FLEABAG, İKİNCİ SEZON

CE78A107-6954-49F7-9E6A-988B281980F3

FLEABAG, İKİNCİ SEZON :

“-Bana kalbini sıkıştıran şeyi anlatacaksın. Günah çıkar!”
-Bir şeyleri unutmaktan korkuyorum. İnsanları unutmaktan. Sadece ne istediğimi bilmemekten. Birinin bana neye inanacağımı, kime oy vereceğimi, kime aşık olacağımı ve bunu onlara nasıl söyleyeceğimi söylemesini istiyorum. Sadece birinin bana hayatımı nasıl yaşayacağımı söylemesini istiyorum. Çünkü bugüne kadar ben hayatı yanlış yaşadım ve biliyorum ki insanlar kendi hayatlarının içinde sevilmek istiyorlar…bana ne yapacağımı söyle peder!
-Diz çök!”

“Cenaze ayetinde hayatın bittiği değil, değiştiğini yazar.” Rahip

“Kafamın içindeydin sanırım.” Rahip

“-Bununla ne yapacağımı bilmiyorum. Ona karşı sahip olduğum sevgiyle. Şu an o sevgiyi nereye koyacağımı bilemiyorum.
-Ben alırım. Bir yere gitmek zorunda sonuçta.”

“-…annem öldüğü, babam bu konuda konuşamadığı, kardeşimle, kardeşimin kocası benimle yatmaya çalıştığı için bir sene konuşamadığımız ve yetişkin hayatımın çoğunu bomboş kalbimden yükselen çığlıkları susturmak için seks yaparak geçirdiğim için olabilir.” Fleabag

“-Kadınlar içlerinde acıyla birlikte doğuyorlar. Bu bizim fiziksel kaderimiz. Adet sancıları, acıyan memeler, çocuk doğurmak falan. Ve hayatımız boyunca bunları içimizde taşıyoruz. Erkeklerse taşımıyor. Arayıp bulmak zorunda kalıyorlar. Bütün bu şeytani ve iyi şeyleri icat ediyorlar ve bu şeyler hakkında suçluluk hissediyorlar. Ki biz bunu kendi başımıza da başarabiliyoruz. Ve sonra savaşlar başlatıyorlar…bizse her şeyi içimizde yaşıyoruz. Yıllar, yıllar, yıllar süren bir acı döngümüz var. Ve sonra kendinle barışık yaşamaya çalıştığın anda ne oluyor? Menopoz geliyor. Bu dünyadaki en muhteşem şey. Evet bütün pelvik kısımların dökülüyor. Son derece seksi oluyorsun, kimseyi umursamıyorsun ve özgür kalıyorsun…” Aaahh Belinda

D8C8B27D-5173-417E-91CD-A80DEB084158

GİRİŞ :

Yeni sezonunun başlamasını iple çektiğim nadir dizilerdendi Fleabag, ama ne yazık ki bu sezonun da sona ermesiyle erken bir final izlemiş oldum. Aslında herşey yerli yerine oturdu oturmasına ama yine de benim hevesim kursağımda kaldı. Ve benim gibi düşünen pek çok izleyicinin varlığını da yabana atmamak gerekiyor. Otuz dakikayı aşmayan toplamda altı bölüm boyunca, kısaca üç saati aşmayan ekonomik süresiyle, çılgınca esprileri ve Fleabag’in çılgın mimikleriyle; aslında hiçbir mevzuyu uzatıp içimizi baymadan, banalleşmeden, sıradanlaşmadan anlatıyor derdini ilk sezonda olduğu üzere. Bu sezon daha başarılı çünkü Fleabag’in de söylediği gibi bu defasında gerçek bir aşk hikayesi barındırıyor içinde. Bu imkansız aşkın nasıl nihayetlendiği değil de, nasıl tatlı bir imkansızlık içinde yürüdüğü mevzubahis. Ona nasıl giyinmesi gerektiğini söyleyen bir ilişki yaşayan adama aşık olmak kolay değil neticede. Ve bu adam bir rahip ve bu durumda ona nasıl giyinmesi gerektiğini söyleyen de tanrı olunca, baş etmesi bir hayli zorlu bir ilişkinin içinde, öyle de bir rakiple karşı karşıya gelmek her babayiğidin harcı değil. Ama, söz konusu kişi tuhaf şeyleri hırs edinmiş Fleabag olunca, rekabet de artıyor ister istemez. Dediğim gibi gidişat daha mühim kimin kazandığındansa.

Her defasında bu defa son dediğim ama yazmaktan da geri durmadığım diyalog bölümümüze gelecek olursak, karakterlerimiz bir kadın ve bir erkek. Fleabag’inkine benzer cinsel dürtülere sahip bu kadın ve din görevlisi ciddi bir duruş sergilemeye çalışan bir erkek ciddi bir ilişki yaşıyor ve evlenmeyi de düşünüyorlar. Görelim bakalım, kimmiş karakterlerimiz! Umarım seversiniz, tıpkı Fleabag’in dediği gibi insanlar kendi hayatlarının içinde sevilmek, dolayısıyla da onay almak isterler:

K – Sevgilim!
A – Kalabalıkta bana sevgilim demezsin değil mi?
K – Cemaatin karşısındayken mi?
A – Kati suretle. Yalnızken ne dersen de ama cemaatimin karşısında yakışık almayabilir.
K – Amin. Yani tabii demek istedim. Ama ya ağzımdan kaçarsa?
A – Kaçmasın lütfen.
K – Söylemekle olsaydı keşke.
A – Beraber dua edelim o halde: La ilahe…
K – Çıldırdın mı sen, bunun için dua mı edilirmiş?
A – Neden olmasın? Yarabbim beni, bizi utandırma, mahçup etme cemaat karşısında diye dua etmeliyiz şu aşamada.
K – Sonra etsek sevgilim!
A – Nasıl istersen sevgilim. Çay içelim beraber, demlersen…
K – Sana bir şey itiraf etmek istiyorum, ben ara sıra alkol kullanıyorum.
A – Yapma.
K – Yaptım, yani çoktandır yapıyordum.
A – Bırakırsın evlendiğimizde.
K – İstesem…yani arada sırada fena olmuyor demek istiyorum. Hem sen yaşam biçimlerine karışmak bize yakışmaz der durursun.
A – Kur’an ne derse odur.
K – Kur’an öyle mi söylemekte?
A – Aynen.
K – İçme diyor öyle mi?
A – Diyor.
K – Geçmişimi düşündüğümde yani biliyorum beni affediyorsun ama ben hızlı bir takım hamlelerde bulundum her zaman. Evlendim, ayrıldım. Birkaç kez de ikincinin kıyısından döndüm. Elbette bunlar senden önceydi ama malum…işte…kariyerini etkilemesin benim mazim?
A – …
K – Sustun!
A – İçimden düşündüm ve diyorum ki tövbenin eri geçi olamaz. Tövbe edip, nedamet getirirsen Allah affedecektir.
K – Benim zaaflarım var.
A – İnsanız. Hepimiz zaaflarımızın toplamıyız. Tüm bunlar insani değerler. İnsanın iki yüzü vardır: biri melek diğeriyse şeytan. Hangisiyle yola devam edeceğin sana kalmış. Kalbini çürütmeden, geçmişten feyz alarak yeni bir dünya kurmalıyız beraber.
K – Çok doğru söylüyorsun da, bazen akla yakın olmayan şeyler de olabiliyor bu dindarlık kapsamında. Ben saçma buluyorum pek çok şeyi.
A -Tövbe de! Benim sözlerimi tekrar et: “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu”
K – Tıkanıyorum.
A – Tıkanma, de hadi.
K – Ama sevgilim
A – Sevgilim ve eşhedu bir arada olmaz. Olamazzz…
K – Ne olur peki?
A – Bilmiyorum. Söyle! Eşhedu…
K – Olmuyor.
A – Ne olmuyor?
K – Eşhedu…nefes alamıyorum. Allah kahretsin. Bir anda dine dönemiyorum.
A – Ooo bir anda neler olmadı neler? Söyle eşhedu…
K – Olmaz. Sorumluluklarım var benim.
A – Cihat ilan etmiyoruz şurada. Haydi söyle!
K – İbo gibi mi?
A – İbo kim?
K – Nasıl bilmezsin?
A – Camiden mi, eşraftan mı?
K – Genç kızlığımda bir arkadaşım vardı, bir gün fuarda gazinoya gidelim diye tutturmuştu. Sırf onu dinlemek için.
A – O kim?
K – Düşünüyorum da keşke gitseymişik rakıları çift yudumda bitirip…(ra’dan sonrasını içinden geçirmiştir)
A – Sonra ne…neler oluyor?
K – Bilmiyorum, şu diziden etkilendim.
A – Hangi dizi?
K – Katolik rahibe aşık edepsiz kızın maceralarına yer veren dizi. Yıllar evvel de imamla rahibenin aşkını anlatan bir film izlemiştim yanlışlıkla.
A – Yanlışlıkla mı?
K – Açmıştım, vardı, izlemiş bulunmuştum. Sarmış olsa gerekti, sonuna kadar büyük bir coşkuyla izlemiştim.
A – Rahibeyi nerden bulmuş imam?
K – Filmdi.
A – Bir saniye…bir saniye…müezzinmiş sadece.
K – Kim?
A – Senin dediğin film.
K – Adını nereden bildin?
A – İmamla rahibenin aşkı, film dedim, çıktı.
K – O kadar kolay, he mi?
A – He ya. Karşı dairesinde oturuyormuş.
K – Kim?
A – Rahibe.
K – Ha filmde!
A – Ya filmde. Söyle senin aklın nerelerde? Nerenle izledin bu filmi ayrıca?
K – Eşhedü’den başlayıp geldiğimiz noktada bana filmi neremle izlediğimi soran adamla karşı karşıyayım. Bana önünde hem de tanrı huzurunda diz çöktürtmeyi de başaramadın. Dizideki rahip yapmıştı.
A – Mesleki başarım senin gibi kafirlerin yola getirilmesiyle ölçülseydi…Mekke’deki kum tanelerinden biriyim ben sadece.
K – Neden Mekke, neden Antalya Lara Plajı’ndaki bir kum tanesi değilsin?
A – Kariyerim için Mekke daha uygun.
K – Ben neyim peki? Cehennemdeki bir kıvılcım mıyım?
A – Eh, ateş, kıvılcım, cehennem…uymuyor değil sana.
K – Yaaa…
A – Olsun. Yine de umut var. Kurtulacaksın.
K – Neden?
A – İçindeki hayvandan. O vahşi yanından. Seni yanlış yollara götüren tutkularından. Hamd etmen yakın, bunu kalpten hissediyorum, derinlerden bir yerden.
K – Peki güzel ama bir ben miyim bunu hissedemeyen, hissetmesi gereken ilk ben olmama rağmen!

1A01A026-93CC-4A39-8E4E-9AB94E01EFF9

211CC886-CBD7-426B-AA4C-6BB770782D22

NEREDE KALMIŞTIK?

Tam 371 gün, 19 saat ve 26 dakika geçmiş diyor dizinin başlangıcında. Böylelikle ikinci sezonda kaldığımız yerden yola koyuluyoruz. Rehberimiz Fleabag. Otuz üç yaşındaki kahramanımız henüz durulmamış. Durulmaya da niyeti yok, daha çok erken. Bu zaman zarfında değişen ufak tefek şeyler de olmuş elbet karakterlerin hayatında ama bir senede ne, ne kadar değişebilir ki bir insan diyecek olursanız eğer, size söyleyeyim herkes bıraktığınız gibi mizaç olarak. Bunun ispatı olarak ilk bölüm az kanlı bir sahneyle açılıyor. Yemek masası etrafında vaftiz annelerinin üvey anneliğe terfi etmesini sağlayacak olan düğün öncesinde bir araya gelmiş olan aile bireyleri şaraplarını yudumluyorlar. Sohbet tatlıdan çok iğneli ve ekşi kıvamda ilerliyor. Garson dışında göz aşinalığımızın olmadığı tek sima bu evliliği kutsayacak olan Katolik rahip. Huzursuz ruhlu, gergin ve pasif agresif kız kardeş Claire ve patavatsız kocası Martin’in karşısında sessiz ve sakin kalmaya çalışan Fleabag’in bir süre sonra zıvanadan çıkışına şahit oluyoruz. Rahip rolündeki Andrew Scott’sa şahane. Rahipliğe geç başlamış, arkadaşı olmayan, kitapkurdu ve havalı bir insan olarak tanımlıyor kendisini. Aynı zamanda hem alkolik, hem de avukat olan ebeveynlere, birde tır şoförü pedofil bir erkek kardeşe sahip olduğunu öğreniyoruz masada. Onun tercihiyse cin tonik.

Rahibin daveti sayesinde Fleabag de kilisenin yolunu bulmuş ve cemaate(dil alışkanlığı naparsın) esenlikler diliyor samimi tavırlar içerisinde. Yapmakta oldukları içtenlikli bir sohbet esnasında Fleabag tanrıya inanmadığını söylediğinde, tanrı bir güzel dersini veriyor ona, dizide de bir kez daha karşımıza çıkacağı üzere ve de her zaman hepimizin karşılaştığı ve görmezden geldiği şekilde(hadi ama, dindar olmayabilirsin, dinlerle alakadar da olmayabilirsin-olma da, ama azıcık da olsa o ses, şu ses, o hep var olan sessiz ses, seni dizlerinin üzerine çöktürecek kadar güçlü o sessizlik, tüm acılarının kaynağı, bütün gözyaşlarının ve sebepsiz sandığın varoluşunun nedeni, dünyadaki tüm kötülüklerin ilacı, işte o ses, sana dününü unutturan, anından uzaklaştıran, gelecek planları yaptıran o sessiz ses).

Fleabag’in haşin bir kafa ve onu takip eden kaş hareketini, seyirciden başka gören tek kişi var; o da Rahip. Bir yere kaçtığını, görünmez olduğunu söylese de, anlamamazlığa geliyor karşı taraf. Bu anlarda Fleabag bizi bir yandan kendi gerçekliğine çağırırken, diğer yandan Rahibi bir başka boyuta taşıyor. Bizler başroldeyiz bu dakikalarda, seyirciyse ne gördüğünü ve bunun ne olduğunu anlatmakta güçlük çeken hisli Rahip.

50FAB20E-D1D5-46F3-A89B-4F9629490FFE

B2F815FF-77CC-4CF0-997A-7C692CB82132

Fleabag’in acılarının kaynağı olan şeyse annesinin iki defa mastektomi yaptırmasına rağmen, hastalıktan kurtulamayışı. Cenazesinin ayrıntılarını hatırladığı dördüncü bölümde, aklının en önemli kısmında yer alan Boo da çıkıyor karşımıza. Hayattaki tek arkadaşının ölümüne sebep olduğu gerçeğiyle yüzleşemiyor bir türlü. Ya bunun için henüz erken, yahut utanıyor ya da yüzleştiği takdirde bununla baş etmesi ve yaşamına devam etmesi mümkün olmayacak. Tüm bunlarla kiliseye gittiğinde, J Lo dinleyip, cin tonik içen rahiple düzenledikleri bir günah çıkarma seansından sonra tam da O’nun evinde girdikleri bir takım ateşli hallerden, onun uyarısıyla kendilerine gelebiliyorlar ancak.

Gelelim bacılık hallerine. Yani Fleabag ve kız kardeşi Claire’in arasındaki anlaşmazlığın nedenlerine. Tam ilişkilerini düzeltecek gibi olduklarında, illa ki bir şeyler oluyor ve bozuşuyorlar. Bundaki en temel sebepse enişte değil, aralarındaki mizaç farkı. Babasının da dediği gibi Flea eğlence genlerini annesinden almış ve iyimser kalabiliyor her şeye rağmen. Olayları iyi tarafından görmeye bakıyor, eğlenceli, muzip, karşı tarafa kendini rahat hissettirtiyor. Claire’se hep daha gerçekçi, statükocu, arkadaş olamayacaklarının ve kardeşten öte kız kardeş olduklarının farkında. Girdikleri ortamlarda kardeşinin öne çıkmasını kadınca bir dürtüyle istemiyor(insanca demek daha doğru aslında, kim ister ki sonuçta?), en çok da onun kendisini başarısız ve ruhsuz hissettirmesinden kaçınıyor. Bir kardeş doğuştan gergin, diğeri rahatlık geniyle ve uçarılıkla bu dünyaya gönderilmiş özetle.

78D09E2B-5983-4637-9E1B-43C8CF905FB5

66988BDF-D64A-4B41-8B9A-1ADBE2F19702

Gelelim SON SÖZ‘lerime: Muhakkak izleyin! En azından kaçırmayacaksınız. İzlemezseniz eğer, kaçırmış olacağınızdandır tüm telaşım. Belki Kutsal Kitaplar’da bulamadığınızı bulacaksınız sınırlı süreli bir dizide. Sınırsız ve sonsuzmuş gibi görünen evrende, ilk defa rahat bir soluk alacaksınız belki de. Belki Flea’nın edepsizliklerinde, cinsel hayatının kimi detaylarında kendi kendinize vicdan yaptığınız, pişmanlık duyduğunuz kendi deneyimlerinizin de hayatın akışında kabullenilebilinir olduğunu göreceksiniz. Belki Flea’da kendinizi bulacaksınız. Sevmenin binbir halinden en az dokuz yüz tanesini bilen ve buna içgüdüsel olarak sahip olan bir kadının nasıl olabileceğine şahit olacaksınız. Ben o kadar hızlı değildim deseniz de, derisi kalınlaşmış, evini taşımaktan gocunmayan ama başını sokacak da bir yuvası olmanın hak edilmiş gururunu taşıyan bir kaplumbağa telaşsızlığıyla hayatınıza kaldığınız yerden daha kolay devam edeceksiniz. Aşk hakkında orijinal bir söz bulmakta Rahip kadar zorlandınız belki, ama sözlerine katılmakta güçlük çekmeyeceksiniz. Ve o şeyin aslında aşkla yapılanının en güzeli olduğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Ya da Henry gibi aslında kötü bir adam değilsinizdir de sadece tanrı vergisi kötü bir kişiliğiniz vardır. Kim bilir yahu!

Andrew Scott, Sherlock’tan beri takibime aldığım bir isimdi. Harika bir iş çıkarmış. Phoebe Waller Bridge’e gelince, yerine “kimseyi” koymakta zorlanıyorum. On iki bölümün on ikisinde de onun imzası var. Bütün o mimiklerde de onun imzası var. Dördüncü bölümün sonunda yer alan günah çıkarma sahnesi, Kristin Scott Thomas’ın, Fiona Shaw’ın sadece bir bölümcük varlıklarıyla diziye kattıkları değerse unutulmazdı. Fleabag inanılmaz derecede zekice yazılmış, özgün, cesur, başına buyruktu. BBC 3’ün ve İngiliz hoşgörüsünün ardına sığınan Bridge herhangi bir Müslüman ülkesinde bu kadar yaratıcı ve cesur olamayabilirdi kanımca. İzlemiş olmak bile bir şanstı; ve de keyifti aynı zamanda. Paylaşmasam olmazdı: sevgi neydi, aşk ne demekti; bu defasında tüm yollar umuda çıkmaktaydı, benden söylemesi. İyi seyirler!

”Aşk berbattır. Acı verici. Korkutucu. Kendinden şüphelendiriyor, yargılatıyor. Hayatındaki diğer insanlardan uzaklaştırıyor. Seni cimrileştiriyor. Sapıklaştırıyor. Saçınla takıntılı oluyorsun. Zalimleştiriyor. Asla yapmayacağını düşündüğün şeyleri yaptırıp söyletiyor. Hepimizin istediği bu ve bulduğumuzdaysa tam bir cehennem! Bu yüzden, yalnız yapmak istediğimiz bir şey olması çok normal. Bana öğrettiler ki, insanlar aşk ile doğar ve hayat aşkı doğru yere koymayı bulmaktır. İnsanlar bu konuda çokça konuşur. ”Doğru hissettirmesi”. Doğru hissettiriyorsa kolaydır. Ama bunun doğru olduğundan emin değilim. Doğru olanı bilmek güç gerektirir. Ve aşk, güçsüz insanların yaptığı bir şey değildir. Romantik olmayı ve bolca umut gerektirir. Bence demeye çalıştıkları şey sevdiğin birini bulduğunda umut gibi hissettirir.” Rahip

6A819157-22C1-401E-98F3-634A14F31352

005F4BC4-8E46-47C0-B8CA-5B414DB6B16C

FLEABAG

IMG_0520

FLEABAG :

“İnsanlar hata yapar. Bu yüzden kalemleri silgili üretiyorlar.” Boo

“Mezarlıkta koşu yapmak gerçekten çok uygunsuz. Yaşamanın cakasını atıyorsun.” Claire

Bir BBC draması olan Fleabag’in her bir bölümü yaklaşık yarım saat süren ve toplamda altı bölümden oluşan altı bölümlük ilk sezonunu bir çırpıda ve tıpkı dizinin başrolünde de oynayan, aynı zamanda yaratıcısı ve kendi yazdığı oyundan uyarlayan muzip yazarı Phoebe Waller-Bridge gibi düşünmeye çalışarak muzip muzip izledim. Esprileri Gülse Birsel’i, fiziği Meltem Cumbul’u andıran oyuncunun içindekileri paylaşmak için kameraya döndüğü ve dudaklarını büzdüğü anlar çok eğlenceliydi. Yüzüne gülmek, idare etmek, vakur edebiyatını sürdürmek için susarsın, içinden patlarken. Dalga geçmek, küçük düşürmek, hor görmek, ezmek, harcamak istersin, sinir oluyorsundur ama…ama’sı var. Fleabag bunu yapmak yerine içinden geleni kameranın açısına göre dönerek karşı tarafın duymayacağı şekilde, bir çırpıda söyleyiveriyor. İç ses içerde kalmamış oluyor böylelikle. Gizli saklı bir şey de.

IMG_0518

İlk bölümün daha ilk dakikalarında Fleabag’in özel hayatının nasıl olduğuna ve erkeklerle olan ilişkilerine odaklanıyoruz. İşlettiği kafesinde işler pek iyi gitmiyor ve tasfiye durumuna gelmiş çoktan. Londra da, hayat da çok pahalı. Dükkanına gelen tek tük müşteriyi kovalıyor umutsuzlukla. Kredi başvurusu için alıngan bir adamla mülakata yetişiyor kan ter içinde işyerini kurtarmak için. Adamla karşılıklı son derece garip davranıyorlar birbirlerine ve işler sarpa sarıyor. Kızkardeşi çıkıyor sahneye bu garip görüşmenin hemen akabinde. Onu sinirli, güzel ve anoreksik olarak tanımlıyor. Kızkardeşi ise diploması olan, bir koca sahibi ve Burberry ceket sahibi olarak tanımlıyor kendini. Gerginliğini ve stresli görünmesini hayatta başarılı olmasına bağlıyor. Dışarıdan zengin ve mükemmel görünen kadının özel hayatında çok da mutlu olmadığını görüyoruz izleyen ikinci bölümde. Evden çalışan, tablolar ve kağıt hamuru satan, hantal ve uzun zamandır seks yapmamak için bahanesi olan bir kocası var. Her zaman sinirli, gergin ve bir anda ağlayıveriyor. Yıllardır osurmadığını da itiraf ediyor. Sözün özü her şeyi içine atıyor. Finlandiya’ya terfisi söz konusu ve bunu bile paylaşmıyor kimseyle. Claire ne kadar ketumsa, Flea onun anlatma dediği her şeyi bir çırpıda söyleyiveriyor. İk kardeş gün ve gece gibiler ama ortak yasları yani annelerinde buluşuyorlar.

IMG_0522

Üç yıl önce ölmüş bu birbirine taban tabana zıt iki kardeşin annesi. İki göğsünü de aldırdığı halde doktorlar kurtaramamış. Geriye de evhamlar içinde, endişeli bir baba bırakmış. Birer yetişkin olan kızları için doktor muayeneleri alıyor onlardan habersiz. Laf arasında her gün mezarlığa geldiğini itiraf ediyor Fleabag kızkardeşine. Henüz travmayı atlatamadıkları her hallerinden belli ikilinin babaları vaftiz anneleriyle evlenmiş hemen akabinde. Bu rolde Olivia Colman her zamankinden de harika. Cinsel hayatını sergilediği bir seks sergisi açıyor dizinin son bölümünde. Ayrıntılarını anlattığı bir de konuşma yapıyor göğsünü gere gere. Hem kaçık hem çatlak(hayır, benzer olabilirler ama aynı anlama gelen sıfatlar değiller yahut ben kullanıyorum ve kullanılır diyorum daha ötesi var mı). Kocasının cins kızlarını severmiş gibi yapıyor, kızlar da onu severmiş gibi yapmaya çalışıyorlar ama aslında annelerinin yerine gelen kadınla kanlı bıçaklılar ve taraflar birbirinin gözünü oymak için fırsat kolladıkları gibi ilk fırsatta tekme tokat girişip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Dizideki her karakter arızalı fakat bununla yaşamayı öğrenmiş olduklarından alçakgönüllü bir kabulleniş içerisindeler. Babaya gelince yeni eşinden ödü kopmakla beraber, iyi ve mutlu bir hayatı olduğunu söylüyor ısrarcı bir şekilde. Her biri kendi hayatını yaşayan kızlarıyla yaşayamayacağının farkında olduğundan, karısının yanında duruyor. Yaşlı ve sorun çıksın istemiyor ama çevresindeki kadınlar hiç de öyle düşünmüyor ve de davranmıyorlar.

Ara ara karşımıza çıkan melez bir adamla bağlantıyı son bölümde kuruyoruz ve esrar perdesi aralanıyor. Kendini hafif yaralamak ve erkek arkadaşını hastaneye getirmek için bisikletin önüne atmak üzere yola çıkan, fakat önce bisiklet, sonra araba sonra da birkaç bisiklet tarafından daha ezilmek suretiyle ölen Ginedomuzu sevdalısı Boo’nun depresif yüzü, açıksözlü halleri ve can arkadaşlığının sona erme nedeni çıkıyor ortaya. Flea’nın ağlama isteği de beraberinde.

IMG_0523

Flea’nın bir dargın bir barışık yaşadığı uzatmalı sevgilisi müzisyen ve duygusal Harry tıpkı bir kız çocuğu gibi. Tüm asilikler, çıkıntılıklar Flea’nın başının altından çıkarken, ayrılıklarına kendini fazlasıyla kaptıran Harry suç mahallini temizlercesine hırsını ev temizliğinden çıkartıyor her defasında ve ovalaya ovalaya temizliyor evin her köşesini gözyaşlarına boğularak. Olayları dramatize etmeyi seven bir tarafı var Boo gibi, duygusal ve müşfik olsa da, görünen köy kılavuz istemiyor, yatakta tam bir felaket. Flea onun için kameraya dönerek beni harcıyor diyor. Ev tozlandığı zaman Flea kavga çıkartıyor, ayrılmalıyız artık diyor sırf ev tozlandı diye. Harry ise geri döneceğinin sinyallerini arkasında bıraktığı küçük oyuncaklarla netleştiriyor. Garip bir ilişki yaşıyorlar, garip olduğunu itiraf edemedikleri ama birçok ilişki kadar da gariplikler barındıran. Ayrı kaldıkları dönemlerde ise Flea kendine yeni partnerler buluyor. Dişlek bir adam var otobüste tanıştığı absürd ve boşboğaz, bir de yakışıklı ve kendine aşık bir adam var aile yemeğine davet ettiği. Hiçbiriyle uzun süreli bir ilişkisi olmuyor. Kimin kim için hayal kırıklığı olduğu ise meçhul. Brigitte Jones’da idealize edilen snob, mesafeli ve aşık Bay Darcy çıkmıyor karşısına. Zaten çıksa da Flea ile nasıl bir ikili oluşturacakları meçhul. Bir Brigitte Jones da değil Flea. Tombik değil başta. Londra’da hayat pahalılığı içinde mutsuz olduğunu, hayatının bir hayal kırıklığı olduğunu belli etmemeye çalışarak suyun yüzeyinde boğulmadan kalmaya çalışan yalnız bir kadın o sadece. Tek kız arkadaşı da onun sayesinde mefta olmuş ama buna rağmen Boo’nun telesekreterdeki sesini duymak için arıyor onu her başı sıkıştığında, kendini kötü hissettiğinde. Ajitasyon yapmadan, kendisiyle alay ederek, ona üzülmememizi sağlıyor bölümler boyunca. Sakladığı vicdan azabı da dizinin son bölümünde çıkıyor açığa. Hiddetlenebilirsiniz Flea’nın hatası karşısında ama bir hata sonuçta. Ben çok kızmadım alttan alta vicdan azabı çeken Flea’ya. Hatalarımı saysam ve birleştirsem buradan kıtanın uzak ucuna yol olur, insanlar arasında köprü olur. İnsanoğlunun bittikten sonra kısa, yaşarken emsal teşkil edecek fakat kişiye özgü olduğundan, bir formül ya da ders olarak okutulması yeni hataları önleyemeyen yanlışlarından bol miktarda yaptığım için Flea’ya kızamıyorum. Sadece ikinci sezon onayı almış dizi kahramanımızın aynı edepsizlikle hareket edeceğini umuyorum. Çünkü başka türlüsünü hayal edemiyorum. Flea’ya edepsizliğin yakıştığını düşünüyorum. Beşeriz sonuçta, şaşarız her fırsatta. Hata yapmak yakışıyor Flea’ya. Dizi iyi bir dizi, izleyin mutlaka. İkinci bölümün ilk sahnesine, metroda geçen anlara bayıldım bu arada. Muhafazakar bir ülkede, hem de televizyonda, bu kadar açıkca insan olmanın kırıcı, yıkıcı ve yakıcı taraflarını, hem de bir kadın karakter üzerinden yazıp oynatamazsın. Burası özgürlükler ülkesi değil. Bizden bir Fleabag çıkmaz, tıpkı bundan böyle bir Fahriye Abla bile çıkmayacağı gibi.

IMG_0526

IMG_0525

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: