ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

20170304_114534-01

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

ESKİ TALAS :

Yaman Dede camisinden aşağıya, basamakları karlarla kaplı merdivenleri kullanarak iniyorum. Umuyorum ki yukarıdaki soğuk aşağıda bir nebze olsun kesilir. Öyle de oluyor. Ana’yı bulamadım. Ferdi ve Sarı yoklardı. Hava hala çok soğuk. Tuvaletim var ama gidesim yok. Demek ki o kadar da çok yok. Dumanı tüten sıcak bir çorba olsa diyorum ama açık bir restoran yok. Olsa bile içecek vaktim yok. Bu bahsettiklerim edebi bir metin olmaktan uzak, okuyucuyla aramdaki mesafeyi kapatan ama hem yalın hem de seyahat esnasındaki en temel ihtiyaçlarımın giderilmesine yönelik insani bir takım beklentilerimin ifade ediliş tarzı. Hala düşünüyorum daha şairane olabilme ihtimalime soğuk ve açlık mı engel diye. İyi ama ben bu yazıyı şimdi yazmaktayım ve gene kafama göre takılmaktayım ve bilirim ki kafana göre takılınca sevilmek çok zordur bu iklimlerde. Bense sevilmeye çalışmıyorum, nasılsa sonunda işe yaramıyor o tip beyhude uğraşlar. Yüzer yüzer denizleri aşarız ve okyanusu geçtiğimizde hepsi boşunaymış deriz. Bir gün deriz, ama o gün ne gün bilmeyiz ya da içimizdeki bir parça hep bilir de bilmez, duyar da dinlemez. Boşuna mıymış bu gayretler, tüm bu yaşananlar? Hayır, kaderin çabandır. “Gayret sizden, tevfik yüce Allah’tandır” der Kur’an’da. Ve hayır; yaşam koçu, ayet yorucu filan olmaya niyetim yok. Şu kadarcık bilgiçlik kadı kızında da olur. Nasılsa neler neler çektiniz ve de çekeceksiniz tüm yaşantınız boyunca. Öyle ya, hayat kolay mı ya!

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya ya da göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa yap… Sakın cahillerden olma.” En’am Suresi, 35

20170304_120304-05

20170304_120154-01

20170304_122221-01

HAKAN VE MERT :

Bir gün önce erken baharla kucaklaşırken, reva mıdır titreyen ve eldivensiz parmaklarımla fotoğraf çekmek? Tek tesellimse her yerin karlarla kaplıyken bir başka güzel olması. Ara sokaklardan birinde sokağa konmuş üçlü kanepenin üzerindeki kar, ağaçların dallarını ısıtan aynı kar. Yine de kuşlar ötüyor bir gayretle, yine de pırıl pırıl bir gökyüzü var üzerimde her mevsimi başka güzel ülkemde(tartışmasız ama iddialı bir şekilde seviyorum galiba ben ülkemi üzerindeki her türden insan faktörüne rağmen, başta kendime rağmen). Uzaktan bana doğru gelmekte olan iki oğlan çocuğunu durduruyorum aramızdaki mesafe azalmaya yüz tutmuşken ve konuştukça konuştukça gülümsetebiliyorlar beni tüm çekimserlikleri ve iyimserlikleriyle. Terbiyeli çocuklar onlar. Hakan ve Mert’ten kızıla çalan sarı saçları ve tombik bedeniyle sakız gibi beyaz TOYOTA tshirtlü olan Mert. Gülümsüyor tüm saflığıyla. Esmer ve uzun boylu, olgun duruşlu olansa Hakan. Bu okula mı gidiyorsunuz diyorum onlara Derviş Güneş İlköğretim Okulu’nu göstererek. Evet diyorlar. Kimdir Derviş Güneş diyorum, öğretmenmiş diyorlar ve de çok emeği varmış öğrencilerinin ve Talas’ın üzerinde, ismini vermişler o yüzden diyorlar. Tek katlı taş binaya bakıyorum. Sonra da çocuklara. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum. Oluuur diyorlar. İçerisinde artık insanların yaşamadığı eski bir evin önüne geçiyorlar. Mert gülüyor. Bana bakmayın diyorum. Mert ciddileşiyor. Nereye bakalım diyor. Çocuk haklı. İyi bana bakın o zaman diyorum. Hakan gülmekle gülmemek arasında gidip geliyor sayılı saniyeler boyunca ve nihayet ciddiyette karar kılıyor. Mert’se gülümsemekten başka bir şey yapmıyor. Sanki bazen kafası karışıyor ve o zaman duygularındaki ani geçişlerle düşünceli düşünceli bakıyor bana. Olsun ama Mert gülüyor ya… Teşekkür ediyorum onlara, ayrılıyoruz. Bir söz bekliyorum arkamı dönmüş giderken. Aramız en nihayet açıldığında ablaaa diyor bir ses ve ekliyor; “Sen şimdi neden bizim fotoğrafımızı çektin?” diyor Mert. Uygun ve anlaşılır bir cevap vermem gerek diye düşünürken, “Sen fotoğrafçısın ondan” diyor. “Evet” diyorum. Gene ayrılıyoruz. Fotoğraf çekmek, fotoğrafçı olmak demek değildir diyemiyorum onlara. Herkesin elinde bir makine dolaşır durur memlekette.

20170304_121006-01
ESKİ TALAS, KAYSERİ

ERCİYES :

Ani bir kararla ve de Snowboard festivalini duyunca karar veriyorum Erciyes’e çıkmaya. Tipi var yukarıda. Talas’ın soğuğunu çoktan unuttum buradakini görünce. Erciyes’e varır varmaz sıkı bir güvenlik aramasından geçiyorum ve tuvalet aramaya başlıyorum harıl harıl. Yerli yabancı sporcular ya da amatör kayakçılar kar kıyafetleri içinde, benimse altımda kot, onun altında da bot. Giyimle kuşamla uğraşmayı bir kenara bırakıp, sora sora tuvaleti buluyorum. Bu buraya yakın zamanda tekrar geleceğim anlamına geliyor. Birkaç fotoğraf çekmek üzere dışarı çıkıyorum tekrar. Tipi şiddetlenmiş mi ne! Göz gözü görse benim de gözüm görecek. Kayakçılar süzüle süzüle iniyorlar yukarıdan aşağıya. Aklıma kayak esnasında hayatını kaybeden ünlüler geliyor. Alpler’de kayak kazası geçiren Michael Schumacher hala komada ve 45 kiloyla bir yatakta yatmakta, kendisi bitkisel hayatta yaşarken ailesiyse bakımına bir servet harcamakla meşgul. Liam Neeson’ın eşi Natasha Richardson Kanada’da başından yaralanmak suretiyle, Cher’in eski eşi Sony Bono Nevada yakınlarında kayarken ağaca toslayarak, Liberal Parti başkanı ve ikinci en genç Kanada Başbakanı olan Justin Trudeau’nun kardeşi Michael Trudeau da üzerine çığ düşmesi sonucu göle düşerek ölmüş ve cesedine uzun aramalara rağmen ulaşılamamıştı. Michael Schumacher’in mesleki riski hesaba katıldığında, kayağın araba yarışından yaşamsal olarak daha riskli olduğunu düşünüyor insan. Kırık çıkık da cabası. Ama havasını filan bir kenara bıraktığında, beyazlığın ortasında kanatların kayak takımın, delice bir his anlayacağın. Bense buz kesmiş parmaklarım, görmeyen gözlerimle fotoğraf çekerken az önce, ne güzel de kayıyorlar dediğim kayakçılarla burun buruna geliyorum. O kadar göz gözü görmez haldeki ne güvenlik ne bir kimse nereye böyle demediğinden kayak pistinin yolunu tutmuşum ufaktan ufaktan. Dönsem diyorum kazasız belasız, iyi olacak bir an önce.

20170304_141550-01

20170304_140731-02

20170304_141728-01

20170304_141109-01

Sporcu kızlarla konuşmuştum yolda. Kayserili iki kız kardeşten biri 24, diğeri 28 yaşındaydı. Biri öğrenci, diğeriyse devlet memuruydu bir kurumun bir koltuğunda. Uzun boylu ve esmerdiler. Atletik yapıya da sahiptiler. Kaymak güzel şey demişlerdi. Gözleri parlıyordu ikisinin de yukarı çıkarken. Başlarında kukuletalı şapkaları, içlikleri ve kar botlarıyla heyecanlı heyecanlı ayrıldılar yanımdan kaymak üzere.

KAYSERİ VE GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ:

Gündüz gözüyle yürürken-yanlışlıkla ama, bu karşıdan gelen de kim diye şöyle birkaç saniyeliğine göz teması kurmak gafletine düştüğüm birtakım sütübozuk erkeklerin bakışlarını yüzüme dikerek akıllarınca taciz etmeye çalıştıklarına şahit oldum Kayseri’de. Bunu kendilerine reva gören sahipsiz çomarlar da var Anadolu’da anlayacağınız. Mikrop mikrop bakıyorlar sadece. Adlarını lekeliyorlar şehirlerinin. Yazık bu güzel ve komik şehre. Neden komik çünkü buraya ilk geldiğimde yaşadığım enteresan bir anımı anlatacağım size. Hiç unutmadım, zaten unutulacak gibi de değil. Bir duman efektinin ardından altı sene kadar öncesine gidiyoruz. Sırt çantam ve ben otobüs durağına geliyorum. Çantamın içinde aradığım şeye kavuşmamsa mümkün değil çünkü odada unutmuşum. Yaşlıca bir teyze geliyor o esnada. Yer veriyorum istemeden de olsa. Aradığım şeyse hala yok. Yoluma gitmeye karar verecekken yaşlı teyze ve yanındakiler turist misin diyorlar bana. Öyle sayılır diyorum. Ne arıyorsun diye soruyorlar, ilham demek geliyor içimden ama geziyorum bir şey aramıyorum diyorum. Çantanda ne arıyorsun diyor, bozuluyorum ama belli etmiyorum. Vaktim olmadığından tost yaptırmıştım onu bulamıyorum, çantam çok kalabalık diyorum. Kadın beni süze süze ayağa kalkıyor. Benimle gel diyor. Yok diyorum benim yolum uzun, dönemem. Bizim altın günümüz var ona gideceğiz, sen de yemeğini yer yoluna gidersin diyor. Hükümet gibi kadın derler ya, ayağa kalktığında anlaşılıyor haşmeti. Yanında küçücük kalıyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi gidiyorum peşinden. Beraber yüksekçe bir apartmanın üst katlarından birine çıkıyoruz. Fena değil, lüks sayılabilecek bir girişin ardından genişçe bir asansörde buluyoruz kendimizi. Dört kişi aynı asansöre zor zor sığıyoruz, hepsi iriymiş kadınların. Tanrı misafiri diye takdim ediliyorum evsahibine. Geniş bir holden yine geniş ve ferah bir salona geçiyoruz. Gözüm mutfakta aslında. Bana bir tabak verirler diye düşünüyorum, ben de müştemilat gibi yer kalkarım diyorum. Git git bitmez dikdörtgen bir masanın üzerine serilmiş çiçek gibi bir örtünün üzerinde tencere büyüklüğünde şık cam tabaklara konmuş yiyeceklere takılıyor gözlerim içeridekilerden önce. Hayatım boyunca fırın harici bir daha üzeri bu kadar çok hamur işiyle bezeli bir masa daha görmem mümkün olmayacağından, önce gözlerim çekiyor bu fotoğrafı. Börekler, kekler, haşhaşlı çörekler, patates salatası, Rus salatası… Davetlisi olduğum hanımla ev sahibim arkamdan konuşuyorlar. Bense hanım hanım, kuzu kuzu oturuyorum bir köşeye. Ayaklarımı bitiştiriyorum, yüzümde ebleh bir gülümseme, görseniz tanımazsınız. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslı biter bitmez elime tutuşturulan tabağı doldurma komutuyla masaya çağrılıyorum. Ye diyor yaşlı kadın. Bu kadar hamur işi yersem yürüyemem ki diyecek hakka sahip değilim o an. Başlıyorum tabağımı doldurmaya. Beğenmiyorlar aldığım miktarı. Çayım geliyor hemen. Sonrasını hatırlamıyorum ama yedim. Tüm tabağımı sildim süpürdüm. Üzeri de tıklım tıkış doluydu. Sıcak sıcak kızarttıkları pastırmalı paçangayı da kabul ettim minnetle. Ayrılırken teşekkür için yanına gittiğim teyze bana elini uzattı giderken. Öptüm bende. Kiminin parası, kiminin duası. Aklımda ben yemek yerken harıl harıl, mütebessim bir ifadeyle bakan yüzler kaldı geriye. Beni kendilerine göre cılız bulup yedirme gayretiyle yanıp tutuşan o Kayserili kadınları hiç unutmam. Ne kadar yediysem, ne kadar yedirildiysem artık, akşam yemeği yiyecek halim kalmamıştı. Haydi şimdi balkondan atla deseler de atladım herhalde. O gün, o yaşlı teyzeye kendimi teslim etmişim farkına varmadan. Hayat öyle garip ve değişik ki bazen…

image

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

20170304_094617-02
Kayseri

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

Türkiye iller haritasına bakıp da rahatlıkla geçebileceğinizi düşünerek harekete geçtiğiniz andan itibaren haritadan beklentinizle, hayalinizde yer etmiş olan kısa ve pratik yollar ne karayolu bağlantıları ne de otobüs güzergahlarının gerçekleriyle örtüşür çok güzel ve çok çılgın ülkemde. Bu son derece hassas durumun canlı tanıklarından biri olarak Ünye üzerinden Samsun’a geçerek Kayseri’ye ulaşmak gayreti içerisinde erkenden uyanarak düştüğüm yollarda sabır çekmeyi öğreniyorum zamanla. Tek isteğim bir an önce Kayseri’de olmak, hakikatimse saatlerce giderek akşamın bir vaktinde ancak Kayseri’de olmak ve bir aydınlık günü güzergahtaki her ilin her ilçesine girerek tamamlamış olmak.. Amasya, Tokat, Sivas ve git git bitmeyen bir Şarkışla’nın ardından nihayet Kayseri. Soğuğun memleketi Sivas’tır diyenlere, bir de Tokat’ın tadına bakın demekten başka da bir şey gelmiyor elden. Dağlara sırtını dayamış bir şehirmiş Tokat. Ondan mıdır bunca soğuk bilinmez ama çok soğuk çok soğuktur işte. İnsanı mıhlıyor olduğu yere.

Amasya’ya fotoğraf çekmek için bir gün ayırsa mıydım acaba yıllar sonra diye içimin içimi yediği anlarda bile, içerisinde bulunduğum bizim sevecen muavinli mahalli otobüs firması olunca bir ufak şehir turu attırmayı ihmal etmiyorlar müşterilerine. Şehrin içini dışını bir iyice görüyoruz bahaneyle. Anadolu’nun, ışığı en güzel olan şehri burası. Pırıl pırıl yine Şehzadeler Şehri. Anılarım tazeleniyor bir anda. İçim dışım nostaljiyle doluyor sayelerinde. Sıradaki ilimiz olan Tokat’ın epey bir ilçesiyle birlikte nihayet merkez istasyonuna giriyoruz tüm haşmetimizle. Ayağımdaki botlar çamur içinde. Tuvalete yakın yere konumlanmış boyacıyı görüp, bir sağ bir sol uzatıyorum botlarımı kendisine. Bu işlemi gerçekleştirirken sırtım geriliyor iyice. Başımı vakarla önce sağa sonra sola çevirip bakıyorum gelene gidene. Bir anlığına kendimi kral pardon kraliçe gibi hissediyorum. Büyüklük kompleksinin ayağım ayakkabının içindeyken ayakkabıcıda ayakkabı boyatmakla bir alakası olmalı. Aslında çaresizlikten boyatıyorum, yanımda ne süngerim ne de boyam var çünkü. Malatya, Hekimhan’lıymış Fahrettin. Hızlı hızlı boyuyor ayakkabılarımı. Üç liraya. Fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Tuvalete girip çıkıyorum. Fahrettin’in etrafında istasyon çalışanları var. Bana bakıyorlar, Fahrettin’le konuşuyorlar. Benimse otobüsüm kalkmak üzere. Daha Sivas elleri var önümde. Orada da üç beş mola yeri daha görmeden varamayacağımızı anladığımdan uyuşmuş vaziyette bekliyorum tıkıldığım otobüsün içinde diğer yolcularla birlikte.

20170303_152101-01
Hekimhanlı Fahrettin, Tokat Otogarı

Telefonumun saati akşamın sekiz’ini, şarjı ise yüzde beş’i göstermekte ve ben on iki saattir yaza çize okuya manzaraya baka ede en nihayet Anadolu’daki son durağıma inmiş bulunmaktayım. Yedek şarjım da bitik, ayrıca şarj yeri de yok. Olsun geldim ya diyorum içimden. Ayağım yere basacak ya nihayet… Muavin biz Trabzon’dan geliyoruz diyor. Onu da geceden beri geliyorsunuzdur herhalde diyorum. Tur şirketlerinin bu destinasyonun renkliliğinden, görülecek yerlerin bolluğundan haberleri yoksa eğer, çok büyük kayıp onlar için. İnsan nereleri nereleri göre göre iniyor kuzeyden güneye içine sindire sindire, kocaman bir L çizerek. Dalga geçiyorum öyle mi, aşkolsun size! Aynı koltuk üzerinde gelen de ben, bir gün gelecek dönecek olan da ben. Uyuşan da ben, kuyruk sokumu batan da(kıı mı deseydim yani). Kimseyle dalga geçtiğim yok benim. Sadece arada bir ama nadiren, bir gülmedir geliyor. O kadar. Geçiyor sonra ayazı görünce.

Otogardan servise biniyorum. Bir köşeye oturuyorum, yanıma da yüksek lisans öğrencisi bir kız oturuyor. Mühendislik öğrencisiymiş ve bana en ince ayrıntısına kadar telefonundan açtığı google map’ten ineceğim yeri, nereden nereye döneceğimi tarif ediyor. Hiçbir şey anlamadan can kulağıyla dinliyorum onu. Beş on dakika sonra kısmen sessiz olan servisin kapısından nereden geldikleri belli olmayan onlarca insan içeriye hücum ediyorlar bir anda. Fethediliyoruz ama ortada koruyacak bir kale yok, surlarından aşağıya kızgın yağ dökülecek. Göz gözü görmez oluyor, insan insan üstüne yığılır ya aynen öyle oluyor. Ölüleri ayağa dikmişsin sanki, birbirlerinden aldıkları destekle cansız cansız duruyorlar öylece. O kadar gerideyim ki, kendimi dışarı atmak istesem bu et yığınını aşmam mümkün değil. Herkes inmeden inmem de mümkün değil. Bavulumun üzerinde üç bavul var. En nihayet ayaktaki adamlardan biri of diyor. Hepinize, hepimize of. Hayvanlar gibi muamele görmeye alışmışız. Yukarı çıkan bir daha inmiyor. Aşağıdaki yığınlarsa kimsenin umurunda olmuyor. Halk çilesini çekip, gününü kazasız belasız bitirmenin acınası ezikliğine sığınıp, şükrediyor sadece. Oh ne ala memleket. Nedenini kavrayabildin mi şimdi koltuk sevdasının? Her koltuk tatlıdır, en küçüğünden en büyüğüne. Sen böyle tıklım tıkış, et et üstünde git dur habire. Mübahtır sana her türden muamele. Kimsenin umurunda değilsin, git şükret beleşe. Allah seni ezilesin diye yaratmadı, anla bunu, düşün bir kere de.

Deli gibi iniyorum servisten. Çıldırmış gibi çekiştiriyorum bavulumu. Hava pek temiz değil ama en azından üzerimde bir gökyüzü var karanlık da olsa. Anadolu’da taksi kullanmıyorum bir nedenden. Karşıdan karşıya geçiyorum geniş geniş yollardan. Bir arabanın ön koltuğunda kaşları kalemle çizilmiş gibi duran genç bir erkeğe doğru, açık camının dışından bir başka oğlan eğilmiş derdini anlatıyor. Tolga diyor, bir daha rahatsız etmeyecek, aramayacak seni, söz verdi diyor. Kalem kaşlı, az efemine(aslında çok), tamam diyor yan cebime koy dercesine. Ondan sonra…. Ondan sonra ben daha hala sinirli ve bavulluyum, dinleyecek halim yok başkalarının cilveleşmesini. Tolga ararsa arar, aramazsa da bu onu arar bulur nasılsa. Bavulumun içindeki öfkem kuruyunca sağıma soluma özen göstermeye başlıyorum. İnsanın içini bayacak kadar çok tatlıcının önünden geçiyorum şehrin içinde. Bu soğukta da bu yenir. Sivas Caddesi baştan aşağıya restoranlarla bezeli, Kayserili’nin derdi midesi. Bense nihayet odamda bir bira içip, uykuya dalıyorum. Hala da hayıflanıyorum heder ettiğim bir gün için yattığım yerde. Bira biraz sakinleştirdi sanki. Öyle geldi belki de.

ESKİ TALAS VE UMUT :

Yukarı Talas diyen de var buraya. Benim içinse Eski Talas. Tıpkı ilk geldiğimdeki gibi, hiç değişmemiş. Eskiliği ise tarihi dokusunun korunmuşluğundan, zamana direnip, medeniyete ve medeniyetsizlere meydan okuyuşundan. Yazını görmüştüm buranın, şimdiyse kışıyla karşılanıyorum. Yağmurlu bir gün bugün ve mart ayının dördüncü günü. Talas’a vardığımdaysa yağmur yok, kar var. Ellerim titriyor fotoğraf çekerken. Keşke bavulumdaki eldivenlerimi yanıma alsaydım diye hayıflanıyorum bu sefer de. Bu gezim ah’lan vah’lan geçiyor anlayacağınız üzere. Kimseler yok daha etrafta. Yanımdan bir kadın geçiyor son sürat. Telefonu çalınca iki eliyle taşıdığı poşetlerini bırakıyor yere. Çayı koy, menemene başla, az kaldı geliyorum, yumurtaları aldım diyor telefonun ucundaki sese. Sonra aynı telaşla ilerliyor. Hayale kapılıyorum onun yerine. Kömür sobası yanmıştır çoktan bu saate. Çaydanlıksa üzerinde. Küçük mutfağındaki tüplü set üstünde biberler, domatesler yağda kavrulmaya başlayacaktır az sonra, menemene hazırlık olsun diye. Kadın benden uzaklaştıkça, kalıyorum iyice bir başıma hayallerimle. Melankoli böyle bir şey. Bir hastalık gibi yapışıyor yakana, sonra da bırakmıyor seni, bir yılan gibi sarmalıyor iyice terk edilme korkusu içinde.

20170304_110520-01

20170304_114448-03

20170304_111049-01

20170304_113759-01

Dükkanlar kapalı. Ne bir açık bakkal var ne de bir market Talas’ta bu saatte. Soğukta herkes evinde, günün bu erken saatlerinde. Köpekler bile ortalıkta yoklar. Üzerinden kaç yıl geçtiğini hatırlamasam da çok yıllar ve çok yollar önce diyebileceğim bir tarihte gelmiş olduğum ve aklımdan hiç çıkartamadığım, çoğu zengin Kayserili halkınca sayfiye yeri olarak kullanılan ve bir kasaba görüntüsü veren Eski Talas’ın Yaman Dede Camii’ne çıkan üzeri karlarla kaplı merdivenleriyle tırmanıyorum yukarıya, kafamın içinde binbir düşünce. İlk geldiğimde yokuşun üzerindeki tarihi caminin hemen altındaki kafeteryayı işleten Ana’yı arıyorum. Biri kız diğeri erkek iki gençten birine kahve söylüyor, Ana’yı soruyorum. Evde diyorlar. Oğlunun evinde olduğundan rahatsız etmek istemiyorum. Hava soğuk olduğundan geç gelirmiş buraya. Ben torunuyum diyor sarı. Aklıma bir başka sarı geliyor. Bir yaz günüydü ve Ana müşterilerine kahve pişiriyordu ocağın başında. Ben de gelip oturmuştum taburelerden birine. Sonra o sayılı müşteri gitmişti ve biz baş başa kalmıştık. Konuşmuştuk saatlerce. Oğlanlardan  Ferdi geçici olarak çalışıyordu ve yakında daha kalıcı bir iş için bırakacaktı burayı. Hafif tombikti ve hep düşünceliydi. Bir süre sonra sarı saçlı, çakır gözlü bir oğlan elinde poğaçaların olduğu bir torbayla inmişti Toros marka bir arabadan, zayıf bedeni ve jöleli saçlarıyla. Hep gülüyordu. Mesleği kuaförlüktü. Bunun anası diyordu Ana, Kıbrıslı diyordu. Gider dururmuş o yüzden Kıbrıs’a. Rum tarafı daha eğlenceli demişti Sarı. Eğlenmek için geçerlermiş öteki tarafa. Çok gittim ben de ondan sonra Kıbrıs’a. Ama bir kez olsun gelememiştim buraya. Şimdiyse kahvemi içip, mutlu mesut ayrılıyorum. Neden, çünkü Ana yaşıyormuş. Neden, çünkü aklı başında, sağlığı yerinde imiş. Oturup çay içmiştik beraber, önceki gelişimde, poğaça yemiştik serdikleri gazetenin üzerinde. Anın saflığına tutulup geldim ben de buraya yılların ve yolların sonunda. İyi ki de gelmişim. Eski Talas’tan memnuniyetsiz ayrılan duymadım daha hayatım boyunca. Ayrılırken, torunlarına, selam söyleyin Ana’ya diyorum. Bir yaz günü oturmuştuk dördümüz beraber burada deyin ona diyorum. Hatırlar mı bilinmez, ama hatırlamasa bile ben onu görmüş kadar oldum evinde; oğulları, torunları çevresinde, sağlığı yerinde. Umut bu işte. Daha ölmemiş, daha umut var demek ki, daha canı çıkmamış hayatın, avunuyorum işte böyle ben de kendi kendime.

20170304_111227-01

Karşıdan görülen Ali Dağı’nın altına serili evlerin fotoğrafını çekiyorum. Altında Bizanslılardan kalma bir yer altı şehri bulunmuş ve mağara turizmine açılmış bu vesileyle. İnternette okumuştum bir tarihte. Burası orası mı diye soracak kimse arıyorum ama yok. Bir dağa neden insan ismi verilir, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim Ali Dağı’nın Kayserililer ve Talaslılar için bir kış ölçütü olduğu ve omuzlarına yağan kar tutar tutmaz, kışın geldiğinin varsayıldığıydı. Yine karlar içinde Ali Dağı ve erken gelen baharın değil, karın ev sahibi hala daha. İnsanı yakan, acıtan, en nihayet hissizleştiren soğuk gitmiyor bir türlü. Yaman Dede Camii’ne giriyorum ısınmak için. İmamı açık bırakmış kapısını. İçeriden değil de, dışarıdan çok güzel kilisenin görüntüsü. Talas’a en çok anlam katan şey belki de bu eski kilise, sonradan camii: “Yaman Dede Camii” yani ”Talas Panaya Rum Kilisesi”. ”Ölüm asude bir bahardır” diyen Yaman Dede ise sonradan Müslüman olmuş bir Rum imiş. Bu uğurda evini, ailesini bile terk etmiş. Ama hediyelerle ailesinin gönlünü almayı da bilmiş diye de yazar özgeçmişi dahilinde. Bir ara kabul edildiği Mason locasından ihraç edilmiş ama ne öğrenciler ne öğrenciler yetiştirmiş. Kendi gitmiş, namı kalmış geride.

 

 

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: