BATI KARADENİZ, İKİNCİ BÖLÜM : SAFRANBOLU

20161103_143937

BATI KARADENİZ, İKİNCİ BÖLÜM : SAFRANBOLU

“Nasip varsa kaşıkla gelir.” Hüseyin Özdemir

AMASRA’DAN ÇIKTIM YOLA :

Hava tek kelimeyle özetlemek gerekirse gene “harika” Amasra’da. Ama nasipte yola çıkmak varsa bu güzel havalar bile tutamıyor insanı. Amasra’ya tam olarak hakkını veremediğim duygusuna kapılıyorum giderken ama çok az bir vaktim var ve gelmişken Safranbolu’ya da geçmem gerekiyor. Bunca yaklaşmışken vazgeçmek olmaz. Daha fotoğraflarına bakarken beni heyecanlandıran, ta 1976 yılında “Kentsel Sit” olarak koruma altına alınan, 1994 yılında ise UNESCO tarafından istisnai ve evrensel kültürel varlıkları bakımından Dünya Miras Listesine alınan ilçeyi görmezsem olmaz, gitmezsem uykularım kaçacak(hem dünyada hem kendi ülkemde göremediğim ülkeler yüzünden huzursuzlandığım saatlerim var benim ve nedense bu saatler uykumun en tatlı olduğu anlar olduğundan beni tatlı tatlı dürterek uyandırıp sonra da başımın etini yiyorlar; bu da bir çeşit hastalık yani kısaca). Bu yüzden sabah hazır olur olmaz, Amasra’ya getirildiğimde bırakıldığım minik garaja geliyorum merkezdeki. Çinli bir kız var biraz şaşkın ve gergin. Sırt çantasını ve valizini benim bavulumla beraber minibüsün bagajına koyuyor şoför. O İstanbul’a gitmek için, bense Safranbolu için Bartın’ı zaruri durak yapmak zorundayız. Şoför gülümseyerek bakıyor ikimize birden. Ama darbe fena etkiledi işlerimizi diyor. Yazın hep yatmışlar. Normaldir diyorum, devlet memurları da taş binaları, şehirleri, ülkeyi beklediler sıcaklarda çıldırarak. Eğer bir aklıevvel daha çıkar da bir darbe daha yapmaya kalkışırsa eğer, kendisinden ulusça ricamız olsun lütfen sıcak havaları beklemesin. Hem kendilerine, hem bize iki katı işkence etmiş oluyorlar böylelikle. Bu yaz, bu sıcakta darbe mi olurmuş lafını o kadar çok duydum ki… Birçok terör olayından sonra yaşanan OHAL ve hiç geçmeyen huzursuzluk bizi ummadığımız anda karşımıza çıkan Çinli bir kız karşısında tuhaf hareketler yapmaya itebiliyor işte böyle. Bir başına ülkesinden çıkmış da karşı komşuya misafirliğe gelir gibi keşfe çıkmış gezgin ruhlu bu çıtı pıtı şeyi elimizde olsa-ülkenin, erkeklerimizin ve genel zihniyetin bilincinde olduğumuzdan-sağsalim evine ulaşabilsin diye kargoya verip yollayacağız Şangay’a. Fetvalarla yaşayan ve yaşatılan bir halk olma yolunda emin adımlarla ilerlerken ve boyumuzu aşan pislik varken şu Çinli kız öyle saf görünüyor ki gözümüze.

20161103_111121

20161103_124138

Bartın geçen yazımda da bahsettiğim gibi ahşap evleriyle ünlü. Birçok var ama yolda bir telaş giderken fırsat bulup fotoğraflarını çekemiyorum yazık ki. Onun yerine yanımda oturan Kıranköylü Fatma Saraç ile sohbet ediyorum. Yaşını göstermiyor. Kapalı. Sakin mizaçlı, insanlarla konuşurken heyecanlanabiliyor. Güney Afrika’ya kadar gitmiş eşiyle. Bartınlı, varlıklı ve toptancı bir eşi var ama kendisi de görmemiş değil. Bir yemek yarışmasına katılmış eşinin memleketi adına ve Safranbolu’yu yendiğinden çok içine sinmemiş anladığım kadarıyla. Yemeklerimiz güzeldi ama diyor. Ailesine gelince Safranbolu’ya bağlı Nebioğlu Köyü’nün muhtarının kızı imiş annesi. Tüm köy neredeyse onların ama maddesel anlamda çok bir değeri yok yol boyunca epey metrekareyi kaplayan köyünün. Babasının hikayesi ise bir parça daha acıklı. Annesi ölünce, babasının babası tekrar evlenmiş ve çok kardeşli bir ailede zamanın şartlarında çok sıkıntılar çekmişler, başlarında bir de analık. O da çocuk yaşta çalışmaya başlamış çaresizlikten. Çobanlık yapmış, köyün muhtarına yardım etmiş. Muhtar da onu çok sevmiş. İyi kalpli bulmuş. Kızına alıvermiş. Rahmetli babacığım diyor Kıranköylü Fatma. Babalı babasız ama özellikle babasız çocuklara çok koyar o laf: “rahmetli babacığım”. O ara tüm dolmuştaki yolcuların hepsinin kadın olduğunu idrak ediyorum. Arka çaprazımda oturan kadının torunu bile kız. Nihayet bir erkek bindiğinde ne gerek vardı şimdi kız kıza gidiyorduk diyor Kıranköylü. Amazonların ortasında tek tüfek kalmış biçare adam aramızda kaynıyor. İnesiye kadar sesini duymuyoruz. Ama kızlar konuşmayı seviyorlar. Sayelerinde meşhur Bartın simidinden yiyorum. Pekmezi bol, İstanbul’un simitlerine benziyor. Sevdin mi bizim buraları diyor. Bana muhakkak gezmem gereken yerleri anlatıyorlar. Oraya da, şuraya da git diyorlar. Bir günüm var ve akşama dönmem ama muhakkak dönmem gerek. Bakalım Safranbolu bana neler vaat ediyor. Yaşayıp göreceğim. Size de anlatırım bir ara.

20161103_174720-2

SAFRANBOLU :

İlçenin merkezindeki garaja bırakılıyorum. Küçük valizimi ne yapacağımı bilemediğimden önce Allah’a, sonra garaja emanet ediyor ve içimden çalınırsa çalınsın diyerek eski Safranbolu’ya doğru yola çıkıyorum. “Müze Kent” olarak anılıyor Safranbolu. Bense ilk önce bir kafile Çinli turistle beraber Yağmur duası ve Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı Hıdırlık Tepesi’ne çıkıyorum. Lise mezuniyet fotoğraflarını çektiren gençlerle kaynaşıveriyor hemen aynı Çinli kafile. Hep beraber kepli kepsiz selfieler yapıyorlar. Mutlu mesut kaynaşan halkların coşkusunu uzaktan izlemekle yetiniyor ve fotoğraf çekmek üzere ara sokaklara giriyorum. Gördüğüm en sinematografik yerlerden biri seriliyor önüme. Başka türlü tanımlamam mümkün değil. Evleriyle, insanlarıyla, çarşısı, esnafı, han ve hamamlarıyla insanı çağ atlatacak kadar uzaklara götürüyor. Zaman durmuş burada ama insana ve doğaya saygı anlamında.

20161103_162039

Lokum almam, ama muhakkak lokum almam gerektiği tembihlenmişti minibüste yaptığım mesaim süresince. Bir parça da safran. Unutmadan bir dükkana giriyorum ve başlıyorum lokumlarını tatmaya. İncirli, kahveli, kaymaklı derken bakıyorum da hepsi güzelmiş. Tazecikler. Dükkanı verseler yiyeceğim. Bavuluma yapmış olduğum muameleyi bu sefer aldıklarıma da yapıyorum ve paketlerimi dükkanda bırakarak gezime kaldığım yerden devam ediyorum. 62 odalı Cinci Hanı ve Hamamının hikayesini yine bir esnaftan dinliyorum. Bildiğin üfürükçüymüş kendileri ama çok bilinen iki miras bırakmayı da başarabilmiş günümüze kadar gelen ve doğduğu topraklara, hemşehrilerine armağan. Kimseyi doğru eğri diye yargılamamak gerekiyor, kimin ne miras bıraktığını ise tarihle beraber mirasçıları değerlendirebiliyor ancak. Kimse bu yakışıklı mıydı demiyor, neler yapmış diyor. Karabaşzade Hüseyin Efendi nam-ı diğer Cinci Hoca’nın neye benzediğine dair temsili tek bir resim kalmamış geriye. Bense Cinci Hanının içerisindeyim şu an.

20161103_130352

20161103_130500

Kaymakamlar Gezi Evi bir sonraki durağım oluyor. 19. yy. başlarında yapıldığı sanılan geleneksel Türk Evi eski gelenekleri yaşatmak ve tanıtmak amacıyla ziyaretçilerini bekliyor sabahtan akşama kadar. Kızının kına gecesi yapılırken annenin hüzünlü bir şekilde camdan dışarıya ama çook uzaklara dalışının canlandırılması pek bir dokunaklıydı doğrusu. Hazır müzelere başlamışken Safranbolu’nun görülmezse olmazı Kent Tarihi Müzesi’nin yolunu tutuyorum. Burası Eski Hükümet Konağı imiş, bir zamanlar. 1976 yılında çıkan yangından yıllar sonra başlayan restorasyon çalışmalarının ardından 2007 yılından itibaren Kent Tarihi Müzesi olarak ziyaretçilere açılmış. İki katlı taş binanın üst katındaki fotoğraflar hiç bilmediğimiz Safranbolu eşrafının ve ailelerinin yaşantılarından kesitler sunuyor. Yerdeki okları takip ederek binanın dışından zemin kata indiğinizdeyse bölüm bölüm kimisi unutulmaya yüz tutmuş mesleklerin canlandırılışlarına tanık oluyorsunuz. Eczanesinden semercisine, demircisinden yemenicisine, kalaycısından şekercisine Esnaf ve Sanatkarlar Çarşısı canlandırılmış. Nostaljik, çok hoş şeyler var doğrusu müzede. Üstelik  aynı biletle müzenin arka bahçesindeki saat kulesini de gezme imkanınız olabiliyor eğer dizlerinizde 42 basamaklık dik merdivenleri inip çıkabilecek yeterli randımanı bulabiliyorsanız şayet. Ama değer. Şunun için değer: Safranbolu’nun yerlilerinden aynı zamanda yarım asırdan uzun bir süredir de çarşıda esnaflık yapan İsmail Ulukaya’nın rehberliğinde bu işin gönül işi olduğunu kendi ağzından duyacağınız için değer. Sıcak soğuk demeden ilerleyen yaşına rağmen günde defalarca kuleye inip çıkışının altında yatan nedenleri kulaklarınızla duyacağınız için değer. 42 adımın ucunda yaşayan ve yaşatan bir tarihle canlı canlı karşı karşıya olacağınız için değer. Turizmden beslenen Safranbolu için gönüllüsü olmaya soyunmuş, zamanında kendi olduğu gibi yerine çırağını hazırlamış bir mürşide soracağınız bir parça akılcı sorulara misliyle karşılık alacağınız için de gani gani değer. Kırk iki adımın her bir adımına değer. Kırk iki adımlık tırmanıştan sonra kırk iki adım da inişi var bunun.

20161103_155252
İsmail Ulukaya

 

5-11-2016-1
İsmail Ulukaya

 

Yaşar Kemal’in bir kitabını çağrıştıran İzzet Mehmet Paşa Camisinin altında bulunan Demirciler Çarşısındaki demircileri, bakır ve kalay ustalarının dükkanlarını geziyorum. Burası aynı zamanda yaşayan tek lonca çarşısı imiş. “UNESCO Çilingiri Hüseyin Özdemir” yazıyor bir dükkanın önünde. İçeri giriyorum merakla. İki sosyoloji öğrencisi var içeride. Mesleğini severek yaptığını söyleyen Hüseyin Özdemir’le yapılan çekimlerin ardından kendisine armağan edilmiş ve çerçeveletilmiş fotoğrafları asılı dükkanının duvarlarında. İşinin başında, gururla gülümsüyor aynı fotoğraflarda. Dergileri gösteriyor bana mesleğini anlatması için kendisine sayfaların ayrıldığı. Ustasıyla aynı sokakta dükkan açmışlar. Kendisiyse iki öğretmen çocuk yetiştirmiş. Mesleği babadan oğula dolayısıyla yeni nesillere aktarılamayacak yazık ki. Makine işi kilitler restore edilmiş evlerde kabul edilmiyormuş. Orjinal olması gerekiyormuş kilidin. UNESCO’nun kendisine düzenli olarak maaş verip vermediğini merak ediyorum. Yok diyor. Hem o zaman tembel olurum diyor. İş miktarınca kazanıyorum diyor ve bize ufak bir şov yapmadan önce de çay ikram ediyor semaverinde yaptığı. Çok tatlı geliyor çay. Nasip varsa kaşıkla gelir diyor. Kendisiyse ocağın başına geçiyor ve mesleğini icra ediyor. Alevlerle oynuyor adeta. Bense ocak yandı, alevler yükseldi, demir tavında dövülürmüş diye diye ağzım açık izliyorum demirin şekil almasını. Kıvılcımlar sıçrıyor, dağılıyor havada. Yılanların dansını izliyorum bir anlığına da olsa.

20161103_140135
UNESCO Çilingiri Hüseyin Özdemir

 

20161103_135532
UNESCO Çilingiri Hüseyin Özdemir

 

Genel olarak Demirciler Çarşısı’nın önemini kavrıyorum. Buranın eşi benzeri yok. Burada icra edilen mesleklerin de öyle. Zanaatkarlar dayanıyorlar zamanın acımasızlığına. Sokaklarındaysa yapmacıksız asılmış bayraklarla şenlenmiş Safranbolu evleri. İnsanlarından, esnafından en ufak bir kötülük görmenizin mümkün olmayacağını düşündürtüyor buralar insana. Safranbolu’nun uslu halkı eğitime de çok önem veriyor çünkü. Aldığım cevaplar bir süre sonra beni şaşırtmaz oluyor. Çünkü kime sorduysam çocukları devlet kademelerinde önemli yerlere gelmiş çocukları yetiştiren insanlar çıktılar. Bu insanlar ilkokul mezunuyken ve türlü imkansızlıklar yüzünden okuyamamışken, yeni neslin okumasına özellikle önem vermişler. Safranbolulu olmak güzelmiş diyorum kendi kendime. Karadeniz’in incisinin sokaklarını sonbaharın döktüğü yaprakların verdiği hüzünle arşınlıyorum. Burada şiirler, buraya şiirler yazılır, bir romanın başkarakteri olur Safranbolu, bir filminse gözalıcı fonu. İnşallah tekrar gelip görme imkanım olur ve o takdirde zamansızlıktan gidemediğim merkeze 11 km. mesafedeki Yörük Köyü’nü ziyaret edebilirim. Karlar kaplamışken buralara tekrar geleceğim. Daha alacaklısıyım ben Safranbolu’nun. Onun bana borcu olmasa da.

20161103_132259-1

5-1-11-2016-1

20161103_132527

20161103_164325

Akşam çökmüş, insanlar aş telaşındayken semt garajına atıyorum kendimi. Elimdeyse Safranbolu’dan almış olduğum lokumlar ve ıvır zıvırlarla dolu poşetler var. Garaja girmeden heyecan kaplıyor içimi. Acaba bavulum içeride midir diyorum. Saatler oldu. Ben bıraktım gittim. Alan almıştır diyorum ya da bombalı bavul diye patlatmışlardır muhakkak diyorum. Ama görüyorum ki uslu uslu durmuş yerinde bana bakıyor sevgiyle, ona geri geldim mi diye. Geldim gülüm, geldim. Özlettim kendimi biliyorum ama sana sürprizlerim var çarşıdan aldığım. Az sonra onlarla boşluklarını dolduracağım, hiç merak etme. Görevlinin yanına gidiyorum bilet almak için. Burada hiç Suriyeli yok galiba, bak bavulum bıraktığım yerde kalmış diyorum. Buraya hiç gelmediler diyor. Sonra kendimden utanıyorum. Suriyeliler hepten hırsız mı sanki? Ya da bu dünyada kaç Suriyeli hırsız tanıdım ki ben?

BATI KARADENİZ, BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

20161102_172424

BATI KARADENİZ BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

“Deniz medeniyettir.” Alexander Dubcek

İLK MOLA: ANKARA

Nevşehir’den Ankara’ya, oradan da kuzeye doğru yol alacağım. Bunlarsa benim sözde planlarım. Dı. Gerçeklerse Elmadağ’daki berbat tipi ve otobüsteki yolculara muavinin yaptığı emniyet kemeri uyarısının ardından görüş mesafesinin giderek düşmesi. Kasım, aralık ve ocak aylarında mevsim normallerinin üzerinde seyredeceği söylenen hava durumu, bir gün, bir akşam üzeri belki bir anlık kızgınlıkla yerini kara bırakıveriyor ve şansım beni Nevşehir ve Ankara arasını beş buçuk saatte aştıktan sonra, zorunlu Ankara molasına sevk ediyor. Maltepe’de oturuyor Hale. Karayolunda daha fazla telef olmamak için metroya biniyorum. Yüksek yüksek binaların giriş katlarının camekanlarını süsleyen ellerinde sazlarla stüdyoda çekilmiş yağız Anadolu delikanlılarının saza ve söze davet içeren, aynı zamanda buram buram testesteron kokan fotoğrafları süslüyor mekanları. Ciğerci, kebapçı derken bir pastaneye oturup başlıyorum arkadaşımı beklemeye. Bir el var sanki tam arkamdan dürtükleyip duran. Sesler önce fısıldaşmalar şeklinde geliyor kulağıma. Sonradan netlik kazanıyor aynı şehrin sesi. Tüm bu fısıltılar dörtnala geldikleri noktalardan sonra, merkezde toplanarak onun sesine dönüşüyorlar bir anda. Bu o: Ankara. Tüm haşmetiyle de şimdi, şu an tam karşımda.

20160822_111549

20160821_213548

-Nörüyon Ankara?
-Nörim!
-Sen nörirsen güzel örirsin.
-Yani?
-Adın çıkmış marşlarda “Ankara Ankara güzel Ankara” diye.
-O eskidenmiş. Canım. Garımda 109 can, Merasim Sokak’ta 29 can, canım Güvenpark’ım da da 8 can verdim ben. 15 Temmuz’da da semalarımı şenlendiren jetler vardı. Hayalet kent olmadıysam, bil ki başkent olduğumdandır. Beş milyon küsur can’ın ne kadarı bırakıp gidebilecek işi aşı? Barınmaya devam ediyorlar çaresiz. Bense bir baba gibi taşıyorum onları.
-Belediye napıyor belediye? Çalışıyor mu Melih başkan?
-Benim oy verme yetkim yok. Canım. Partiler ve zihniyetler üstüyüm ben. Kimsenin tapulu malı da değilim üstelik. Yerim çoktu verdim, insanlar başlarını soksunlar istedim. Bozkırın ortasında komşularım olan illerle geçinip gidiyordum yoksa. Sonradan karaborsaya düştüm, değer bilmez, sahiplenmek nedir bilen insanlarca zaptedildim istemeden. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, hayallerinden büyük hırsları var. Canıma okudular kıymetim anlaşılınca. Mustafa Kemal iyiydi hoştu, çok gururlandırmıştı beni zamanında ama şimdi düşünüyorum da keşke başkent olarak beni seçmeseydi. Ne bileyim bir Çankırı ya da Kırıkkale başkent olabilirdi pekala. Kıskançlığım yoktur benim. Keşke onlardan biri olaydı da ben de sakin başımla kalabilseydim. Çok başımı ağrıtıyor trafik, siyaset, terörün her türlüsü… En sevdiğim yerlerim mezarlıklarım. Valla. Huzur buluyorum onlarda. Sessiz sessiz yatıyorlar. Ne kavga var ne dövüş. Ne sitem var ne riya. Tek beslendikleri şey sükunet. Keşke daha çok olsa onlardan.
-Tövbe de! Tüefsin yahu. Dilinin buğusuna kapılırsın bak sonra.
-Kopsun dilim. Kessinler dilimi. Yazarlar beni en kötü ihtimalle. Evet ama öyle. Bıktım ben insanların hiddetinden, şiddetinden tepemde. Çok şiddetli migren ağrılarım tutuyor bazen.
-Hadi canım sende. Ankara’nın migreni mi olurmuş.
-Neden olmasın? Canım. Kanser bile olabilirim. Ben bu ülkenin başkentiyim. Tüm sıkıntılar bana, tüm şikayetler bana. Gel bir günlüğüne benim yerime geç ve gör bakalım çektiklerimi. Arazi mafyası bende, Anadolu kültürünün bir parçası pavyonlar bende. Sabaha kadar başım şişiyor sayelerinde. Tüm Çiçekdağ Ankara’ya indi sanki, sazı eline alan herkes Neşet. Usta tektir malum. Ama anlatmak ne mümkün! Ciğerlerim olan son ağaçlarım da kesiliyor hunharca. Bir sürü gökdelen, bir sürü AVM. Eskiden ne güzeldi Kızılay. Şinasim vardı, Akün’de film izlemek bir ayrıcalıktı. Siz hiç başka yerde duydunuz mu ırmaktan adını alan bir sinema? Kızılırmak ya. Güzeldim ben. Hem de çok güzel. Bir zamanlar. Dost’tan içeriye giren yoldaşlarım, güzel sinemalarım vardı benim.
-Nostaljik gördüm seni.
-Melankolik diyelim. Havadandır. Canım. Kasım’da aşk başkadır.
-Geçer.
-Ne geçmesi. Irzıma geçilmişken benim, ne geçmesi. Batsın bunların politikası. Rantı. Küçük hesapları. Boylarından büyük kazançları. Kirletildim artık dönüşüm yok benim. Ahh migrenim. Off başım başım. Beynimde tümör varsa yandım demektir. Türk hekimlerine emanet etsinler beni. Ölürsem eğer sakın Ankara Belediyesi çelenk göndermesin. Yol yapmaya devam etsinler ve de gökdelen. Bir bildikleri o zaten. Off off. Kur’an bir gece okunur, kırk gece değil. Neşet’in türkülerini çalsınlar arkamdan. Yeter bana.
-…

20161102_161418

ERTESİ SABAH : AMASRA

Çekmiş olduğum fotoğrafları ayıklamayı bırakmayı başarabilirsem, bitkiörtüsel değişime şahit olabileceğim ama mani olamıyorum kendime. Ankara’dan coşku içinde ayrıldığım geliyor bir yandan aklıma, kurtuldum kurtuluyorum senden sevimsiz şey diye diye. Bir akşam ve bir gece yetiyor başkentte. Benim için böyle. Hep böyleydi. Bundan sonra da böyle. Ankara’dan Amasra’ya gitmek üzere yola çıkan Özemniyet firmasına ait on otobüsü içerisindeki yolcu sayısı dört saatin sonunda altı’ya düşüyor ve bu altı kişinin altıncı kişisi bendenizim. Önü dörtleyenler kadınlar korosu. Özgürlüklerini ilan etmiş sokaklara fırlamışlar sanki. Kadınların coşkulu hakimiyetinden korkan şoför ve muavinden gayrı tek erkek yolcu olan önümdeki koltuğu işgal eden adamsa pencere kenarına tünemiş de adeta ha uçtum ha kaçtım misali tekinsiz vaziyette manzarayı izlemeye sığınmış sanki sessizce.

Ankara’ya göçmek üzere konmuş göçmen kuşunu oynamama sebebiyet veren dondurucu hava yerini ılıman bir iklime bırakıyor Amasra’ya iner inmez. Şehrin içerisindeki garaja bırakılıyorum. Şirin, küçük bir kıyı kasabası görünümünde burası. Bavulunu çeke çeke git dilediğin yere, git gidebildiğin kadar. Sükunet hakim sokaklarına. Memurlar işyerlerinde, esnaf dükkanlarında. Ortalık süt liman. Taşkınlık yapsan tımarhaneye kapatılırsın. Halk sorun çıkaran biriyle karşılaşmayalı uzun zaman olmuş gibi. En işlek sokaklarında dolaşıyorum, bitiyorum iyi anlamda bu huzurlu ortama. Yaz bitmiş, herkes evlerine çekilmiş sanki. Bir günüm var. Dolayısıyla sınırlı sayıda saat var taraflarınca kovalandığım. Bu ise beni kabına sığmaz yapıyor. İçim içime sığmaz oluyor.
Adını, Kraliçe Amastris’den almış Amasra. Şehrin ilk sahibiyse Amazonlarmış. Sene 1460’ı gösterdiğindeyse Fatih Sultan Mehmet tarafından “savaşsız” fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmiş. Arada geçen uzuun zaman zarfındaysa Fenikeliler, İonyalı’lar, Karyalılar, Akalar, Persler, Pontuslular, Romalılar ve Bizanslılar yurt edinmişler bu toprakları. Toprak dediğim 7 tepe, bir yarım ada, iki ada ve iki körfez imiş. Rivayete göreyse fetih öncesi şehre tepeden bakan Fatih, hayranlığını şöyle dile getirmiş: “Lala Lala acep Çeşm-i Cihan bu m’ola?”
Ülkemizde turizmin başladığı yer olarak bilinen Amasra bu mevsimdeki sakinliğinin aksine yaz aylarında iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir sayfiyeye dönüşüyormuş. Altyapı yetmiyor diyorlar. Evler pansiyonlara dönüştürülmüş çoktan. Oturanların üçte biri yerli halkmış, kalanlarsa Karabük ve Kastamonuluymuş. Birkaç filmin başrolünde oynamış Amasra. Sayılı miktarda da dizinin. Almanlar bir film ya da dizi çekmişler burada. Nereden mi biliyorum? Çek Tatarı Alexander Dubcek’le sohbet etme imkanım oluyor çünkü. Lakabı Dubcek, kendi ismiyse İsmet. Karadeniz’in hiç bozulmamış Bodrum’u olarak adlandırdığı Amasra’sında balıkçılıkla geçiniyor. Ben gittiğimde ağları tamir ediyordu. Sahne alma tecrübesi oynadığı dizilerden geliyor. Kameraya bakmaması gerektiğini oradan biliyor. Bilgeliği denizden ona miras. Buralarda kaçık havası deriz biz ona diyor. Yaz fırtınaları olurmuş. Böyle göründüğüne bakmamak gerek yani. Ne de olsa Karadeniz. Sonrası süt liman. Amerikan filmleri düğmeye hikaye yazarken, asıl hikaye buralarda, bu insanlarda. Yurtdışı macerasından bahsediyor ki onunki tam macera. Sahil güvenlik tarafından balıkçı tekneleri alıkonuyor ve Romanya Sulina’da ifade vermek zorunda kalıyorlar. Serbest bırakılıp ülkelerine dönesiye kadar da şehrin, ülkenin tadını çıkartıyorlar. Tekne ne oldu diyorum, limanda yatıyormuş daha, Sulina’da. Denizciliğin cilveleri diyoruz. Birkaç fotoğrafını çektikten sonra kendisini ağlarıyla ve düşünceleriyle baş başa bırakıyorum. İmkansız bir puzzle’ı çözmeye benziyor yaptığı iş.

20161102_152318

20161102_152313

Amasra Müzesi’nin bilinmeyen bir süreye kadar, bilinemez de bir süre boyunca kapalı olduğunu öğreniyorum çalışanlarından. Herkes hiç durmadan bilmiyoruz bilmiyoruz diyor. Neyi bilmedikleriniyse kimse bilmiyor. Kendileri de neyi bilmediklerini bilmiyor. Bir sürü bilinmezliğin ortasında bırakılmış bir avuç memuru Kültür Bakanlığı’na havale etmekten başka çare bulamıyorum bir an. Gözlerim nemlenerek ayrılıyorum aralarından. Tarihi eserlerin, heykellerin ortasında kalmış umutsuzlukla bakıyorlar arkamdan(hissediyorum yani). Kurtarın bizi diyorlar(iç ses iç sesi duyarmış). Temizlik işçileri bahçeleri süpürüyor kederli ve yalnız. Müze bir süredir misafirsiz kalmış.
Balıkçılar dönüyorlar. Martılar adres sormaksızın takip ediyorlar onları çığlık çığlığa. Gökyüzünde bağırmak varmış özgürce. Kanat çırpmak ve de. Kuşlar kadar olamıyorum. Ne çaresizliktir insan olmak, karaya tutunmak zorunda olmak. İnsanlarla uğraşmak.
Balıkçılar üzerlerinde su geçirmez kıyafetler ayaklarında çizmelerle sağ salim ikinci yurtlarına dönmüş olmanın verdiği mutluluğun yanı sıra, benim tarafımdan fotoğraflarının çekildiğini fark ettikleri andan itibaren mahçuplaşıyorlar. Üç kişiler ana güvertede ve uzaktan birinin diğerine şöyle dediğini duyuyorum: “Çekiyor, ne yapacağız?” Diğerinin elindeyse hortum bana bakıyor önce, sonra da üstünü başını yıkıyor hortumla çekingen tavırlarla. Arkamdan bir ses şampuan da ister misin deyince, iyice şaşkına dönüyorlar. Bir güncük tuzlu suyla kalacak üstleri başları. Benim yüzünden. Balıkçısı, balıksızı, esnafı o kadar kendi hallerindeler ki fotoğraflarının çekilmesi onları hayrete düşürüyor. Halat atılıyor, az sonra benden kurtulacakları için rahat bir nefes alıyorlar. Bundan sonra sabun şampuanla nerede yıkanırlar bilemem. Ama beni de çok eğlendiriyorlar doğrusu bu yorgun yüzlü balıkçılar.

20161102_153520

20161102_153726

Buradan Bartınlı köylü kadınların bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri sattıkları pazara geliyorum. Pazarın adı olan Galla “karılar” kelimesinden geliyormuş. Tam 200 yıllık bir gelenekle karşı karşıyayım. Salı ve cuma günleri kurulan pazarın evsahipleriyse “karılar”. Manda sütünden yapılan manda yoğurdu, keçi peyniri, dağ çileği ve kuruttukları otlar revaçta. Buraya bir kez daha gelirsem pazarın kurulduğu günlere denk getirmeye çalışacağım diyerek ayrılıyorum. Arka sokaklara saptıkça kediler ve köpekler oluyor yoldaşlarım. Her zamanki gibi bir tanesine daha çok kaynıyor kanım. Bakışlarıyla konuşuyor benimle. Köpekler insanlar gibi kin beslemezlermiş sokağa atılsalar da, terk edilseler de. Endişe eder, sık sık kaygılanırlarmış sahipleri için iyi midir acaba şimdi diye. Bu bir bilim adamının çalışmasıymış. Kaynak belirtemiyorum yazık ki. Ama aşağıdaki anlamlı bakışları görünce hak vermek geliyor içimden. Ahh bir konuşabilseler ya da bizler bir havlayabilsek…

20161102_163240

20161102_174516
Ahşap Bartın evleri Amasra’da da var. Ara sokaklar türlü zenginliklere gebe. Hiç ummadığınız anda bir sürü eski püskülüğün ortasında bir zerafetle karşılanıyorsunuz. Yoğurt kabının içinde bitiveren bir çiçek umut veriyor beklemediğiniz bir anda. Ya da eskiliğinden kadife kumaşı yırtılmış Nuh Nebi’den kalma bir sandalye alıp götürüyor sizi kendi çok uzak olmayan tarihinizdeki bir anınıza. Niketas’ın “Dünyanın Gözü”, Diyojen’in “Bir Denge”, Plinius’un ” Zarif ve Güzel” yakıştırmalarına katılmamak elde değil. Amasra zerafetler şehriymiş, gelerek ancak ve nihayet görmüş olduğum. Ama iyi ki de gelmişim. Karadeniz’in saklı cennetini ıskalayacakmışım bilmeyerek. Suçum kabahatimden büyük olacakmış kendi kişisel tarihimde.

20161102_161859-220161102_161842-1

20161102_150435
Çekiciler Çarşısı

Çekiciler Çarşısı’nı geziyorum boydan boya. Çin işgali yaşansa da ağaç oymacılığı sanatı hala taze. Tarihi Kemere Köprüsü ve 250 yıllık “ağlayan ağaç”ı görmek üzere düşüyorum yollara…yollara… Ardıç ağacıymış. Senenin üç ayı boyunca ağlarmış. Kasımda ağlamazmış mesela. Manzarayı izlemek için oturuyorum gölgesindeki kafeteryada. Tavşan Adası manzaram tam karşımda. Kafeteryanın işletmecisi söylediğinde ise ancak anakaraya bir köprüyle bağlı olduğumuzu idrak edebiliyorum. Boztepe’de bulunmaktayım şu an. Yukarıda bir adet deniz feneri ve turistler için olmazsa olmaz bir patikadan tırmanarak çok daha nefes kesici bir  Amasra manzarasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ama ağaç ağlamıyor. Ya da mevsimsiz gelmişim ben buralara. Bunu da en çok bomboş balıkçılarından, telaşlı adımlarla sokakları arşınlayan yerlisinin akşam çöktükçe adımlarını daha da hızlandırışlarından anlıyorum. Kimsecikler karanlık çökünce sokaklarda olmak istemiyor. Herkes sıcak evinde, huzurlu huzursuz kollarda olmak istiyor. Gündüz konuştuğum balıkçı İsmet’i görüyorum. O beni görmüyor. Ellerinde poşetler evinin yolunu tutmuş o da. Başsız kalmış yavru kediyi oynamaktan sıkılıyorum. Bir market buluyorum ve soruyorum: “Malt var mı?”

 

20161102_165420
Ağlayan Ardıç Ağacı, Boztepe

Güzel ve güneşli havalarda geldiğimdeyse yapacaklarımı sıralıyorum kendi kendime:

 

1-Küre Dağları’nı keşfedeceğim
2-Güzelcehisar Lav Sütunlarını göreceğim
3-Ulukaya Şelalesinde mola vereceğim
4-Kuşkaya Yol Anıtı’nı fotoğraflayacağım
5-Bartın Irmağı’nda tekne turu yapacağım.

En çok Kuşkaya Yol Anıtı’nı göremediğime hayıflanıyorum. Umarım bir dahaki sefere.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: