başta olmak üzere, ilk önce dalgaların ortasında Juan’ın emin kollarında yüzmeyi öğrenen küçüğün hemen akabinde tek başına kulaç atarak suyun yüzeyinde kalma gayreti ve paralel gidecek olan hayatı ve son sahnedeki bakışı ben’im için unutulmazdı. O kadar ki, illa ki izleyin ve izletin. Chiron’un sınıftaki sandalyesini bir hışımla içeri girdikten sonra, kendisini hayatı boyunca taciz eden ve bu sadislikten zevk alan zibidinin sırtında parçaladığı sahnenin akabinde sessizce yere yığıldığında içinizin yağları erimez ise ve oh olsun demezseniz eğer ben de Meriç değilim. Senenin muazzamı, kıymetlisi ve en özelidir: Barry Jenkins’ın Moonlight’ı.

“Bazen o kadar çok ağlıyorum ki suya dönüşecekmişim gibi hissediyorum.”
i.little
ii.Chiron(Şaron)
iii.Black

moonlight
Trump’ın Oscar’lardaki olası favori filminin toplu halde kadrosu

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: