A PRIVATE WAR

e06d646b-de7d-4882-8d84-2276bb6d24f8

A PRIVATE WAR :

“Savaş bölgelerinde, ebeveynler, yataklarına sabaha çocuklarını görüp görmeyeceklerini bilmeyerek giriyorlar. Bu benim asla hissedemediğim büyüklükte bir korku. Ama bir savaş haberi yaptığında öldürülebileceğin yerlere gitmen gerekiyor ya da diğerlerinin öldürüldüğü. Ne kadar korkuyor olsan da, adımını atmak zorundasın ve de o acıların kayda alındığından emin olmalısın.” Marie Colvin

“Savaş hükümetler için o kadar da kötü bir şey değil. Onlar sıradan insanlar gibi yaralanmıyor ya da öldürülmüyorlar.” Marie Colvin

-“Şişmanlamamak için diyete başladım ama dünyada bir sürü insanı aç görünce yemeğe başladım. Anne olmak istiyorum kız kardeşim gibi ama iki kere düşük yaptım ve asla olamayacağım gerçeğini kabul etmem gerekiyor. Yaşlanmaktan korkuyorum ama sonrasında genç ölmekten de korkuyorum. En mutlu olduğum an elimde votka martini olduğu an ama ben kafamdaki seslerin midemde votkanın dörtte biri olmadığı sürece susmayacakları gerçeğine de katlanamıyorum. Savaş bölgesinde olmaktan nefret ediyorum. Ama aynı zamanda kendimi mecbur gibi de hissediyorum gidip de kendim görmek için.” Marie
 -“Çünkü bağımlısın.” Paul

“Savaş kapsamında gerçekten de bir farklılık yaratabilir miyiz? Gerçekten zorlayan şey insanlığa karşı inancını korumak. Hikaye onlara ulaştığında yeteri kadar insanın önemseyeceğine güvenebilmek.” Marie

GİRİŞ :

Ben daha geç kaldığımı düşünüp hayıflanadurayım, herkes üzerine her şeyi söylemiş, yazmış ve tüketmişken, yine de azmedip ve en çok da Freddie’nin güzel hatırına Bohemian Rhapsody’i izledikten hemen sonra ve tam da hakkında yazacakken senenin merakla ve şaşkınlıkla beklediğim filmi çıkıverdi karşıma. Şaşkın olmamın pek çok nedeninden biri de, aslında beyazperdede görmeyi en çok istediğim karakterin filminin varlığından haberdar olmakla birlikte, içimdeki o çok kötü olabileceğine dair hissin susmamasından kaynaklanıyordu. Marie kimlerin eline teslim edilmişti? Rosamund Pike doğru bir tercih miydi? Yönetmeni kimdi? Tom Hollander izlediğim her filmde ve bu kez de bu filmde yine yönetici pozisyonunda olmak zorunda mıydı? Ya grinin onca tonunda görmekten bıktığımız Jamie Dornan’ın bu filmde ne işi vardı? Tüm bu soru işaretlerinin yanında, Ortadoğu’da sular henüz durulmazken(ne zaman duruldu ki o sular, acaba durulacak mı o sular!) üstelik söyleyecek pek çok sözü olan ve bunu da layıkiyle söylemeyi başaran bir filmin hem yönetmeni, hem oyuncuları, hem görüntüleri hem de senaryosu ve de akılcı kurgusunun başarısı çarptı beni. En önemlisi de, filmin yönetmeni Matthew Heineman’ın filmografisine baktığımda çektiği belgesellerin konu itibariyle beni kalbimden vurmasına rağmen, bütün o okları çıkartmak için “zamanında” herhangi bir girişimde bulunmamış olmamdan kaynaklı duyduğum vicdan azabı ortaya çıktı. “Cartel Land” Meksika – ABD sınırındaki uyuşturucu ticaretini, “City of Ghosts” yine hayatlarını riske atan ve şehirlerini kuşatan ISIS’e karşı mücadele veren ve kendilerine Raqqa dedirten bir grup gazetecinin her anlamda çektiklerini anlatıyorken, Heineman Sundance Film Festivalince dünyanın yaşayan en yetenekli ve heyecan verici belgesel film yönetmeni olarak ilan edilmiş’miş bile…ben uyurken. Marie rolündeyse bu senenin ve daha pek çok senenin “bence” en önemli şahsiyetlerinden birini canlandırma şerefine erişmiş olan şanslı bir aktrist Rosamund Pike var. Oscar’larda göz ardı edilmesi ise inanılır gibi değil. Oyunculuktan da geçtim, insan Marie Colvin’i nasıl görmezden gelir? Oscar vermeyebilirsin tamam ama bari bir adaylık ver.

afee5ed2-c6fb-4891-a08b-721bf3e32713

Colvin hakkında ufak bir fikrim olduğu ilk andan itibaren, yapmış olduğum ve yapmakta olduğum ve ileride de muhtemelen yapmaya devam edeceğim pek çok şeyin aslında ne kadar aptalca olduğunu hissetmiştim ve de bu filmi izledikten sonra bir kez daha şahit oldum varlığımın anlamsızlığına. Bir filme ve bir karaktere bu kadar çok anlam yüklememin doğru olmadığını düşünenleriniz varsa eğer, öncelikle filmi izlemeli ve her anlamda çırılçıplak kalmış Marie ile tanışmalısınız. Hayatının belli zamanlarında yaşadığı travmaların şiddetine, alkol problemine, çok içmekten ara ara kendiliğinden dökülüveren sapsarı olmuş dişlerine, tüm çektiklerine ve en önemlisi de tüm bunları neden çektiğine şahit olacaksınız şiddetle. Belki ilk kocası gibi düşüneceksiniz, ne gerek vardı bütün bunlara, güzel bir kadınken tek gözlü bir korsana dönüştü diyeceksiniz siz de. Bir insanın, hele ki söz konusu ortam savaş bölgeleri olunca bir kadının nasıl bu kadar cesur hareket edip, ani kararlar verebildiğine inanamayacaksınız. Iron Lady lakabı Thatcher’dan çok Marie için söylenmeliymiş. O kadar yakışıyor ki. 12 Ocak doğumlu, 12 Şubat ölümlü, 56 yıl yaşamış, Yale mezunu başarılı bir kadını savaşın en ağır hasarlar bırakabileceği ön cephelerde, iyinin yanında durmak için gösterdiği gayretkeşliğinin yanında, bunca gözüpekliğinin ancak kaybedecek bir şeyi olmayan bir insanda vücut bulabileceğini, bununsa bir çeşit akıl hastalığı olabileceğini düşünen insanların yanında tıpkı zamanında meslektaşı ve onun gibi saha adamı Robert Fisk’in de söylediği ve filmde de geçtiği üzere, savaş bölgelerinde bulunmanın da nikotin gibi bir tür bağımlılık yarattığını düşündüm durdum film boyunca bir kez daha. Film üzerine, Marie üzerine söylenecek o kadar şey var ki! Yıllar önce hikayesini ilk duyduğumda yaşıyordu ve tek gözünü kaybetmişti. Kaddafi ile röpartaj yapabilmiş ve karşısında eğilmemişti. Tembel tembel oturduğum köşemde bir kadın olarak savaş muhabiri olmanın nasıl bir şey olacağını düşünmüş, savaş mağduru olanların çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu düşünerek, gerçekten cesur bir kalbin erkeklerden çok daha iyi röportajlar alabileceğini düşünmüştüm. Ya da hiçbir şey düşünmemiştim de, bir kadının bu kadar cesur olabilmesi beni büyülemişti sadece. Sonra ölüm haberi geldi. Benim bildiğim savaş bölgesinde ölen tek kadın gazeteciydi. Halen de öyle bilirim kendisini.

Marie Colvin insana(en azından bana) ne yaptığımı ve neden yapmakta olduğumu, yaşam şeklimi, bu dünyadaki var oluşumun ve gereksiz yer işgaliyetimin nedenini sorgulattı durdu film müddetince. Halen daha düşünmekteyim. Neden? Bilmiyorum neden. Kudüs’e gitmeyi düşünüyorum ve bu düşünce yıllardır benimle gelmekte. Fakat özelliksiz pasaportumla, olmayan basın kartım ve beni beklemeyen akrabalarımı görmeye elimi kolumu sallayarak giremeyeceğim ülkeye ancak tur satın alarak gidebiliyorum(Homs’ta yerde oturmuş Paul’le şakalaştıkları bölümde, bombalanmadan önce tur satın alarak görmeliydim Şam’ı diyerek dalga geçtikleri sahne bana çok koydu, elimde değil). Turla gittiğim takdirde seveyim sevmeyeyim, bir otobüs dolusu insanla turistik yerleri gördükten sonra geceleri içerek teselli bulacağımı da biliyorum. Hayat bazen düşünürken bile çok saçma geliyor insana. Her şey çok anlamsız dedikten sonraki zoraki ilk eylemime kadar kendimi böcek gibi hissedip duruyorum sadece. Kafka’yı da en çok bu zamanlarda anıyorum. Hayatından, rutininden çok çok sıkılan, hatta boğulan biri ancak yazabilirmiş “Dönüşüm”ü. Uzun pardösüsünü çekmiş Lizbon sokaklarında iç sıkıntılarını huzursuzluğa dönüştürerek kitabını yazan Pessoa’nın çektiklerinin bir benzeri sıkıntılarla attı kendini belki Marie de savaşın en kızgın olduğu dönemlerde, en tehlikeli ortamlara. Bir başka kadın hepi topu dört köşe bir yatakta kırıklarından kımıldayamazken başladı resim yapmaya Meksika’nın kalbinde. Bedel ödemeye razı olan tüm yaralı ruhlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar cesaretle yürüyorlar sonuna kadar. 

191fe9e3-cc5b-4597-aace-0d5533ef281d

SAVAŞLAR İKİ’YE AYRILIRLAR : KİŞİSEL OLANLAR VE DAHA DA KİŞİSEL OLANLAR

“İnsanların hikayeni bilmesini istiyorum.” Marie Colvin

1986 yılında, henüz daha 30 yaşında olan Marie Irak, Afganistan ve Suriye’deki her çatışma cephesi hattında dış ülke muhabirliği yazarlığı yapmış bulunmakta. Film, onun Suriye’nin Homs şehrinde biten hayatından dönüm noktalarına yapılan sıçramalarla anlatılmakta. Daha ilk saniyelerde duyduğumuz kendisiyle yapılan bir röportajda, ona gazeteci adayı bir gence dış ülke muhabirliği hakkında ne öğüt vereceği sorulduğunda, savaş alanlarını buralara gidecek kadar önemsediğini ve bu sayede başkalarının da umursamasını sağladığını, bunu yaparken de korkuyu kabullenmediğini, yoksa asla gitmek istediği yere ulaşamayacağını söylüyor. Korku bütün bunların hepsi bittiğinde geliyor diye de ekliyor. İşte o anda hiç durmadan bombalanmaktan hayalet bir şehre dönüşmüş Homs şehrine bakıyoruz yukarıdan. Bomba yüzü görmemiş bir bina görmenin imkansızlığıyla bakıyoruz ekrana umutsuzca. Sonra da 2012 senesinden 11 yıl öncesine gidiyoruz ilk sıçrayışta. Kurgusal bir karakter olan Profesör David Irens’ın Colvin’in eski eşi Patrick Bishop’dan etkilenilerek çizilmiş bir kompozisyon olduğu söylenmekte. O tarihte kırk beş yaşında olan Colvin tekrar bebek yapmak istediğinden bahsediyor. David’se artık otuz beş yaşında olmadığını söylüyor ona. İki düşük ve bilmediğimiz sayısız girişimde bulunmuş olma ihtimali olan kadının annelik dürtüsüne yenildiğini görüyoruz. Süngüsü düşüveriyor bir anda. Kendini tehlikenin ortasına atmasının bir nedeni de bu belki de. Çocuksuzluğu. Bir türlü rahminde durmak istemeyen bebekleri. Travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip yatırıldığı psikiyatri kliliniğinde onu ziyarete gelen Paul’e de bahsediyor aslında ne kadar çok bir çocuk sahibi olmak istediğinden. Çocukları için kendilerini parçalayan ve harcayan anneleri çok anladığım söylenemez çocuksuz kadınları anladığım kadar. Burada tarafını seçmek mühim. Ben Mariegillerdenim kısaca.

13dd0e3c-26b7-4a80-9391-1c97a0293de9

Aynı tarihlerde Sunday Times onu Filistin’e göndermek isterken, başının dikine giden Marie altı yıldır hiçbir gazetecinin giremediği Sri Lanka’nın yolunu tutuyor. Ülkenin kuzeyinde yer alan Vanni’deki Tamil hakları için savaşan Tamil Kaplanları’nın başındaki isim olan Thamilselvan ile görüşüyor. Bir sürü yaralı ve hasta insan var çadırlarda ve hükümet Birleşik Milletler’in bölgeye girmesine izin vermediğinden ne sağlık ne de yiyecek yardımı alabiliyorlar. Bölgede çıkan bir çatışmada tek gözünden oluyor Marie. Ben gazeteciyim dese de, patlatılan dinamitle savrulan bedeninin yanında tek gözü de akıyor o anda. Yatırıldığı hastaneden evine gönderiliyor helikopterle. Tedavisini tamamladıktan sonra verdiği bir akşam yemeğinde arkadaşları esprilerle hafifletmeye çalışıyorlar tek gözünü kaybedişini. Thom Yorke, Sammy Davis Jr., James Joyce ve Moshe Dayan’ın da tek gözlü olduğunu hatırlıyoruz ya da bilmesek de öğreniyoruz sayelerinde. İşin enteresan tarafıysa burada sayılan tüm isimlerin ve de Marie’nin de hep sol gözünü ya da öncelikli olarak sol gözlerinin görme yetisini kaybetmiş olmaları. Marie’nin bir nevi simgesi olacak olan siyah göz bandı takma fikri bu masada ortaya çıkıyor. İngiliz Basın Birliğince prestijli bir ödüle layık görülüyor aynı sene. Yıl 2001.

2003’de Irak sınırında görev alıyor. Kendini gazetecilere eğitim verilen Amerikan üssünde görüyoruz. Televizyon medyası şu yana, yazılı medya bu yana gibi direktifler veriliyor gazetecilere. O ve onun gibi bir avuç asi insan var sadece kendilerini çoğunluktan uzak tutan. İşte biz bu bir avuç asi insana “gazeteci”, “savaş fotoğrafçısı” filan diyoruz. ‘91 yılında Saddam’ın toprağa gömdürttüğü 600 insanın cesedinin çıkarılacağı Felluce’ye geçiyor. Yol arkadaşlarıysa ilk defa burada tanıştığı Paul Conroy ve öğlene kadar hayatta kalabildiği takdirde günün kalanını mutlu geçiren, hamd eden ve şükran duymasını bilen genç bir Arap şoför. Yollarını kesen askerlere sağlıkçıyız yalanını söylüyorlar. Halbuki yasak olan kazı bölgesine gidiyorlar. Vinçler toprağa gömülmüş ve zamanla kurumuş kalmış bedenlerin parçalarını çıkarırken, toprak altından çıkacak olan yakınlarının cesetleri karşısındaki sessiz bekleyişlerin yerini kara çarşaflar içindeki kadınların ağıtlarına bırakıyor bir anda. Onların tanıklığından rahatsız olan erkeklerin de dikkati başka yöne çekiliyor böylelikle. Marie 2009’da Afganistan’da bulunuyor, 2011’deyse Libya’ya geçiyor. Arap Baharı Orta Doğu ve Afrika’da eserken, Libya ve özellikle de Kaddafi üzerinde duruyorlar. Binlerce Libyalı Muammer Kaddafi’den duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmek için sokaklara dökülürken, o binlerce sivil onun askerlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla öldürülüyorlar. Kaddafi direnişçilere ceza olsun diye, binden fazla kıza tecavüz edin emrini veriyor. Marie, Kaddafi ile yaptığı röportaj esnasında bir önceki röportajından önce kendisinden kan alındığını sıkıştırıyor araya. Garantici Kaddafi ise Marie’yle birlikte olmanın planlarını yaparken, önce AIDS olup olmadığını öğrenmek istemiş. Marie onu başta kadınlar olmak üzere sivil halkı hedef almakla suçladığında hiç durmadan El Kaide yaptı, ben yapmadım diyor. Çocuk gibi. Ama zalim bir diktatör aslında. Ve de köşeye sıkıştığında yine aynı çocuk dökülüyor ortalığa. Kendisine verilen emirle genç bir kıza tecavüz eden asker, genç kızın direnmediğini, yalnızca “yukarıda Allah var seni izliyor” dediğini, onunsa karşılık olarak “Kaddafi Allah’tır” diye karşılık verdiğini duyunca önce Marie, yıllar sonra da ben susuyoruz. Haremiyle ünlü bir diktatörün sivil halka verebileceği en büyük ceza askerlerini kadınlara tecavüzle ödüllendirmek olacaktır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Diğer yandan ya cehaletin önünü kesmek ya da cehaletin olduğu bölgeleri teker teker boşaltmak gerekiyor. Ortadoğu gibi kangrenleşmiş bölgelerde doğum kontrolünün etkinleştirilmesi gerekiyor. Daha da ne yapılabilinir ben düşünerek bulamıyorum. Eğitimle filan bir nesli toparlamak öyle göründüğü kadar kolay değil. Cehalet olduğu sürece sadece bu işten para kazananların ekmeğine reçelli tereyağlar sürersiniz. Ambargolarla geçen süredeyse çocuklar raşitik olur, kadınlar toplu tecavüzlerin mağduru olur, erkekler ya işkencede ya cephede yok olur. Sonuç olarak topla tüfekle bastırılmış gibi duran toplumlardan çıkan öfke dalgası gelir başka bir yerdeki masumları bulur. Toplu göçler olur, insanlar yollarda telef olur, gittikleri yeni ülkelerde uyumsuz olur, vatansız kalır, bir avuç toprağa kurban olur. Hayatta en kötü şey cehalet, fakirlik, adam yerine konmamak ve dışlanmak. Böyle toplumlarda başta rehavet olur, sonra da zaten hiç bitmemiş olan huzursuzluk hiç geçmez durur.

84d4743c-d65a-4dfa-a4cd-f1fa25dc2563

5af981c8-698a-47a9-a4b4-e1a28f07cb43

HOMS, SURİYE :

Filmin sadece ilk dakikalarında gördüğümüz Suriye’nin bir kenti olan Homs’un bombalanmış görüntüsünden sonra Marie’nin kritik savaş bölgelerinde yaşadıklarına şahit oluyoruz. Ara ara da özel hayatında nasıl bir insan olduğunu görüyoruz. Alkol problemi olsa da, çalışırken içmiyor. İçtiği zaman da dünyaları içiyor. Nikotin bağımlılığı da var. Dişleri nikotinden sararıyor, alkolden de teker teker düşüyor. Erkekleri ürkütecek bir tip aslında. Çünkü çok güçlü, kendi kararlarını kendisi veriyor, gözükara, bağımsız ruhlu ve asi. Yapma denilen ne var ne yoksa, hepsini bir bir yapıyor. Buna rağmen pek çok hayranı ve aşığı oluyor. Çünkü kendine has, esprili, dertten anlıyor ve de mesai arkadaşları daha çok erkekler oluyor. Böyle bir etken olur mu diyeceksiniz, olur.

a7c365ac-1af5-4104-972c-da0bf46ccbb9

487b25c1-bc1a-42cd-983e-058cd1a98d13

de01f23e-81d8-4e99-ad0b-5687c78b5f39

Ters kronolojiyle yapılan anlatım bir yandan filme gerçekçi bir belgesel havası katıyor ki, bundaki en önemli etken üç Oscar’lı görüntü yönetmeni Robert Richardson’ın başarılı kadrajlarından kaynaklanıyor. Kıyamet ertesi bir Homs’un ötesinde kendi küçük kıyametine hazırlanan bir Marie var. Tüm savaş bölgelerinde ve Marie ile baş başa kaldığımız her an ortamdaki insanların olası psikolojilerine göre dans ediyoruz kamera eşliğinde. Richardson, yaşayan ve üç defa Oscar ödülü alabilmiş olan üç kişiden biri. Diğerleri Vittorio Storaro ve Emmanuel Lubezki.

Londra: Homs’tan on bir yıl önce. Irak sınırı: Homs’dan dokuz yıl öce. Marjah, Afganistan: Homs’tan üç yıl önce, Misrata, Libya: Homs’dan bir yıl önce ve en nihayet Homs, Suriye 2012 senesinde. Yıkık dökük binaların içine sığınmış halk dakikada düşen füze ya da bombaları sayıyor korku içinde. Pek çok erkeksiz kadın ve çocuk gün yüzü görmeden ambargo yüzünden aç susuz, bombalar yüzünden yiyecek bulmak için sokağa dahi çıkamadan yaşamanın kavgasındalar, eğer buna yaşamak denirse. Hayatta kalmak belki daha doğru olacak. Ve Esad hiç durmadan bombalıyor şehrini ve içindeki insanlarını. Bir günde iki çocuğun cansız bedeniyle karşılaşan Marie canlı yayınla CNN’e bağlanıyor ve ne durumda olduklarını anlatıyor. Batılı televizyoncular arasında orada olan tek onlar var. Askeri hedefleri vurduğunu iddia eden Esad rejiminin sözlerini çürütüyor tarihi tanıklığıyla. Hayatı boyunca pek çok çatışma bölgesinde bulunan Colvin’den, canlı yayın esnasında bir karşılaştırma yapmasını istendiğinde gördüklerim arasında en kötüsü buydu diyor. Çünkü barışçıl bir direniş şiddet ile yok ediliyor diyor. Sonra da Esad’a her zamanki zarif fakat bu sefer daha bir umutsuz tavrıyla söylenecek her şeyi söylüyor: “Esad Şam’daki sarayında panik içinde oturuyor. Babasının onun için inşaa ettiği tüm güvenlik techizatı etrafında yıkılıyor ve o da nasıl cevap vermesi gerektiği öğretilmişse öyle cevap veriyor. O daha küçükken, babasının, muhalifi olan Hama şehrini enkaza çevirerek, 10000 masum sivili öldürerek yok ettiğini gördü. Bizim gibi o da gördü. Bir diktatörün göz göre göre cezasız kaldığını gördük. Herkesin dilinin ucuna gelen sözler: “Neden terk edildik? Neden? Nedenini bilmiyorum.”

-“Gözünü o hale nerede getirdin Marie?
 -Define Adası’nda.”

-“Gösterişli sütyen ne alaka?” Paul
-“ Bu bir sütyen değil. Bu La Perla. Yani eğer biri benim cesedimi hendekten çıkartacaksa etkilenmesini isterim.” Marie

e2164d16-1c5c-489c-b332-fca7edd20526

ec1bc5dc-2855-4899-96fd-a1be831f74d2

9b4ac072-8661-4709-895e-928861c4e425

THE HONOURABLE WOMAN

image

“Birkaç kişi mutluluğu bulabilsin diye birçokları acı çeker” FERNANDO PESSOA

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” TORA

“Masumu da suçluyla birlikte ortadan mı kaldıracaksın?” diye sorar Avraam; TORA

Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz… Allah zalimleri sevmez.” AL-İ İMRAN SURESİ

Tüm bu alıntıları yapman şart mıydı, diziyle bağlantısı nedir diye soracak olursanız sekiz bölümlük BBC Dizisini izlerken ve izledikten hemen sonra ve halen daha kafamın içinde kuşlar gibi sıkışmış kalmış kanatlarını deli deli sağa sola çırpmakta(yön belirtmek zorunda mıydım?) olan çok da derin olmayan düşüncelerime birer cevap olabileceklerini umduğum için, biraz da duruma uyum sağladığı için kullandığımı belirtmekte fayda görüyorum. Noktayı koyduktan sonra da bu zevksiz ve keyifsiz başlangıç cümleme, dolayısıyla içerisinde çılgın bir kuş beslediğim koca kafesime pardon kafama katlanma gücü gösterdiğiniz için siz sayıca az okuyucuma da oturduğum yerden, tembel bir teşekkür gönderiyorum. Ama Pessoa’nın sözüne ekleyeceğim birkaç cümlem de yok değil. Çünkü birkaç kişinin bile mutlu olduğuna inanmıyorum bu dünyada. Birkaç mutlu ve kısa an var sadece. Bazıları için onlar da yok. Varsa bile anlamadan geçmiş o kıymetli anlar. Bir çeşit bilinçsizliğin kurbanı olmuşlar. Çook yazık olmuş o anlara.

Kutsal kitaplardan yapmış olduğum alıntılara gelince, hiç gelmemeyi yeğliyor ve aynı coğrafyanın farklı dönemlerde gönderilmiş kitaplarının ve nebilerinin ve onların günümüz temsilcilerinin ve körü körüne inananlarının ama en çok da Yaradanın şimşeklerini üzerime üzerime çekmek istemediğimden yorum yapmama hakkımı kullanıyorum. Gene de “merhametle toplama” kısmındaki sıfatla ilgili endişe ve sıkıntılarım devam etmekte. Roman neyse de, yoktan var ediyorsun neticesinde, çekilmiş bir dizi için birkaç kelam etmek isterken şu meşhur anot ve katotları çekmeyeyim hassas bünyemin üzerine. Hala kendi kendine tüm bu gevezeliklerin nedeni nedir ve diziyle ne alakası vardır diye sormayan kaldıysa eğer; bir teşekkür daha gönderebilirim kendilerine, tam da buradan, dünyanın merkezi olan popomun konumlandığı yerden, sırf yazdıklarımı okuma sabrını gösteriyorlar diye.

image

İsrail-Filistin mücadelesinin gölgesinde kah Ortadoğu’da, kah güneş batmaz Birleşik Krallık’ta suikastler, elçilikler, ajanlar, korumalar arasında ömürleri geçen yetim kardeşlerin küçüklüklerinde tanık oldukları suikast sonrası, özellikle kızkardeş Nessa’nın iyiniyetli bir barış elçisine dönüşüp, hassas dengeler üzerine kurulu kanlı coğrafyada bir umut ışığı olabilecekleri doğrultusundaki naif isteğinin ne kadar boş olduğunu, sadece paranın her zaman yeterli olmayacağını, kendilerinin dışında gelişen olaylar karşısında bir süre sonra nasıl da kolaylıkla harcanabilecek piyonlara dönüştüklerini izliyoruz bölüm bölüm. İşin içine elçilikler, dolayısıyla hükümetler ve onların kimin kimden olduğu kolay kolay anlaşılamayan ajanları da giriyor. Kimlikleri deşifre olan ajanlar, süratle infaz ediliyorlar. İşin Ortadoğu ayağına gelindiğinde ise ne kazanan var, ne de kaybeden. Toprakları işgal edilen, kendi ülkesinde mülteci konumuna düşen ve halen daha olayların başlangıcıyla ilgili bir şaşkınlık yaşayan öfkeli Filistinliler her şeylerini kaybetmelerinin acısını yaşıyorlar. İsrail tarafıysa hep huzursuz ve diken üzerinde. Dikenli tellerle çevrili aynı toprakların benzer insanları ezeli birer rakipler ve fırsat buldukça etmediklerini bırakmıyorlar birbirlerine. Sular durulmuyor ve durulacak gibi de gözükmüyor. Mesele Ortadoğu olduğunda, düşmanların yaptıklarındır dendiğinden, bir birey olarak kimse yaşananlardan sorumlu tutulmuyor; ama toplumun bireyleri olarak ele alındığında herkes sorumlu yaşananlardan. Tüm yakın komşular da buna dahil.

Bunca dramın ve öfkenin karakterler bazında dışa vurumuna gelirsek, ne zaman ki bir taraf diğerine iyiniyetle yaklaşsa, sonuç kendisinin ya da sevdiğinin mahvına yol açıyor diyebiliriz. Bir parça merhamet unutulmayacak acılar şeklinde geri dönüyor bir bumerangmışçasına. Bir şeyler eşelenmeye görsün, bombalar patlıyor, insanlar kıyma makinesinden geçiriliyor. Olaylar günümüz ve sekiz yıl öncesine dayandırılarak anlatılıyor. Kimse kendi kaderini belirleyemiyor. Hep bir üst mercii var, ülke menfaatleri doğrultusunda nazik dokunuşlarını sunmaktan çekinmeyen. Bir sır var biri İsrailli, diğeri Filistinli iki kadın arasında yıllarca özenle saklanmış olan. Maggie Gyllenhaal’in kontrollü ve ipeksi sesinden dökülen kelimelerle başlayan her bir bölümle beraber, sona doğru ilerledikçe tek tek tüm düğümler çözülüyor. Kasim’in bir tecavüz çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Doğum imkansızlıklarla ve acıyla başlıyor ama her doğum gibi de, mucizesiyle birlikte geliyor. Çünkü birbirine düşman iki ülkenin insanlarının kanlarını taşıyacak Kasim. Her ne olursa olsun bir çocuğun masumiyeti örtbas ediyor hepsini. Gerçek hayatta pek sık karşımıza çıkmayan bir durum olarak, dizinin son bölümünde, bir sürü diğer dizilerde ve filmlerde olduğu üzere kurbanlarıyla yani mağdurlarla hesaplaşıyor mağduriyet halini yaratanlar. Nedenleri, sonuçlarıyla bir çeşit vicdan muhasebesi yapıyor taraflar ve bir kez daha anlıyoruz ki bir kazanan yok, ne ilk ne de son kez. Defalarca vurulmuş olan Filistinli Atika yerde uzanmış son duasını etmek varken, az sonra öleceğini bile bile “Vatanımdan defol git!” diye haykırıyor var gücüyle. Dünyanın göçmen yaptığı Arap kadının son sözleri oluyor bunlar. Dizi boyunca iki kardeşin de zaafı oluyor Atika. Nessa Stein, ikinci tecavüzden sonra bile onun ismini veriyor şifre olarak, ilk aklına gelen o olduğundan. İlk akla gelen isim olmanın önemini anımsatıyor ve gülümsetiyor kısa süreliğine bu hal. Ephra ile birlikte olduktan sonra Ephra, “Şalom” derken; Atika, “Selam” diyor ve Babil Kulesi geliyor akıllara. Ama yaşananları asla unutturmuyor sevgi sözcükleri.

İlk bölümde son derece başarılı ve ulaşılamaz görünen, aynı zamanda milyon dolarlık yatırımlar yapan bağışçı kuruluşlarının sözcülüğünü yapan ve yüksek sosyeteden oluşan hayırsever ve zengin çevreye hitap eden ailenin hayatına baktığımızda gördüğümüz gıptayla karışık hayranlık yerini yavaş yavaş acıma hissine bırakıyor. Korumalarla çevrili hayatlarında; sütüne havale edildikleri adamlara ve kadınlara güvenmenin mümkün olmadığı, dost ve düşmanın belli olmadığı, zaten pek dostun da olmadığı yaşantılarında hep arka kapılardan açılıyorlar bir tutam özgürlüğe. Nessa’nın dizi boyunca sıkışmış olduğu ve içinde var gücüyle çırpındığı kapan, arabanın arka koltuğundaki hüzünlü bakışlarına yansıyor mütemadiyen. İlk tanıştıklarında Atika’nın kullandığı arabanın ön koltuğunda özgür ve mutlu görünüyor sadece. Hayat henüz tam manasıyla üzerinden geçmemiş olduğundan ve gençliğin coşkusundan olsa gerek. Sürüklenircesine taşınıyor bir yerlere. İplerin kendi elinde olduğunu düşündüğü her anda çok fena duvara tosluyor. Kendilerini mahvedebileceğini düşündüğü sırlarını açık etmeden yaşamaya çalışıyor Nessa ve bu sırrın yarattığı bağımlılıktan Atika’ya duyduğu zaaf daha da büyüyor gün geçtikçe. Tüm kriz anlarını onunla aşıyor. Kanını emanet ettiği kadın onu darağacına götürse gidecek hale geliyor. Çünkü yakın korumaları hemen kendilerini ifşa ediyorlar ya da yok edilmek suretiyle öldürülüyorlar. Tek dostu, yegane sırdaşı oluyor Atika. İslami mahkemenin karşısında Atika’nın da onunla beraber gelmesi için yalvarıyor kadıya. Herkesin bir foyası, sakladığı sırları ve kendisinden beklediği yüksek menfaatleri varken, onca keşmekeşin içinde Atika’yı masum buluyor bile denebilir. Tecavüzüne ve doğumuna tanıklık ettiğinden, belki de kaderlerini benzettiğinden(ikisi de hem öksüz, hem yetim), sonunda ihanetini öğrense de çok zor kopuyor ondan. İnsan sırdaşını ve en yakın dostunu mu yoksa kardeşini mi kaybedince daha çok üzülür sorusu geliyor akıllara. Abisinin kendisine olan düşkünlüğü, Atika’da yok. Polisse tam bir fiyasko ve biçare. MI6, sırasıyla Mossad, Kidon, Hamas, Hizbullah ve FKÖ’den şüpheleniyor. Kimi zaman kendilerinden bile şüphe ettiklerinden şüphe eden adamlar bazen çaresizce televizyonlardan öğreniyorlar yaşananları herkesle beraber. Kadın ajanlarsa erkek egemen böylesi bir dünyada var olmanın sancısını atlatmışlar çoktan, sistemin acımasız birer parçasına dönüşmüşler kısa zamanda. Kadınlar pek fena. Kalpleri katılaşmış, terfi için, güç için, iktidar için yapmadıklarını bırakmıyorlar. Ama onlar da çuvallayabiliyor ve hayatlarıyla ödüyorlar bedelini.

image

image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: