A VERY ENGLISH SCANDAL

A19691E8-2E2C-4E64-B843-8BA001A26E79

A VERY ENGLISH SCANDAL :

“Eşim gay kelimesinin anlamının mutlu olmak olduğu konusunda ısrar ediyor.” Peter Bessell

“Bir değeri olacaksa eğer, insanların odaklandığı bu kelime “Tavşanlar” dışında mektupta yazdığın son şey “Seni özledim” olmuştu. Bence bu bir erkeğin bir dostuna yazdığı çok hoş bir söz.” Marion Thorpe

“Yüksek yerlerde arkadaşlarım var. Alçak yerlerde daha da iyi dostlarım var ama.” Av. George Carman

“Bu bir meclis üyesine karşı yapılmış en büyük suçlamalardan biri oluyor. Tebrik ederim… Avam kamarasının 270 yıl boyunca piçler, yalancılar, sapıklar, şantajcılar, kundakçılar ve akraba evliliklerini barındırdığını göz önünde bulundurursak tabii. Bu gerçekten çok büyük bir başarı oluyor.” Av. George Carman

“Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Tehlikeli İlişkiler”, “The Grifters” ve daha da pek çok önemli filme imza atmış olan İngiliz yönetmen Stephen Frears’dan üç bölüm halinde BBC’de yayınlanan bir dizi ile başlıyorum haziran yazılarımın ilkine. Adı gibi çok mu İngiliz; evet, fena halde İngiliz. Fena halde Hugh Grant, Alex Jennings ve Avam Kamarası barındırmakta çünkü bünyesinde. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak kitaplaştırılan, ardından da televizyona aktarılan mini dizinin başrollerinden birinde fiziksel olarak benzerliği tartışılır olmakla beraber, oyunculuk anlamında ince bir çizginin üzerinde enfes bir şekilde yürümeyi başaran ve zaman zaman çok duygusal anlardaki hisleri duyarlı izleyiciye inceden geçiren(aktarmak fiili daha uygun düşerdi değil mi) bir Hugh Grant var. Özellikle doksanlı yılların başında, fiziksel çekiciliği yeteneğinin önüne geçtiğinden adını romantik komedilerle duyuran aktör, ilk defa, Esat Kıratlıoğlu modeli taranmış saçları, lenslerle koyulaştırılmış donuk bakan gözleriyle ama nazik bir Jeremy Thorpe tiplemesiyle buzdağının ardında ne var ne yoksa seriyor önümüze. Ama elbette ki ölçülü bir şekilde. Siz sormadan ben söyleyeyim varsayımlar dahilinde sorduğunuzu hayal ederek, bu ölçülü olma hadisesi, bu aşırı nezaket bizim coğrafyamızda yetişen insanımıza bir parça ağır gelmekle birlikte, böyle bir olasılığın varlığıyla şaşırıyoruz kopamadığımız aynı coğrafya içinde, uzun ince İngilizleri izlerken hele. Tekrar nezaket kuralları çerçevesinde her tür faaliyetini gerçekleştiren bir karakteri oynayan nazik Grant’e gelecek olursak eğer, Bafta’da şansının yüksek olduğunu düşünmekle birlikte, Benedict Cumberbatch’in de Patrick Melrose’da benzer şekilde çok iyi bir iş çıkardığını anmadan geçmek olmaz diyorum. Bu sene televizyon dizilerinde açılışı başarılı İngiliz oyuncuların sürüklediği çok sağlam dizilerle yapmış bulunmaktan da ayrıca memnuniyet duyuyorum. BBC2’de yayınlanmış olan King Anthony Hopkins’li Kral Lear uyarlamasını da izlediğim takdirde aksana doymuş bir şekilde ayrılacağım aranızdan. Ayrılmak derken, dünyanın düzeni belirsiz, ayrılabilirim de gerçekten. Bazen başka işlerle uğraşman gerekebilir ya da sıkılabilirsin ya da vazgeçersin.

1965 Londra’sında iki adam şık bir restoranda karşılıklı yemek yerlerken, bir yandan da alçak bir ses tonu ve yine o aynı ölçülü nezaketle özel münasebetlerinden ve zevklerinden bahsediyorlar birbirlerine. Yüzdeye vurdukları seçimleriyle Peter Bessell % 80 kadınlar, % 20 erkeklerden hoşlandığını belirtirken, Jeremy Thorpe bu oranın tam tersi yönde olduğunu itiraf ediyor. İki politikacıdan yıldızı yükselense Jeremy Thorpe oluyor. Her ne kadar hayatıyla ters düşse de, avam kamarasında yaptığı ateşli konuşmalar sayesinde politikada taraftar bulduğu gibi giderek de tırmanıyor yukarıya sağlam adımlarla. Nitekim Liberal Parti başkanlığına seçiliyor. Bu arada bir zaman sonra başına türlü türlü dertler açacak olan Norman’la(Ben Whishaw) tanışıyorlar hem de samanlıkta. Onunla ilk tanışmalarından bahsederken “O çok cennetti…” diyor. Fakat ruhsal dengesizlikler yaşayan ve ilişkinin ağırlığını kaldıramayıp, kendi hayatına yön veremeyen ve babasını hiç tanımamış olan Norman sinir krizleri geçirip, bana eşcinsellik virüsünü bulaştırdın diyerek(öyle mi acaba, hiç sanmıyorum bir tür virüs olduğunu ve de bulaşıcı olduğunu)pılını pırtını toplayıp gidiyor ansızın. Bu noktadan sonra kendi yoluna rahatlıkla devam edebilen Jeremy’nin aksine, düşük işlere giden ve zaman zaman meteliksiz kalan Norman, her düştüğünde kabahatlisi olarak kendisini değil de Jeremy’i görüp onun kendisini kullanıp bir çöp gibi kapının önüne koyduğunu söyleyor. Halbuki kapıyı çarpıp giden o oluyor en başta. Gururlu ama şaşkın haldeki genç adam bundan sonra önüne çıkan her fırsatı, kendini ve Jeremy’i aşamadığından teker teker elinden kaçırıyor. Oysa ki Jeremy işler çıkmaza girmeye başladığında daha derhal kendine yeni bir erkek arkadaş arayışına girmişti bile. Elbette ki genç(tırnak içinde). Norman üç bölüm boyunca ama belli zaman aralıklarıyla fakat her fırsatta kendini bir polis karakolunda buluyor bir kurban ve mağdur sıfatıyla. İlk şikayet dilekçesi elden ele dolaşıyor. Önce Scotland Yard’a, oradan özel birimlere, oradan da MI5’e gönderilip en nihayet bir kasaya kaldırılıyor. Sene 1960’ların başı olunca, mevzunun geçtiği yer İngilitere bile olsa, maalesef ki ya eşcinselliğini itiraf edecek ve de o tip bir hayat yaşayamayı kabul edeceksin demekle olmuyor. Nitekim iki adam da aslında en çok hemcinslerinden ve aslında birbirlerinden hoşlanırlarken, kadınlarla evlilik yapıyorlar, birer oğulları oluyor, bir kez daha evleniyorlar ve bu böyle sürüp gidiyor. Jeremy her defasında üst sınıftan, aşktan çok dostluk arayan kadınlarla ve onlara maddi imkansızlıklar yaşatmadan beraber olduğundan ayrılık yaşamıyor, ölüm olmazsa tabii ve dışardan mutlu bir tablo olarak yansıyor evlilikleri.

EE7E06CE-8A92-41AC-B6B5-75EA136E5F84

Filmde bir görünüp bir kaybolan karakterlerden bir tanesi de Leo Abse. İngiltere gay hakları açısından son derece önemli olan bu karakterin dizide var olması da sürpriz değil. Eşcinselliği suç olmaktan çıkarmak için uğraşan bir avukat ve bunu başarıyor da. Bunun için ilk teklifi Lord Şansölyesine götürüyor. Fakat şansölye kaya gibi sert çıkıyor ve de çıkışıyor ona oğlancılar kulübüne lisans verdiği takdirde Britanya’da oğlancılığı yasallaştıran kişi olarak anılmak korkusu içinde. Bunun üzerine Leo Abse, Şansölye’den de tuhaf ve evinde porsuklarla yaşayan Lord Arran’dan yardım istiyor. Lord intihar eden ve eşcinsel olan erkek kardeşine karşı beslediği hisler sebebiyle Abse’nin teklifini kabul ediyor. Porsuklarsa evin her yerinde giydirilmiş(çıplak da olabilirlerdi ama siyah ve evin içindelerdi) ve tasmalı vaziyette dolaşıyorlar. Herkesin çeşit çeşit huyları vardır elbette ama İngiliz aristokrat sınıfı kadar değişiğini bulmak da güç olsa gerek.

Dizinin ikinci bölümünde yaşananlar tam bir kara komedi. İlk eşini trafik kazasında kaybeden Jeremy de Norman’ı suçluyor evine telefon açtığı ve karısının kafasını karıştırarak ölümüne sebebiyet verdiği için. Bu arada Norman da evleniyor, baba oluyor; fakat bir kez daha evin sorumluluğunu alıp para getiremediğinden karısı oğlunu alarak evi terk ediyor. Eve yiyecek getirmeyi ağaçtan elma toplamak, kümesten yumurta çalmak, tarlada çamurlu patates aramak sanan Norman sürünmeye başladığı anda ulusal sigorta kartım diyerek yapışıyor yakasına Jeremy’nin. Dizinin sonunda öğreniyoruz ki Norman asla ulusal sigorta kartını alamamış; evindeyse on bir köpek beslemekte.

707C614F-D741-457D-9C84-4880185073A3

4DA265E2-1A37-4FA1-94CD-80B6CC73A6FD

Jeremy ateşli konuşmaları esnasında insan haklarından, silah satışından filan bahsededursun, Norman’ın nasıl öldürülmesi gerektiğinin planlarını yapıyor alttan alta. Cin cin fikirleri var. Kalaylı mayınla asfalta döşemek, New York’ta öldürüp nehre attırmak gibi parlak fikirler bu bahsettiklerim. Öldürme işini yaptırmak istediği kişi ise telefon üstüne telefon ederek en nihayet dünyanın en gerzek kiralık katili ile anlaşıyor. Onun profesyonel, merhametsiz ve ağzı sıkı olduğunu söyleyen kişi ise sonuna kadar yanılıyor. Adam işin mahiyetini sormadan kabul ediyor. Üstelik kiralık olabilir ama katil hiç olmamışken. Barnstaple yerine Dunstable’a gidip Norman arıyor gece gündüz. Onu bulduğundaysa tuhaf yalanlar atıyor Kanada’dan onu öldürmek için yola çıkmış gelmekte olan kiralık katille ilgili. Takma adını bile yanlış söylüyor ama Allah’tan Norman bunun bunca sersemliğine rağmen yakışıklılığına kapıldığından çok fazla irdelemiyor. En nihayet önce köpeğini vuruyor, silah tutukluk yapınca da olay yerinden kaçıyor, sonra da polisten de kaçmaya çalışıyor. On iki ay da hapis yatıyor. Çıkar çıkmaz da Watergate gibiyim diyerek hikayesini önüne gelen ilk gazeteciye verdiği ilk fiyata satıyor. Fargo karakterlerini anımsatıyor en çok. Lordlar Kamarası’ndan bir adam, öfkesinin kurbanı olarak dünyanın en beceriksiz adamlarına uzaktan iş yaptırmaya çalışınca sonuçları böyle böyle oluyor. Jeremy’nin, aynı zamanda kullandığı bu adamlar yüzünden adı kirleniyor, istifa etmek zorunda kalıyor, nezarethanede bir gün geçiriyor, basın kısıtlaması kaldırıldığından BBC dahil tüm kanallarda ve gazetelerde davanın dolayısıyla eşcinsel ilişkisinin ayrıntıları yayınlanıyor. Biz bile öğreniyoruz İngiltere’de yıllar yıllar önce yaşanmış skandalı. Vazelin ve tavşan detayını. Fakat bir şekilde tüm bunları unutacağınız bir final bekliyor sizi. Senaryo ve Frears sayesinde. Yaşanmış bir aşk kalıyor sadece geriye.

86ED82DB-D1F3-462B-AFAD-5174038D7018

Yan karakterlerden en başarılı olan iki isme gelince Jeremy’nin eşi Marion Thorpe ve avukat George Carman. Her iki aktör de üzerine düşeni üzerine düşen kadar gerçekleştirdiklerinden belki de bu kadar başarılılar. Dizinin en önemli diyaloglarının içinde onlar var. Yalnız kaldıklarında kendisi de evli olan avukat Carman müvekkiline aralarında kalması şartıyla neden ayrıcalığı ve gücü varken Norman gibi birini seçtiğini, farkının ne olduğunu sorduğunda, Jeremy onun en iyisi olduğunu söylüyor hemen hemen hepsi cinsellik amaçlı yaklaştığı erkeklerle geçen ve sonu küfür ve şiddetle geçen gecelerin sonunu anımsayarak. En zararsızı Norman görünmüş gözüne, ilişki uzamış, ona yardım etmiş ve kurtarmaya çalışmış çünkü onu sevmiş, aslında ikisi de birbirini sevmiş. Dizinin en dokunaklı sahnesiydi Jeremy’nin kalabalıklara seslenip bir yandan gazetecilere ve halka şebeklik ederken, diğer yandan uzaklara dalması ve aynı anda bir otobüsün içinde giden Norman’ın da en nihayet şirretlikten uzaklaşmış, dingin bir yüzle ama belirsiz düşüncelerle uzaklara daldığı anlar. Birbirlerini ve yaşanan bunca saçmalığı geri almayı düşündüklerini düşündürtüyor bu son sahne. Bazen sevginin yetmediğini, bazen hayatın sizin için başka türlü planlar yaptığını, çoğu zaman da beklentiler doğrultusunda elinizde kalanların bambaşka şeyler olduğunu görürsünüz ama yine de yaşarsınız yarının ne getireceğini bilmeden. Marion ve Jeremy’nin evlilikleri ölene dek devam etmiş mesela. Çiftler karşılıklı olarak kendi üzerlerine düşen görevleri yerine getirdikleri takdirde, evliliklerin de bir şekilde yürüdüğünü görüyoruz böylelikle. Anlayışlı bir eş, ateşli bir partnerin yerini doldurabiliyor belki de. Sevgi boyut değiştiriyor zaman geçtikçe. Kim bilir?

CF1506A6-891B-4670-8246-A79C8E16194F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON

05FA7E04-7E0C-48C1-B021-28E7AD68E82F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON :

“Karlis bir keresinde insanların öldürmelerinin tek sebebinin aşk olduğunu söylemişti. Bu sadece sevdiklerini halletmelerinin bir yolu.” Baiba

“Gerçek çoğu zaman suratına bakar.”

Her sezonu üç bölümden oluşan dizinin son sezonunu iki yıllık bir gecikmeyle nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Bu bağlılık-dikkat ederseniz bağımlılık demiyorum- nereden geliyor diye soracak olursanız eğer, Henning Mankell’in kalemine, Kenneth Branagh’nın aktörlüğüne, Wallander’ın alkolik ve melankolik içtenliğine ek olarak, 2008’de yayınlanmış olan ilk bölümünün ardından geçen sürenin yaklaşık on yıllık bir zaman dilimini kapsıyor oluşu ve bu zaman dilimi boyunca henüz benim için bile esrarını koruyan ama yaşamış olduğum bazı paralel olaylar. Belirtiyor fakat geçiştiriyorum, vuruyor ama kaçıyorum, farkındayım. İçtenlikli ikiyüzlülüğümü mazur görünüz. Artık bile bile işliyorum bütün kabahatlerimi. Yani bilerek kıracağım kalpleri, bilerek can yakacağım bundan böyle. En güzeli böyle. Wallander’sa olgunlaştıkça naifleşti. Paralellik bunun neresinde diyeceksiniz, dedim ya siz bilmeyeceksiniz. Ölünce öğrenirsiniz belki, belki kıymeti olur ruh ruh gezerken, belki de hoş ama boş bir tını olacağım ben de sizler için. Kim bilir? Dizinin son dakikalarında tıpkı babası gibi Alzheimer’la mücadele eden Wallander birleştiremediği, hatırlayamadığı anılarından ötürü seneler önce ölmüş olan babasına ne yapacağını sorduğunda, baba Wallander bir başkasının onun yerine hatırlayacağını söylemişti. Bir süre sonra belki de bir daha hiç hatırlamayacağı kızı ve torunu yanına yaklaşmıştı. Neyse ki yeryüzünde ondan geriye Wallander’ın bir hatırlayanı, bir ananı kaldığını hatırlatıyor bu anlar. Onun, bu çağın korkunç bir cezası olan illetiyle mücadelesi ise damgasını vuracaktı böylelikle dördüncü sezonuyla final yapan diziye.

889D2884-5D85-4B42-9033-CAE4F47740A8

Sezonun ilk bölümü İsveç’ten çok çok uzakta, Afrika kıtasında geçiyor. Kuzey’in isli puslu soğuk havası, yerini güneşli günlere bırakmış. Teknolojinin eseri olan uzağı yakın etme marifeti sayesinde kızı Linda ile bilgisayar aracılığı ile konuşuyorlar. Rollerin iyice değişmiş olduğunu görüyoruz; kızı ebeveyniymişçesine konuşuyor ve yol gösteriyor ona. Ne yapması, nasıl davranması gerektiği konusunda öğütler veriyor teker teker. Wallander’sa yakın tarihli konuşmasına hazırlanırken, bir yandan da inanç temelli bir program için Cape Town’da bulunan İsveçli karı kocadan, kayıp olan kadını bulması için yerel polisin ricasını kırmayarak davayı üstleniyor ve görevine, basından medet uman kocayı susması hususunda ikna etmekle başlıyor ilk önce. Aynı zamanda şüpheli durumda olan adam burada olmanın inancını zorlayacağını düşündüğünü ama bunun beklemediği bir şekilde meydana gelmesinden ötürü duyduğu umutsuzlukla karışık şaşkınlığı dile getiriyor ona. Kaybın aranması esnasında Cape Town’ın en fazla teneke ev barındıran evlerinin bulunduğu Khayelitsha adlı bölgesine gidiyor Wallander. Suç oranının çok yüksek olduğu bu bölge aynı zamanda Cape Town’da ikamet eden işsizlerin yarısını barındırmakta ve etrafa bir de Kuzeyli pardon BBC bakışı fırlatıyoruz bizler de, sayelerinde. Bu bölümün ana teması siyasal yozlaşma olduğu kadar bireyin içinde bulunduğu zor ve bıktırıcı ve suça meyledici yaşam şartları arasından kendi iradesiyle kurtulup kurtulamayacağı ve zor zamanlarda aklını, vicdanını kullanmak suretiyle kendi tercihini iyiden, doğrudan yana yapıp yapamayacağı. Bölüm ismi olan Beyaz Aslan aynı zamanda umudun simgesi imiş ve Afrika için, tüm bu yoksul insanlar için bir umut olacak mı sorusu ekseninde, aslında savaşın Beyaz Adam’la Siyahlar arasında değil de, güçlüyle güçsüz, zenginle fakir, iyiyle kötü arasında olduğunu göstermek gayretine düşüyor dizi sonsuz bir gayretle. Doğrudur ama özünde ne kadar doğru olduğu tartışılır. Sömürünün yolu acılarla dolu engin tarihine girecek olursak çıkamayacağımız için tekrar diziye odaklanıyoruz biz de. İlk bölümün sonlarına doğru Wallander’ın ufuktaki hastalığına dair ilk ipuçları filizlenmeye başlıyor. Bu bölümün can alıcı yeri bölüm sonunda Wallander’ın en nihayet konuşmasını yapmak üzere çıktığı kürsüde tüm klişelerden kaçınarak kurduğu cümlelerde son zamanlarda tanıştığı Viktor Mabasha ve onun değiştiremediği kaderi üzerine kurduğu cümleler oluyor: “Fark yaratıyor muyuz? Olabilir. Ara sıra. Fazla değil. Tek bildiğim şey, denemeyi asla bırakmamalıyız ve bunu her küçük şeyde hatırlamalıyız.”

0B230E4B-049D-4B26-AEEB-19A6EDBE0607

139EBC29-BC30-4B39-B461-1190AE6F117D

Ystad’a döndüğümüz ikinci bölümün başlangıcında Wallander’ın motosikletli gençler tarafından uğradığı darp, ilk bölümde sağlığına dair yaşadığımız kırılmaları bir ileri noktaya taşıyor. Olaylar onu babasının yedi sene önce öldüğü huzurevine gitmek mecburiyetinde bırakıyor ve hastalığının belirtileri iyice netleşiyor. Bütün sezonlar boyunca en çok darp edildiği, hırpalandığı, kısacası en talihsiz bölüm oluyor Wallander açısından. Beyaz peynir gibi teni, beyazlaşmış saçları, gömleğinin içinden hiç çıkarmadığı bembeyaz fanilalarıyla pek bir savunmasız görünüyor hey gidinin Wallander’ı. Neyse ki yetkin bir kalemin elinden çıkan romanın uyarlaması da akla ve mantığa uygun bir şekilde ekranlara yansıtılıyor. Başından beri şefkatten başka bir şey hissetmiyorsunuz ona karşı. Zorbalık etmiyor, güç gösterisinde bulunmuyor. İkna kabiliyetini kullanıyor yaslandığı yaşam tecrübesine ek olarak, vicdanının sesini dinliyor her zamanki gibi. Kızının en başında ona öğütlediği gibi bu iyi hislerini takip ediyor. Kızının kocasının ailesinin zenginliği karşısında bir polis maaşıyla yapacakları ya da alacakları son derece sınırlıyken, malikanede düzenlenecek olan partiye katılırken giyebileceği uygun bir takım elbisesi bile olmadığını itiraf ediyor kızına. Mutluluğun zenginlikle olan ilişkisine farklı bir perspektiften bakıyoruz, özellikle de üçüncü ve son bölümde. Arkadaşımın bir makalede okuduğu bilgiyi benimle paylaştığı şu son zamanlarda ben de bu konuyla ilgili bir haberi paylaşacağım sizlerle yersiz olduğunu bile bile ama bilgi bilgidir nihayetinde: İngiliz iktisatçı Angus Deaton, ‘Acaba mutluluk gerçekten para ile satın alınabilir mi?’ sorusunun yanıtını arayan isimlerden biri. Nobel ödüllü Daniel Kahneman ile birlikte, ‘Günlük yaşamımız için acaba kaç paralık gelirimizin olması bize en fazla mutluluğu getirir’ diye 2008-2009 yıllarında 450 bin Amerikan vatandaşı ile araştırma yapıyor. Araştırma sonucu 75 bin Amerikan Doları yıllık gelirin en fazla günlük yaşamda mutluluğu getirebildiğini, fazlasında ise artık eskisi gibi günlük hayatta mutluluğu arttırmadığını belgeliyorlar. Wallander’ın dünürü(ne deseydim kızının kocasının babası mı?) olan Hakan von Enke mutlu olmayı başarabilmek nadide bir şeydir derken, günümüz koşullarında, mutluluğun insanların açlık konusunda endişe etmemeye veya başlarının üzerinde bir çatıya sahip olmaya yahut rahatsız edilmeden yaşamalarıyla bir ilgisi olduğunu ve ancak bu koşullara bağlı olmak suretiyle mutlu olup olmadıklarından endişe ettiklerini söylüyor. Mutluluğun parayla bir alakası var ama içselleştirilmiş mutluluğun kaçta kaçının parayla doğrudan bir ilişkisi var, bilinemez.

49B73E17-B51F-4374-91E6-8F9EE01176A5

Wallander’ın iyice nükseden hastalığı ise çekilen MR sonucu ile belgelenmiş oluyor. Nispeten genç ve sağlıklı olduğu için de hastalığın daha hızlı ilerlemesi söz konusu. Bu yüzden doktoru artık ayarlamalar yapma zamanının geldiğini söylüyor. Olası oryantasyon bozuklukları ve kimi akut safhalar için yakınlarına hastalığından bahsetmesi gerekecek. Tam kızına anlatacakken, kızı onun yardımına muhtaç bir halde çalıyor kapısını. Zengin kayınbabası kayıp ve polisler göl kenarındaki malikane çevresinde ölü ya da diri kendisini aramakla meşguller. Kendisinin de dahil olduğu aramalar esnasında, zaman zaman hastalığının akutlaşan anlarıyla karşılaşıyoruz. Bu anlardan birine rast gelen kızı Linda bu süreçte babasının yanında olacağını söylüyor. Bir bebek gibi çimenlerde koşuyor, atlıyor zıplıyor Wallander. Kelimeler ağzında paramparça oluyor, soyunuyor, bağırıyor, hafızasını yitiriyor bir anda. Dünyaya döndüğünde ise gayet aklı başında konuşabiliyor. Hastalığın nasıl bir şey olduğunu ve ona neler hissettirdiğini anlatıyor. Hastalığa özgü kafa karışıklığını ve zihin bulanıklığını en güzel şu kelimelerle özetliyor dili döndüğünce: “Bazen nerede olmam gerektiğini hayal edemiyorum. Duvara çarpmış gibiyim. Denersin ve halletmeye çalışırsın ama olmaz. Dener ve bundan kurtulmaya çalışırsın, etrafında dolanır durursun. Sanırım bir şeyleri kafaya koyarsın. Olmuş olmalılar. Resimler artık yok. Aniden olmayan bir sürü şey gibi.” Bunu yapan bir babanın çocuğu olarak bununla yaşamanın bir yolunu bulmak için atılan ilk adımlardır bunlar Wallander açısından.

“Umutsuzluk onun yolunu bozar
Izdırap yolunu bozar
Akbaba uçuşunu bozar
Hevesli ışık akar
Hayaletler bile bir taslak alır
Ve resimlerimiz günışığını görür
Buz devri stüdyolarındaki kırmızı canavarlarımız
Her şey etrafına bakınmaya başlar
Yüzlerce güneş altında yürürüz
Her insan herkes için bir odaya açılan yarı açık bir kapıdır
Altımızda bitmeyen toprak
Ağaçların arasında su parlıyor
Göl dünyaya açılan bir pencere.”

Son bölümün başında ve sonunda olmak üzere Kenneth Branagh’nın sesinden iki defa dinleme şansına sahip olduğumuz bu nadide şiirin sahibi olan Nobel ödüllü şair, psikolog ve çevirmen Tomas Tranströmer’in insanın içini burkan satırlarını dizinin sonunda ikinci defa dinlediğinizde, yaşanmışlıklardan ötürü daha bir manidar buluyor insan. Bir kez de Gürhan Uçkan çevirisiyle okuyun istedim bu kıymetli şiiri;

YARI HAZIR GÖKYÜZÜ :

Koşuyu yarım bırakıyor cesaretsizlik.
Kaygı koşuyu yarım bırakıyor.
Akbaba bırakıyor kaçmayı.
O istekli ışık akmaya başlıyor
Hayaletler bile bir fırt çekiyor.
Her şey çevresinde bakınmaya başlıyor.
Yüzlercemiz güneşe giriyor.
Her insan yarı açık bir kapıdır
Herkes için bir odaya açılan.
Altımızdaki ölümsüz toprak.
Su parlıyor ağaçların arasından.
Göl dünyaya açılan bir pencere.

 

 

FLEABAG

IMG_0520

FLEABAG :

“İnsanlar hata yapar. Bu yüzden kalemleri silgili üretiyorlar.” Boo

“Mezarlıkta koşu yapmak gerçekten çok uygunsuz. Yaşamanın cakasını atıyorsun.” Claire

Bir BBC draması olan Fleabag’in her bir bölümü yaklaşık yarım saat süren ve toplamda altı bölümden oluşan altı bölümlük ilk sezonunu bir çırpıda ve tıpkı dizinin başrolünde de oynayan, aynı zamanda yaratıcısı ve kendi yazdığı oyundan uyarlayan muzip yazarı Phoebe Waller-Bridge gibi düşünmeye çalışarak muzip muzip izledim. Esprileri Gülse Birsel’i, fiziği Meltem Cumbul’u andıran oyuncunun içindekileri paylaşmak için kameraya döndüğü ve dudaklarını büzdüğü anlar çok eğlenceliydi. Yüzüne gülmek, idare etmek, vakur edebiyatını sürdürmek için susarsın, içinden patlarken. Dalga geçmek, küçük düşürmek, hor görmek, ezmek, harcamak istersin, sinir oluyorsundur ama…ama’sı var. Fleabag bunu yapmak yerine içinden geleni kameranın açısına göre dönerek karşı tarafın duymayacağı şekilde, bir çırpıda söyleyiveriyor. İç ses içerde kalmamış oluyor böylelikle. Gizli saklı bir şey de.

IMG_0518

İlk bölümün daha ilk dakikalarında Fleabag’in özel hayatının nasıl olduğuna ve erkeklerle olan ilişkilerine odaklanıyoruz. İşlettiği kafesinde işler pek iyi gitmiyor ve tasfiye durumuna gelmiş çoktan. Londra da, hayat da çok pahalı. Dükkanına gelen tek tük müşteriyi kovalıyor umutsuzlukla. Kredi başvurusu için alıngan bir adamla mülakata yetişiyor kan ter içinde işyerini kurtarmak için. Adamla karşılıklı son derece garip davranıyorlar birbirlerine ve işler sarpa sarıyor. Kızkardeşi çıkıyor sahneye bu garip görüşmenin hemen akabinde. Onu sinirli, güzel ve anoreksik olarak tanımlıyor. Kızkardeşi ise diploması olan, bir koca sahibi ve Burberry ceket sahibi olarak tanımlıyor kendini. Gerginliğini ve stresli görünmesini hayatta başarılı olmasına bağlıyor. Dışarıdan zengin ve mükemmel görünen kadının özel hayatında çok da mutlu olmadığını görüyoruz izleyen ikinci bölümde. Evden çalışan, tablolar ve kağıt hamuru satan, hantal ve uzun zamandır seks yapmamak için bahanesi olan bir kocası var. Her zaman sinirli, gergin ve bir anda ağlayıveriyor. Yıllardır osurmadığını da itiraf ediyor. Sözün özü her şeyi içine atıyor. Finlandiya’ya terfisi söz konusu ve bunu bile paylaşmıyor kimseyle. Claire ne kadar ketumsa, Flea onun anlatma dediği her şeyi bir çırpıda söyleyiveriyor. İk kardeş gün ve gece gibiler ama ortak yasları yani annelerinde buluşuyorlar.

IMG_0522

Üç yıl önce ölmüş bu birbirine taban tabana zıt iki kardeşin annesi. İki göğsünü de aldırdığı halde doktorlar kurtaramamış. Geriye de evhamlar içinde, endişeli bir baba bırakmış. Birer yetişkin olan kızları için doktor muayeneleri alıyor onlardan habersiz. Laf arasında her gün mezarlığa geldiğini itiraf ediyor Fleabag kızkardeşine. Henüz travmayı atlatamadıkları her hallerinden belli ikilinin babaları vaftiz anneleriyle evlenmiş hemen akabinde. Bu rolde Olivia Colman her zamankinden de harika. Cinsel hayatını sergilediği bir seks sergisi açıyor dizinin son bölümünde. Ayrıntılarını anlattığı bir de konuşma yapıyor göğsünü gere gere. Hem kaçık hem çatlak(hayır, benzer olabilirler ama aynı anlama gelen sıfatlar değiller yahut ben kullanıyorum ve kullanılır diyorum daha ötesi var mı). Kocasının cins kızlarını severmiş gibi yapıyor, kızlar da onu severmiş gibi yapmaya çalışıyorlar ama aslında annelerinin yerine gelen kadınla kanlı bıçaklılar ve taraflar birbirinin gözünü oymak için fırsat kolladıkları gibi ilk fırsatta tekme tokat girişip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Dizideki her karakter arızalı fakat bununla yaşamayı öğrenmiş olduklarından alçakgönüllü bir kabulleniş içerisindeler. Babaya gelince yeni eşinden ödü kopmakla beraber, iyi ve mutlu bir hayatı olduğunu söylüyor ısrarcı bir şekilde. Her biri kendi hayatını yaşayan kızlarıyla yaşayamayacağının farkında olduğundan, karısının yanında duruyor. Yaşlı ve sorun çıksın istemiyor ama çevresindeki kadınlar hiç de öyle düşünmüyor ve de davranmıyorlar.

Ara ara karşımıza çıkan melez bir adamla bağlantıyı son bölümde kuruyoruz ve esrar perdesi aralanıyor. Kendini hafif yaralamak ve erkek arkadaşını hastaneye getirmek için bisikletin önüne atmak üzere yola çıkan, fakat önce bisiklet, sonra araba sonra da birkaç bisiklet tarafından daha ezilmek suretiyle ölen Ginedomuzu sevdalısı Boo’nun depresif yüzü, açıksözlü halleri ve can arkadaşlığının sona erme nedeni çıkıyor ortaya. Flea’nın ağlama isteği de beraberinde.

IMG_0523

Flea’nın bir dargın bir barışık yaşadığı uzatmalı sevgilisi müzisyen ve duygusal Harry tıpkı bir kız çocuğu gibi. Tüm asilikler, çıkıntılıklar Flea’nın başının altından çıkarken, ayrılıklarına kendini fazlasıyla kaptıran Harry suç mahallini temizlercesine hırsını ev temizliğinden çıkartıyor her defasında ve ovalaya ovalaya temizliyor evin her köşesini gözyaşlarına boğularak. Olayları dramatize etmeyi seven bir tarafı var Boo gibi, duygusal ve müşfik olsa da, görünen köy kılavuz istemiyor, yatakta tam bir felaket. Flea onun için kameraya dönerek beni harcıyor diyor. Ev tozlandığı zaman Flea kavga çıkartıyor, ayrılmalıyız artık diyor sırf ev tozlandı diye. Harry ise geri döneceğinin sinyallerini arkasında bıraktığı küçük oyuncaklarla netleştiriyor. Garip bir ilişki yaşıyorlar, garip olduğunu itiraf edemedikleri ama birçok ilişki kadar da gariplikler barındıran. Ayrı kaldıkları dönemlerde ise Flea kendine yeni partnerler buluyor. Dişlek bir adam var otobüste tanıştığı absürd ve boşboğaz, bir de yakışıklı ve kendine aşık bir adam var aile yemeğine davet ettiği. Hiçbiriyle uzun süreli bir ilişkisi olmuyor. Kimin kim için hayal kırıklığı olduğu ise meçhul. Brigitte Jones’da idealize edilen snob, mesafeli ve aşık Bay Darcy çıkmıyor karşısına. Zaten çıksa da Flea ile nasıl bir ikili oluşturacakları meçhul. Bir Brigitte Jones da değil Flea. Tombik değil başta. Londra’da hayat pahalılığı içinde mutsuz olduğunu, hayatının bir hayal kırıklığı olduğunu belli etmemeye çalışarak suyun yüzeyinde boğulmadan kalmaya çalışan yalnız bir kadın o sadece. Tek kız arkadaşı da onun sayesinde mefta olmuş ama buna rağmen Boo’nun telesekreterdeki sesini duymak için arıyor onu her başı sıkıştığında, kendini kötü hissettiğinde. Ajitasyon yapmadan, kendisiyle alay ederek, ona üzülmememizi sağlıyor bölümler boyunca. Sakladığı vicdan azabı da dizinin son bölümünde çıkıyor açığa. Hiddetlenebilirsiniz Flea’nın hatası karşısında ama bir hata sonuçta. Ben çok kızmadım alttan alta vicdan azabı çeken Flea’ya. Hatalarımı saysam ve birleştirsem buradan kıtanın uzak ucuna yol olur, insanlar arasında köprü olur. İnsanoğlunun bittikten sonra kısa, yaşarken emsal teşkil edecek fakat kişiye özgü olduğundan, bir formül ya da ders olarak okutulması yeni hataları önleyemeyen yanlışlarından bol miktarda yaptığım için Flea’ya kızamıyorum. Sadece ikinci sezon onayı almış dizi kahramanımızın aynı edepsizlikle hareket edeceğini umuyorum. Çünkü başka türlüsünü hayal edemiyorum. Flea’ya edepsizliğin yakıştığını düşünüyorum. Beşeriz sonuçta, şaşarız her fırsatta. Hata yapmak yakışıyor Flea’ya. Dizi iyi bir dizi, izleyin mutlaka. İkinci bölümün ilk sahnesine, metroda geçen anlara bayıldım bu arada. Muhafazakar bir ülkede, hem de televizyonda, bu kadar açıkca insan olmanın kırıcı, yıkıcı ve yakıcı taraflarını, hem de bir kadın karakter üzerinden yazıp oynatamazsın. Burası özgürlükler ülkesi değil. Bizden bir Fleabag çıkmaz, tıpkı bundan böyle bir Fahriye Abla bile çıkmayacağı gibi.

IMG_0526

IMG_0525

DOCTOR FOSTER

dr-foster-3-1

 

DOCTOR FOSTER

“Mükemmel aşk hikayesi; o kişiyle tanışmak, ona vurulmak ve o andan itibaren başka kimseye ihtiyaç duymamaktır diyorlar. Ama dünya değişiyor. İnsanlar da öyle. İşin, evin, her şey değişiyor. Sendense tek bir kişiye bağlanman bekleniyor.”  Zaafları olan eş Simon

“Bazen sorun, yaşadığın yerdedir.” Jack

“Oğullar babaya çeker.” Jack

Doktor Gemma(yazılır cemma okunur) Foster’ın hayatının, kocasının atkısında bulduğu uzun ve sarı bir saç teli yüzünden tepetaklak oluşuna tanıklık ederiz 2015 yapımı BBC Dramasında, beş bölüm boyunca. Murphy Kanunlarındaki “Çevreniz ve parasal durumunuz, alışkanlık haline gelen düşüncelerinizin mükemmel bir yansımasıdır.” maddesi gereğince biricik oğulları, komşuları, iş arkadaşları, bir hayatı paylaştıkları ortak evleri ve mesleki saygınlığı Gemma’nın hayatının yüzeyini kaplayan bir tabakadır ve tek bir saç telinin beraberinde yüzeyin altına doğru berbat bir yolculuk yapan kadının tutunabildiğimiz yerlerine tutunup, arada umutsuzca soluk almak için çabalayışını ise yüreğimiz parçalanarak izledikten sonra en nihayet indiği en dip noktadan vahşi bir kurt gibi yüzeye çıkışını izleriz. Tüm bunların yanında doktorumuzun mazlumu oynadığı zamanlar dışında, hiç de öyle saf bir karakter olmadığını anlarız zamanla. Çetin ceviz Gemma durumu kendi lehine çevirmesini çok iyi bilen ve bunu becerebilen, kontrolünü kaybettiği anlardan sonra da süratle toparlanabilen ve hiç pes etmediği gibi, kuyruğu titrettiği anların bile ona artısı olacağını hesaplayarak yaşayan bir kadına evrilir zaman içinde gözlerimizin önünde ve iki seçenek vardır izleyicinin düşüncesinde; Gemma ya hep öyledir de bastırmaktadır sosyal hayatında ya da öyle olmayı öğreniyor zamanla yaşadığı travmanın acısının derecesi ve zekasıyla doğru orantılı olarak. İlk bölümlerde yaptığı iyiliklerin ona döneceğini tahmin etmekle birlikte, saflıkla geliyor başkalarının sorunlarının üstesinden ve evet severim ben devrik cümleler ve bolca da kullanırım canım her istediğinde karşı tarafın beğenilerini hiç düşünmeden. Ve bunu bile bile, yerli yersiz, uluorta anlatmaksa beni kibirli yapar kolaylıkla. Ben bundan da büyük zevk alırım siz bakmayın bana. Biz gene dönelim Gemma’ya.

“Kahretsin
Yine de sakin kalacağım
Artık şafak söküyor
Kaderin eli aheste çekip duvağını
Seni soymak için uzanıyor.
Ne cennette nefrete dönmüş aşk misali bir hınç var
Ne de cehennemde aldatılmış bir kadının öfkesi.”

Kendi ağzından duyduğumuz bu dizelere paralel hareket ediyor bundan sonra Gemma. Hıncını, çektiği acıyı, ikilemlerini, tereddütlerini içine atıyor. Kocasına ilişkisinden haberdar olduğunu açık etmiyor. Unutulmaz akşam yemeğine ve o korkunç yüzleşmeye kadar sadece bir kez kontrolünü kaybediyor. Onda da soğuk su bünyesine iyi geliyor ve kaybetmeyi göze alamadığı saygınlığının, işinin, parasının ve evinin peşine düşüyor bir çırpıda. Ona itibar ve prestij sağlayan işini bunca önemsediğiniyse dizinin son bölümünde idrak edebiliyoruz yazık ki. Burada da yine bir ikilem söz konusu. Gemma ya bu hissini hiç belli etmedi ya da yaşadığı travmanın etkisiyle yuvası yıkılmakta olan bir kadın olarak çok daha fazla sarıldı işine gücüne tutunacak tek dal olarak. Aşağı yukarı dört bölüm boyunca ve birkaç an dışında Gemma’nın dışarıdan nasıl göründüğüne dair ipuçları çok az olsa da, yan karakterler son bölümde döküldüler teker teker. Yanında insanların kendini yetersiz hissettiği kibirli ve herkese yukarıdan bakan kadına duyulan gıpta açığa çıktı nihayet.

Çok acı ama doğru genellemeler var dizide hayata dair. Örneğin bundan beş yıl önce ameliyat edilemez bir tür beyin tümörü olan ve bir sürü boşanma davasına girmiş olan Anwar, evlilik sonrası yaşananları özetliyor bir çırpıda. Onun gözlemlerine göre kadın her zaman evi, eşyayı ve çocukları alıyor. Ama bu hayatta kazandığı anlamına gelmiyor. Çünkü birkaç yıl sonra adam yeni birini buluyor. Yeniden para kazanıyor ve hiç sorumluluk almıyor. Öte yandan kadın mecburen hayatla boğuşup duruyor. Çocuklar, iş derken başka şeye zaman kalmıyor. Peki bunca mücadelenin nedeni nedir diye soruyor insan kendi kendine. Görmüş geçirmiş ve yaş olarak daha kıdemli olan Jack Gemma’ya bazen sorun yaşadığın evdedir, oğlunu al ve buraya gel dediğinde şiddetle karşı çıkıyor Gemma. Neden Simon galip gelsin diyor. Neden evlerini ona ve sevgilisine bıraksın? Mutluluğu, mutluluğunu düşünmez ya da düşünemez olmuş o da çoğumuz gibi, benim gibi, etrafımdaki bir sürü insan gibi. Gemma her şeyi alıyor geriye teker teker ama oğluyla bankta oturup, etraflarındaki çocuklu çiftleri gözlemlerken çok mutlu görünmüyor. Savaşmış, aklıyla ve bileğinin hakkıyla kazanmış mutsuz bir kadın kalmış geriye, durgun ve de yorgun.

Gemma’nın evliliğindeki denge, dengesizlikler üzerine kurulu bir yerde. Kadın işinde ne kadar başarılıysa, kocası bir o kadar yeteneksiz ve tecrübesiz. Gemma gayet iyi kazanırken, Simon’un üzerindeki kıyafetlerden, cep telefonuna kadar hepsini Gemma almış ve de almakta halen daha. Gemma ne kadar olaylara hakim, kontrol sahibi ve cesursa, Simon o derece şaşkın, kontrolsüz ve korkak. Gemma olaylarla yüzleşip, sıkıştığı zamanlarda bile insanların gözlerinin içine bakabiliyorken, Simon kendini kurtarmak için her yalanın ve her yanlışın arkasına sığınıyor usulca. Gemma savaşçı, Simon kaçak ve telaşlı bir korkak. Gemma dürüst davranıyor ve asla yalan söylemiyor, başrolünde oynadığı ve planını bizzat kendisinin yaptığı oyunları var sadece. Simon’sa oyun oynamayı becerebilecek akla ve zekaya sahip değil yazık ki. Ama babasının genlerini taşıyor. Oğullar babaya çeker diyen Jack’i haklı çıkartıyor tıpkı babası gibi davranarak. O da bir zamanlar annesini aldatmış ve bir başka kadın uğruna terk etmiş çünkü. Yaşgünü partisinde yaptığı konuşmada onsuz bir hiç olurdum, başarılı bir doktor, üstelik fena da kazanmıyor derken aslında tüm hislerini özetleyiveriyor en kestirme yoldan tam da herkesin önünde. İnsanın dürüstçe saçmalama hakkını kendinde gören bir kocaya sahip olması çok acı ne yazık ki. Üstüne üstlük tüm yaptıklarını inkar eden bir kocaya. Sevgilisi ve aynı zamanda yirmi üç yaşında olan Kate bile bu hiç büyümemiş adamdan daha mantıklı ve olgun hareket edip konuşabiliyor. Gemma’yla kendince başa çıkabiliyor bu sayede. Bir tek o alttan almıyor karşısındaki cüretkar aklı.

images-161

images-206

Dizi filmde de nihayetinde son sözü hep kadınlar söylüyor. Ama dünyanın medeni bir ülkesinin medeni insan ilişkileri olan medeni bir şehrinde de işler benzer şekilde yürüyormuş görüyoruz esefle. Malzeme insan olunca duyguların önüne geçilemiyor. Erkekler fırsat buldukça aldatmaktan zevk alıyorlar, kadınlar hep yuvayı ayakta tutmaya çalışmak için daha çok çabalayan taraf oluyor ve affediyorlar kolaylıkla, hiç bilmediğin ya da gayet iyi bildiğin komşunun kocasının seninle ilgili müthiş fantezileri olabiliyor öte yandan. Evlilikleri yürütmek çok kolay değil, bir kadının mesleki başarısı çevresindekilerle arasına aşılması güç duvarlar örebiliyor. Neticedeyse aldatılan ve yalnız kalan kadına toplum her halükarda kucak açıyor ama iş kucak açmakla da bitmiyor. Sonrası var daha ve o sonrası bir başka zaman dilimini kapsıyor.

images-179

Gemma şantaj yapmayı iyi biliyor tatlı tatlı. Bu rolde Suranne Jones’sa gerçekten çok başarılı. Düşük bütçeyle, sıradan bir konuyu enteresan bir bakış açısıyla yorumlayarak izleyiciye sunan ve ikinci sezon onayını alan yaratıcısı ve aynı zamanda yazarından, en azından kendi adıma söyleyeyim beklentim çok çok yüksek. Biz kadınlar ne yapacağımızı biliriz de, akıllı kadınlarla yaşayan erkeklere özellikle tavsiye edilir Doctor Foster ve karmaşık özel hayatı.

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: