ROMA

PROLOG: IMG_2547 Yalnız olarak çıktığınız yolculuklarda, kafanızın içinde bir yerde, çok da derin olmayan belki biraz sığ bir yerinde beraberinizde kimi götürürsünüz en çok? Geride bıraktığınız sorunlu aile bireylerini mi? İşyerinde üstesinden gelemediğiniz rakiplerinizi mi? Yoksa aynı binayı, aynı durağı kısa sürse bile bitmez gibi görünen dakikaları paylaştığınız, her günü aynı güne çevirip kepaze eden orta sınıf ahlaklı beyinlere sahip komşularınızı mı? Siz sanki onların içinden çıkmadınız mı? Eski eşiniz eskidir ama; sahildeki kumları kazırmış gibi elinde bir tırmık beyninizin içini eşeler durmaz mı hala? Kurtulmak mümkün müdür acaba? Kanımca başka bir tırmıklı gelene kadar mümkün görünmüyor. Hayat gökdelenin katları gibi. Yukarı doğru çıktıkça görüş açınız artmakla birlikte, her bir kat omuzlarınızda onlarca ton ağırlık taşıtıyor size. En tepede ise omuzlarınız düşüyor, kamburunuz çıkıyor. Zirvede yalnızsınız sonunda. Son bir kez bakıyorsunuz manzaraya yani geçmişe yani sizin olan geçmişe, tarihinize, her şeye. İnsanlar mı çok, binalar mı? Yemyeşil mi manzaranız, yoksa kapkaranlık mı? Yüzleri net mi insanların? Yüzler birbirine karışır derler. Demans belki bahane. Perdeler açılmaya başladı bile. Bundan sonrası serbest düşüş. Asansörsüz ve molasız. Katlarda durmak yok. Hızınız saatte çok kilometre. Gözünüzün önüne gelen her ne ise onun adı sizin pişmanlığınız. En sevdiğiniz insan bile sizin pişmanlığınız. Bir insan bunca sevilmemeliydi belki de. Etiniz yere değdiği anda bir başka hayat, bir başka dünya. Perdeler sonuna kadar açıldı artık. Ve siz ışığın içine düştünüz nihayet. Tüm acılara son. İnsanlarla didişmek bitti. Kendini kimseye beğendirmek zorunda değilsin. Eskiden bela olup yağarım dediklerine şimdi nur olur yağarım diyebilecek kıvamdasın ve inan böyle çook tatlısın. Lisan mühim değil. Hiçbir zaman değildi. Sen dert etmiştin. Ortak bir dil var artık. Işığın dili. Biraz ışık!(Goethe, yine mi sen?) Babil’i aşmak için buraya gelmek gerekmiş er ya da geç. Ama en güzeli nedir söyleyeyim: Ahh hayat ne boş, insanlar hep böyle idi ben dahil, şimdiyse çok pişmanım yaptığımdan dedikten en fazla beş gün, beş hafta, beş ay sonra aynı hatalara düşüp, insanları küçük görüp, gün içinde inanılmaz biçimde öfke nöbetlerine tutulduğun tüm o dakikalar, huysuzluktan adım adım kapris kraliçeliğine geçiş yaptığın bütün o anlar var ya, onlar burada yok. Burada vesvese yok. Unut vesveseyi. Pamuk tarlası ayağının altındaki. Duyduğun tek ses dünyadan gelen okyanusun serinletici sesi ve evet Ganj’da olağanüstü bir manzara var. Ateşe verilen tüm ölülere inat burada hayat var. Renkler Tanrı’nın işaretleri. Burada renkler olağanüstü. Mutlu musun şimdi? En tepeye çıktın. Tüm dünya önünde serili. İstediğine hükmün geçiyor. İstemediğin oyuncağın senin. Söyle mutlu musun şimdi? Mutluluk nedir ki? IMG_2706 Kalkış için aprona gelen Roma uçağı için anonsu duyar duymaz bizi uçağa götürecek servisin yaklaştığı kapıya geliyoruz. Bir telaş oluyor. Bir adam, beyaz saçlarını görüyorum, aradaki basamağı göremiyor ve düşüyor. Kafasını çarpmış. Ambülans ve sağlık ekibinin gelmesini bekliyoruz. Dakikalar sürüyor. Adam yerinden kalkamıyor. Biz gelen diğer servise biniyoruz. Adam kalıyor. Yanındaki karısı olmalı. Bu kötü şans demek. Tek düşen için değil. Geride kalanlar için de. Bugün ayın on üçü. On üç mayıs. Bir terslik var. Huysuzum ve huzursuzum. Yolculuk felaket geçiyor. Kalkış kötü, uçak keyifsiz, kısa süreli hava akımları var. İrtifa kaybederken bir anda kaybediyor. Sonra bir anda bulutları sağlıyor sanki. Kulaklarımsa basınçtan çılgına döndüler, hep şikayet halindeler. Karaya ayak basmayı en çok onlar ister gibiler. Vücudu bir bütün olarak düşünmek hata belki de. Her organ, her organın yaptığını yapmak istemiyor işte. Kulaklarım isyan ettiler işte. Keşke getirmeseydin bizi diyorlar. Nasıl bırakırdım ki sizi? Ben Van Gogh değilim ki. İniş daha da beter. Yolcular çılgınca alkışlıyor can tatlıymış dercesine. Kurtuluş alkışları bunlar. Genelde iyi inişler alkışlanır halbuki. Her neyse Fiumicino Havaalanı’nın bir özelliği yok. Sırt çantamı almış gönül rahatlığıyla giderken bir hanım o çanta eşimin diyor. Tanrım! Adamın sırt çantasını sırtlanmışım. Kocanın umurunda değil. Kadın fark ediyor. Ben aptal aptal çantaya bakıyorum. Kadın fark etmese dımdızlak ortada kalacağım otel odamda kocasının eşyalarıyla. Hadi adamı anladım, karısına güvenmiş ama ben de mi bir başkasına güvenmiş oluyorum bu durumda? Kendime hükmedemiyorum ve eşyalarıma, ya uşak kalacağım ya da bir serf tutmam gerek kendime(Goethe, lütfen git!). Hayatın insana kendini gerzek hissettirdiği anlardan biri yaşadığım. Geçer umarım. Geçsin bakalım. PİETA:

image

St. Peter Bazilikası’nın içinde ilk sağda ışıl ışıl, pırıl pırıl bekliyor sükunetle. 25 yaşındaki Michelangelo’nun dehasının bir eseri olarak Carrara’daki taş ocaklarından getirilen tek parça mermer bloktan yontularak yapılmış ve İsa insanüstü bir varlık olmaktan çok belirgin damarlarıyla, kanının bedende ne kadar az bir zaman önce aktığını vurgulamak amacıyla şiş şiş. Meryem’se iyice açılmış elleriyle kaderini kabul eder vaziyette. Teslimiyetin getirdiği bir kabulleniş bu sanki. Tam teslimiyet demişti kuzenim, bırakmak, her şeyi ve herkesi, açılan yollarda yürümek sadece… Çok acı çekmeden teslimiyetin gelmesi zor sanki ve belki de imkansız. Ama bir gün belki bir şey olur belki ve kolaydan olur her şey bir anda. Ben hiç birini göremiyorum. Ne yol var ne de patika. Ben galiba yolumu kaybettim. Kayboldum ormanın ortasında. Pieta bunları hissettirdi yığınların ortasında. Yığınlar çare değil acılara. “Bırak da ağlayayım zalim kaderim ve özgürlüğüm için iç çekeyim Hüzün kırsın zincirlerini ızdırabımın, merhamet aşkına/per pieta.”   St. PETER BAZİLİKASI: Saint Pietro bir diğer ismi. Vatikan dahilinde geniş bir alanı kaplıyor. Görkemli kubbesiyle karşınıza çıktığında ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz. Bir insana ne hissettirteceğini bilmeyen insanlar gibi. Konumu ve kapladığı alan itibariyle karşınıza her çıktığında tanışıklıktan hoşnut oluyorsunuz. Ama aynı zamanda o kadar mesafeli ki sizi yerinize mıhlatıyor. Gösterişi insanı korkutuyor. Üst katına yani kubbe kısmına çıkmaya fırsat bulamasak da saatler alıyor zemin katını gezmesi. İçeride ayin yapılıyor. Arkadaşım habire fotoğraf çekiyor. Herkes sürekli fotoğraf çekiyor, kameraya alıyor(benimkilerde olduğu gibi, bende hiç tanımadığım insanların karesinde yaşayacağım bundan sonra, aman ne hoş bir ölümsüz olma yolu!) Ama en güzeli Pieta. En güzeli benim Pieta’m, Michelangelo’nunki değil. İnsanın “Tanrım, şimdi kurtar!” diyesi geliyor baktıkça. ’72 yılında Laszlo Toth’un çekiçli saldırısına uğradıktan sonra kurşun geçirmez camlı bir bölümde sergileniyor ve bu eylem sonrası Macaristan vatandaşı Laszlo Toth herhangi bir adli ceza almamış, sadece akıl sağlığı durumuyla ilgili adli tıbba yollanmış ve akabinde akıl hastanesine “Deli mi acaba?” diye. Olası ihtimaller dahilinde. Saldırı esnasında “Ben küllerinden doğan İsa’yım.” ya da “Michelangelo”yum diyormuş. Sol kolu ve eli kırılmış saldırı esnasında heykelin, yüz kısmına aldığı darbeler sayısız ve burun kısmı zarar görmüş. Vatikan’ı sarsan olay sonrası tam on ay sürmüş restorasyon çalışmaları. Laszlo Toth nasıldır, nerededir bilemeyiz ama Meryem taptaze bir çiçek gibiydi son gördüğümde. IMG_1839 IMG_1936 IMG_1973 20140513_165250 20140513_165813 Üç yol, dört yol kısaca her yol bir meydana çıkıyor ve meydanların süsleri olarak Barok tarzda, mitolojik ögelerle süslenmiş çeşmelerden gözlerinizi alamıyorsunuz. “Fontana di Trevi”, bizde bilinen adıyla “Aşk Çeşmesi” insanın içini titretiyor. Neden mi? Herkes burada çünkü. Toprak rengi tenleriyle Roma’yı ve meydanlarını arşınlayan Bangladeşliler en çok burada, kah gül satarak, kah fotoğraf çekerek olmadı aynı model, aynı renk şallarını dön dolaş, bıktırta bıktırta satmak için burnunuza dayayarak kendi vatanları dışında varolabilmenin, ayakta durmanın gayreti içinde gün boyu arşınlıyorlar yollarda. Hırsızlıktan hiç korkmayın, adamlar ekmek parası peşinde ve sınırdışı edilmekten ölesiye korkuyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin hiçbir yer vatan değil. Sizin değil. Kendinizi aidiyetsiz ve kıymetsiz hissediyorsunuz. Vatansızlık en kötüsü ve bu adamlar da günü kurtarıyorlar. Turistik amaçla gelen bizlerse bakıyoruz, sağa sola, ona buna. Çeşmeyi görenin yüzünde hep bir tebessüm; su sesi, insanların coşkusu, dünyanın türlü çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü insan var; paylaşım çok az ama olsun, böylesi daha iyi, bir başınasın… Herkes aşk istiyor. Arkadaşım havuza kaç kez para attı ben sayamadım, herkes, hepimiz aşk; olmadı kırıntılarını istiyoruz, salt cinsellikten ibaret olmayan, evlilikle kurumsallaşmamış, insanı gamlı baykuşa çevirmeyen bir aşk ve seni senden daha çok sevecek bir adam için cebimizdeki tüm bozuklukları saçıyoruz çeşmeye. Daha çok sevmek mi isterdin, sevilmek mi söyle! Bence en güzeli sevmek, sevilmekten öte. Ben kendimce sevmeliyim önce. O sevmese de olur. O bilmese de olur. Gül Ulukan, Şenay Çınar, Hamdi Demir, Banuhan Güvenir, Hale Türkeş, Nurhayat Özdeniz paralarınız olmadı niyetleriniz aşk çeşmesinde yüzmekteler. Aranızda evli olanlar olabilir. Olsun. Çoğalan bir aşktan kimseye zarar geldiği görülmemiştir. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. IMG_2327 IMG_2584 IMG_2683 IMG_2617 IMG_2742 IMG_2304 20140513_192445 Piazza della Republica’da oturduğumuz meydan manzaralı kafeden ayrıldıktan sonra metroya doğru yürüdüğümüz bir akşam yüzlerinde simsiyah bereler, ellerinde çelikten bir kap sessiz sessiz dilenmekte olan dilenciler sokak lambalarının ışığında belli belirsiz çıkıyorlar karşımıza. Apartmanların basamaklarında usul usul oturuyorlar. Burada dilenmek gurur meselesi. Kimse kucağında çocuğu, acındırmıyor kendini. Tek kelime etmeden, Tanrının adını ağzına almadan, hiç duygu sömürüsü yapmadan dileniyorlar. Ankara’ya son gidişimde her yer dilenci kaynıyordu. Bahçelievler, Kızılay, Tunalı, Sıhhiye adım başı dilenci doluydu. Bir Mayıs’ta Cebeci’de eylemler bittikten sonra bir dilencinin hazırlanışını izledim gizlice. Sabah işe gittiğinizi hayal edin, masanızı düzeltip, bilgisayarınızı açıp ortamınızı hazırlamanız gerek değil mi? Sabit sokak dilencilerinin de böyle bir ön çalışmaları oluyor. Önce yere karton seriyor dilenci kadın. Sonra çocuğunu yanına yerleştirip, içi süt dolu biberonunu, para atılsın diye hazırladığı madeni kutusunu ayarlayıp, boğazını temizliyor bir güzel. Sonra yerinden kalkıp, önündeki fırına gidip parasız olarak aldığı ekmekten kopardığı bir parçayı çocuğun eline veriyor. Boğazını temizliyor gürültüyle tekrar tekrar, yüzünün mimikleri değişiyor sonra, kaşları düşüyor ve efsanevi repliğini mırıldanmaya başlıyor: “Allah ne muradını…” O da başkent, o da başkent, o da insan o da insan, o da dilenci o da… Öteki tasasız hallediyor işini, tek maskeyle iş bitti. Bizimkilere bir ön çalışma gerek. Bir çocuk, bir park, bir biberon gerek. Bir de içli bir ses. VATİKAN: Sabah namazını müteakip Vatikan’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Otobüsler parasız, sabahları ise kalabalık. Taksiler makul. Avrupa pahalı değil, bizim paramız değersiz. Bense hemen önümde oturan İtalyan’dan gözlerimi alamıyorum. O kadar tombik ki, tekli koltuktan sızmış bedeni, yayılmış çepeçevre. Öyle gamsız ki. İtalyanlar genel olarak gamsız. Kimse acelesi varmış gibi hareket etmiyor. Tek konuşurken aceleciler ve bu onlara belli bir efor harcatıyor. Turistler ve göçmenler olmasa ortada insan olmayacağı endişesini duyuyor insan ve tüm şehir turist istilasına uğramış, o müze senin bu kilise benim ellerinde türlü çeşit fotoğraf makineleri, navigasyon cihazları yahut ben gibi ilkel haritalarıyla dolaşan insan ordusu akın akın meydanlara yağıyor mancınıkla atılmışçasına ve tam olarak kimsenin nereden geldiğini, indiğini göremiyorsunuz. Anca geliyorlar dört bir koldan. Restoranlarda çalışanlar Tunuslu, Faslı, Cezayirli, Türk ya da Kürt, Arap ya da bir yerli. Zaten onlar olmasa hizmet sektörü içler acısı. Canla başla çalışan bir garson bulmak mümkün değil. Kahve hariç her şey geç geliyor. Gevşek gevşek, paralanmadan çalışıyorlar. Yirmi altı dolar gelen hesabı ödemek için elimi cüzdanıma atıp otuz dolar çıkardığımda garson İngilizce “Üzeri benim olsun.” diyor ve ekliyor “Prego!” Tombiğe dönersek tekrar, tabletten alamıyor gözlerini. İlk defa şişman bir İtalyan görüyorum. İncecik bacaklarının üzerinde gene nazik olan gövdelerini zahmetsizce taşıyan erkeklerine nazaran bu adam ondan dikkatimi çekiyor. Deniz anasına benziyor. Birden yol sorma gereği duyuyorum. “Gelmişsiniz, burada inmeniz gerek.”diyor. Sayesinde tombiğin, doğru yerde iniyoruz. IMG_2393   IMG_2398 Bir sürü turizm acentesi var Vatikan’ın karşısında ve elemanları yolunuzu kesip, Vatikan’a doğru kilometreleri bulan kuyruğa girmeden belli bir ücret karşılığında götürmek için teklifler sunuyorlar. Vaatleri binlerce kişinin önüne geçmemizi sağlamak ve sayelerinde saatler kazanıyoruz. Tüm gezi boyunca yalnızca bir kez Türklerle karşılaşıyoruz hepi topu. Rahip ve rahibelerse en çok St. Pierre Bazilikası’nı ziyaret ediyorlar, onların yolculuğu uhrevi olduğundan sanat kısmını turistlere bırakmışlar. Bence ikisi de olmalı. İslamiyetteki maneviyatın gücü, Kur’an’ın dili ve sadelikle, Batı’nın sanat ve kültüründen bir sentez oluşturmalı. İkisi de gerekli insan hayatında. Hem maneviyat, hem sanat. Biri içe yolculuk, öbürü dışa. Biri serzeniştir Tanrı’ya, öteki başkaldırıdır dünyaya. Nihayetinde ikisinde de boyun eğersin. İkisinin de karşısında saygıyla eğilirsin. Sanat yapmak için gücün ve güçlünün yani en çok kilisenin ve aristokratların desteğiyle beslenen insanların dönemlerinden, günümüze hep muhalif olarak aksi takdirde hiç hoş karşılanmayacağın bir döneme milyonlarca ışık yılı atlayarak geçmiş buluyorum kendimi. Artısı mı? Adamlar kendilerini adamışlar, çünkü buna fırsatları olmuş. Fakirin derdiyle uğraşmaktan deliye dönmektense, tavanlara astıkları iplerle Yaradılışı resmetmişler, Tanrı’yı yerde değil gökte aramışlar. Sırf bu yüzden günde milyonlarca insanın ziyaretçi akınına uğrayan Sistine Chapel’de insanlar boyunları tutulana kadar tavana baktılar. Uzağı iyi göremeyen gözlerinle ne gördünüz derseniz, çok değil, hiç değil, biraz gördüm. Ama hep yukarı baktım. Hep ileriye baktım. Vatikan’ı maddi anlamda sırtlayan şeyle aynı olsaydı, Efes’teki Meryem Ana’dan İzmir ya da Kültür Bakanlığı bir cumhuriyet kurardı. Bu kadar azla kalmazdı. IMG_2490 IMG_2445 Netice itibariyle devirler, dönemler, uluslar, akımlar, modalar geçiyor aradan. İnsanlar evrilmiyor artık. Bizler tür olarak evrimimizi tamamlamış bulunmaktayız. Biz olduk bitti. Bundan sonrası yeni bir başlangıç. Adem’in de bir sonu olmalı, tıpkı bir yaradılışının olduğu gibi. IMG_2720 IMG_2514     IMG_2516 image image image 20140514_132643 Ve neden Via Giulio, çünkü burası pek fazla turistik değil ve şehrin keşmekeşinde nadiren karşılaştığınız yerli halkı gördüğünüzde gerçek İtalya’ya geldiğinizi anlıyorsunuz ve sis perdesi aralanıyor ve rüyadan gerçekliğe geçiyorsunuz bir anda. Aynı zamanda Santa Caterina da Siena adında çok kimseler uğramadığından Tanrı’yla başbaşa kalmayı başarabileceğiniz bir  kilise de barındırıyor dahilinde. Neden Ponte Sisto, çünkü diğer köprülere nazaran ihtişamdan uzak ve gün batımında Tiber Nehri çok romantik görünüyor. Neden İtalyan erkekleri, çünkü maçolukları onları çok cazip kılabiliyor ve çoğu giyimlerinde, yaşamlarında tarz sahibi. Neden İtalya, çünkü çok tuhaf hislerle doluyorsunuz aynı anda romantizm, hüzün, acıma, korku, geçmiş, gelecek, çokluk, yokluk, hiçlik ve kaybolmuşluk. Sanki şehrin orta yerinde kaybolup gideceğim ve bir daha kimse beni bulamayacak gibi hissettim çoğu kez. Ve neden Roma, çünkü harikulade bir ışığı ve yemyeşil bir doğası var. —-.—- Uzaktan bir kastratonun sesini duyuyorum. Çok içli söylüyor, sanki bir derdi varmış gibi.

VIAGGIO IN ITALIA/ İTALYA’DA YOLCULUK

NAPOLİ:

Yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler.” Goethe

image

Roberto Rossellini’nin sekiz yıllık bir ilişkiyi tarafların gözünden, dilinden ve beklentilerinden hem içsel, hem dışsal bir yolculuk hikayesi olarak aktardığı “İtalya’da Yolculuk”un ilk sekansları gibi başlıyor benim Napoli’ye gidişim. Penceremden akan kilometreler, bulutlar, arabalar, manzaralar var. Tek fark benim bir köşesine büzüldüğüm otobüs koltuğum. Hususi arabanız ve toplu taşım araçlarıyla yaptığınız yolculukların farkı ilkinde kaptan ya da yakını sizken, ikincisinde  bazen hiç hoş olmayan teslimiyet duygunuzun peşinizi bırakmıyor olması ve bir yerleri hep sağdan sağdan ya da soldan soldan görüyor olmanız. Ölümün gözlerinin içine bakmak ön koltukta oturana mahsus ve siz kuzu kuzu taşınıyorsunuz bir yerlere adına kader dermişçesine. Şoförün sütüne, akşam çektiği uykunun kalitesine, hiç tanımadığınız bir kişinin keyfine ve bir yere kadar da görev bilincine kalmış olmanız da cabası. Neyse ki insan emeği ölçüsünde insan burada ve herkes bir değer. En  zoru da emekçi bulmak. Kömür madenlerine bunca kötü şartlar altında tıkacak adam bulamazsınız İtalya’da. Bunu en iyi toplanmamaktan dağ olmuş çöp yığınlarıyla karşılaştığınızda anlıyorsunuz. Devasa boyuttaki çöplerin kapakları kapanmıyor, üst geçitlere aylardır çöpçüler uğramamış sanki. Napoli’nin çöpleriyle başı dertte. Roma’nın da. Belki kalan İtalya’nın da.

image

Filmlerle gerçek hayatın farkı; iki saate yakın süredir aldığınız yolu filmde dakikalara sığdırıp içinde bir ya da daha çok hayatın özetinin geçiyor olmasında yatar. Ne çok şey yaşadı bu kahraman dediğimiz anda geçen bir ömürdür aslında. Kişinin hem geçmişine, hem geleceğine vakıf oluruz bir çırpıda. Bir sihir yoktur ortada; maharetli bir sihirbaz vardır sadece. Benim yolculuğumun sihirbazı da Rossellini, sanki eşlik ediyor  filminin kareleriyle bana Napoli’de. Ama benim filmim siyah beyaz değil ve senelerden de 1953 değil ve Allahtan kurtarmaya çalıştığım bir ilişkim yok. Yoksa bir sürü güzelliği göremezdim etrafımdaki. Filmdeki çiftimizden yapıcı taraf olan Catherine(Ingrid Bergman) ve çapkın eşi Alex(George Sanders) birbirleriyle başa çıkamayınca kendi başlarını kurtarmaya bakıyorlar. Kadın Napoli civarında gezilmedik müze ve ören yeri bırakmazken, Alex soluğu Capri adasında alıyor. Ve eline geçen her fırsatı değerlendirip, rastlaştığı tüm kadınlara kur yapıyor. “Eyes Wide Shut”taki Tom Cruise’u anımsatıyor bu halleri. Bir şekilde iki adamda eşlerinin güvenli güvensiz kollarına koşuyorlar türlü badirelerden sonra. Biri Noel arifesine denk gelirken, diğerinde yortu kurtarıyor çiftimizi. Bir ilişki çevredeki bir sürü insanla şekilleniyor bir yerde. Yine kalabalıkta kaybolmaktan ve kopmaktan kurtuluyorlar, yalnız kaldıklarında birbirlerinden kaçarken. Bir kez daha ama ne ilk ne de son kez evliliğin ne içerden ne dışardan çok kolay bir şey olmadığını düşündürtüyor insana. Çok zor bir hadise evlilik. Bazen kendine tahammül edemezken..

Filmin açılış sahnesinde akan asfalt görüntüsünün hemen akabinde karşı istikametten gelmekte olan tren farklı perspektiflerden hayata bakan sekiz yıllık evli çiftimizin seyahatleri boyunca yaşayacaklarının bir öngörüsü sadece. Colette’in “Duo”adlı kitabından yola çıkılmış, fakat tüm hakları satıldığından günü gününe senaryo yazmak zorunda kalmış Rossellini. Olaylı çekimler, beklenmedik gelişmeler, gerilimli bir set ve haksız eleştirilere maruz kalmış döneminin çok önünde giden bu modern film şaheseri.

Daha eleştirel bir bakış açısına sahip İngiliz çiftimizden adam, İtalyanları deli gibi araba kullanan, gürültücü ama aynı zamanda gürültü ve can sıkıntısını bu derece uyumlu bir şekilde görmediğini itiraf edecek kadar da dürüst bir şekilde tanımlıyor. Başbaşa kalmayı beceremeyen ve hayatları boyunca hiç birlikte ama yalnız seyahate çıkmamış olan çiftimiz kendilerini her fırsatta insanların arasına atıyorlar. Napoli’de bir başına çıktığı seyahatlerde Catherine’in önünü kesenler rahipler, rahibeler, cenaze, hamile ya da çocuklu kadınlar oluyor. Hepsini bir işaret olarak algılayan zamanında çocuk istememiş kadının düştüğü şaşkınlığı ya da yaşadığı ürperti, huzursuzluk ve korkuyu kelimelere sığdırmadan, görüntülerle ifade eden çok az film vardır kanımca. Akıllara ziyan, mature İtalyan rehberlerle müze ve ören yerlerini gezerken hissettiği korku kocasına ve ilişkisine duyduğu güvensizliğin yansımalarıdır. Olumsuz, güvensiz, perhizkar ve tekinsizdir yürüdüğü her noktada. Şu hiçbir zaman kimseciklerle paylaşılamayan yalnızlık hissinin de seyirciye en derinden aktarılabildiği nadir filmlerdendir ayrıca.

immagine_viaggio-in-italia_27218

“Dolce far niente!”

İtalyanların İtalyanları en kolay özetlediği tabir olsa gerek. Tembellik ne tatlı, tatil ne güzel diyebilirsiniz ama gezmek de maddi manevi her anlamda yorgunluk aslında. Sabahın köründe düştüğünüz yollarda oradan oraya savruluyorsunuz gün boyunca. Pompei ve Napoli aynı gün hiç kolay değil mesela. Ama özellikle Pompei için değer her şeye. İnsana edebi ve ebedi hayat duygusunu aşılıyor çünkü. Vezüv’den alev alev yağan cüruf ve lapillerin bir yorganmışçasına binlerce insanın üzerini örttüğü yollarda yürüyoruz yüzyıllar sonra, etrafımda dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü tanımadık yüzle beraber. En güzeli böylesi bir başına keşfetmek bir yeri. Zemini hissediyorum ayaklarımın altındaki. Yer benden sağlam hissine kapılıyorum. Garip, haliyle. Hayat bir garip, bazen. Tanrı bazen tutar, bazen yağdırırmış. Buraya da yağdırmış olduğu aşikar, zamanında.

Lupanare’sine yani genelevine giriyoruz. Duvarlarda menüler var. Bilgimiz görgümüz artıyor ister istemez(kimse istemez görünmüyor ve üçüncü dünya ülkesinde şekillenmiş olan kafamdaki sabit fikirse şu:adamlar bu konuda da bizden ileriymiş). Her yönden insan ruhunu şekillendiren bir gezi oldu bu kanımca. Yemyeşil ağaçlıklarla bezeli yollarında yürürken ciğerlerimiz oksijenle, menülerin çarpıcılığıyla zihinlerimizse yaratıcı imgelerle doldu. Yaradılışımızın mutlak gerçeği olan üreme içgüdüsü ve hazzın duvarlardaki tasvirlerine bakan insanlar sükunetlerini korudular. Öncesinde ve sonrasında hamamlarını, bahçelerini ve evlerini gezerken yüksek yüksek tonda çıkan sesler nedense yerini fısıltıya bırakır oldu ve tek rehber var harıl harıl anlatmakta taş duvarların tarihini. “Samimiyim ama bir de tarafsız olmayı başarabilsem.” diyen Goethe ise hep benimle.

IMG_2281

Napoli, Toledo caddesindeki Etnografya Müzesi’nde Pompei’den arta kalanlarla karşılaşacaksınız. Kimi cinsellik içeren(Secret Museum), kimi filmlere konu olmuş resimler ve heykeller burada sergileniyor. Kabil hisleri taşımakla beraber içinde bir Rumi yatan Caracalla’nın heykeli, yine Caracalla’nın Roma’daki hamamlarında bulunan Herkül Farnese, kölelerinin eti aracılığıyla balıkları besleyen hayvan dostu Tiberius, kundakçı Neron, hepsi buradalar. Roma dönemi eserlerinde karşımıza çıkan en belirgin özellikse tevazu içermeyen gösterişli işçilikler ve sergilenişlerindeki azamet. İçlerine sanki Tanrı parçacıkları serpilmiş her bir heykelin ve dönemin ruhunun yansıması olan devasa figürlerin size kendinizi küçük ve elinizden gelenin ne kadar az olduğunu hissettirtmesi boşuna değil. Sınırsız acı çekebilir, kahkalarınızın oktavına ayar veremeyebilir, korkunç üzüntülere gark olup, kederden içinizi çürütebilir, hayatı hem kendinize hem önünüze gelene kahredebilir olmadı zevk-ü sefa içinde hayatın tam da ne olduğunu idrak etmeye fırsat bulamadan ayrılabilirsiniz bu dünyadan. Hepsi bir yaşamda gizli kalacaktır. Sevdiklerinizden başka kimse sizi anmaz olacaktır ileride. Çok yazık olmayacak mıdır size? Çok yazık olmayacak mıdır bize? Her heykel, her büst, her resim, her portre bana bunu hatırlattı Napoli’de. Sibylla Mağarası ise bir başka sefere.

ROMA DEĞİL SOMA

image
PAWEL KUCZYNSKI

“Dünya küçük, hayat büyük.”

DÜŞ!:

Metrelerce düş
Kilometrelerce düş
Düşeceğin yeri görmeden düş
Yerin yedi kat altına in
Hıçkırarak yardım dile
Tanrı’ya sığın
Sevdiklerinin yüzü gözünün önünde
Düşmeye devam et
En çok sevdiğin,
Gözden
Onu bir kenara koy
Önce daha az sevdiklerinle vedalaş
Hiç tanımadığın yüzler gelsin gözünün önüne
Hepsi aynı yüzmüşçesine
Kurtulmayı, kurtarılmayı umut et
Dile, dilen, yalvar
Günahlar silinir o an
Un ufak ol acıdan ve korkudan
Neden mi sen?
Güldürme göktekini
Senin azabın kısa
Merhamet dileme
Onurun seninle.
Ya onlar?
Sığındığın yer
Senin doğduğun yer
Şimdi vedalaş,
Gözdenle.
Beraberce düşün artık.
Elele.
Serbestsiniz.
Sevgi kurtarır.
Son nefesini kolay vermen için
Sevmek gerek.
Birini ölesiye sevmek gerek.
Ancak öyle hallolur hayat.
Kapın çalıyor.
Sakın ses etme gelene.
Gene çalıyor.
Kimmiş sor.
Karşı taraf “Benim.” diyor.
Sakın açma.
Ama tekrar sor.
Tekrar.
Tekrar.
“Ben senim.” diyor.
Bekletmeden aç artık kapını.

Feridüddin-i Attar candır. Sıkıntıda bir ruha umut ve esin, nerede yanlış yaptım diyen bir başka ruha da sükut verir. “Herkeste olan dört şeyden dört şey daha meydana gelir: İnatçılıktan rüsvalık, öfkeden pişmanlık, kibirden düşmanlık, tembellikten düşkünlük.” Üçüncü dünya ülkesinde yönetemeyenlerce yönetilmeye çalışılıyoruz. Geldiğimiz noktada bir parça umut dileniyoruz. Tanrım bir parça daha nefes, birkaç saniye daha hayat ver derken, istediğimizi aldığımızdan habersiziz. Son saniyede bile olsa gelir O ve verir dileyene dilediğini. Hep gelmiştir zaten. Bizse ne kadar az istemişiz? Kimlerden neler istemişiz? Biz istemeyi bilmemişiz. Yılanlar dolaşır durur televizyon ekranlarında. Dilleri dışarıda. İnanmayın onlara. Paramız değersiz, sanatımız samimiyetsiz, başımızdaki belayı savmaktan acizken; müteahhite cami yaptırtan, terziye kefen diktiren adamlar hayat sigortamızı yapıyor. Hayatın kısa olduğunu hatırlatmak ister gibiler evvel erken. Biz de sizden öğrendik. Bu da bizim kaderimiz ve kederimiz. Çek çek bitiremedik. Tanrı bizi evrenin tımarhanesine atarken, bilmiş. O hep bilir zaten. Sorun Goethe’nin de bilmiş ve ermiş olması. Sorun onun bir parça ışık diye mırıldanırken, okuyucusunun hayatında bir ışık olması. Sorun eskiden insanlara neden dayanamadığını bilmeden ama gene dayanamadığında değil; sorun şimdi insanlara neden dayanamadığını bilerek dayanamamanda. Sorun sen sakin bir liman ararken içinde kopan fırtınaların neden koptuğunu bilmeyen gemilerle karşılaşmanda. Sorun yanlış kaptanlarda. Sorun sessiz tayfada. Sorun buzdağında değil. Sorun sende, bende, hepimizde.

KENDİNCE SEVDİ:

Her gün işe giderken en çok kullandığın yol bu.
Her sabah aynı kafede kendine gelirsin bir fincan kahveyle.
İpek çoraplı, ince topuklu ayakkabılar giymiş kadınlardan gözlerini alamazsın.
Bilirim.
Seni.
Roma’nın Arnavut kaldırımlı eşdeğer ruhlu yollarında, cilası pırıl pırıl makosen ayakkabılarınla yürürken, slim sigarandan içine çektiğin her nefeste, nefesindeyim.
İçini bilirim.
İyiden.
Ciğerlerinin en ince sırlarına vakıfım.
İncecik damarlarından sızarım.
Sense hayallerini savurtuyorsun ağzından çıkan dumanlarla, bir gören olması umuduyla.
Gören oldu belki.
Anlayan oldu mu peki?
Ben kadar!
Öğlene doğru işlerin yavaşlayıp, kendine zaman ayırabildiğinde akşam için planlarını anlat bana.
Dinlerim ben seni.
Hep dinlerdim seni.
Bilirsin.
Uzakta bile olsam.
Engel değildi aramızdaki ülkeler ve kıtalar.
Artık daha az arar oldun ve özler.
Hissetmiyorum sanma.
Ben senin her gününü, her anını bilirim.
Gömleğinin ilk düğmesini açmışsın
Kravatın rahat vermiyor
Aradığın rahatlama başka
Traş losyonunun kokusu en çok adem elmana sinmiş
İpince gözlük izin kalmış yazdan
Sonbaharda hep asabiyet üzerinde
Yarın seni yutacak gibi
Günler yamyam değil
Günler benzersizdir sadece.
Görev bilinciyle saatleri ezerler.
Bir sen kalırsın her doğan günde.
Bense öldüm.
Yıllar yıllar içinde.
Yaşlanmadan kıyılarda dolaştım kendimce.
Ve artık içindeyim nihayet.
Annenim ben senin
Çocuğumsun benim.
Hem kocamsın, hem sırdaşım.
Ahh bir içinden atabilsen beni.
Bense bir görmezden gelebilsem seni.
Bir hayat bu kadarlık sevmekle geçti bende.
Çok pişmanım keşke daha çok sevseymişim
Kendimce. Belki hayat daha güzel geçerdi öyle!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: