ROMA

DAEF4BAD-262C-4B6D-B51D-55ED1F7C2C2E

ROMA :

“Yalnızız. Ne derlerse desinler, biz kadınlar hep yalnızız.” Sofia

“S.ktiğimin hizmetçisi.” Fermin

”-Ne yapıyorsun?
 -Öldüm ben.
 -Baksana ölü olmayı sevdim ben.”

GİRİŞ :

Filmi izlemiş iki kişiden ilki, yazıda A kişisi olarak tanımlanmakta olup, film hakkında kendi yorumlarına güvenemediği için konuşma ve sinema heveslisi, burada da B kişisi olarak tanımlanan ve arkadaşım dediği kimseden fikrini almak ve çalmak maksadıyla çeşitli sorular sorar durur kendisine hiç durmadan. Taraflar gençtir ki gençlik geçicidir, kısmen kurnaz ki isteyerek ya da istemeden yıpratıcı olabilmektedirler zaman zaman. Bir de erkektirler. Haklarında verilen bunca bilgi şimdilik yeterlidir. Konuşma başka yerlere kayar, ama neticede kazanan Roma olur. Nasıl mı?:

A-Nasıl buldun? Her yol Roma’ya çıkıyor muymuş? Herkes bir gün Roma’yı yakmalı mıdır öte yandan?
B-Yol bilmem, kundakçı da değilim ama izleri görür, ipuçlarını takip ederim. Her sinema yazısı Roma’ya çıkmalı en azından. Üzerine neler yazılmaz ki?
A-Neler mesela?
B-2019 kararları aldım. Fikirlerimi ücretsiz paylaşmıyorum. Çünkü çalınıyorlar.
A-2019’a girmedik henüz. Daha çok var. Ne olur fikrini söylesen! Hem biralar da benden.
B-Buradaki B kişisi olduğum için mi bira?
A-Filmin ruhuna uygun bir şeyler olsun madem. Mesela mezcal ya da pulque! Cleo’ya ilk seferinde kısmet olmayan pulque.
B-Filmin ruhuna tamamiyle uygun olsun madem, Meksika’ya gidiş dönüş uçak bileti de olsun içinde. Bu içkileri burada bulman zor olur. seni düşünerek söylüyorum yani.
A-Corona’da anlaşalım o halde.
B-Şimdilik o da olur. Hızlı bir giriş yapıyorum ben de. Filmi beğendim. Hem de çok. Bu sene izlediğim en iyi şeydi ya da son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyelim. Cuaron’un filmografisinde ise kesinlikle zirve, tartışmasız bir başyapıt.
A-Fellini’nin Roma’sından daha başarılı buldun mu peki?
B-Ben bu Roma’yı, o Roma’dan daha çok beğendim. En çok da insana ayaklarını yere bastığını hatırlata hatırlata izletmeyi başarıp, sonuçta kendisine hayran bırakmasından ve gerçekçi bakış açısından ötürü sevdim. Siyah beyaz çekilmiş bir film ve bazen fotoğrafta da olur bu, renkte ayrıntılar gizlidir ve o ayrıntıları meydana çıkartamazsan eğer o fotoğraf güçlü olmaz. Ama başarırsan da daha güçlü imgeyi renkle verebilen çıkmaz. Ve burada renksizlik olmuş. Film bittikten sonra renksiz yani siyah beyaz diyecektim, bir film izlediğimi unuttum bile. Deniz dalgalıydı ya, köpükleri beyaz rengi koyu maviydi mesela. Gökyüzü, dağlar, eşyalar, kostümler olmaları gereken renklerde kaldılar aklımda. Meksika’ya gitsem, ailenin kaldığı evi dış cephe boyasından bulabilecek gibiyim. Sence bu mümkün müdür(dedikten sonra ilk defa gülümser B kişisi)?
A-Biz ona tam kıvamında diyoruz.
B-Aynen öyle ve yönetmen terazinin topuzunu kaçırmamayı başarıyor onca hengamenin arasında. Dile kolay evi gördük iki kat ve oda oda. Cleo’nun ve ailenin atlattıkları bir deprem, bir yangın, bir kürtaj, bütün o nankör adamlar ve sürecin politik altyapısı ve siyah beyaz Meksika. Cuaron’un anılarından yola çıkarak yola çıktığı ve öyle de devam ettiği, yarı otobiyografik izler taşıyan, bana kalırsa hiç kolaya kaçmadan seçtiği yolda, genelde çoğu yönetmenin yaptığı üzere bir çocuğun gözünden değil de, dışarıdan bir gözlemci gibi anlatmış olayları. Kamera yetmişler Meksika’sının kendisine dönüşüverdi bir süre sonra. Bu az belki de hiç rastlamadığım bir şeydi. Belgesel bir kameramanın maharetli ellerinden çıkmış gibiydi film.
A-Süresi de bir hayli uzun. İki saat on beş dakikalık bir film bu ve giriş kısmı bir sanatsever değilse eğer ortalama bir seyirciyi ekran karşısından kaçırtacak cinsten.
B-Yani evet, ortalama sinema izleyicisine sorsan hizmetçi kızın güncesini izlemeye mi geldik biz buraya diyebilir mesela. Filmin ilk dakikalarında Cleo’yu takip ediyoruz ve en büyük aksiyonunun yerleri yıkamak, köpek kakalarını süpürmek, aksi halde tekerleklerin altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıya geldiklerini görmek, çocuk odalarını toparlamak, çamaşırları yıkamak ve asmak, sonra da çocukları okuldan toplayarak, günde posta posta yedirip içirip giydirmek, aynı zamanda sabahları uyandırma servisleri gece olunca da ninnilerle Adile Teyze gibi masal okumak olduğunu görüyoruz. Sabah uyandığı andan. yatasıya kadar hiç durmadan çalışıyor genç kadın.
A-Cuaron telaşsız o halde gişe konusunda.
B-En az Netflix kadar ve elbette telaşsız. Children of Men, Great Expectations, Gravity derken çoğu profesyonel olmayan oyuncularla, starsız ve İspanyolca, zaman zaman da altyazısız bir film yapmış. Bu cüreti gösterecek kıvama gelmiş çünkü. Ama iddiası var, o da şöyle; filmin her şeyi olmuş bir taraftan. Yönetmen Cuaron, senarist Cuaron, görüntü yönetmeni Cuaron, kurgu ve yapımda da kendi ismi var. Daha ne olsun? Onu ustalık dönemi işine hazırlamış bir sürecin ertesinde hayat ona tartışmasız başyapıtını bahşetmiş. Artık dilediği kadar Harry Potter çekebilir. Çeksin de, hakkıdır.
A-Meksika tarihini çok bilmiyoruz.
B-Ama öğreniyoruz sayelerinde. Böyle bir işi ne yalan söyleyeyim ben Inarritu’dan beklerdim. Fakat bir başka Meksikalı çıktı ve hem bir dönem filmi yapmış oldu hem de kendi çocukluk tarihini, büyüme sancılarını anlattı bize. Nostaljikti, orijinaldi, merak uyandırıcıydı, çok ama çok güçlüydü.
A-Başrolde kadın oyuncular vardı.
B-Film bir kadın filmiydi zaten. Feminist bir bakış açısı vardı ve bu baskındı son derecede. Erkekler hep bıraktı gitti hatırlasana.
A-Bu bir özeleştiri mi?
B-Elbette. Hatırlarsan sadece Cleo durabildi konsantre olmuş, gözleri kapalı tek ayağının üzerinde. Bu film onun mucizesiydi, belki de mucize oydu. Bebeği istemedi çünkü babasının genlerinden geçebilecek sorumsuzluk duygusunu biliyordu. Sorumsuzluk artı başıboşluk, adilik…Cleo, o adamdan çocuğu olsun istemedi, çocuk istemedi değil. Bebeği ölü doğdu çünkü tereddütleri vardı ve bebek onu duydu. Çünkü mucize Cleo’da saklıydı. Bir aile babası mesela yani Sofia’nın kocası buzdolabındaki boş kutulardan ve yerlerdeki köpek kakalarından sıkıldı. Sonra da bıraktı ve gitti dört çocuğunu ve de karısını. Bunu aklın alıyor mu, almalı çünkü bu oluyor. Biz erkekler sıkılıveriyoruz kolaylıkla. Bir başka adam Sofia’ya aklın dağılır belki bahanesiyle birlikte olmayı teklif etti, reddedilince de o kadar da güzel değilsin dedi. Sözde erkeklik gururunu kurtardı akşam akşam. Hepsi bir manyak, hepimiz bir/biraz manyağız aslında.
A-…
B-???
A-Oluyor bazen. Bende de müthiş bir bırakıp gitme hisse var şu sıralar.
B-Tamam da geride bırakacağın dört çocuğun yok. Onlarla ve tüm hayatla nasıl başa çıkabileceğini düşünerek kahrolmayacağın bir karın da yok. Doktorluğu bırakıp Acapulco’da sevgilinle balık tutmak da neyin nesi?
A-Allah’tan evlilik ve çocuklar bana uzak.
B-O zaman da hiç büyüyemiyorsun, bencil oluyorsun. Benden söylemesi.
A-Yaşlanmadan yaşamak istiyor olamaz mıyım?
B-Bu söz var ya Cuaron şurada olsa seni alnından öperdi nazikçe.
A-Nedenmiş o?
B-Çünkü şimdiye dek senden duyduğum en yaratıcı ama aynı zamanda dahiyane cümleydi. Varsın sende büyüme.
A-Yani. Hadi gidelim sana bira ısmarlayacağım. Dahiyane filan dedin kalbimi fethettin.
B-Sonra da sabaha kadar Roma’dan konuşuruz.

CBB2DFF8-AB3A-4E4F-9331-C61DEEEF766E

Bu ROMA başka ROMA :

Yukarıda konuşulanlar ışığında hatırlayacağınız üzere bir hizmetçi kızın güncesi’nin filmi olabileceğine dair kafada şüpheler oluşturan anlatının ilk dakikalarına gelmeden, jeneriğin aktığı ilk sahne insanı Yunan düşünürlerin yaşadığı çağlara götürecek cinsten. Herakleitos’un yaşasaydı eğer işte beni anlamış bir adam çıkageldi nihayet diye rahat rahat haykırabileceği bir sahne bu aynı zamanda. Tüm hayatın, bir filmin de özeti, anafikri bu sahnede aktı gitti sanki. Tıpkı hayat gibi akan, yerlerden süpürülen ve en nihayet gidere ulaşan suları görüyoruz burada. Hiçbir şey aynı kalmayacak, her şey akacak, değişecek, kimse ve hiçbir şey aynı olmayacak, hayat başlayacak başlamasına ve de bitecek bir günde der gibi yolunu buluyor sular. Bize uzun gelen ömrümüzse bu kadarlık bir şey aslında. Kısa, sonlu ve gideceğimiz yer belli. Roma da hayli uzun süresiyle size uzun gelebilir ilk başta ama sonlu nihayetinde. Her şey olup bitiveriyor yaklaşık bir sene içinde.

Filme ismini veren Roma, Mexico City’de bulunan bir semtin ismi. Mexico City’nin göbeğinde, kolonyal tarzda, rengarenk evleriyle ünlü. Fakat inanın siyah beyaz da güzel Roma. Dönem itibariyle ‘68 yılında yaşanan ve tarihe Tlatelolco Katliamı olarak geçen, 26 kişinin de ölümüyle sonuçlanan, 27 Ağustos 1968’de Zocalo Meydanı’nda yaşanan öğrenci protestolarının devamında gelişen olaylara bir başka ayaklanma ile gönderme yapılan 1970-1971 yıllarında geçiyor film. Meksika, Dünya Kupası’na ev sahipliği yapıyor aynı tarihlerde. Ve sözde 26 ama insan hakları eylemcilerine göre 350 kişinin hayatını kaybettiği(çoğu da üniversite öğrencisidir), binlerce yaralı ve gözaltı, pek çok da kaybın olduğu çok ağır bir bilanço var ortada. Nerede oldukları asla bulunamış kayıplar bir yanda,  attığı dört golle rüzgar gibi esen on numara adam Brezilyalı Pele var diğer tarafta. Zafer her zaman dar alanda, top peşinde ordan oraya koşuşturup duran adamlardan yana bir şekilde.

714E2924-FCBF-46CC-B381-3A46F89892AD

50D35503-E42B-495B-AC6D-2E1D96FA989A

Cleo biri kız olmak üzere dört çocuklu bir ailenin yanında çalışıyor. Mesoamerican kökenleriyle geldiği orta sınıfa dahil, beyaz tenli ailenin yanında yerini her daim bilmek zorunda olmanın sükunetiyle yaşıyor. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda da sesi kısık kısık çıkıyor. Her zaman haddini bilmek zorunda. Evin hanımı hayatında ters giden şeylerin acısını ondan çıkartıyor kimi zaman. Bunu istemeyerek yapsa da, ilk kurban keçisi hep Cleo oluyor. Cleo’ysa zamanla ailesi yerine koyduğu ailenin yanında zaman zaman horlansa da, ağır sözler de işitse, bir başka işe alışmanın belki de, belki de kapının önüne konmanın verdiği korkuyla karşılık vermiyor, veremiyor hiçbir zaman. Filmin ilk dakikalarındaki pervasızlığı, kısıtlı hayatında küçük şeylerden mutlu olarak yaşadığı anlar Fermin’in onun kendisinden  hamile kaldığını öğrenir öğrenmez toz olmasıyla azar azar sonlanıyor. Ölü bir bebek dünyaya getirmesinin ardından da yüzü gülmez oluyor Cleo’nun. Bazen adamlar, kadınların yüzündeki pırıltıyı solduruyorlar. Cleo’nun yüzündeki gülümsemesi de böyle soluyor, kara sarı, mutsuz bir suratla derin düşünceler içinde dolaşıyor bundan böyle evin içinde. Ve kendini suçladığını görüyoruz sonunda, deniz kenarında bebeğinin doğmasını istemediğini itiraf ediyor ağlayarak. Doğumhanede bir kız çocuk dünyaya getirdiğini Cleo ile aynı anda öğreniyoruz. Bebeğinin cinsiyetini zerre önemsemediğini, sadece bir bebekle üstelik bir yandan onu ve bebeğini istemeyen babasızlığıyla bir yandan da hayatla nasıl başa çıkacağının düşünceleri içindeyken, en nihayet kararı bebek veriyor ve doğamadan ölüyor. Sosyal medya hesaplarında kocalarıyla el ele doğumhane pozları veren kadınlar, utanın. Bazen bazı kadınlar doğuma yalnız gitmek zorunda kalırlar. Üstelik bunun için Meksika ya da Almanya’da doğmuş olmanıza gerek yoktur. Tıpkı hepimizin ayrı ayrı tabutlarımıza yalnız girdiğimiz gibi. 

Fermin, Cleo’nun aynı evde hizmetçi olarak çalışan meslektaşının erkek arkadaşının kuzenidir. Daha ilk dakikada adamın aç olduğunu görürüz. La Casa del Pavo’da Cleo’nun yarım bıraktığı kolasını başına diker hızlıca. Gizli gizli çalışan paramiliter bir örgütün bünyesinde sözde dövüş sporları adı altında faşist de bir ideolojinin etkisi altında, anasız babasız geçen çocukluğunun acısını çıkartmaktadır aslında. Meteliksizin tekidir, hor görülmüştür her zaman, sevmek nedir bilmemektedir. Aslında şanssız ve zavallı ama öte yandan acımasızlığına ve aptal aptal hareketlerine tanık olduktan sonra siz de en az Cleo kadar nefret edersiniz ondan. Belki Cleo benim kadar nefret etmemiştir fakat bu cahil, kaba saba adamdan ben kendi adıma nefret ettim. S.ktiğimin hizmetçisi’ne ithafen sen kim oluyorsun dallama diyecekken doğumhanede bile pek fazla sesi çıkmayan Cleo öylece bakakalır bu canlı saçmalığın ardından. Yine halk ayaklandığında Fermin elinde silahla çıkagelip mağazada bulunan Cleo ve çocukların anneannesine silahını doğrulttuğunda, korku ve telaştan suyu gelen genç kadın bir kez daha düşünmüş olsa gerek meziyetlerine tetikçi ve yarı profesyonel katil sıfatlarını da ekleyen baba adayından gelen genlerle doğacak çocuğunun nasıl bir şey olacağını.

3CAA1791-0CB6-4865-9B71-A8C74AF6F1B7

13619F5E-D743-4D99-BB6B-ACB7A828F741

Yarı otobiyografik olduğunu belirttiğimiz filmde Cuaron yüksek ihtimal evin hayal gücü en yüksek oğlu iken, doktor olan babalarının bir başka kadını annesine ve tüm kardeşlerine tercih etmesiyle, aileye yaşattığı travmayı ve huzursuzluğu anlatırken bir yıl içinde değişen hayatlarının tıpkı filmin jeneriğinde akan ve yolunu bulan su gibi, önce alt üst olduğunu, sonra da toparlandığını görürüz inceden. Her şey her zaman dört dörtlük olamıyor yazık ki. 1970 yılını 71’e bağlayan günlerin önce ve sonrasında evin tüm fertleri büyürler farkına varmadan. Tek değişmeyen şeyse Calle de Tepeji’de yaşadıkları 21 numaralı evdir. Bir de evlerinin garajına zar zor sığdırdıkları arabalarının yerine gelen daha mütevazi boyutlardaki Renault marka arabaları.

Babaları çocuklarına görünmeden kendi özel eşyalarını ve kitaplıklarını götürür beraberinde. Sofia yaşayacakları olası maceralarla avutur çocuklarını. Oaxaca’ya gideceklerdir beraber, Disneyland pahalıdır çünkü. Çocuklar Cleo’nun bir sahnede özlemle andıkları köyüne gitmek isteriz derler. Kadınlar ve çocuklar erkeksizlikten kenetlenirler. Başka da çareleri yoktur. Dönem çalkantılı, Meksika politik olarak huzursuz, kadınlar erkeksiz, çocuklar babasız yaşamak zorundadırlar bundan böyle.

Erkeklere mi ne oldu, dedim ya biri sopa eşliğinde öğrendiği figürlerle hayatında amaç edindiği dövüş sporunu bir üst mertebeye çıkartarak eli silahlı bir paramiliter ya da kontrgerilla oldu, diğeri de balıkçı oldu Acapulco’da. Ellerinden gelenin ancak bu kadar olduğu bir dünyanın erkekleriyle karşı karşıyayız tüm on yıllık süreçlerde. Değişen bir şey yok aslında. Meksika, Türkiye, o kıta, bu kıta, her şey dünyanın her yerinde benzer ya da benzerlikler taşıyan pek çok ülke ve ülke insanı var bu dünyada. 

Filmin en enteresan sahnesi çocuğunun babasını bulmak üzere yola çıkmış olan Cleo’nin bindiği otobüsten indiğinde Fermin’in nasıl bir ortamda yaşadığını görmemiz oldu. Yol desen çamur deryası, her yer su birikintisi, öte yandan mikrofondan bir ses gecekondu ahalisine sesleniyor altyapının iyileştirileceğine, artan su talebine cevap vereceklerine dair. Birlik olmalıyız diyor aynı ses, sefaletten doğan birlik bir süre sonra kendisini gösteriyor. Düz bir alanda idman yapmak üzere toplanmış civar gençleri gerçekte bir karakter olan Profesör Zovak dedikleri bir şahsiyetin eğitmenliğinde antrenman yapıyorlar. Televizyona çıkan, biraz sihirbaz, biraz antrenör, biraz showman, biraz yogacı, biraz her şeyden ama neticede dişleriyle bir arabayı çeken, gözleri bağlıyken tek ayağının üzerinde dengede durabilen, yine zincirlenmişken ve kapatıldığı tabut ateşe verilmişken zincirlerini kırarak hoplaya zıplaya dışarı çıkabilen, kısaca zincirlere takık, en çok da televizyon karşısındaki yığınları bu anlamsız deneyleri ve deneyimleriyle kendisine hayran bırakan dönemin fenomenlerinden biri. Sadece lamaların, dövüş sanatı ustalarının ve bazı müthiş sporcuların yapabildiği hareketi gösterip mucizenin bunda gizli olduğunu söylerken, izleyiciler arasından hareketi yapmaya çalışanlar çuvallarken, sadece Cleo yapabiliyor sanki bu hareketle doğmuşçasına. Cleo kara bahtım kör talihim diye depresyona giredursun, aslında bu mucize filmin baş aktörü olarak ve yönetmen Cuaron’un belleğinde unutulmaz bir yer edinerek belki de elli yıl sonra bizi sade hayatı, mütevazı tavırlarıyla kendisine hayran bırakan Cleo rolündeki Yalitza Aparacio aslında. Kamerayı umursamaz bir şekilde hareket ederken, rol yaptığını kendisi de unutmuşa benziyor ve ortaya senenin en doğal oyunculuğu çıkıveriyor. Dönemin kırsal kesimindeki adaletsizliklerden, beklenen toprak reformunun yerli halkı perişan etmesinden ötürü, köyünü bırakmış, hizmetçilik yapmak üzere burjuva ailelerin yanına sığınan nice Cleo’lerin neler çektiğini de görüyoruz bir yandan. Geldikleri evin sahiplerini kendi ailelerini unutarak aile biliyorlar, ta ki an gelip de onlardan olmadıkları kibarca hatırlatılana kadar. Ama düşünüyorum da karaktersiz Fermin’in oyuncağı olacağına, zengin evin hizmetçisi olur, kendi paranı kazanırsın bir yandan. Fermin’in yaşadığı mahalleyi gördükten sonra, Roma’nın Mexico City’nin cennetlerinden biri olduğunu görüyoruz. 

3AF8DC3B-AB03-448B-8D58-24A5254C34F8

920F1B04-7B6B-49E1-86D9-67ABD03CB748

Neden ROMA?

Bir başyapıta yakışacak bir isim ROMA. Bazı adamların pek çok konuda daha yetenekli olduğunu gösteren bir film ROMA, canlı örneğiyse Alfonso Cuaron. Başroldeki deneyimsiz oyuncusunun Hollywood starlarına taş çıkardığı bir film ROMA, onun canlı örneği de Yalitza Aparacio. Zaten sempatiyle yaklaştığım Meksika halkına, zengin tarihlerine ve benzer acılarını hatırlatan dönemlerine tanıklık etmek açısından, öğretici de bir film ROMA. Ang Lee’ninkine benzer suçlamaları en az Ang Lee kadar hak etmeyen ve büyük bütçeli stüdyo filmlerine evet dediği için filmografisindeki benzersiz filmlerden yola çıkılarak eleştirilen ve sinemacı olmasaydı kozmonot olmak isteyen Cuaron’un bir önceki filmi Gravity’e Roma’da yer alan bir başka bilim kurgu filminin sahnesiyle selam çakan, kısaca eleştirmenlere ve seyircilerine tatlı tatlı havasını atan bir film aynı zamanda ROMA. Politik zemini çok doğru bir şekilde kendisine fon oluşturan, sınıf farkını, ırk ayrımını, sosyal eşitsizliği, eğitimsizliğin farkını, karaktersizliğin farkını, sancılarla ergenliğe geçişi, ailenin dağılabilirliğini, iki karşıt cins arasındaki sonsuz uçurumu, acılarla büyüyüp acılara tutunmadan yaşamanın imkansızlığını gösteren bir film ROMA. Aynı zamanda tezatlıkları, olacakları gösteren evrenin kimi işaretlerine engel olamayışımızı ve bunun sadece bir his olarak kalışını anlatan ender filmlerden olduğu için ROMA. Bir yanda düğün varken, diğer yanda dağılmış ve toparlanmaya çalışan bir aile, evdeki huzursuzluk yüzünden kardeşlerin neredeyse ölümle sonuçlanabilecek kavgaları, kendi aralarında silahlanmaya pek meraklı beyaz ve yerli ırk, doldurulmuş hayvanlarla bezeli bir evde geçen anlamsız yeni yıl kutlamalarında yaşanan gariplikler, Cleo’nun tam da pulque içecekken kırılan bardağı ki bu filmde yer alan en önemli metafordu bence, işte en çok bu ve benzer anlar yüzünden ROMA. Son olarak bu sene, şimdiye dek izlediğim en iyi film olduğu için ROMA. 

Ölüm döşeğinde olsanız bile izleyin. Nasıl olsa ölecekseniz, bari iyi bir şeyler izlemiş olarak gidin gideceğiniz yere. Nasıl olsa aynı giderde buluşacağız bir şekilde. Ben mi, ölüm döşeğinde olsam mı, muhtemelen yapacak daha iyi bir şey bulamayacağımdan iyi bir film izlerdim gitmeden önce. Sinemanın büyüsüne ve gücüne tanıklık etmekten daha yüce bir duygu yok benim için. Libo’ya ve tüm Libo’lara.

Libo’ya.” Alfonso Cuaron

8912DD7D-63E2-46AD-8A30-A421B29118AE

7AC2BF7F-872D-4AFF-A6F2-9F4615BDB4E7

NARCOS : MEXICO – DÖRDÜNCÜ SEZON

B624F69B-F5F9-443D-8D4F-8AC3EC956F46

NARCOS : MEXICO – DÖRDÜNCÜ SEZON

“-Rüşvete neden ısırık deriz Ajan Camarena?
  -Çünkü herkesin yemesi gerekir.”

“Yaşam bizi isteklerimizle sınar en çok.”

“Size şehrinizin büyük bir suç operasyonunun merkezi olduğunu gösteren birkaç işaret: Birdenbire etrafa para saçılmaya başlar; arabalar, uçaklar, gayri menkuller. Herkes bir şeyler alır.” Dış ses

“Bir fille karşılaşan bir grup kör adamın hikayesi: Biri hortumuna dokunur, diğeri yan tarafını okşar, diğeri de kuyruğunu tutar. Hepsi de filin bundan ibaret olduğunu düşünür. Çok yakınında durduklarından resmin tamamını göremezler.
 Bakış açısı her şeyi değiştirir.”

“Madem çölü gördün, sırada yılanlarla tanışmak var.” James Kuykendall

“Bazen yerini bilmek iyidir. Yani olduğun yerde kalmak.”

“-Kurtlarla ayılar aynı takıma girerse ne olur? 
  -Birileri yemek olur.”

“Günahın içinde bile bir aziz olabilirsin.”

Ben işimle ilgilenmiyorum. Bir imparatorluk kurmak için buradayım.” Felix

“Hiçbir şey bulamadılarsa, bulmak istemedikleri içindir.” Kiki

“Birisi D.C.’yi arayıp Guadalajara’yı teslim ettik desin.” Kiki

GİRİŞ :

İlk üç sezonunu onar onar izledikten sonra geldik dizinin dördüncü sezonuna. Bu defa ve ilk defa olmak üzere Kolombiya’dan ayrılıyoruz. Dünya haritasına göre Panama Kanalı’nı geçiyoruz ve Kuzey’e doğru ilerliyoruz. Panama, Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, El Salvador, Belize, Guatemala derken Mexico ülke sınırları içerisinde geçecek olan on bölümlük maceraya atılıyoruz. Hiçbir zaman görmeyeceğimiz ve fakat dizi müddetince ismen bizimle yaşayacak olan Mexico City dışında Sinaloa ve Guadalajara’yı mesken ediniyoruz on bölüm boyunca. Kolombiya sınırını geçtikten sonra işler sıkıcı bir hal alıyor mu peki bundan sonra? Malum Escobar öldü, Cali Kartel yandı bitti kül oldu, işler sombrerolu, tekila kafalı adamlara mı kaldı diyecek olursanız, bu adamların öyle yenilir yutulur cinsten olmadığını, ister aydınlık ister karanlık taraftan olsunlar yaşadığınız sürece unutamayacağınız karakterlere imza atmış olduklarını göreceksiniz. Escobar’ın tek adamlık zirvesinden sonra çok ortaklı Cali Kartel’de ne anlatılabilinirdi ki en fazla derken ilk ikisinden çok daha iyi bir sezonla karşılaşmıştım üçüncüsünde. Eleştirileri boşverin, biraz sabırlı olun ve dördüncü sezonu sakın ola es geçmeyin. Çünkü bu hepsinden iyi. Dişinizi sıkın derken bunu her anlamda yapmanız gerektiğini göreceksiniz. Bürokrasinin çarklarına takılmış dönmeyi reddeden, adam kayırma ve rüşvet üzerine kurulu bir düzende fark yaratmaya çalışan dürüst adamların çabaları ve maruz kaldıkları karşısında yüreğiniz burkulacak. Azmin zaferinin kendisine ve sevdiklerine çok büyük bedeller ödettiği bir dava adamı var ayrıca yine bu sezonda; efsane bir adam “Kiki”. Üstelik gerçek hayat hikayesi. Dava adamı olmanın ne demek olduğunu göreceksiniz sayesinde. Kurgusu çok başarılı olan dizinin finali ilk bölümde yer alıyor zaten.  Karanlık adamlara gelince nasıl karanlıkken daha karanlık olunabilineceğini gösterdiler bize. Olunur muymuş, olunurmuş. Uyuşturucunun etkilerinden nefret edecek, onun sayesinde insanın içindeki hayvanı coşturan ve elini kana bulatan şeyin aniden ortaya çıktığını görünce insan denen hayvan, pardon varlığın zarar verme duygusunun yüzeye yakınlığını görecek ve ürpereceksiniz. Zaafları, kompleksleri, sözde kötü kaderleri olan kötü adamları önce seveceksiniz, sonra iyinin tarafında olmanın sarhoşluğu kaplayacak yüreğinizi azar azar. Ortaya karışık mı? Yok, öyle olsa ben olmazdım orada. Bu başka. Saçmasapan soygun dizilerine ayıracağınız vaktinizi Narcos’ta geçirin bu defa. İkisi de İspanyolca nasıl olsa. Artık İngilizce dinlemenin modası geçti, yükselen dil İspanyolca bol bol karşımıza çıkacak bundan sonra.

C6D25B0C-A2D0-43F6-A5A1-A1D90B1E37AB

DC61162F-6CFA-4396-A845-27CE2D2CE8A2

NARCOS : NARKOTİK

Guadalajara’da, 1985 yılındayız. Dış ses erkek sesi ve İngilizce olarak anlatıyor olayları. Dürüst olmak gerekirse mutlu bir son yok, bir son bile yok anlatacaklarımız için diyor. Zira içlerinden bazısına güvenmemiz gereken bir dizi kurumun bir araya gelerek son otuz yılda uğruna Meksika’da yarım milyon insanın öldüğü, tanksız tüfeksiz uyuşturucu savaşlarının ağırlığını anlatıyor bize ağır ağır ve biliyoruz ki toz hafiftir ve böyle hafif bir şey’in sonuçları nasil bu kadar ağır olabiliyor? Bizlerse sadece son beş yılına tanıklık edeceğiz bu sezonda. Lope de Vega 881’de komiser Kiki Camarena’nın eli kolu bağlıyken yüzüne kapanan kapının ardındaki isim olan Miguel Angel Felix Gallardo’nun hikayesine geçiyoruz hızla, yani bundan beş yıl öncesine. Uyuşturucuya geçişte bir eşik olduğu söylenir diyor aynı dış ses, yani ottan esrardan, gerçek beyaz’a geçişte. İşte o geçişin nasıl olduğunu görüyoruz satış aşamasında. İşler büyüyor, hırslar büyüyor, adam aynı adam olsa da pasta büyüdükçe ısırıklar artıyor bir taraftan, birkaç iyi adam çıkıyor diğer taraftan. İnsanları uyudukları uykudan sarsarak uyandıran bir adam filizleniyor yavaş yavaş. Bu hikayede bunu yapan kişi “Kiki” oluyor. Polis Kolejlerinde ders olarak izletilmesi gereken bir karakter olarak damgasını vuruyor tüm diziye.

RAFA ve FELIX :

Yetmişler Meksika’sında otun kaynağı olarak bilinen üç yerden biri Sinaloa ise, diğerleri Chihuahua ve Duranga imiş. Fakat otun asıl doğduğu yer ve bu oyunu oynayan adamların çıktığı yer kısaca haydutlar diyarı Sinaloa imiş. Bizlerse verimli tarlalar, afyon ve Meksika marihuanası dolu tepelerin arasından çamurlu ayakkabılarıyla eski motorunu topuklayarak gelen adamla tanışıyoruz nihayet: İri cüssesi, güldüğünde ortaya çıkan tekmili birden bembeyaz dişleri ve eğik sırıtışıyla Rafael Caro Quintero, kısaca Rafa. Condor operasyonu kapsamında buradaki bir grup çiftçinin kuzeye gönderdikleri otlarla zengin olduklarını öğrenen hükümet, milli ordunun askerlerini afyon tarlalarını yaksın diye gönderedursun, kilisede sıkıştırılan Rafa’yı güvenlik polisi olan Felix kurtarıyor. Buraya kadar aynı yolu yürüyen bundan sonra da yürüyecek olan ikiliden Rafa işin mutfağında yer alıyor. Çiftlikten, hasattan, verimden, su kanallarından, ot yetiştiriciliğinden anlayan artist ruhlu bir çiftçi özünde. Zamanında dersine iyi çalışmış, özünde bir Meksika köylüsü ve köyünden çıkmış olsa da hiçbir zaman içindeki köylü ruhu kaybolmuyor. Ottan, kokaine geçmemekte en çok direten de o oluyor. Ama hep daha fazlasını isteyen Felix’in hırsına yeniliyor. Karanlık tarafın karanlık dava adamı ve beyni o değil asla. Aşık oluyor, hem de bakanın kızına. Noel gecesi kızı kaçırıyor ve ilk belayı başına almış oluyor. Aşk belasını. Bakan baba da cabası. Kız ateşli, ateşli olmasına, gönüllü de amma ailesine teslim ediliyor nihayetinde. Aşk acısıyla tanışan Rafa üstesinden gelmek ve acısını dindirmek için kokaine saplanıyor, olmadık işler yapıyor. Çevresindekilerin kafasını ütülüyor hiç durmadan. Kafasını ütülediği isimlerse Don Nesco, El Chapo filan. Fakat onlar bile bir süre sonra geçer atlatırsın’dan, duymak istemiyoruz’a geçiş yapıyorlar hırsla. Siz hiç aşkı tatmamışsınız, bayramda seyranda daha kötü oluyor herkes mutluyken diye sitem ettiği adamlara ısrarla, şu şarkıda şunu yapıyorduk, beraber  yüzecek, dondurma ya da çikolata yalayacaktık diyen Rafa’yı susturmak için kokain ikram eden koca koca adamlar bu sayede daha az zayiatla atlattıkları Rafa’nın aşk maceralarından uçarak kurtuluyorlar ancak. Romantik prens tarlasındaki afyonla uğraşısı azaldığı andan itibaren içinden çıkan romantik prens’in yörüngesine giriyor. Rahmetli babaannem insanlar boşlukta olmadık işlere sararlar, insana meşguliyet gerek her daim derdi. Ne kadar haklıymış. Rafa’nın da boş zamanlarında canı çok sıkılıyor. Bir anlam yaratmak konusunda da farkındalığı esrardan kokaine geçişle sınırlı kaldığından çılgınlıklar peşinde koşup duruyor. Rafa bir gün bir anda kafası çok ama çok dumanlıyken iki turisti DAE’den diye hunharca öldürüyor. Vücut bütünlüklerini bozuyor. Rafa eşiği geçiyor ve içindeki hayvanın en ilkel duygusuna teslim oluyor.

CED2D38C-A40F-435A-8BBE-68AE1F04549D

Felix’se bir zamanlar güvenlik polisi iken zekası, hırsı, öngörüsüyle ön plana çıkıyor. Bir imparatorluk kurmak ve Meksika’nın en zengini olmak hevesindeki sıska ve ciddi adam yürüdüğü dikenli yollarda defalarca horlanıyor, burnu sürtülüyor, işkence bile görüyor, pek çok ortamda adam yerine konmadığı görülüyor; ama mücadeleci yapısı onu pes etmekten alıkoyuyor. Kardeşlerini katleden Aztek Kralı Huitzilopochtli’ye benzetiliyor. En korktuğu şey panik. En kolay harcadığı şey insan, karısı ve çocukları da dahil. Ve kazanıyor diyeceğim ama dilim varmıyor çünkü hayatta kazanan tarafın olmadığını bildiğim bir yaşa geldim, kaldı ki bir uyuşturucu baronu kazanmaz, başarılı olduğu zamanlar vardır, yükselir yükselir yükselir ama bir gün muhakkak düşer. Başarı göreceli bir kavram, uyuşturucu işinde yapılan kariyerse hayli tartışmalı olduğundan, başarılı ve dolayısıyla zengin işadamı pardon iş insanı olma mertebesine erişen ve bu uğurda bir otel bile alan Sinaloa’lı Felix’in Mariachi müziği ve tekilanın doğduğu topraklar olan Guadalajara’daki hızlı yükselişine tanıklık ediyoruz. Bu da şöyle oluyor, ottan çöpten kazandığı büyük büyük paralarla kendine güveni gelen Felix, Meksika’da karteller öncesinde, uyuşturucu maçının oyuncuları belirli bir şehir ya da bölgede uyuşturucu işi yapmak için  polisten izin satın alan çoğunluğu Sinaloa’lılardan oluşan tek tabanca kaçakçılar iken ve bu sistemin “Plaza Sistemi” diye bir adı varken, Meksikalı kaçakçılar için bir birlik oluşturmak ve bunun için doğru plazalardan yeterli sayıda patronu üye yapmak gayretindeki Felix’in hayali gerçekleşiyordu kısa süre içinde. Böylelikle Meksika’nın korkunç yollardan çok korkunç paralar kazanan feci korkunç adamları bir kez olsun bir arada çalışabiliyorlar ve ister resmi deyin ister gayri resmi, Meksika’nın ilk uyuşturucu birliği altında birleşiyorlardı onun sayesinde. Bu arada dizinin iyi adamları mı ne yapıyorlardı Camelot’ta içmek dışında? Bürokrasi çarkının dönmesini bekliyorlardı dört gözle. Sinaloa’lı bir avuç kovboysa her hafta kazandıkları en az otuz bin doları nerelere sıvayacaklarının telaşına düşmüşlerdi çoktan. Satın alınan gözlerden uzak malikanenin içinde yaptıkları motorsiklet yarışında havuzun dibini boylayan bir motora karşı duyulan vurdumduymazlık bunun sadece bir kanıtıydı.

07D7FA39-EE63-4E61-9AFE-14A55C503113

KIKI CAMARENA :

Uyuşturucu karteli oluşturma yolunda ilerleyen Felix’in karşısına çıkmaya cüret edecek olan dava adamı Kiki’yse hamile eşi ve şimdilik bir oğlu ile California’nın Fresno şehrinde yaşıyor aynı zamanlarda. Miami’den teklif beklerken ve o teklifi hiçbir zaman alamazken, bir anda kendini Guadalajara’da buluyor. Yükselemediği takdirde kariyerinin son bulacağından emin, deniz kuvvetlerinden DEA’ya yani uyuşturucuyla mücadele birimine geçmiş Meksika doğumlu Amerikalı bir ajan. Dürüst ve namuslu. Bu vasıflarıyla ve gerçeklerin üzerine gitmekteki gözüpekliğiyle, yeni tayin bölgesinde de sivrilmeyi başarıyor. Meksika’lı federallerin üçkağıtçısının çok olduğunu anlaması ise çok fazla zamanını almıyor. Bölgeyi gözetlemek, bilgi ve veri toplamak dışında eli kolu bağlı oturan iş arkadaşlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Camelot adında, federaller, polisler, milli zabıta, KGB ve Gestapo karması Federal Güvenlik Ekibi(DFS)’nin hep beraber güle oynaya içki içtiği barda daha ilk akşamından El-Azul’a varlığını hissettirmeyi başarıyor bir yandan. El-Azul rüşvetin, adam kayırmanın, mafya ile kol kola yaşamanın tarihini yazan yozlaşmanın tepe olmasa da sağlam bir noktasında yerini çoktan sağlamlaştırmış bir komutan. Göründüğü sahnelerde ekibinin başında olmaktan çok, mafya ile yan yana durduğu anlarda çıkıyor karşımıza. Hal böyle olunca bir meslektaşı manidar bir soru yöneltiyor Kiki’ye: “Yıllardır süren kurumsallaşmış yozlaşmayı bitirmek için bir planın var mı?” Varsa bile bir misafir olduğu ve fazla gürültü çıkartarak ev sahibini rahatsız etmemesi gerektiği hatırlatılıyor her daim. En nihayet arı kovanına soktuğu çomaklar yukarıdakileri çok fazla rahatsız ettiğinde, Kiki’yi içeri alıyorlar. Yani kaçırılıyor. Her saniye önemliyken ve kaçırılışının üzerinden tam on sekiz saat geçmişken, başta ABD’de James, Meksika’da Jaime olarak çağrılan amiri bir yanda, gözü yaşlı eşi diğer yanda çırpınıyorlar onu kurtarmak adına. Bekledikleri destekse Amerika’daki DAE’de çalışan meslektaşlarından geliyor. Fakat dayanışma hayat kurtarmıyor. Meksika hükümeti işi ağırdan aldıkça, sorgu ve işkence süresi uzayan Kiki’nin konuşmayacağı anlaşıldığında Felix işini bitirtiyor. Bir hafta sonra bulunuyor cesedi. Kiki’nin cansız bedeninin başında beklemekte olan morg görevlisi Kafka’nın Dönüşüm’ünü okurken, zavallı eşi Mika kocasının ne hale geldiğini görmek ve vedalaşmak üzere geliyor başına. Sol kaburgaları ve ön kolu ve kafatası ve çenesinde çoklu kırıklar olan Kiki, sert bir cisimle kafatasının sağ tarafına aldığı darbe sonucunda ölmüş. Bu arada bize gösterilen kadarıyla kendisinden geçtiği anlarda adrenalin verilerek hayata döndürülüp, konuşması için tekrar tekrar işkence edilmiş. Otuz sekiz yaşında dürüst bir adam üç çocuğunu ve karısını geride bırakarak yok olup gidiyor, giderken de çilesini dolduruyor kısaca. Leyenda Operasyonu onun adına düzenleniyor. Bu arada Amerika suçsuz mu? Pek çok iddia var CIA’nın parmağının olduğuna dair ve onu öldürmesi için emir verenin Caro değil, özel kuvvetlerden Kübalı bir asker olan Felix Ismael Rodriguez olduğu. Che Guevara’yı Bolivya’da yakalatıp, sorguya çektiren, işkence yaptıran, bunun üzerine Che’nin(bir başka dava adamı, aynı akibet) suratına tükürdüğü ve bonus olarak Felix’den(yine Felix, yine karanlık taraf) infaz hakkını kazandığı da aynı isimdir. Tüm bunlar ABD vatandaşı olmak, orduya girmek, Amerikan bayrağı altında poz vermek için yapılmışsa cidden değmemiştir. Kübalı bir haindir buradan bakıldığında. Kendisi hala hayattaymış. Tarih bize dizilerde gösterilenler midir? Elbette ki hayır. Bu diziyi izlemeseydim eğer ve üzerine araştırma yapmasaydım tüm bunları öğrenemezdim. Yazamazdım da. Renkli ekranın büyüsü budur. Yaşayamayacağın hayatları göstere göstere izletir sana(göstermek ve izlemek farklı şeylerdir).  Akıllıysan her tür ukteden uzak izlersin. Aptalsan hayat sana zaten güzeldir.

PABLO ESCOBAR ve CALİ KARTEL’in bu sezon burada ne işi var?

Var, çünkü izlediyseniz eğer hatırlayacağınız üzere Medellin ve Cali’nin Centilmenleri seksenlerde büyük gürültü kopartmakla meşgullerdi. Elbette Meksika dışında yani Kolombiya’da ve de mallarını ulaştırdıkları Amerika’da. Bu sezon Medellin’e giden Felix önce Centilmenlerle görüşme sağlıyordu, sonra da Escobar ile. Escobar rolünde Wagner Moura’nın haddinden fazla karizmatik bir kişilik olarak çizdiği Escobar kompozisyonuyla yaptığı görüşmede, ikilinin arasında efsane diyaloglar geçiyordu. Bu açıdan dizinin en yüksek IMDB puanlı bölümü beşinci bölüm oluyor. Kısa süreli nostalji burada yaşananlar. Pablo her ne kadar kendisinin de, su aygırlarının da Meksikalılardan hoşlanmadığını dile getirse de, sıska ve akıllı adam onu ikna etmeyi başarıyor ve ortak iş anlaşması yapıyorlar nihayetinde. Kolombiya’dan gelen daimi kokain sevkiyatını yapmak üzere gerekli rüşveti gerekli yerlere vermeye kalıyor iş bundan böyle.

SON OLARAK :

Son olarak beşinci sezonu bekleyeceğim bundan böyle. Kiki’nin intikamını almak üzere yola çıkan meslektaşlarının neler başardığını, bu arada ne kayıplar verdiklerini göreceğim. Umarım beşinci sezon kaldığı yerden Meksika’da devam eder. Çünkü buna değer. İçimde var olan ve saklanan suçlu tarafım kimbilir belki de beni en sevdiğim tür olan suç türündeki dizi ve filmleri izlemeye ve sevmeye itiyordur en fazla. İçimdeki hayvan öyle kolay kolay susacağa benzemiyor zira.

Gelelim oyunculuklara, hepsi bomba. Nerede o eski Narkosçular derken, Kiki’yi canlandıran Michael Pena’nın oyunculuğuna, kötü adamların tüm garipliklerine alışıyorsunuz zamanla. El Chapo şans eseri yaşadı, affedilmeyebilirdi, Felix de öyle, hiç olmayabilirdi. Bir sahne vardı ki, dizinin en rezil iki karakterinden biri olan Komutan Pavon benimle birlikte tüm federalleri de zıplattı olduğu yerde. “Rafa”yı elini kolunu sallayarak gönderdi ya, o da uçaktan kalaşnikofunu havaya sıkarken bir daha beraberinizde getirdiğiniz oyuncağı ona göre seçin dedi ya…enayi yerine konulmak var bir yandan, suçlu elini sallaya sallaya gidiyor diğer yandan ve her saniyesi kıymetli olan arkadaşınızın azmettiricisi bu insan. Diğer rezil karakter kim diyecekseniz, hepsinden beter bir karakteri olan Vali Leopoldo Celis. Fakat onun üstesinden Felix geldi. Kendisini ihbar etmesinin bedelini biricik oğlunu elinden alarak ödetti. Bir kutu içine konmuş oğlunun başında annesi kadar çığlık bile atamadı şaşkınlıktan. Mea Culpa demişti son bölümde Felix, Yaptıklarından ötürü değil de, yanlış insanlara güvendiğinden bu işlerin başına geldiğini itiraf edebilmişti hiç olmazsa. Aynı Felix sorgu esnasında baş başa kaldığı Kiki’ye son zamanlarda hiç uyuyamadığından, zengin olmadan önce bebekler gibi uyuduğundan, eskiden onun gibi bir polis olduğundan, ailesi olduğundan, ödenecek faturaları olup, günü gününe yaşadığından dem vururken iki adamdan hangisinin daha şanslı olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Dilinin buğusu kalır derler, bir bölümde Ajan Camarena tam da ümidini kesmişken Felix’in onu asla bilmeyeceğinden bahsediyor ve bunu şanssızlık olarak nitelendiriyordu hani. Oysa ki hepsi, herkes, yıllar yıllar sonra okyanusu aşarak gittiğim ülkesinde altı gün geçiren ben bile bu dizi sayesinde daha önce birden çok defalar filme çekilmiş olan ve elinde olmayan nedenlerle kısa kesilen hayatının detaylarını, ne uğruna mücadele ettiğini öğrenmiş oldum: Baja doğumlu Meksika’lı Kiki Camarena. Böyle adamlar var mı hala? Onu bil…

Diego Luna And Michael Peña Host Cocktail Party To Celebrate The Launch Of Their Netflix Show Narcos: Mexico. Mexico, October 30th, 2018.

C25C215E-D6DA-41C7-B1BA-C4A8B11578F0

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON

IMG_0567

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON :

“Bir canavarı öldürmek için bir başka canavarla anlaşmalısın. Şaşırdıysanız eğer, herhangi bir tarih kitabına göz atın. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur, ta ki yeniden düşmanım olana dek.”

“Dünyayı para döndürüyor. Yasal ya da yasa dışı, iyi adam, kötü adam, hepimiz para peşindeyiz.”

“Bugün, şu an yaptığınız şey, ömrünüzün sonuna dek sizi tanımlayan şey olacak.”

“Savaş tuhaf ortaklıklar doğurur. Başka şartlarda el sıkışmayacağınız kişilerle işbirliği yapar hale gelirsiniz.”

“Bu uyarlamada gerçek olaylardan esinlenilmiştir. Bazı sahne, karakter, isim, iş, vaka, yer ve olaylar dramatik gerekçeler sebebiyle hikayeleştirilmiştir.” diye başlıyor dizinin her bir bölümünün başlangıcı. Dolayısıyla ne kadarı gerçek ne kadarı hikaye bilemeyecek olsak da, kimi anlarda bir hayli yükselen gerilimin dozu, hiç bitmeyen merak duygusu ve bunu seyirciye aktarmaktaki başarısı, başarılı senaryosu, cuk oturmuş dediğimiz bütün o roller, “harika” Wagner Moura’nın canlandırdığı Pablo Escobar’ın ölümünün ardından yükselen bu dizi izlenmez artık çığlıklarının gereksizliğini ortaya koyuyor ve ne kadarının kurgu/masal, ne kadarının gerçek olduğu önemini kaybediyor yavaş yavaş. Ben bu sezonu daha da çok beğendim, kendi adıma söyleyeyim. Medellin yok belki ama Cali Kartel var; onun da başında dört tane şahsına münhasır adam var ve bu dört aktör de kendi çaplarında hayatlarının rollerini çıkarmış olabilirler. Öte yandan üç sezonun da gediklisi ve Pedro Pascal’ın canlandırdığı Kolombiya Narkotik Ateşesi Javier Pena ve ekibine katılan yeni “iyi” polisler, tam tersi rüşvetçi polisler ve bu kadar mı bize benzer dediğimiz bu uzak coğrafyaların o tarihlerdeki gazete sayfalarına ölü veya diri manşet olmuş bir sürü karakterinin yan hikayeleri de var on bölüm boyunca ara ara. Ne yok derseniz, sadece Pablo yok, onun da ruhu var hepimize yeteceğini düşündüğüm. Oturduğunuz yerden yaşanan aksiyona ortak olduğunuz dakikalar bittiğindeyse olanca yavanlığıyla geçen sıradan hayatlarınıza dönüp vay be diyorsunuz.: “Kolombiyalılar uzaya gitmemiş olabilirler ama toplu ya da birey birey bir hayli yaratıcı cinayetler işleyebilecek kadar zengin hayal gücüne sahip mafya babaları ve ona çalışan adamları yetiştirebilmişler.” Bravo doğrusu. Polisi ayrı, sivili ayrı olan telekulaklar, ortaya dökülen kirli kirli çamaşırlar, beraberinde dillendirilen şantajlar, üçü de birbirinden haberdar ve iyi geçinen eşlere sahip bir mafya lideri, bir kez görüp hoşlandığı adamın karısını elde edebilmek için kocasını elinden ayağından bağlamak suretiyle önce azar azar sonra da iki parça ederek öldürten bir başka Cali mensubu mafya babası, bir sürü maço adamın ortasında eşcinselliğini gözlerine soka soka partneriyle dans edip öpüşen ve bu tavrı karşısında bu sert adamları bile mahcup edebilen, gözlerini başka yerlere kaçırtabilen bir diğer mafya babası ve daha niceleri…

IMG_0577

Üçüncü sezonun açılış ve kapanışını Javier Pena ve babasıyla yapıyoruz. Medellin’i indiren adam baba ocağında katıldığı bir düğün töreninde akrabalarının tebriklerini kabul ediyor bir yandan, diğer yandan zamanında mafya ile uğraşmaktan fırsat bulup da evlenemediği kuzeninin kocası ve çocuğuyla oluşturduğu mutlu tabloyu izliyor uzaktan yalnız bir kovboy olaraktan(tan şık olmadı farkındayım ama ses uyumunu, şıklığa yeğledim; bir kez de benim tarafımdan bakın istedim). Pena’nın önceliğiyse Kolombiya’da hegemonyasını sürdüren Cali Kartel. Pablo’nun öldüğü gün, Cali Kartel bir numaralı halk düşmanı olmuştu ve onu yakalamalarına yardım etmelerinin zerre kadar kıymeti kalmamıştı. Kendi üretimlerine başlayan kartel, büyüdükçe büyümüştü bu arada. Pablo ve hem narsist hem popülist kişiliği, Medellin halkının sevgi ve himayesini ararken, bu adamlar Kolombiya halkının elit kesimine yakın durmayı tercih etmişlerdi. Onlara ” Cali Beyefendileri” diyorlardı. Escobar ilgi görmek için yırtınırken, onlar gölgede kalmayı tercih etmişlerdi. Çalışanları da dahil olmak üzere, Cali’nin kokain ticaretinden haberdar olan kişi sayısı bir hayli az. Kurumsallaştırdıkları kokain ticaretini, onu en büyük beş yüz şirketten biriymiş gibi yöneterek idare ediyorlardı. Aralarındaki bir başka mühim fark ise Pablo Escobar birisini öldürdüğünde bunu herkesin bilmesini isterken, Cali Beyefendileri cesedi kümes teline sarıp Cauca Nehri’ne atmak suretiyle bu dünyadan ebediyen sildirtmekteydiler. Bu şekilde ceset iyice şiştiğinde teller etini parçalar ve balık yemi haline gelirdi. Geride ne bir iz kalırdı, ne de bir parça. Bu nedenle açılamayan cinayet dosyaları kapanamazdı da. Uyuşturucu savaşlarından bıkan halksa bu nazik yöntemleri tercih ediyordu kendince. Halkın, elitlerin, emniyetin ve askerlerin işine gelen bu durum son altı ayda yüz seksen bin ton kokainin ABD’ye sokulmasıysa bu gidişata bir dur demek mecburiyetini getirmekteydi. Tam da bu esnada Yumbo’da boşaltılan zehirli gazların, içerisinde çocukların da bulunduğu toplu ölümlere yol açmasıyla Pena olaylara el koyuyordu. Çünkü Cali’nin bu asri hatasını ifşa edecek olan güvenlik müfettişi şantaja boyun eğmek zorunda kalmış ve olayı doğal gaz sıkışması olarak örtbas etmişti. İşin tuzu biberi olan bu gelişme sayesinde Pena en iyi iki adamını Cali’ye gönderiyordu. Savaş başlıyordu artık gizliden gizliye.

IMG_0571

Dört ortaklı fakat tek liderli, borsacı gibi davranan uyuşturucu satıcısı Cali hükümranlığında ve genel olarak kartellerden duyulan korkunun altında yatan bir başka sebep de acımasızlıkları idi. Hem kadınlar hem de çocuklar bu acımasızlıktan kendi paylarına düşen kısmı alıyorlardı çaresizce. Kimsenin dokunulmazlığının olamadığı bir dünya idi bu. Bir anda sırf gövde gösterisi olsun ya da geride kalanlara ibret olsun diye en yakınındakini bile harcayabiliyordu bu acımasız adamlar tek kurşun eşliğinde. Özellikle yakınlarından geldiğini düşündükleri ihanetin düşüncesi bile, ani gelen infazla nihayetlendiriliyordu. Hem de çoluğu çocuğuyla beraber ya da onların gözü önünde. Bu kadar acımasızlığın ortasında nasıl yaşanır diye soracak olursanız, alışmakla ilgili olduğunu düşünüyor insan. Sert ve eğitimsiz adamlar günah, ayıp, yazık demeden bir başka şekilde ekmek parası peşine düşmüş gidiyorlar. Kaymağı üsttekiler yerken, hiçbirinin sonu çok iyi olmuyor ve çoğu da bunu bile bile yine de bulaşmış olduğu bu işlerden, baş döndüren güçten ve paranın satın alabildiklerinden vazgeçemiyor. Bir uyuşturucu kaçakçısı içinse parayı elde etmek değil, parayı elinde tutmak zor. Eski zamanlarda kokaini Amerika’ya taşıyan uçaklar, karşılığında aldıkları nakdi Kolombiya’ya geri getiriyorlardı. Dolar pesoya dönüştürülüyordu. Bir zamanlar Amerikan bankaları paralarınızı alır ve hiç soru sormazken, Başkan Nixon’la beraber tüm Amerikan bankalarının 10.000 $’ın üzerindeki miktarları rapor etmesini şart koşan Bankalar Gizlilik Yasası’nı imzalamasıyla değişti her şey ve bu yasadan da “para aklama” doğdu. Para aklama üç aşamalı olup ilk aşamasına “yerleştirme” denmekteydi. Komünlerden ABD’ye getirilen işçiler beyan edilmesin diye her biri 10.000 $’ın biraz altında posta çekleri satın alıyor ve biriktirilen posta çekleri toplu halde güneye, daha sıcak ve daha rahat bir yere gönderiliyordu. Bu yer Karayipler’in İsviçresi sayılan Panama idi. Elektronik transferler kontrol edilmediğinden, Panama, para aklamanın mükemmel beldesiydi ve bu aşamanın adına “istifleme” deniyordu. Burada devreye giren “usta” yani “istifleyici”, şirket ve limited ortaklıklar aracılığıyla paranın kirli kaynağını temizliyordu. Bu süreçte rol oynayan bir numaralı para aklayıcısı ve nakit para transferini yapan Cali’nin gözdesi iyi eğitimli, beş dil bilen ve farklı isimlerdeki pasaportlara sahip Franklin Jurado’nun kimliğini tespit eden Pena ve ekibi bu mühim adamın peşine düşüyor ve Cali’nin ilişkiler ağını ortaya çıkarmak için ilk adım böylelikle atılmış oluyordu. Buradan hareketle Cali’nin beyni, patronu, efendisi, kendisi ve dolayısıyla kurduğu imparatorlukla gurur duyan Gilberto Orejuela kıskıvrak yakalanıyordu. Şehrin yarısına sahip adamlar yaptıklarıyla nam salmış olmalarına rağmen bir hayalet gibi yaşadıklarından haklarında çıkartılan yakalama kararına rağmen gizlendikleri yerlerden yönetmekteydiler imparatorluklarını ve bir noktaya kadar da ulaşılmazlardı. Chepe Santacruz işin New York ayağını yönetirken, Pacho Herrera Meksika’ya uzaklaştırma almıştı çoktan, sırf Kuzey Vadisi ile aralarındaki husumet büyümesin diye. Dağılan ekibin bileşmesiyse ilerleyen bölümlerde, parası neyse verip teslim oldukları adalete, akabindeyse kendi yarattıkları konforlu hapishanelere, kendi kurallarını getirmek şartıyla gerçekleşiyordu. Goodfellas’ı akla getiren bu sahnelerde sofralardaki tek eksik jiletle incecik doğranan sarımsakların yokluğu idi belki de. İtalyan gangsterlerin aksanlı İngilizcelerinin yerini alan kıvrak İspanyolca ise kulağa çok daha hoş geliyor doğrusu. Hele Pacho’nun Angel Canales’ın seslendirdiği Dos Gardenias eşliğinde yaptığı kıvrak dans unutulmazdı. Böyle de güzel adamları eşcinsel rollerde çok sık görmeye başlarsak eğer, yakında ekran karşısına mendilsiz geçemez hale geleceğiz-kimi ama çoğu hemcinsimin hislerini paylaşma ihtiyacı duyduğum bu noktada, herşeye rağmen sahnenin çok zarif olduğunu; ayrıca aynı Pacho kiliseyi bastığı sahnede Tanrı’nın kapısını kırarak içeriye dalarken ve geride kalan ateş ve cesetleri umursamaz tavrıyla bitirim bitirim kürsüye doğru ilerlerkenki haliyle de bir hayli beğenimi kazanmıştı. Tüm bunları belirtmeyiyse bir borç bilirim. Aktörün oynamış olduğu birkaç filmi de listeme aldım. Cell211’i izleyeceğim muhakkak ilk fırsatta. Beğenmezsem hızlıca olduğu sahnelere bakar bakar geçerim sadece.

IMG_0576

IMG_0572

Gelelim dizinin ağır toplarından Kali-KGB’nin başındaki isim olan ve Şilili aktör Matias Varela tarafından canlandırılan Salcedo’ya. Onun ailenin küçüğü olduğunu general babasıyla yaptığı konuşma esnasında öğreniyoruz. Cali’den kazandığı paralarla aldığı arsayı gösterirken, babası böyle manzaralı bir yere sahip olacak kişinin o değil de, abisi olacağını düşündüğünü itiraf ediyor. Salcedo sessiz bir mühendismiş gençliğinde. Şimdiyse iki kız çocuğu ve havalı karısıyla beraber Cali’den kazandıklarıyla kuracağı güvenlik şirketinin hayalini kurarken, kendini bir çırpıda yakasından atamayacağı kadar çok miktarada kirli işin içinde buluyor bu sessiz ve soğukkanlı mühendis. Ve elbetteki kartelden çıkmak öyle kolay değil ve mümkün de değil. En fazla aksiyon ve gerilim onun oynadığı bölümlerde çıkıyor karşımıza. Nedeni ise g.t korkusundan(neden yakıştıramıyorsunuz anlamıyorum, g.t korkusu fenomen bir korkudur bana göre korkulası fenomenler içinde ve g.t g.t’tür, p.p. konmuyor yerine, t.t.’da), her neyse Amerikalılara bilgi sızdırıp, ailesi ve kendisi için sığınma hakkı talep etmesinden kaynaklanıyor. O bir muhbir bundan böyle. Çekimler esnasında halen daha hayatta olan ve artık altmışlarına merdiven dayamış, Amerika’nın bilinmeyen bir eyaletinde, kalabalık şehirlere gezintiye gitmesi yasaklı bir şekilde Kolombiya’da hukuk okumuş eşiyle ve kızlarıyla birlikte yeni bir hayat kurmak zorunda kalmış Salcedo ile görüşme yapılıyor. Eşi tekrar öğrenci olmuş ve İngilizce öğrenmiş bu zaman zarfında. Kendisiyse yirmi iki yıldır yeni ismiyle ve yine mühendis olarak tanık koruma programı altında yaşamakta ve dizi çekim aşamasındayken daha, uyarlanmış olduğu senaryoya faydası dokunması için kendisine bir takım sorular sorulmuş bir sürü güvenlik önlemi çerçevesinde. Bunların başında da dizinin birinci bölümünde yaşanan ve olayın başmimarı da Pacho olan Harley Davidson’larla adam parçalama hikayesinin gerçek olup olmadığı oluyor. Land Rover kullanılmış gerçekte ve kendi gözleriyle şahit olmasa da bu olayı gören başka gözlerce kendisine aktarılmış tüm bu yaşananlar. Bir de Navegante’yi öldürmüşlüğü yok, senaryo icabı demiş verdiği röportajda. Fakat karteli çökertmekteki bir numaralı isim olmasına rağmen, ülkesinde köstebek damgası yemekten kurtulamamış yazık ki. Halen daha bu kendine özgü hapishanede yaşamakta, tesellisi olan ailesi de yanında.

IMG_0578

Dünyaya satılan dizi aynı zamanda Kolombiya hakkında bir sürü bilgi sahibi olmanızı da sağlıyor. Örneğin FARC adında Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. 17000 kişilik güçlü gerilla ordusu, dünyanın en uzun süren iç savaşını vermiş. Savaşın başında adam kaçırmayla sermaye sahibi olan birliğe, zengin Kolombiyalılar sevdiklerine zarar gelmesin diye oluk oluk para akıtmışlar. Convivir ise insanlığa karşı suçlar için Sam Amca sponsorluğunda yetiştirilmiş komünist gerillalara karşı silahlanmış bir başka oluşumdu. Cali tarafından tutulup FARC tarafından kaçırılan para aklayıcı Jurado’nun Amerikalı güzel eşi, Pena’nın başvurduğu Convivir aracılığıyla kurtarılıyordu. Başkan öyle, bunlar böyle, karteller şöyle derken hukuksuzluk almış başını gitmiş Kolombiya jungle’ında anlaşıldığı üzere. Her ne kadar başkan aksini söylese de.

Kolombiya’da tüm bunlar yaşanırken başkanlık seçimleri yapılıyor bir i yandan da. Amerika’da Clinton dönemi yaşanırken, Escobar’ın destekçileri tarafından suikast girişiminde bulunulmuş Ernesto Samper başkanlık koltuğuna gelmiş, Savunma Bakanı ise Botero olmuş halde. Kendisinin Cali karteline çalıştığı deşifre ediliyor Pena ve ekibi tarafından. Kartel dokunulmazlık karşılığında yardım kampanyasına bağış yapmış. Bunu duyan Kolombiya halkı ayağa kalkıyor kalkmasına, protestolar ediyorlar etmesine de, Samper bir yere gitmiyor. Sadece Pena’nın istifası ve itirafı ile insanlar gerçeği öğreniyorlar. Cali saltanatı sona eriyor ve tüm bu yaşananlar tarihe Proceso 8000 adıyla geçiyor. Amerika tarafından uyuşturucu mafyasının siyasi birimlere güçlü bir şekilde nüfuz ettiği başta Meksika olmak üzere, Kolombiya, Peru gibi ülkelere ise “Narko Demokrasi” adı veriliyor.

Dördüncü sezon için tüyo veriliyor yine baba oğul arasında geçen bir diyalog sayesinde. Hedef uyuşturucu ile mücadelede esas düşman olan Meksika olacakmış dördüncü bölümde. 2018 yılında tekrar görüşeceğiz kendileriyle. Zaferi mağlubiyete dönüştürmeye meraklı, bir parça karamsar ve melankolik Pena yalnız bir avcıya dönüşmüş yüreğini nerelere sığdıracak izleyeceğiz bir kez ve belki de son defa daha.

IMG_0574

IMG_0564

IMG_0573

SiCARiO

images-12

SiCARiO:

Meksika’da tetikçiler için kullanılan kelimenin kökeni MS 70 yılına, Kudüs’ün Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmesinden hemen önceki yıllara dayanıyor. Amacı Romalıları ve taraftarlarını Yahudiye bölgesinden uzaklaştırmak olan Yahudi politik örgütü Zealots’un radikal eylemleriyle ayrışan bir alt grubu olan Sicarii, ismini cübbelerinin altında gizledikleri sicae adlı hançerlerden almaktaydılar. İnsanların yoğun bir biçimde toplandığı alanlarda, hançerlerini çekerek Romalılara ve taraftarlarına saldırı gerçekleştirir ve görevlerini tamamladıktan sonra kalabalığın içine kaynaşıp uzaklaşarak kaçarlardı. Ortadoğu’daki haşhaşi ya da Japonya’daki ninja gruplardan yüzyıllarca önce ortaya çıkan, tarihteki en eski organize suikast örgütlerinden biriydi.

images-9

Film Sicario’ya gelirsek kaç tane silahlı çatışmaya girip kaç kişiyi öldürmüş olursa olsun FBI ajanı olan Kate’in özel görevle Meksika’ya gidip yaşadıklarından sonra ruhsal olarak çöküşüne tanık oluşumuzu anlatıyor. Kate umutsuzca neyin içine düştüğünü, neden burada bulunduğunu anlamaya çalışıyor. Kurtların arazisinde bir kurda dönüşemeden ayakta kalmaya çalışıyor. Bunu başaramadığında yani dürüst davrandığındaysa boğazına dayatılan bir silahla tüm yaşananların yasalara uygun olarak gerçekleştirildiğine dair bir kağıt imzalatılmak zorunda bırakılıyor kanunların olduğu bir küçük kasabaya gitmesi salık verilirken. Gözüpek, soğukkanlı bir FBI ajanı olarak tanıyoruz onu Phoenix, Arizona’daki baskın ve çatışma esnasında. Onlarca ceset bulmalarıysa tesadüf eseri gerçekleşiyor. Evin duvarlarının içine saklanmış, elleri bağlanmış, işkence görmüş, başlarına naylon geçirilmiş, en korkuncu da kimisi halen daha nefes alan ve orada öylece ölüme terk edilen onlarca insan var. Duvarları parçalayıp insanlara ulaştıklarında midelerini bulandırıp onları kusturan sadece ölüm kokusu değil. Bazı insanların insanlara çok korkunç sonlar, çok kötü ölümler hazırladığını görüyoruz. Bu ayaklı cenazelerin arasında kadınlar da var, onlar da paylarına düşeni almış gibi duruyor. Bu farklı türde bir katliam ve sessiz görgü tanıkları koridorun duvarları içerisine gömülü vaziyette tüm yaşananlara şahit birer mumya gibiler.

downloadfile-5

Kate aynı patlamada iki adamını kaybetmesine rağmen, Savunma Bakanlığı tarafından yeni bir görev ve El Paso vaadiyle önce Savunma Bakanlığı’na ait bir uçakla sonra da karayoluyla Juarez’e götürülüyor. Juarez, El Paso’nun tam karşısında ama sınırın Meksika tarafında yer alıyor. Uçsuz bucaksız sevimsiz topraklar seriliyor gözümüzün önüne sınırı geçip, Juarez’e varmazdan önce. Rengarenk gelişigüzel boyanmış gecekondu tipli iki katlı evler, sokakların sesi olan graffitilerle boyalı duvarlar ve futbol sevdalısı gençler var yollarda. Bir de baş(sız) aşağı gelecek şekilde köprüden aşağı sallandırılmış çırılçıplak soyulmuş uzuvları kesilmiş kadınlar ve adamlar var. Ya kafaları boyunlarından ayrılmış, ya da hem kolları hem de kafaları olmayan cesetler bunlar. Alejandro canavar’a hoşgeldiniz derken kastettiği şehrin kendisinde cisimlenmiş saf kötülük. Bir buçuk milyonluk nüfusuyla Meksika’nın Chihuahua eyaletinde yer alan Juarez, dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olarak anılıyor. Uyuşturucu kartelleri arasında süren çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş ve kaybetmekte halen daha.

Tüm bu kaosun içinde henüz daha kurallarını kimin koyduğunu bilmediği savaş oyunlarının içinde neden neden diye soran bir piyona dönüşüyor Kate. Gönüllü olmadan önce evli olup olmadığı ve çocuğu olup olmadığı soruluyor kendisine. Geride kalacak olan endişe dolu bir eş ve çocuklarını özleyen bir anne bu tip bir görev için düşünülen ajan için aranılan özellikler değil. Uyanık, tetikte ve farkında olmaları tüm ekipten istenilen özellikler. Bir sürü sert adamdan oluşan ekipteyse sadece Kate var kadın olarak. Arabada giderlerken 1900’lü yılların başında Başkan Taft’ın Başkan Diaz’ı ziyarete 4000 asker koruması eşliğinde geldiğini anlatıyorlar. Buna rağmen güvende hissedip hissetmediğiniyse onlar da bilmiyor. Aradan geçen bir yüzyıl var ve günümüz Juarez’inde değişen fazla bir şey yok gibi.

images-18

images-17

images-10

Kate yeni boşanmış ve yakın arkadaşı hukuk mezunu Reggie’nin de onunla birlikte operasyona gelmesini talep ediyor. Ortasına düştükleri savaş, bir adamın intikam hikayesinin bir parçası olmakla son buluyor nihayet. Karizmatik av köpeği, kederli avukat/savcı Alejandro rolündeki Benicio Del Torro karısının başını kesen, kızınıysa asitle yakan kartelin başındaki Fausto Alarcon’u iki oğlu ve karısıyla yemek yerken kıstırıyor lüks malikanesinin bahçesinde. Onu suçlayan Alejandro’ya kimden öğrendik sanıyorsun derken sistemin içindeki yerleşik rolüne ve tüm acımasızlığına rağmen onun da ders aldığı bir öğretmen olduğunu ve bunun da vatanının onun geldiği ve yetiştirildiği topraklar olduğunu ima ediyor. Alejandro gözünü kırpmadan öldürüyor aile bireylerini, kısa ve acısız bir şekilde. Her gün uğruna bir sürü insanın öldüğü adam önündeki tabağında bulunan yemeğiyle baş başa kalıyor. Yerinden kımıldayamadan, dirseklerini masadan çekmeye fırsat bulamadan kalakalıyor öylece. Tek tepkisi acıdan büyüyen gözleri. Oynadığı rol çığlık atmasına engel oluyor. Affedilmek için dizlerinin üstüne çökmek ve yalvarmak ona göre değil. Fakat bir sürü insanın ölümünden sorumlu bir adam için kolay bir son gibi görünüyor az sonra Alejandro’nun onu makineliyle taramak suretiyle öldürecek olması.

S_D045_11529.NEF

Filmdeki en önemli cümleyi sarf eden kişi rolünde Savunma Bakanlığı’ndan Matt Graver/Josh Brolin var. Ölümle burun buruna gelmekten, insanların kaderleriyle oynayıp, kederlenmelerini izlemekten her şeyi boş vermiş sanki. Kate bir sürü önemli adamın kendilerinden de önemli olan önemli bir yuvarlak masa etrafında toplandığı odada ayağında parmak arası terlikleriyle oturan Matt’e bakıyor ilk önce nasıl adamların karşısına çıkacağını anlamaya çalışarak. En nihayet neden burada olduğunu söyleyen kişi de Matt oluyor. Çünkü CIA ABD sınırları içinde evcilleştirilmiş bitişiğine operasyon düzenleyemiyor. Çünkü uyuşturucu trafiğini belli bir düzeyde kontrol altına almak şartıyla yönetme yetkisi bu bir avuç insana verilmiş ve nüfusun yüzde yirmisi uyuşturucu kullanıyorken, taleple başa çıkmaya çalışan ve arzı kontrol altına almaya çalışan bir mekanizma var cıvataları paslanmış. Kısacası kahramanlık taslayıp, sivrildiğin anda kendinin ve sevdiklerinin uzuvlarını kısmen, ruhunuysa işlere bulaşıp burnuna kadar boka batmak ne imiş gördükten sonra tamamen kaybedeceğin ve her zaman senden daha güçlü, daha zalim, kaybedecek bir şeyi olmayan insanların olduğu bir dünya burası. Kolaylıkla büyüyüp, kolaylıkla da küçüleceğin bir yerde inceden bir ipin üzerinde arkanı kollayarak karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsun ve bu bir süre sonra senin yaşam tarzın oluyor. Bir sürü sert adam ellerinde makineli tüfekler, üzerlerinde çelik yeleklerle rambo gibi ilerliyorlar gecenin karanlığında. Neden mi? Gürültü çıkarmak için.

images-14

images-25

images-11

Filmin yönetmeni Denis Villeneuve, Incendies’den beri her filmini bir şekilde izlemiş olduğumu, filmografisine baktığımda gördüğüm bir yönetmen. Bir şekilde seçtiği konular, filmlerin uyarlandığı kitaplar, oyunlar, seçilen mekanlar ve bu mekanların ve insanlarda susuzluk yaratan çöl kavramının cazibesine kapıldım belki bilmeden. Ortadoğu, Meksika, bilinmezlik ve kendi kafasının içindeki çölde kaybolanların hikayeleri vardı başrollerde. Karakterleri kaotik coğrafyalarda, başa çıkılması zor sorunların ortasına yerleştirdi Villeneuve.

Sistem ya da yetkili birimler aciz kaldığında kendi adaletini yaratmaya çalışıyor onun karakterleri. Kimse karanlığı görmeden aydınlığa çıkamıyor ve bir artı bir her zaman iki etmeyebiliyor ve bazen insan böyle benim gibi bir yönetmenin en çok hangi filmine saplanıp kaldığını hatırlayıveriyor yeri gelmişken ve geçmişi eşelerken. Ve Denis Villeneuve benim için Incendies demek olsa da gerek görüntü yönetmeni Roger Deakens’ın panaromik çekimlerle gözümüzün önüne serdiği atlas okyanusu gibi duran çöl ve o çölün ortasına legolardan yapılmışçasına yerleştirilmiş Juarez’in tekinsiz manzarası, gerekse Tanrısal bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayan içinde yaşayan insanların birbirini kolaylıkla harcayıp katlettiği şehrin karakteri de unutulacak gibi değil.

Filme dahil bir de yan hikayecik var çok beğendiğim. Meksikalı bir polis ve onun ailesinin hikayesi anlatılıyor. Kaçakçılığa bulaşan ve Alejandro’nun sonunda öldürdüğü adam evli; hayatından bezgin bir eşe ve bir oğula sahip. Küçük oğluyla az diyaloglu ve hemen hemen tüm Meksika’nın ortak zevki olan futbol üzerinden ilerleyen bir ilişkileri var. Futbol yoksul ülke gençlerinin kurtarıcı umudu olarak çıkıyor burada da karşımıza. Baba ölüyor, başka babalar da ölüyor, kartelin başındaki adam ve başka adamlar da. Tek bir şeyin sesi kesilmiyor bir türlü. Çocukların futbol maçlarını bile bölen bir ses.  Makinelilerin susmak bilmeyen sesleri. Nazik Villeneuve insana çok da nazik davranmayan bir coğrafyadan çıkmış ya da o coğrafyaya bulaşmış insanların arasında kazananın bulunmadığını, kimsenin masum kalamayacağını söylüyor kibarca.

images-16

downloadfile-3

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: