UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON

IMG_0355

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON :

“Bir kadın ya bir erkek için ya da bir erkek yüzünden öldürür.” Aileen Wournos

“Kadınların doğasında öldürmek yok.” Shakespeare

“Bir adamın yapabilecekleri sizi şaşırtır mı?” David Walker’ın karısı

“Sonraki alt ay boyunca ailem dışarıdayken evimize gelip bana hayat boyu fiziksel olarak zarar veren şeyler yaptı. Çünkü 48 yaşında bir adam 9 yaşında bir adamın içinde olmamalı.” Colin Osborne

İlk sezonu, ikincisine nazaran bir parça daha sönük olduğundan ve dizinin iki sezonunu üst üste izlemiş olduğumdan, ikinci sezonu ele almayı daha doğru buldum. İlk sezon neler yaşandı, yarım kalan bir şeyler var mıydı endişesi duymanızın gereksizliğiyse her sezonda ele alınan tek bir vakanın diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor olması ve bunun da işleri kolaylaştırıyor olmasıdır. İzleyenlerin River’dan hatırlayacağı Nicola Walker bu defa başrolde çıkıyor karşımıza. River’da ruhu ve de nazik yaralı başı bizimle ve River’la idi, burada ise ortağı Dedektif Sunny ile birlikte vakaları çözmeye çalışan aklıyla var. Oğlu ve yıllar yıllar sonra kendisini aldattığını öğrenen karısının sevgilisiyle yüzleşme cesareti gösteren babası ile beraber yaşıyor Cassie Stuart olarak. Dizinin ilk bölümü Kuzey Londra’da bulunan Lea Nehri’nde bir valizin içinden çıkan ve sabunlaşma sayesinde aradan geçen yaklaşık yirmi yıla rağmen korunmuş olan cesedin üzerinden çıkan çağrı cihazı ve bir erkek saatinin Cassie ve ekibini yavaş yavaş ipuçlarının izinde, öncelikle kimlik tespiti yapmak suretiyle, akabindeyse maktülün bağlantılı olduğu kişileri, herkesten önce ailesine haber vererek, sonra da mahkemeye gitmeden olası zanlı ya da zanlıları bulmak üzere ilk temkinli ama hevesli adımların atılmasıyla başlıyor.

IMG_0349

Göğsüne aldığı tek bıçak darbesiyle öldürülen maktül David Warner’ın eğlence sektöründe çalıştığını, geride beş yaşında bir erkek çocuğu bıraktığını ve ondan sonra eşinin polis olmaya karar verdiğini öğreniyoruz. Meslekten olunca da kendi ağzıyla söylüyor cinayet kurbanlarının % 63’ünün eşleri tarafından öldürüldüğüne dair yapılmış olan genel bir istatistiği. Kocasını öldürmeyi en az bir kez, en çok kim bilir kaç kez düşündüğünü hissettiriyor bu düşüncesiyle. 1989 yılında piyasaya sürülmüş olan çağrı cihazı çözülmeye başladıkça isimler de netleşmeye başlıyorlar yavaş yavaş. Marion Kelsey, Sara Mahmoud ve Colin Osborne’a dolaylı dolaysız yollardan ulaşan Cassie ve Sunny çoktan unutulmuş fakat hiç affedilmemiş insanlarla yüzleşen bu üç insanın acı anılarıyla dolu havuzlarında yüzmeye başlıyorlar. İlk olası şüpheli olan Marion, ablası ve annesiyle geçinmemekte ısrarcı, hemşirelik yapan, kocası tarafından sevilen ama iş kendi sevgisine ve duygularına geldiğinde çok fazla paylaşımcı olmamayı yeğleyen, yardımsever fakat mesafeli, çocuksuz bir kadın. Geçmişinde öfke sorunu yaşamış ve bir dönem IRA’yla dolaylı yollardan bağlantısı olmuş. İkinci olası şüpheli Sara Mahmoud astım hastası, Müslüman cemaate bağlı, evli ve üç oğullu bir kadın. Edebiyat dersi veren kadının geçmişinde çocuk fahişe olduğunu ve David Walker’ın onu içki ve uyuşturucuyla yatıştırıp her şekilde kullandığını öğreniyoruz. Şimdiyse ailesinin ve kendisinin de bir parçası olduğu tutucu çevresinin, onun bu saklı geçmişini öğrenmesinden korkuyor en çok. Saçlarını örten ve geçmişini unutmaya çalışan kadının çabalarına karşılık solgun ve ısrarcı bir hayalet izin vermiyor ona adeta. Son olarak Colin Osborne’sa eski bir bankacı iken, doksanlı yıllardan itibaren sektör değiştirerek kendi kurmuş olduğu hukuk firmasında avukatlık yapmaya başlamış gay bir erkek. Hayat arkadaşı ile beraber evlat edinmek üzere başvurdukları ve yanlarında yaşamaya başlayan kızlarının velayetini alma savaşını veriyorlar bir yandan da. Bir de kızın üvey babası ve bağımlı annesi tarafından maruz kaldıkları şantaj var. Birbirinden farklı pozisyonlarda bulunan, farklı işlerde çalışıp çok başka işler yapan bu üç insanın üçü de aslında doksanlı yılların başında değişiklik yapıyorlar hayatlarında. Ve dizi bu üç insanın arasındaki bağlantının ve ortak sırlarının çözülmesi için uğraşan dedektiflerin gayretleri ve yıpranmalarını anlatıyor nihayetinde altıncı bölümün sonuna gelindiğinde. Ve yine üçünün de birilerine duydukları minnet duygusundan belki de toplum yararına işler yaptıklarını görüyoruz. Marion’un Hodgkin lenfoma hastası Zoe’ye iyiniyetli yaklaşımında, Colin’in üstlendiği ücretsiz davalarda ve son olarak Sara’nın öğrencilerine bir şeyler kazandırmaktaki gayretinde bu minnetin etkilerini görmek pekala da mümkün aslında.

IMG_0352
Sara
IMG_0360
Colin
IMG_0361
Marion

Maktül David Walker’ın gerçeğiyse ilkokuldayken uğradığı taciz ve tecavüz/ler oluyor. Bunu yapan öğretmeni ise teknesiyle açılmış, bir daha da geri dönmemiş. David’in tek sırdaşından öğreniyoruz bu gerçeği. Sık sık depresyona giren, iyi bağlantıları, içki ve uyuşturucu sorunu olan ve çocuk yaştaki kızlarla beraber olan adamın bir yetişkin olduğunda kendisini iyi yöne kanalize edip etmediğine gelirsek eğer, bir hayli kirletildiğini ve bu yaşadıklarının intikamını alırcasına başka çocukları kirlettiğini, darp ettiğini görüyoruz. Tam da bu yüzden tartışıyor Cassie ve Sunny. Cassie’ye göre insanlığı mahvolmuş biri ancak küçükken cinsel tacize uğradığında büyüdüğünde bir çocuğa aynısını yapar, yaptığının korkunç olduğunu bile bile. Sunny ise bir pedofili bu açıdan anlayamayacağını ve bunun onlara başka çocukları istismar etme hakkını vermeyeceğini söylüyor. Bir süre sonra da Walker’ın 30 sene önce cinsel istismara uğradığı için değil, kendisi cinsel istismarda bulunduğu için öldürüldüğünü keşfediyoruz dedektiflerimizle birlikte.

IMG_0353

IMG_0362

Hayatlarında çocukluk travmasına bağlı belirgin bozukluklar gösteren Marion, Sara ve Colin’le Walker’ın arasındaki bağı çözmeye çalışıyor dedektifler. Bölge hastanesi ve ıslah yurdunda çalışan Walker 1981-1983 yılları arasında bir evde düzenlediği partilerde değişik yaş gruplarından erkeklerle birlikte bakımevinden, ıslahevinden ve sokaktan topladığı çocuklara içki ve uyuşturucu verip cinsel istismarda bulunurken, yıllar sonra kendiliğinden ortaya çıkan ve ağlaya ağlaya yaşadıklarını anlatan bir tanık Sara’yı bir parti esnasında gördüğünü söylüyor. Daha fazla bu sırrı taşıyamayacağını düşünen Sara kocasına anlatıyor sır gençliğini. Neden on altı yaşından yirmi beş yaşına kadar eğitimine ara verdiğini ve neler çektiğini. Şantajlardan yılan Colin’de evlat edinmeden sorumlu sosyal danışmana anlatıyor cinayet soruşturması geçirdiğini ve olası şüpheli olduğunu. En nihayet Marion’un da gerçeği çıkıyor ortaya: Profesör olan ve elli yedi yaşında kendini astığını öğrendiğimiz babası tarafından on bir yaşında uğramaya başladığı tacizler, on iki yaşında tecavüze dönüşüyor. Üstelik annesi biliyor ve susuyor. Bunlarıysa güzel bir ev ve yurtdışı seyahatleri için yaptığı çıkıyor ortaya yıllar sonra. Hiçbir sır gizli kalmıyor. Marion’un neden hep asabi olduğunu en nihayet öğreniyor ablası. Neden psikiyatri kliniğine yattığını da. Üç olası şüphelinin akıl hastanesinde başlayan sessiz ortaklıkları ve benzer geçmişleri, onların hayatlarını mahveden adamları birbirlerine öldürtmek ekseninde şekillenmiş adeta. Belki de yıllara yayılı bir şekilde süren ortak intikam planlarını gerçekleştirdiklerinde, bir gün gelip de cesetlerden birinin ortaya çıkıp diğer olayları tetikleyeceğini düşünmemişlerdi. Gelelim Cassie’nin azimle üstüne gittiği olayların sonunda karşı karşıya geldiği Colin’in itirafından sonra karşılaştığı kendi vicdanına.

IMG_0356

IMG_0364

Benzer bir vaka vardı geçmişte kendi topraklarımızda yaşanan. Olay farklı şekillerde cereyan etmiş ve sonu mağdurun katliyle biten vakada, olay sonrası yakalanan zanlı ve babası beraber gönderildikleri cezaevinde saldırıya uğramış ve katil olan oğul öldürülmüştü. Ceza içerden kesilmiş ve bir kişi de çıkıp yazık oldu dememişti. Sessizce kabullenmiştik olayı. Cassie de benzer şekilde sessiz kalmayı tercih ediyor. Tıpkı bizler gibi. Bir de eğer cezalandırılmadıkları takdirde bu tip insanların bir zincirin halkası misali tacizlerine ve olası edimlerine devam edeceklerini düşünmeden edemiyor insan. Hepimizin yoluna devam edebilmesi için ilahi ya da hukuken adalete ihtiyacı var herşeyden önce. Affetmemiz gerekmiyor, adalete inanmamız gerekiyor sadece. Var olduğuna ve bizi terk etmediğine ve de hiçbir zaman etmeyeceğine. Zedelenen toplumsal onurumuzu yeniden kazanmamız, yaşanılanları sineye çekmekle mümkün görünmüyor. Öfkemiz büyüyor sadece. Yıllar öncesinden benzer temaları işlemiş olan Sleepers ve Yılmaz Güney’in Duvar filmlerini karşılaştırdığımızda ilkinde bir rahatlama duygusuyla ayrıldığımı hatırlıyorum sinema salonundan. İkincisindeyse işler öyle gelişmez, hadise bizim beklediğimiz gibi sonlanmaz. Kötü adam/lar cezalandırılmaz. Yılmaz Güney hiçbir çıkış kapısı, kurtuluş umudu bırakmaz geride. Kötüler bile Amerikan filmlerinde cezalandırılıyormuş gibi gelir adeta. Güney’e gelince kapıları kapatmayı tercih ediyordu teker teker, ta ki son bir kurtuluş umudu kalmayana dek. Gelelim dizimize, burada hedef ve yumuşak karnımız olan çocuk yani korunması ve kollanması gereken bir varlık olduğundan insanın en çok kanına dokunan kişi Marion’un bilir de bilmez annesi oluyor. Bile bile susmuş, göre göre gözlerini kaçırmış başka yerlere. Patates doğramış sakin bir şekilde, kızı ona çaresizce geldiğinde. Sonra da bu sırrı saklamış yaşadığı sürece.

IMG_0358

Colin, Cassie’ye itirafı esnasında çok önemli fakat çok acı bir şey söylüyor aslında. İlk seferinde bir anda sonsuza dek değişen ve içki, öfke, intihara teşebbüs, kavga, aşırı çalışma, bitmeyen ve tüketen, derinden gelen bir öfke ile baş etmekle bu zamana gelmiş olsa da, Sara ve Marion’un yaşadıklarının kendisine yapılanlardan çok daha beter olduğunu söylüyor. Özellikle Marion’un yaşadıkları en korkunç olanı. Babanın öz kızına tecavüzünden daha korkunç bir şey ne olabilir ki bu dünyada? Sapıklar çocuk yapmamalı bu dünyada.

Cassie geçerli kanıt, delil, itiraf olmadığı bahanesinin arkasına sığınarak etik bir karar veriyor aslında. Neden insanları hapse yolladıklarını sorguluyor. Ne Colin ne Marion ne de Sara’nın bir kez daha cinayet işlemek gibi bir gayeleri olmadığı gibi, bu vesileyle onları  caydırmanın da gerekmediğini düşünüyor. Yardım etmek değil, davayı çözmeye çalışan hırslı bir dedektif konumuna düşmekten kurtuluyor. Hayatları tarifsiz  acılar çekerek geçmiş insanların yıllar sonra düzenlerini bozmanın, onları cezalandırmanın çok gereksiz olduğuna, kimseye bir fayda sağlamayacağına karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Son olaraksa, şu İngilizler harika senaryolar yazıyor, harika da diziler çekiyorlar. Doğal oyunculuklarsa yok başka yeryüzünde. Ben bu kadar anlattıktan sonra, sizler okuya okuya şu satırlara ulaştıysanız eğer, azminizden ve sabrınızdan ötürü sizi kutlar ama yine de izlemenizi salık veririm naçizane.

IMG_0363

SİNOP

GİRİŞİ OLAN, ÇIKIŞI OLMAYAN ŞEHİR:

20140410_161545

İlkbaharı geç gelen, sonbaharının ise sakinlerince pek bir nazlı geldiği söylenen şehirdeyim. Kuzeyin en uzak ucu burası ve ben her zamanki gibi bir şehre daha mevsiminden önce geliyorum. Böylesi işime geliyor çünkü. Şehrin kıymetlisi oluyorum çünkü. Şehir bana kalıyor çünkü. Bende sakinlikte sakin sakin geziyorum. Yola çıkmadan babamın memleketi-dolayısıyla kendi memleketi de oluyor-diyen kişiye buradan sesleniyorum. Burası çok çok çok güzel bir memleket. Gördün mü bak, beni hiç şaşırtmadı bir Si’li şehri daha sevdim Sivas’tan sonra. İnsanları sakin, rahat ve huzurlu. Merkezine geldiğinizde benim gibi ilk yapacağınız Aşıklar Caddesi’nde kordon boyundaymışçasına bir aşağı bir yukarı yürümek ise insanların birbiriyle hiç durmadan selamlaştığını ve sağlıklı yaşam için ha gayret üstlerinde eşofman yürüyüş yaptıklarına şahit olacaksınız. Ve ertesi gün aynı yerde yürüdüğünüzde aynı simalarla karşılaşacaksınız. Hepsi emekli yürüyüşçüler sanmayın. Gençler de bir aşağı bir yukarı bu yolları katedip duruyorlar. Yüzünüz denize dönükken sol tarafa doğru yürüdüğünüzde meşhur Paşa Tabyaları var ve fakat zamansız gelmenin bir dezavantajı olarak daha kapalılar. Kafelerin ve balıkçı lokantalarının olduğu tarafa doğru yürümek en iyisi. Bir sürü keyifli mekan var ve ara sokaklarıyla bana Anadolu Kavağı’nı anımsatıyor. Midye tava, midye dolma, bol bol hamsi. Belki bir duble..

Bir de şehrin hemen göbeğindeki kalesi var ve manzaraya karşı bir de kafe barındırıyor bünyesinde. Her yer keyifli burada. Sorun yok, yaratan da yok. İlk gün arkadan babama benzettiğim bir adamla konuşurken bana burada gece on ikide bir başına sokağa çık, ne laf atan olur ne karışan demişti. Ege gibi bir yer burada her yer. Yalnız köyleri terk edilmiş. İnsanlar hamallıktan daha çok kazanıyor topraktansa demişti Yaşar Bey. Köylüsü göçmüş başka taraflara.

image

image

SİNOP CEZAEVİ:

İnsanın içine işleyen bir soğuğu var Sinop’un. Yanaklarım hep soğuk geziyorum. Ellerim ısınmıyor bir türlü. Üç tarafı Karadeniz’le çevrili Sinop Cezaevi’nde yatmış olanların soğukla imtihanlarını düşünüyorum. Denizden gelen esinti ve dev dalgaların ve yol açtığı rutubetin nazik bir bünyede hiç nazik olmayan izler bırakmış olabileceğini düşünüyorum Sinop Cezaevi’ne gelir gelmez. Kale duvarlarının içerisine gizlenmiş geniş bir alana yayılmış bir dönem Anadolu’nun Alkatraz’ı olarak anılan ve bünyesinde tarihi şahsiyetleri barındırmış yaklaşık 4000 yıl öncesinden bir yerdeyim ve sanki bir saray geziyormuşçasına üzerinde “Gezi Güzergahı” yazan okları takip ederek Zindan, Çocuk Islahevi ve kısım kısım cezaevinin açık olan her bölümünden bir bir geçiyorum. Yılmaz Güney’in “Duvar” filmi geliyor aklıma çocuk suçluların kaldığı bölümü gezerken. Bir ufak lavabo, bir adet heladan ibaret her bir bölümde yer alanlar. Hela ya.. İnsanın tuvalet diyesi gelmiyor minicik ayak yollarını görünce. Evliya Çelebi’nin burayı tasvir ederkenki abartılı üslubu ve Güney’in filmindeki çıkışsızlık ve onca sıkıntı ve acı bir yana, gözetleme kulesinin altındaki tomurcuklanmış ağaçlar bir yana savurtuyor insanı. Görüş günlerinde tel örgülerin ardından hap kadar bölümlerde sevdiğini, babasını, gardaşını görmeye gelen görüş günü insanları ne kadar canlıysa, mahkum olarak gözümün önünde kanlı katiller, azılı ve korkutucu suçlular yok. Burası solcuların kalesi olduğundan mıdır, Sabahattin Ali’nin nazik üslubundan ve kibar hatlarından mıdır nafile göremiyorum 40 beygir gücündeki, pala bıyıklı, dev gibi parmakları olan adamları. Nazik beyinlerden korkan hantal kafaları görebiliyorum ama. Alkatraz Kuşçusu, Kelebek, Babam İçin, Açlık, yığınla korsanlı film, Dumas’nın Monte Cristo Kontu ve toprak didikleyen karakteri yerini duvarlara sevgi sözcükleri yazan liseli aşıklara bırakmış çoktan. Hepsi bir şair olmuş, ellerinde sprey boya sevgi sözcükleri yazmışlar. Kimisi takdir edilecek kadar başarılı hatta. Samsun’dan bir grup talebe ve onları zaptetmeye çalışmaktan çılgına dönmüş, neredeyse heder olmuş hocalarının çilesine şahit oluyorum. İsa’nın Çilesi’nin kısa süreli olanından yaşadığı azap. Rehber de olabilirdi kendisi ama o kadar çılgınlığa soru sormaya korkuyorum. Liseliler mi ne yapıyordu? O yaşlarda ne yapılırsa onu. Pervasız pervasız dolaşıyorlardı gülüşerek, akıllarına estiği gibi.

image

20140410_102814

20140410_102730

image

image

image

image

image

image

image

image

image

Hiç nedensiz şarkılar dolanıyor bazen insanların diline, benimki de o hesap. “Ankara’nın taşına bak”ı söylüyorum. Neden hiç bilemiyorum. Hüzünlü bir marş gibi tekrar tekrar başa sarıyorum zihnimde, bir daha söylüyorum ama hep aynı nakaratını. Şimdiyse Sabahattin Ali’nin yatmış olduğu koğuşa doğru merdivenleri tırmanırken ağır ağır, Aldırma Gönül var dilimde. Nasıl aldırmasın bu gönül? Nasıl aldırmaz bir gönül? En güzel şiirini burada yazmış. Demek aldırmış o gönül. Gerçek acı olmadan, yaralayıcı tek bir satır bile çıkmıyormuş demek ki. Günümüzde suni sancı gibi suni acılarda var kısa süreli ve bireyi yaşadığı gerçekliğin sıkıntısından uzaklaştırabiliyor, yapay döllenme ya da yapmacıklık gibi, sıkılan birey hayatına anlam katabilmek için acı icat ediyor kendine, acıyı yaratıyor bir nevi, kendi acısının Tanrı’sı oluyor.

Bir bilinmezin içinde, olanca sıkışmışlığınla tek başına kalakalmış, hayatın sözde bir sürü güzelliğini kaçırırken belki çocuğunun büyümesini, belki yavuklunun elden gitmesini, daha da bir sürü bir sürü şeyi düşünüp ahlanırken, bir sitem gönderirken buluverirsin belki bir anda kendini, sana bunları reva gören yaratılandan ötürü yaradana. Görecek günler var daha derken henüz 25 yaşındadır Sabahattin Ali ve göreceği günler ve geceler toplam16 yılcıkla sınırlıdır. Bir şiirin her mısrasının çok önemli ve değerli olduğunu yerinde daha iyi anlıyor insan. En sevdiğim yazardır, şairdir, adamdır Sabahattin Ali. Devletin de en büyük çirkefi, ayıbıdır.

ALDIRMA GÖNÜL:

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma.                          SABAHATTİN ALİ

image

Tel örgülerin ardından dahi olsa denizi görme şansının olmadığı, volta atmaya çıktığında üç tarafın denizle çevrili dahi olsa yüksek duvarlarını aşabilip de görme şansı bulamayacağın bir yer burası. İnsan o zaman tıpkı Ali’nin söylediği gibi yapıyor. Yukarıya çeviriyor gözünü. Pırıl pırıl burada gökyüzü. Bir parça avuntuyla hayata tutunmanın hafifliği sarıyor tüm vücudu.

Suç işlemeye meyilli çocuklarını buraya özellikle Zindan bölümüne getirip, gösteren aileler oluyormuş. Bir zindan ki içeri giresiye hiçbir şey göremiyorsunuz. Bir zindan ki yılan gibi, kertenkele gibi yerde ve duvarda olmak üzere iki sevimsiz zincirden ibaret sunduğu. Ne bir pencere, ne bir delik. Çürümekten başka ne gelir insanın içinden? İnsanı çürütür ancak böyle bir yer.

Bir gün, bir hastane koridorunda yürürken ellerinden bağlı iki tarafı jandarmayla çevrili bir mahkum görmüştüm. Hastanelerin koridorlarındaki pencereler de yüksektedir tıpkı mapushaneler gibi ve uzun boylu adam koridorun ortasında bir yandan yürümeye çalışırken bir yandan parmak uçlarının üzerinde bir avuç gökyüzü görmek için çabalıyordu. Doktorlar hastalıkların gözden anlaşıldığını söylerler. Doktorlar her şeyi bilirler. Yalan. Duyguları bilmezler. Duygular kendilerini açık ediverirler gözlerden. Sıkıntın, üzüntün, gamın, kederin, sevincin, neşen çıkar çoğu kez gözlerinden fışkırarak. O adamın gözlerini bu yüzden hiç unutmam. Bunu anlattığım arkadaşım bana “Oh olsun, kim bilir kimlerin canını yakmıştır?” diye çıkışmıştı. Haklı kendince bunca tecavüzcü, katil varken ve biz kimin kim olduğunu bilmezken ama gene de insanın içi parçalanıyor, kim bilir belki de masumdur diye. Hepimiz içimizde potansiyel birer suçlu taşırken…

Özgürlük güzel şey.

—-.—-

Balatlar Kilisesi çalışmalar nedeniyle kapalı olduğundan etrafında şöyle bir dolaştıktan sonra Seyyid Bilal Türbesi’ne geçiyorum. Harika bir yokuşu var buranın ve hikayesine gelince Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Şehid”ini hatırlatıyor. Gelin arabalarını buradan geçirmek adetmiş yörede; geçimli olsunlar ve yuvalarında dirlik olsun diye. Buraya uğradıktan sonra sürdürdükleri 25 yıllık huzurlu evliliklerinin sebebini buradan geçmiş olmalarına bağlamış insanlarla tanıştım. Diyemedim ki, “Mirim, bana burada 50 tur attırsan ben yine bir huzursuzluk yaratırım, o senin kendi güzel meziyetin, sana iç huzurunu veren mütevekkil insan olmandan kaynaklı.”

GERZE:

Ya Ayancık, ya Gerze. Üzerine bahis oynamaya karar veriyorum. İmdadıma yerlisi yetişiyor. Gerze’ye git diyorlar. Söz dinliyorum. Şehir sizin, ben geçiyordum da uğradım. Ne derseniz o olur. Benim için en keyifli anlar bunlar. Dolmuştayım ve şehirle ilgili bir sürü ipe sapa gelmez şeyler soruyorum. Dediğim gibi halk sabırlı ve geçimli ama yinede içlerinden selamet duası ettiklerini düşünüyorum çünkü az sonra uyuya kalıyorum. Gerze’ye giderken yirmi dakikalık bir kaybım var ama ilk on dakika acısını çıkarmıştım. Yan koltuğumdaki kız ben de uyuyakaldım diyor. Çeçe sineklerince ısırılmış olma ihtimalini akla getiriyor şüpheli durum. Herkes dolmuştan indikten sonra şoför beni sahile götürüyor. Sahilde kafelerin olduğu yerde bırakılıyorum. Uzun bir sahili var, pırıl pırıl da denizi. İskele restorana geçiyorum. Hanımlar okey partisine dördüncü arıyorlar. Erkekler dışarıda çaylarını yudumluyorlar. Manzara güzel. Canım tatlı çekiyor. Şekerpareleri varmış mevlüdden kalan. Nasıl lezzetli anlatamam. Utanmasam bir daha isteyeceğim. Kahvemi içiyorum ve çayımı da. Aldığım enerjiyle bir şeyler yapma gücü buluyorum kendimde. Denize açılmak istiyorum diyorum. Kafede oturmakta olan Mehmet Bey’e yönlendiriyorlar beni. Beraber biniyoruz. Deniz durgun ve rengi yemyeşil. Mehmet Bey bana livarlı kayıklardan bahsediyor. İçerisinde ufak bir havuz barındıran tekneler bunlar. Balığa çıktığınızda yakaladıklarınızı deniz suyunda muhafaza edebiliyorsunuz böylelikle. Sistem suyu bir taraftan alıyor, bir taraftan boşaltıyormuş. Tekne sahibi olma fikri kafamda yer ediyor nihayet. Deniz insanı sakinleştiriyormuş. Dalıp dalıp gidiyor insan, nereye gittiğini bilmese de.

image

image

20140410_141117

Sonra ne mi oldu? Onca denize açıldık, o kadar mazot yakıldı, ben yedim içtim, benden para almadılar. Israr edince de gurur meselesi yaptılar. Dönüş yolunda ise yanıma oturan hanımın merakıyla sohbete başlıyoruz. Bana sırrını anlatıyor ama sonradan da ekliyor; öyle kimseyle paylaşabileceğim şeyler değil bunlar diye. “Nasıl anlattım bilmiyorum.” diyor. Bir daha rastlaşma ihtimalimizin olanaksızlığından sanıyorum. Yoksa eşe dosta bile açamıyorum diyor. İnsanlar yaralarıyla yaşıyorlar. Kimseden fayda yok. Hele ölenden hiç. Herkes kendi yerine gidiyor en nihayetinde ve sen hep kendi bireysel trajedinle günleri geçiriyorsun. Günler mi? Onlar geçerler bir şekilde. İnsanoğlu hayatı orada burada geçirip bitirmeye bakıyor. Hepimizin yaptığı bu aslında: “Ömür tüketmek.” Sevdiğimiz yerlerde, sevdiğimiz insanlarla tüketebilsek büyük bir kısmını…

Bende noktalar bırakan şehir. Belki bir gün rastlaşırız, kim bilir? Hamsilos Koyu, Ayancık ve İnceburun bir dahaki gelişime kalsın. Yolumu düşürmek için bir nedenim olsun.

Yazımın en başında yerlisi tarafından bana söylenmişti bu cümle. “Girişi olan, çıkışı olmayan şehir.” Gezi boyunca türlü çeşitli nedenler düşündüm durdum. Biraz cezaevine ithafen gibi geldi önce. Sonra da tayini çıkan memurlarının emekli olduktan sonra buraya  yerleşmelerinden çıkarımlarda bulundum. Evet, yapacak çok bir şey yok burada. Onlarca vitrini,  istihdam sağlanacak fabrikaları, sayısız katlı alışveriş merkezleri de yok. Ama yine de bir ayağım, dur bak gitme diyor ve ben zoraki düşüyorum yollara. En zor bıraktığım şehir oldun Sinop.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: