UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

ANLAR VE İNSANLAR : ALTINCI BÖLÜM, KARS – “KEDERLİ ANİ”

20160313_131901
Tigran Honents Aziz Gregory Kilisesi

ANLAR VE İNSANLAR : ALTINCI BÖLÜM, KARS – “KEDERLİ ANİ”

Taksinin içerisinde şoförümüz Muzaffer Bey haricinde iki de misafirim var. İstanbul’dan Ankara’ya uçakla, oradan da Doğu Ekspresiyle Kars’a gelmiş gazetecilik mezunu iki maceracı ruh; Hanım ve Gökçe(n). Ani’ye giden olursa demişler bizi de götürün. Ve şanslarına ben çıkmışım. Muzo(Muzaffer Şimşekli) onlar öğrenci, göremeyeceklerdi başka türlü diyerek rotayı ilk önce Kars Kalesine çeviriyor. Kızlar geliyorlar koşa koşa. Hanım benim yanıma oturuyor. Çılgınlar ama mantıklılar, güzeller ama sadeler. Daha çok Hanım konuşuyor, cümleleri aklıma yatıyor. Henüz çalışmıyorlar ve mezunu oldukları bölümle ilgili iş sahibi olacaklarından da pek umutları yok. Muzoysa hayatından memnun. Beş, altı ya da daha çok çocuğu varmış ve her biri doktor, öğretmen ve şu an net olarak hatırlayamadığım bir devlet memuriyetine girebilmişler. Komik şeyler anlatıyor yol boyunca. Hayatı çok gerekmedikçe ciddiye almayan, ekmek parası peşinde bir adam. Ağrı Dağı buradan görülür mü diyorum, dönüşte gösteririm diyor. Asfalt yolda uzun uzun gidiyoruz. Uzakta birkaç köy var, hepi topu bu. Kahverenginin ortasında ilerliyoruz bir sarı taksinin içerisinde. Ocaklı Köyü’nü geçer geçmez de Ani’nin girişine erişiyoruz nihayet.

20160313_135505

Arabadan iner inmez tuvaletlerine doğru yol alıyorum. Turistler çıkıyorlar tek tük. Gürcülere benziyorlar. Konuşmuyoruz. Sadece göz teması kuruyoruz. Girişi insanda merak uyandırmaya yetiyor Ani’nin. Her biri birbirinden uzak, dağınık binalara bakıyorum. Kiremit rengi gotik mimarinin birer örnekleri usul usul bekliyorlar ziyaretçilerini. Saçma ya da değil kendimi Pensilvanya’da modern çağa yüz vermeyi reddetmiş ve zamanla yok olmuş Amişler’in yaşadığı bir kasabada hayal ediyorum ve öyle de hissediyorum. At arabaları geliyor gözümün önüne bir yerden bir yere giden aceleyle, kadınlar eteklerini savurta savurta yürüyorlar kollarında sepetlerle, adamlar tarlaları sürüyor çiftlerle, çocukların yanakları al al olmuş oradan oraya koşturup duruyorlar boş arazide, bir mezarlık yok çünkü herkes ölüsünü arka bahçeye gömüyor. Sonra ben gözlerimi açıyorum ve kendimi Muzo’nun uyarılarını dinlerken buluyorum: “Buradan gireceksiniz, şuradan dolanıp aha da buradan çıkacaksınız, kolay gele.”

20160313_140534 (1).jpg

20160313_141843
Muzo(Muzaffer Şimşekli)

İpek Yolu kervanlarının uğradığı, Arpa Çay’ın şimdiki Ermenistan sınırını oluşturduğu, son derece korunaklı bir vadinin üzerinde tam da kayalıkların üzerinde, Ortaçağın en büyük ticaret merkezi olarak anılan Binbir Kiliseli Şehir, Krallar Diyarı Ani, camisi, kilisesi ve ateşgedesiyle hem hoşgörüyü, hem de kader olgusunu getirtiyor ilk evvel akla. Sadece rüzgar sesi var bu ıssızlığın ortasında dolaşırken. Vadi göz alabildiğine uzanıyor ve girdiğiniz her binanın kendine özgü bir sesi var duvarlarına kazınmış. Bir parça dikkat ettiğiniz takdirde duymanız an meselesi. Bir zamanlarki ihtişamına ağıt yakıyor bu taşlar. Doğa da insaflı davranmamış onlara. Depremler görmüşler. Terk edilmişler. İstila edilmişler. Şimdiyse en acımasızıyla karşı karşıyalar: Saygısızlık. Zamanında dokunmalara kıyılamayan duvarlarına, hunharca sprey boyalarla ismilerini yazmış öfkeli nesiller. Kirletilip durmuş saygısızlarca. Ne görkem, ne usta ellerce yaratılan olağanüstülük engelleyebilmiş bu terk edilmişliği. Gözden düşmüş, istenmez olmuş. Bu sessizliğin altında yatan neden bu gibi geliyor. Her biri ayrı ayrı küskün, kaderlerine yenik bekliyorlar vadilerini, topraklarını. Akibetlerini bilmeden Doğu’nun bir ucunda, sınır boyunca, küskün, yalnız bekliyorlar öyle kendi hallerinde.

20160313_141541
Abukhamrents  (Polatlı Kilisesi)

20160313_141618

20160313_152914

20160313_140927

20160313_134259.jpg

Kimi geziler ve o gezinizdeki belli duraklar özellikle çok mühimdir ve bunu anın sıcaklığından kavrayabilmeniz pek mümkün olmaz. Zaman gereklidir içinize sindirmeniz için. Kızlardan uzaklaştığımda gözlerimin dolduğu anlar olmuştu çok net hatırladığım. Şükrettim Ani’yi görmekten ötürü. Buraya gelene kadar Kapadokya bölgesi birinci olmak kaydıyla(sayamayacağım çok çok uzun bir çok nedenden ötürü), Güneydoğu yani büyüleyici Mezopotamya ikinci sıradaydı. Şimdi ve bundan sonra bu unutulmuş topraklar, vakur ama içli Ani bana yaşattığı çok mühim duygular sebebiyle ikinci sıraya yerleşti. Bir bağınız olsun olmasın buraya geldiğinizde geçmişten bir şey dolanıyor ayaklarınıza bırakmamacasına. Hem burada yaşamış inanların tarihi hem kendi tarihiniz birbirine karışıyor bu topraklarda. Attığınız her adımın mühim olduğunun ayırdına varıyorsunuz. Bir ses var sanki sonu gelmez sorularla yapışan yakanıza. Bir büyüsü, ah bir konuşabilecek olsa söyleyecek çok lafı var size Ani’nin. Ben bir kısmını dinledim ve çok yaralayıcıydı. Rüzgar uğultusunun hayattaki tüm yenilmişliğinizi sizden alıp başka yerlere taşımasını istiyorsanız gelin buraya. Bir küskünlüğünüz varsa, gelin buraya. Küskünlük neymiş görün. Hem beklemek hem omuz silkmek, bir yandan isterken mağrur olmak neymiş görün. Bu coğrafyanın, tarihin size verebileceği en büyük ders belki de bu olacaktır kanımca.

20160313_142529 (2)

Farklı milletlerden, ayrı ayrı dinlerden gelmiş bir nüfus dirlik içinde yaşamış bu topraklarda. İnsanlar geçimi bilmiş. Kervanlar buradan geçmiş. Her gelen bir parçasını bırakmış; kültürünü, kelimelerini, kahkahasını, ağıdını, hayvanını, malını.. Gurur duyduğum çok fazla şey yaptığımı sanmıyorum hayatta. Ama buraya gelmekten, burada bulunmaktan ötürü gurur duydum kendimden. Ölmeden önce Ani’ye geldim ve Ani’yi gördüm dünya gözüyle. Gam yemem. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim.

Muzo geliyor koşa koşa bize doğru. İki buçuk saattir dolanıyormuşuz. Adam sıkılmış, çatlamış patlamış bir halde çıkageliyor yanıma. Kızları soruyor. Kızlar diyorum selfie çekiyorlardır, kıkırdıyorlardır falan filan. Çobanlığa soyunuyor Muzo. Ama fazla uzun sürmüyor çobanlığı çünkü kızlar yine ayrı bir dünya. Ermenistan’a bakıyoruz beraber. Vadinin bir ucunda biz, bir ucunda onlar, ortada Arpaçay. Köyleri çarpıyor gözüme. Aklıma anlatılanlar geliyor dünden. Köyler yakın olduğundan hayvanlar kaçarmış sınırdan. Bizden onlara, onlardan bize. Bizden kaçtı mı, geri verirmiş Ermeniler.
Onlardan kaçtı mı, keser de yermiş bizimkiler. Bu da böyle bir anekdot işte. Ama bunu nedense hiç unutamıyorum. Öyle işte.

20160313_152621

20160313_131101 (1)

Dönüşte hepimiz acıkmış oluyoruz. Benim yanımda sekiz parçadan oluşan ve her birimize iki parça düşen kakaolu eti gofret var gelirken otobüsün ikramı olarak dağıtılan. Muzo yemem ben şekerli şeyler dese de kendi payını yiyor. Birazcık bastırıyor midemizi sadece. Dönüş yolunda yemekten bahsediyor kızlar. Hepimiz açız anlayacağınız. Kaz eti ve fiyatı, restoranlar ve fiyatları, yöresel yemekler, mevzu hep bunlar üzerine kurulu. Yöresel yemekler yenen bir restorana gitmiş dün kızlar. Her şey mezelikmiş. İstanbul’da olsak bir kadeh rakı isterdik yanında diyorlar. Siz siz olun buralarda böyle şeylere yeltenmeyin, çok hoş karşılanmayabilirsiniz. Burası Doğu Anadolu. Burada adamlar içerler geceyarısı. Hep de kötü kadınlarla. Bilmem anlatabiliyor muyum? Doğu’da kaçak çay içilir en doğrusu, en güzeli.

Dönüş yolunda Muzo arabayı sağa çekiyor ve işte diyor eğer gidemezsem diye Ağrı Dağı’nı seriyor gözümün önüne. Haşmetini bu kadar uzaktan anlayabilmem imkansız ama yakası etekleri karlı Ağrı’yı bir kez olsun görüyorum nihayet. Uzaktan da olsa. Aynı günün akşamı yemek yedikten sonra hüzünlü hüzünlü dolaşıyorum Kars sokaklarında. Dükkanlarına girip çıkıyorum. Yabancı bir kentte bir başına yürümek insanın başını öne eğdiriyor. Ne güvenecek kimsen, ne tutunacak dalın olduğunu biliyorsun. Kimsecikler erişemez öyle kolay kolay başına bir iş gelse. Ve bu korkunç hisle yaşamaya çalışıyorsun. Hayatta baş edilmesi en zor şey yalnızlık ve ondan da acısı bu hissi iliklerine kadar hissedebileceğin özel bir vaktinin olması. Çok koyuyormuş insana. Çok geç anladım.

Akşam çökmüş oluyor yine erkenden. Hangi dükkana girsem gözler bir karış açık ekrana bakarken buluyorum insanları. Aklıma gelip de başımı kaldırıp bakmıyorum bile. Nelet olup bittiğini anlamam için hiç tanımadığım bir kadının üzülüyorum çok demesi gerekiyormuş. Haberlerde Ankara’daki son patlamanın ve hayatını kaybeden ve yaralananların net olmayan bilgileri geçiyor altyazıyla. Olay yerine yakın bir yerden bildiriyor muhabir. Çok geçmeden de yayın yasağı geliyor. Yarın ne yapacağımı düşünüyorum önce.  Her şey anlamsız geliyor sonra. Bir sürü ölü ve yaralı var. Ankara’daki arkadaşlarımı arıyorum. Biri tatildeyim ben diyor. Diğeri kendi yakınlarının peşine düşmüş sağla solla konuşuyor. Kuzenim arıyor ne işin var Kars’ta dön gel geri, ülke bu haldeyken ne işin var kaç bin kilometre uzakta diyor. Her şey iki katı anlamsızlaşıyor. Banuhan arıyor İstanbul’dan. Yarına çıkacağımız belli değilken ve ölenler bizler de olabilecekken diyor… İkimiz de ölenlere üzülsek de ilk önce kendimizi sorguluyoruz aslında içimizden. O az sayıdaki konuşmadığı insanları sayıyor içli içli. Bense kalbini kırdıklarımın listesini yapmaya çalışıyorum ve kabarık listemin içinden çıkamıyorum. Lidteyi boşveriyorum, televizyonu kapatıyorum, bir kahve içmek üzere dışarıya çıkıyorum ve bir mesaj atıyorum birisine. O kadar. Şu üç günlük dünyada diyor o da, boşver.

20160313_145715
Çook uzaktan Ağrı

20160313_145732

ANLAR VE İNSANLAR : BEŞİNCİ BÖLÜM, KARS – MERKEZ

gplus1616612781

ANLAR VE İNSANLAR : BEŞİNCİ BÖLÜM, KARS – MERKEZ

Cumartesi akşamı itibariyle Kars’a inmiş bulunmaktayım. Ama uçakla piste değil, minibüsle şehrin kalbine inmiş bulunmaktayım. Önce öğretmen sandığım ama Erzurum’da üniversite okuyan son derece hoş, annesi Ağrılı, babası Karslı nedense adını hatırlayamaz olduğum bir kızla konuşarak yürüyoruz bir süreliğine. Annesi buradaymış, babası Almanya’da. Ben en çok İstanbul’u seviyorum diyor. Annesinin yanına gelmiş Kars’a ve de eşyalarını toplamaya. Bir sürü hayali var gerçekleşmesini istediği. Hayatta ne istediğini bilmek ve bunu çok dolandırmadan söyleyebilmek güzel bir şey. Bana sorsanız ben daha hala ne istediğimi bilmiyorum. Bilmeye bilmeye de şu yaştan sonra ne istediğinin pek de kıymeti kalmıyor. O ise böyle yapmıyor, bir çırpıda söyleyiveriyor hayattan beklentilerini.

Otogarlarda inip binmekten mecburi olarak vazgeçmem mümkün olmadığından, bir şehrin tam kalbinde inince afallıyorum ister istemez. Yaz saati uygulamasına bir hafta var daha ve akşamın yedisi burada gecenin on ikisi gibi. Gece çökmüş sanki şehrin üzerine. Çarşısında indiğimden insanların alışveriş telaşına tanıklık ediyorum. Dükkanlar açık henüz. Değişik bir yere geldiğimi düşünüyorum sadece. Hiç böyle bir şehirde bulunmamıştım. Anlatılanlar kadar varmış, Kars çok enteresan derlerdi. Öyleymiş. Gündüz çıkacağım keşfe. Karanlıkta tek başına yürüyen ben varım ağzı bir karış açık. Bir şehir böyle anlaşılmaz, akşam akşam olmaz.

7 (2).04.2016 - 1

Sabah sabah düşüyorum yollara. Önce şehri tanımaya çalışıyorum. Rus etkisi çok belirgin. Kopkoyu taş binalar kah belediye, kah özel ve tüzel kimlikli kurumlar tarafından kullanılmakta. Elli tane böyle bina varmış ve ben çekebildiklerimin fotoğrafını çekiyorum. Kimi fotoğraflar görüntü kirliliğinden iyi çıkmıyor. Orasına burasına bayrak asmışlar, ilanlar yapıştırıp, afişlerle kapatmışlar boydan boya. Bembeyaz bir belediye binaları var. O kadar beyaza boyanmış ki, hayalet gibi duruyor. Şehre yatırım yapılamadığı kimi çok metruk binalardan belli. Şehrin merkezinin toplandığı çok dar bir alan var ve buradan saptığınız anda ıssızlık, sessizlik ve bırakılmışlık hissi sağduyunuz ve yoldaşınız oluyor. Her şehrin bekçisi, kalesine doğru tırmanışa geçiyorum. Sınava girmiş gençleri bekleyen yakınlarının okulun etrafında vakit geçirmeye çalıştığı bir lisenin yanından kıvrılan yolu takip ederek çıkıyorum ağır ağır yukarı doğru. Nihayet zirvede buluyorum kendimi. Bir de böyle bakıyorum Kars’a. Gözüme ilk çarpan şey belki de birçok şehirde göreceğiniz rüküşan renkli evlerden burada bulunmaması. Turuncu, çivit mavisi, kız pembesi gecekondudan bozma ya da üçüncü sınıf müteahhit işi binalar ilk etapta göze çarpmıyor. En cırtlağı neyin ispatı olduğu bilinmez bembeyaza boyanmış belediye binasıydı. Şeffaflık imajı yaratalım derken bir acayip bir şey olmuş canım bina.

7.04.2016 - 1

20160313_090934

20160313_092416

20160313_191755.jpg

İki adam, iki kadın, bir de kız çocuğundan oluşan bir grupla ve aynı doğrultuda geziyoruz kaleyi. Kısaca kaleyi içeriden fethediyoruz. Konuşmaya başlıyoruz. Erzurum Pasinler’den gelmişler. Annem babam orada görev yapmıştı diyorum. Bir şey demiyorlar. Oğulları sınavdaymış. Onlarda bahaneyle gelmişken kaleye çıkalım demişler. İyi etmişsiniz diyorum. Onlar da bana soruyorlar. İzmirliyim diyorum, olmadığım halde. Gene bir şey demiyorlar. Ani’ye gitmek istiyorum diyorum. Yine sessizlik oluyor. Aramıza garip bir duvar örülüyor. Biz bugün gitmeyeceğiz Ani’ye diyorlar. Erkekler çay içmek istiyor. Kadınlar biz istemeyiz diyorlar. Ben fotoğraf çekmek üzere yanlarından ayrılıyorum ama bir mıknatıs gibi çekiyoruz birbirimizi kendimize. Onlar basamakların üst tarafındayken erkeklerden biri bizim bir fotoğrafımızı çeker misin deyiveriyor. Ben de doğal olarak kendisinden makinelerini istiyorum. Kendininkiyle çek ve kullan diyor. Aaaa.. diyorum içimden, tamam diyorum dışımdan. Bir güzel poz verdirtiyorum, onlar da bir güzel poz veriyorlar. Sol üstteki iki adam var ya, onları hiç tanımıyorum mesela. Nereden geldiler, nasıl kareye girdiler, neden kareye girdiler, verecek cevabım yok. Tek bildiğim bu iki adamın da benim tanışmış olduğum gruptan farklı iki ayrı adam olduğudur ve çekim bitip de ayrıldığımızda uzaktan bana doğru ayrı ayrı gülümsedikleridir. Daha sonra fotoğrafı göndermem için verdikleri numarayıysa maalesef silmiş bulunmaktayım. Belki bir gün kendilerini görme şansına nail olurlar. Tesadüfen. Dünya küçük, internet ondan da küçük. Kim bilir? Alın size Kars Kalesi hatırası… Gönül rızasıyla şu kareyi çektirtebilecek insanı Batı’da bulamazsınız, inanın buna.

20160313_101358 (4)

20160313_100140

20160313_094929 (1)

20160313_100251 (1)

Bir acente bulmadan önce epey fotoğraflıyorum kaleyi, camiye çevrilen kiliseleri ve kabaca tüm şehri. Her yer peynirci gibi geliyor. Kalın tekerlek kaşar peynirleriyle süslenmiş Kars’ın vitrinleri. Sarı sarı, boy boy camekanları şenlendiriyorlar kaderleri olan satın alınıp dilimlenmek üzere sofraları süslemezden önce(sanırım bu cümle bir kaşar peyniri kalıbına adanmış en duygusal betimlemeydi). Bir an fiyatını sormak geçiyor içimden, sonra hemen unutuyorum. Aklımda Ani var sadece. Uçak biletleri satan bir acenteye giriyorum. İçerideki koltuklarda önce müşteri sandığım, sonra öyle olmadığını anladığım erkekler var. Oturun diyorlar, sanki kırk yıllık tanışıklığımız varmışçasına rahatlıkla oturuyorum, karşılarına, sonra da sohbet başlıyor. Her şeyden konuşuyoruz, herkes konuşmak konusunda istekli. Bana çay içer misin der demez, hoop çay getiriyorlar. Hem çayımı yudumlayıp, bir yandan da aynı anda konuşan bir sürü adamı dinliyorum büyük bir hevesle. Karşımdaki koltukta oturan Kenan Bey, kendisi kasapmış ve etten konuşuyor ara ara, taze etin nasıl anlaşılacağına dair püf noktalarından bahsediyor önce, başından geçenleri anlatıyor sonra, oğlundan bahsediyor en sonra. Astsubay olan oğlu Şırnak’tan her gün arıyormuş babasını. Bugün de sağ kaldım baba diye. Dua et benim için, bizim için, hepimiz için diyormuş. Her gün diyor Kasap Kenan oğlumun canı için yakarıyorum Allah’a diyor, başka sığınacak kimsem yok, kim ne çare derdime diyor. Sonra boynundaki yarayı gösteriyor. İhtilal öncesinden hatıra bir kurşun yarası. Sonra seksen öncesi Kars’a geliyoruz. Hani şu kardeşin kardeşi bu seferde solcu ya da öteki, sağcı ya da öteki diye diye öldürdüğü zamanlar aramızda bahsi geçen. On sekiz yaş altı ve elli yaş üstü esnaf dışında kimsenin çarşıya gelip kepenk açamadığı zamanlardan ve olaylardan bahsediyorlar. Esnaf geleneğinden geldiklerinden ve baba mesleğini devam ettirdiklerinden çarşının durumunu yakından biliyorlar. Çocukluklarının unutulmaz anları bunlar, bana anlattıkları. Birer ergen olma yolunda korku içerisinde açmışlar her gün kepenkleri. Yeri gelmiş aynı anne babadan olma, sonradan farklı görüşten olma kardeşler birbirini vurmuş öldürmüşler. Sonra da bir ömür bu vicdan azabıyla yaşamışlar. Zülfü Livaneli’nin Sis filmini hatırlıyorum hayal meyal. Kayığı ve sisin altında sessiz bir kuğu gibi süzülüşünü… Kemal Bey’in boynunu teğet geçen kurşunun nedeni yaktığı sigaraymış. Karşı taraftan ateş açmışlar kıvılcımı görünce. Sıyırmış geçmiş boynunu kurşun. Kan dedi, anlayamadım anın değişmezliğinden, kanın ılıklığından, korkudan ne olduğunu dedi. Verilmiş sadakası varmış, bana bize bu yaşadıklarını anlatacakları varmış. Sonra arada oğlum diyor yine ve Allah büyük diye de ekliyor. Ama o kadar renkli bir kişiliği var ki, elleri ve kollarıyla o anları canlıymışçasına anlatıyor, resmen yaşıyoruz beraber. Yaşadıkları sıkışmışlıktan kendilerini kurtardığı için Kenan Evren’den Allah razı olsun diyorlar. Her gün bir tabut taşırdık biz diyorlar. Sonra… sonrası var ama, seksenlerden bugüne gelen oluşumlar var. Bir iyiliğe bin kötülük olmuş sonrası. Ne akılsız kardeş, kardeşi öldüreydi, ne de kimse kimsenin huzursuzluk kaynağı olmayaydı, ihtilal olmaz, bugünlere de böyle gelmezdik. Neticedeyse aynı noktaya geldik: Yine sokaklara çıkamaz haldeyiz. Güneydoğu’da böyle, Batı’da böyle. Bir kurşunun hedefi olma ihtimaline karşılık, şimdi de canlı bombanın kıyısından yamacından geçme ihtimalin var ve o kişinin o an, tam o an bombayı patlatmak gibi bir düşüncesi var. Seksen ihtilalinin üzerinden otuz altı yıl geçmiş ve biz yüksek gövdeli binaların ve avm’lerin gölgesinde tekrar aynı noktaya gelmişiz. Üstelik de tek bir komşumuz kalmamış. Ne de itibarımız. Eskiden örovizyonda puan peşinde koşardık, şimdi Avrupa kapısında mülteci pazarlığı yapıyoruz. Aldığımız alamadığımız iki puan oldu sana şimdi üç milyon öro. Bu noktaya geldik ve getirildik. Bir kabahat varsa bu hepimizin kabahati. Ya sustuk ya boyun eğdik çünkü. Sonuçta geldiğimiz, dönüştüğümüz ve de sonunda bulduğumuz ve de olduğumuz şey bu.

20160313_092107.jpg

20160313_103945

Az bir zamanım var şehirde değerlendirebileceğim, en doğru ne yapmalıyım, nasıl bir rota çizmeliyim diye soruyorum nazik beylere. Onlar da bana güvenilir bir şoför ayarlıyorlar Ani’yi gezdirmesi için. Ağrı Dağı’nı fotoğraflamak istiyorum diyorum. Kars güzel, ne yapacaksın Ağrı’da diyorlar. Nahçıvan’a kapı açık mı Iğdır üzerinden diyorum, orada bir şey yok diyorlar. Gürcistan’a git diyorlar, gittim diyorum. Hep derler Ağrı Dağı’nın Ağrı’ya faydası yok, en güzel Ermenistan’dan, Iğdır’dan görünür diye. Bir bakan bir daha ayrılamazmış diye rivayet edenler vardır. Bir de Yaşar Kemal’in muhteşem Ağrı Dağı Efsanesi vardır okunası. Bir de benim bulunduğum Sencer Turizm var, Burhan Abakay konuştuğum firma sahibi. Ha bir de ben Şehri Kars’tayım şimdi. Doğu’nun en ucunda, sınırla kol kola, bir başka diyarda. İyi ki gelmişim buralara. Evimden bin beş yüz kilometre uzağa.

20160313_093250

20160313_103429

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: