THE TALE

A440549B-370C-428F-BED2-FEF483D4F919

THE TALE :

“Bizler, yaşamak için kendimize hikayeler anlatırız.” Joan Didion

“Zayıflığın dayanılmaz sancısı. Bir zamanlar çok güçlü görünen birinin tiksindirici gerçeği. Gücün yalnızca sözlerinde olduğunu anlamak.” Jennifer

“Seni gördüğüm şekilde keşke sen de kendini görebilsen. O içtenlik, bağlılık ve sevgi. Bir yetişkin o şekilde sevemez. Ancak bir çocuk sevebilir. Çok saf…Hala ihtimallerin varlığına inanıyorsun. Tıpkı benim gibi.” Bill

“Rusya’da Yahudilerin ata binmelerine izin verilmezdi. Çünkü hiçbir Yahudi Ruslardan daha yüksekte olamazdı.”

“Kötü at yoktur. Yalnızca kötü binicisi vardır.” Bayan G

Düşük puanlı fakat bir hayli iyi eleştiriler almış bir film “The Tale”. Özellikle hemcinslerimin, öncelikle cinsel istismara uğramış hemcinslerimin(katlanabildikleri takdirde) ve de annelerin çokça önemseyeceklerini düşünmekteyim. Bir hayli düşündürücü ve önyargısız izlemek gerekiyor filmi. Ne demek istediğimi kendinizi öncelikle Jennifer Fox’un yerine koyduğunuzda, sonra da on üç yaşındaki Jennifer’la özdeşleştirdiğinizde başarabilirsiniz ancak. Bir inkarın filmi bu ama yalnızca bir yere kadar. Film dikkatimi Laura Dern’ün afişteki varlığıyla çekti yazık ki(malum yaz halleri). HBO tarafından televizyon için çekilmiş olup, yaklaşık iki saatlik bir süreye sahip olan filmin yönetmeni ve senaristi hikayenin de gerçek mağduru olan Jennifer Fox imiş, kendisi her ne kadar kendini bir kurban olarak değil de, bu hikayenin, kendi hikayesinin kahramanı olarak görse de. Öte yandan kabul etsin etmesin bir kurban varsa eğer, bir ya da birden çok suçlu da olacaktır. Suçu toplum hazırlar, kişi işler dedikten hemen sonra suçu işleyenler mahkum olmuşlar mıdır diye sormak gerekiyor toplum vicdanında ya da sanık sandalyesinde( malum insan merakla beslenir, merak içinde yaşar ve öyle de ölür). Hayır, çünkü mağdur kendini, ne yaşadığını, ne istediğini ve ne düşündüğünü hatırlamamaktadır ısrarla. Tablonun içinde oturmayan bir şey var ve bu şey de Jennifer Fox’un kendisi görüldüğü kadarıyla. Jennifer halihazırda bir yetişkin ve herkesi hatırlıyor geçmişine dair, fakat kendini hatırlayamıyor bir türlü. O yaşlarda nasıl göründüğünün bile farkında değil. Bir çeşit akıl tutulması yaşıyor gibi. Sanki minik prensesimiz çok yıllardır yatmakta olduğu yatağından ve de derin uykularından bir gün aniden, hem de ellisine merdiven dayamışken, annesinden gelen bir telefon yüzünden uyanıyor hiç istemeden. Mesleği olan belgeselcilik bir yana, istemeye istemeye kendi belgeselinin peşine düşmek zorunda kalıyor bu yüzden. Neden şimdi, neden mektup diyecek olursanız, her hikayenin bir başlangıca, her başlangıcın da bir nedene ihtiyacı vardır. Yaşananlardan ötürü huzursuzdur kahramanımız ama mutsuz mudur ya da pişman, onu da film boyunca sorar durur hem kendine, hem çevresine. Jennifer kırk sekiz yaşında iken annesinin çocukluk eşyaları arasında bulduğu bir mektup ve mektuplar zinciri sayesinde hortlayan geçmişinin izlerini takip etmek zorunda kalır. Malum yaz sıcaklarının verdiği kırlarda koşma isteği(o bahar fenomeniydi) ve şu anda deniz kenarında olmak vardı yüzünden kaçırdığım hoş bir ayrıntıyı ikinci izleyişimde anlayabildim nihayet. Jennifer geçmişi düşünürken kendi on üç yaşındaki haliyle kendini çok daha büyük ve olgun olarak tasarlarken, aslında hiç de öyle olmadığını anlıyor bir fotoğraf karesi sayesinde. On üç yaşında ufak tefek bir çocukmuş sadece ve kullanılmış değişik bir şekilde. Burada vayyy sübyancılarrr diye söze girmenin, celallenmenin alemi yok, çünkü mağdur/kahraman son derece cool bir şekilde anlatıyor yaşananları. Hikaye onun hikayesi olunca ve ısrarla benim hayatım, benim hikayem diye diye her şeyi sahiplendiğinden, bize de izlemek düşüyor sadece Jennifer’ın hikayesini. Ne de olsa onun hayatı, onun hikayesi, onun anıları tüm bu yaşananlar. Jennifer on üç yaşında hayatının kontrolünü eline almaya karar verdim dediğinde, ileride bunu size on üç yaşındaki çocuğunuz söylediği takdirde onu fazla kaale almamanız gerektiği şeklinde bir uyanış gerçekleşiyor insanın içinde. Film bu açıdan son derece öğretici yani. Belgesel ve biyografi izlerken bir parça röntgenci durumuna düşüyor insan. Ben öyle hissediyorum en azından.

E6A05433-1AB7-4E14-9886-AC1787C3224D

A85BF4B5-928C-467B-9EE5-B910F38ABF4A

Belgesel film yapımcısı olan Jennifer’ın, son üç yılını nişanlı olarak geçirdiği altı yıllık birlikteliği yolunda gitse de, gidiyor sadece. Annesinin, kızının eşyaları arasında bulduğu mektup yüzünden telefona sarılmasının nedeniyse Jennifer’ın ilk erkek arkadaşının ondan yaşça çok büyük, bir de antrenörü olması. Mektuplardan anlaşıldığı üzere de ısrarcı olması. 1973 yılına döndüğümüzde, beş çocuklu bir ailenin sıradışı bir bireyi olan ergenlik çağındaki Jennifer için o yılların hiç de kolay geçmiyor olduğunu görüyoruz. Rusya’dan göçmüş varlıklı Yahudi bir ailenin mensubu olmakla birlikte, içe kapanıklığı ve utangaçlığı tabiatından kaynaklı olmuş olsa bile, kendini ifade edebilmek için yeterli bir alanı yokmuş, yeterli ilgiyi de görememiş aile bireylerinden. Etrafında onu anlamak için dinlemeye vakti olan birini bulmak mümkün değilken ve evin içi irili ufaklı beş çocuk ve bir büyükanne ile kaynar bir kazanken, sığınacak bir liman olmuş Bill onun için. Onu ailesinden kurtaracağını ümit etmiş çocuk aklınca. Bill’se kahramanca bu rolü üstlenmiş. Onların tanışmalarına sebep olan Bayan G. ve onun gençliğini oynayan Elizabeth Debicki, Lady Diana’yı ve Cate Blanchett’i çağrıştırıyor aynı kumaştan olma, türdeş zerafetiyle(ne biçim bir tamlamaysa bu şimdi!). Jennifer onu tarif ederken o güne kadar gördüğüm en güzel kadındı diyor ve babasının kesin ona aşık olacağını düşünüyor. Yanılıyor. Orada işler karışıyor işte. Çünkü Bayan G. ve Bill küçük kızlardan ya da genç kızlardan hoşlanıyorlar. Binicilik eğitmenliği yapan Bayan G. çocuk yuvasından çıkmış, sevgisiz büyümüş, cinsel istismara uğramış, engelli bir oğla(öz mü üvey mi anlaşılmıyor) ve kel kafalı yaşlıca bir kocaya sahip son derece çekici bir kadın. Onun çevresinde olmak da haliyle Jennifer’in çok hoşuna gidiyor. Ailesinden göremediği ilgiyi buluyor onda. İncindiğini çok geç itiraf etmesi de bundan. Bayan G. ve Bill ona kendini özel hissettirmişler, ama elbette ki kendi amaçları doğrultusunda. Günümüzdeyse Jennifer’ın erkek arkadaşı kendisi kurbanken, neden onları aramaya başladığına anlam veremiyor bir türlü. Bir dedektifle konuşuyor Jennifer, böylelikle geçmişinin izini sürüyor adım adım. Annesi de küçük kızını anlamakta çok zorluk çekmiş zamanında. Sürekli evlerine gittiğinden bu halden hoşlandığını düşünmüş o zaman zarfında. Büyükannesi kapının önünde Bill’le ikisini öpüşürken yakaladığında anne babasına söylemekle tehdit etmiş fakat söylememiş. Öğretmeni kompozisyonuna cinsel istismara uğradığı notunu düştüğünde de kimsenin olayın üzerine gitmek aklına gelmemiş. Jennifer arada kaynamış kısaca. Aklının kabul etmekte zorlandıklarının sinyallerini en nihayet bedeni vermeye başladığında yani bulantı ve kusmaları sıklaştığında, bunu daha fazla devam ettiremeyeceğine karar veren kişi yine kendisi olmuş. Yetişkinlerle nasıl konuşulacağını bildiğinden, yine yaşından beklenmeyen bir olgunlukla Bill’i arayıp bitirmek istediğini söylüyor sakince. Bill beni sevmişti diyor en sonunda Jennifer ve herşeye rağmen bu tuhaf ikilinin sevgilerine sahip olduğu için çok mutlu olduğunu belirtiyor. Bu hastalıklı sevgi, bir kızın on üç yaşındayken kendinden yaşça çok büyük bir adama bekaretini vermesine sebep olup, ömrü boyunca karşı cinsle kuracağı tüm ilişkilerde hasar bırakacak şekilde ilerlemesine sebebiyet vermiş olsa da. Annesi bir annenin tek yapması gereken şeyi beceremedim, çocuğumu koruyamadım diye sızlanadursun, zamanında kendi akranı olan bir çocuğun evinde kalmasına izin vermezken, Bayan G. ile gitmesinde bir sakınca görmemiş olması ve bunun sıklıkla tekrarlanması, zaten evde bakmakla yükümlü olduğu dört tane daha Joe ve Jennifer’lar varken işini kolaylaştırmış bir ölçüde. Jennifer arada kaynamış sadece tüm bu hengamenin içinde. Çok çocuk, bol çocuk, geniş aile…tüm bunlar hikaye. Bakabildiğin, üzerinde durabildiğin, ilgi ve sevgini verebildiğin kadar çocuk doğurmak mesele. Mühim olan birey, yığınlar değil.

Sonuç itibariyle bu film izlenesi mi? Elbette ki. Yoksa neden üzerine bunca edebiyat parçalayayım ki durduk yere? İnsanın aklını, muhakeme kabiliyetini, hatta hatta önyargılarını zorluyor hiç istemeden. Gerçekten, hiç istemeden hem de böyle hassas ve sevimsiz bir konu üzerinden.

3051F432-7742-46D5-A376-B285B2B84CAF

3B50DD5A-EC7B-42EA-8B7D-B895AF65EDF0

C69D4BE9-E49A-446B-ACED-C91BBF4AC3E7

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI

08B8CD8A-F9CA-4E1B-9878-4BFDB83618AF

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI :

“Kaliforniya hedonizminden konuşan hiç kimse Sacramento’da Noel’ini geçirmemiştir.” Joan Didion

… ya da Çorum’da, ya da Yozgat veya Çankırı’da. Sacramento’da geçirilecek olan sakin bir Noel tatili, bir Anadolu şehrinde geçirilecek olan Kurban Bayramı’na eşdeğer olabilir pekala da. Bir paralellik kurmaya çalışıyorum sadece. Çok da zor olmuyor düşününce. Her ülkenin kendine özgü bir taşrası var, onlar adına taşra demeseler de ve şu “Taşra” kelimesi ne hüzünlü bir kelimedir öyle! Çocukluğun saklıdır içinde, yeniyetmeliğin, utançların, keşiflerin, özlemlerin ilk aşkın bir de. Yapabileceklerinin kısıtlı olduğu yerlerdir taşra, kendini kısıtlanmış hissettiğin yerlerindir taşran. Turist olarak kısa bir süreliğine gelmediysen eğer, Çatalhöyük’ten, Alacahöyük’ten ve tüm höyüklerden sanane, sanane her tür ağrıya iyilik veren çamur banyolarından, kaplıcalardan… Birbirine paralel iki çarşısını yürüyerek bitirmenin iki saatini aldığı, internet ve sosyal medyanın olmadığı zamanlarda, bir kitap kurdu da değilsen eğer say bakalım ortaokul, lise çağlarında yapabileceklerini teker teker. Sınırlarını bizzat yaşadığın şehrin çizdiği topraklarda, Çorum’un sınırı Yozgat, Yozgat’ınkiyse Tokat mesela. Bir taşradan bir başka taşraya açılan kapılar bunlar aynı zamanda. Yırtmak, yükselmek, özgür olmak, dünyaya açılmaksa gayen, yanlış yerde doğduğunu, yanlış yerde olduğunu ve yanlış yerlerde yetiştirildiğini düşündürten şehirlerdir bunlar aynı zamanda. Anan belli, baban belli, çapın belli a oğul, ah kızım; biri soğan, öteki sarımsak değil mi be çocuğum! Seni yüreklendirecek cümleler doğduğun evden çıkmayacak, bunu henüz anlamadın mı? İstanbul’da doğmuş olsan hayat ne kadar kolay olacaktı halbuki, değil mi? Acaba mı? Oysa ki ayağını bastığın çamurlu toprak bile yanlış burada. Şansın varsa bir parça, taşranın da taşrası, taşranın doğusu diyebileceğin, yani kısaca şehrinin yağmur yağdığında pabuçlarını, beraberinde de paçalarını çamurla sınatan bir ilçesinden ya da köyündense merkezinde doğmuş olmanın en büyük lütuf olduğunun da farkındasındır kanımca. Önce sorarlar ya hani nerelisin diye “Nörüyon”un yerine; dersin sen de ben Çorum’luyum diye. Çorum’un neresinden hemşehrim dediklerinde, “Merkez Abi” demenin dayanılmaz hafifliğiyle birlikte, müthiş bir özgüven çöker omuzlarına birdenbire. Gelsen görsen bir de büyük şehirlerin taşrasını, koşarak kaçarsın köyüne, doğup büyüdüğün, insanına sırtını korkusuzca dönebildiğin, yüzyıl geçse de çiseledi miydi yolları balçıkla kaplanan memleketine. Bizim taşralar böyle, ben yıllardır dolanıp duruyorum o taşraların içinde, ne aradığımı bilmediğim halde. Belki de biliyorumdur içten içe.

DCDACDEB-D9DA-4E43-988F-4F577DFB9363

Gelelim Lady’mize, Kuş’umuza, Minik Kuş’umuza. Amerikan Başkanlarından Lyndon B. Johnson’ın eşine, hemşiresi tarafından takılan “Lady Bird” lakabını kendine kendisinin vermiş olduğunu öğreniyoruz. Karakterin Johnson’a ve eşine duyduğu ilgiden ve bu ilginin kaynağından bahsedilmiyor film boyunca. Kaliforniya eyaletinin başkenti kabul edilen Sacramento’da, ailesinin imkansızlıklar yüzünden bir gün kurtulacağız diye diye yirmi küsur yılı devirdikleri vasat bir evde doğan, ve doksanlarda büyümeye çalışan bir kızın hikayesi anlatılıyor Lady Bird’de. Film, yazılı ve sözlü medyada Juno ile kıyaslandı defalarca. Bir büyüme hikayesinin anlatıldığı iki film arasında çok da benzerlik bulamadım açıkçası iki genç kızın sancılı geçen süreçleri dışında. Bir sınıflandırmaya tabi tuttuğumuzda, bu senenin bir başka “coming of age” filmi idi özellikle de komedi yanı ağır basan. Christine “Lady Bird” McPherson’ın bir senesine tanıklık ediyoruz film boyunca. Film, doksan iki dakikalık süresiyle bir hayli de ekonomik. Kestirmeden fakat dilediği gibi gidiyor sonuca. Sıkmıyor, yıkmıyor, bir çuval inciri berbat etmiyor bu zaman zarfında. Greta Gerwig’in ilk yönetmenlik denemesinde net bir sonuca ulaştığına şahit oluyoruz kısaca. Yönetmenlik kumaşı var bu kadında. Tatlılıkla anlatmış derdini dosta düşmana. Hal böyle olunca da hem eleştirmenler, hem seyirci, hem de ödül verenler açısından kucaklanıyor hararetle. İlk tecrübesinde daha, filmine ruh katabildiğini görüyoruz ve bir soru takılıyor aklıma hemen. Bizim buna benzer filmler çekebilecek yönetmen adaylarımız ve rüştünü ispatlamış yönetmenlerimiz var ve bunun da farkındayız. Kendilerinden tek beklentimizse kasmadan, kasılmadan, öyle bile olsa biz bir garip izleyiciye hissettirmeden bunu başarabilmeleri yönünde; bir sürü imkansızlık dahilinde. Greta Gerwig’in hayran olunası tarafı bu işte. Bu hissi izleyicisine geçirebilen son zaman yönetmenlerinden Kaan Müjdeci vardı Sivas’la, öncesinde Pelin Esmer “Gözetleme Kulesi”yle, Taylan Kardeşler “Vavien”le. Daha da sayabilirim; “İki Dil Bir Bavul” çıktı bu topraklardan, “Dilber’ın Sekiz Günü” bir de. “Yozgat Blues”, “Tepenin Ardı” var öte yandan. Motor diyene kadar geçen süreçte yani giriş ve gelişme bölümünde(kısaca bir fikrim var, çekebilirim, bir el sonrasında bir omuz verin ve nihayet bu yetmez hemşehrim aşamalarında) sektör daha çok statik elektriğe bağlı olduğundan çaresizliklerden ve imkansızlıklardan da iyi şeyler çıkarılabildiğini gördük ara ara. Ona yormak gerek, kısaca hayra yormak gerek bu hal ve gidişatı, yoksa biz boşuna yabancı film bağımlısı olmadık oturduğumuz yerde.

DF7AD4B2-B37D-4BBF-9A83-FD336194CF1B

Artık tam manasıyla filme dönüyor, bu gereksiz kıyaslamayı bırakıyorum bir tarafa. Kendine “Lady Bird” ismini kendisi veren Christine’in evlatlık olduğu belirtilmeyen bir abisi ve de onlarla beraber yaşayan ve bakaa bakaa Miguel’e benzemiş tuhaf görünüşlü Hispanik bir kız arkadaşı var. Babası yıllardır depresyon tedavisi gördüğünü çocuklarına belli etmeyen sevecen bir adam. İşinde istikrarı yakalayamamış bir türlü. Her ne kadar para hayatın karnesi olmasa ve o ailesine bağlı iyi bir baba olsa da başarısızlık hissiyle baş etmek çok kolay bir şey değil gündelik hayatta. İlaçlarla baskılandıkça iyice sakinleşen baba, annesiyle Christine arasında katalizör görevi görmüş çokça. Kadınsa ipotekler, giderler, harcamalar derken, evin maddi yükünün çoğunu da sırtlandığından evde en çok söz söyleme hakkına sahip kişiye dönüşmüş. Parayı veren düdüğü… Fakat kızı da kendisi gibi çetin ceviz olunca en büyük tartışmalar bu iki güçlü kadın arasında gerçekleşmekte. Akıl hastanesindeki hastalarla yapılan fazla mesailerin de katkısı olsa gerek bu agresifliğe. Çocuğunu iyi tanıyan bir anne olarak, kızının çok daha iyisini yapabileceğinin farkında olmakla birlikte, potansiyelini ortaya çıkarması için her fırsatta didişiyor kızıyla. Tartışmalar her zaman Lady Bird’ün alttan almasıyla sona eriyor. Ya deliler gibi özür diliyor genç kız, yahut hiç dayanamaz olduğunda kendini arabadan atıveriyor son noktada. Gene de bildiğinden şaşmıyor annesi. Asla alttan almıyor kızını. Filmin ilk dakikalarında yer alan arabadan atlama sahnesinden sonra pembe bir alçıyla yaşamak zorunda kalıyor Christine bir süreliğine. Filmin ekseninde varlığını her daim hissettiren anne kız çekişmesinin ilk sinyallerini şiddetli bir şekilde vermiş oluyor böylelikle Gerwig. Öte yandan on yedi yaşında olan ve üniversite öncesi son sınıfta okuyan genç kızın en büyük amacı Sacramento’dan mesafe olarak en uzak olan fakülte tarafından kabul edilmek. Her fırsatta Kaliforniya’dan nefret ettiğini, Doğu Yakası’na gitmek istediğini söylüyor. Harıl harıl New York’daki üniversiteleri araştırıyor bu yüzden. Kompleks haline getirdiği Sacramento’lu görünüp görünmeme sorununu çok büyüttüğü, özünü reddettiği düşünülse de, filmin sonunda tanıştığı ve kendisine nereli olduğunu sorduğunda Sacramento’yu anlamayan, fakat San Francisco dediğinde çok havalı bulan genç adamın tepkisinden de anlıyoruz ki Çorum ve Sacramento kardeş şehirler bu evrende. Sacramento’lular ve Çorum’lular da ifade edemedikleri bir nevi farklı yarıküre ruh ikizleri olsalar gerek.

DAE38589-2885-4193-A122-610DD235528C

93099E08-163C-4F19-A0F6-41C929DC35F1

Christine ilgi odağı olmayı sevmekle beraber, derslerine pek fazla ilgi göstermiyor. Hem hazırcevap hem de sivri dilli hem de akıllı olsa da, Amerika Irak’a füzeler yağdırırken televizyon karşısında duyarsızlık içinde izliyor olan biteni. Apolitik bir neslin çocuğu çünkü. Daha çok yaşadığı ortamı farklı göstermek telaşında. Kolaylıkla yalan söyleyebiliyor bu uğurda. Aklı hınzırlığa çalıştığından, düşük not aldığı matematik dersi sınav notlarının bulunduğu defteri hoca sınıfta yokken alıp çöpe atıveriyor mesela. Sonra da büyük bir ciddiyetle benim notum daha yüksekti diyebiliyor mesela. Fakat Rahibe Sarah onun konuşma yönünün gelişmiş olduğunu gözlemleyip, müzikal elemelerine girmesini öneriyor. Elemeler esnasında tanışıyor ilk erkek arkadaşı Danny’le. Onunla yaşadığı düş kırıklığından sonra da Kyle’a yöneliyor. Kyle’la da başka türlü bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu arada bir sürü badireler atlattığı arkadaşı Julie’yi deyim yerindeyse daha popüler, daha zengin ve geniş bir çevresi olduğu için Jenna uğruna harcıyor. Aklı başına gelince de kabahatini bilen bir tilki gibi dönüyor Julie’sine. Üniversite başvuru formlarında yer alan denemesini okuyan Rahibe, onun Sacramento’yu büyük bir özenle ve dikkatle yazdığını söylüyor. Dikkatini vermenin sevgiyle eşdeğer olduğunu düşünmüş kendince ve haklı da. Şehrinin kıymetini ondan uzaklaştığında keşfediyor ancak. Üniversite tarafından kabul edildikten sonra gittiği New York’da alkol komasına giriyor. Yalnız ve ailesinden uzakta geçirdiği bu günlerde en çok bir zamanlarki güvenli yaşam alanını arar hale geliyor. Film boyunca ve beraber geçirdikleri zaman zarfında hiç durmadan didiştiği annesine dönüşüyor o da her kız gibi sonunda. Sacramento’da ilk kez araba kullandığında ne kadar duygusallaştığını anımsıyor. On sekiz yaşına basar basmaz bundan böyle yasal bir şekilde temin edebileceği sigara, kazı kazan ve playgirl dergisiyle beraber edindiği özgürlüğün yanında, bir dönemin kapanıp bir başkasının açıldığını idrak etmesi için Sacramento’dan uzaklaşıp kıymetini anlaması gerekiyormuş kısaca. Büyüyor Lady Bird ve Christine McPherson oluyor nihayet.

Oyunculuklara gelecek olduğumuzda, Sorşa olarak telaffuz edilen ve anlamı özgürlük demek olan ismin sahibi Saoirse Ronan’ın çook başarılı performansı yakalıyor bizi ve de sürüklüyor arkasından film boyunca. Sözünü sakınmayan, filmin bir başka sivri dilli karakteri anne rolündeki Laurie Metcalf da öyle. Öte yandan Sister Sarah, depresyon geçirmekte olan mutsuz rahip ve o gittikten sonra beyzbol takımı başından tiyatro takımının başına getirilen taktikçi rahip ve oyuncularını hücum defans taktikleriyle oyuna hazırladığı anlardaki ateşli halleri, oyun öncesi yapılan seçimlerde, sonrasındaki provalarda ve en nihayet sahneye konduğu anlarda yer alan tüm genç oyuncuların performansları son derece başarılıydı. Akıllarda yer eden bir mizah, zekice diyaloglar filmin en büyük başarısıydı kanımca. Greta Gerwig bundan böyle sıklıkla geçmeli yönetmenlik koltuğuna. Bakalım ayni zamanda oyuncu ve senaryo yazarı olan Sacramento’lu Gerwig’in tercihi kamera önü mü yoksa arkası mı olacak bundan böyle. Bunu da göreceğiz hep birlikte. Kendisi Frances Ha(liday)daki performansıysa hala zihinlerde. O da Noah Baumbach’ın en iyi filmiydi bence.

07F5BD0A-187E-4FF9-8D41-7E726F1DB021

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: