ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

20170304_094617-02
Kayseri

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

Türkiye iller haritasına bakıp da rahatlıkla geçebileceğinizi düşünerek harekete geçtiğiniz andan itibaren haritadan beklentinizle, hayalinizde yer etmiş olan kısa ve pratik yollar ne karayolu bağlantıları ne de otobüs güzergahlarının gerçekleriyle örtüşür çok güzel ve çok çılgın ülkemde. Bu son derece hassas durumun canlı tanıklarından biri olarak Ünye üzerinden Samsun’a geçerek Kayseri’ye ulaşmak gayreti içerisinde erkenden uyanarak düştüğüm yollarda sabır çekmeyi öğreniyorum zamanla. Tek isteğim bir an önce Kayseri’de olmak, hakikatimse saatlerce giderek akşamın bir vaktinde ancak Kayseri’de olmak ve bir aydınlık günü güzergahtaki her ilin her ilçesine girerek tamamlamış olmak.. Amasya, Tokat, Sivas ve git git bitmeyen bir Şarkışla’nın ardından nihayet Kayseri. Soğuğun memleketi Sivas’tır diyenlere, bir de Tokat’ın tadına bakın demekten başka da bir şey gelmiyor elden. Dağlara sırtını dayamış bir şehirmiş Tokat. Ondan mıdır bunca soğuk bilinmez ama çok soğuk çok soğuktur işte. İnsanı mıhlıyor olduğu yere.

Amasya’ya fotoğraf çekmek için bir gün ayırsa mıydım acaba yıllar sonra diye içimin içimi yediği anlarda bile, içerisinde bulunduğum bizim sevecen muavinli mahalli otobüs firması olunca bir ufak şehir turu attırmayı ihmal etmiyorlar müşterilerine. Şehrin içini dışını bir iyice görüyoruz bahaneyle. Anadolu’nun, ışığı en güzel olan şehri burası. Pırıl pırıl yine Şehzadeler Şehri. Anılarım tazeleniyor bir anda. İçim dışım nostaljiyle doluyor sayelerinde. Sıradaki ilimiz olan Tokat’ın epey bir ilçesiyle birlikte nihayet merkez istasyonuna giriyoruz tüm haşmetimizle. Ayağımdaki botlar çamur içinde. Tuvalete yakın yere konumlanmış boyacıyı görüp, bir sağ bir sol uzatıyorum botlarımı kendisine. Bu işlemi gerçekleştirirken sırtım geriliyor iyice. Başımı vakarla önce sağa sonra sola çevirip bakıyorum gelene gidene. Bir anlığına kendimi kral pardon kraliçe gibi hissediyorum. Büyüklük kompleksinin ayağım ayakkabının içindeyken ayakkabıcıda ayakkabı boyatmakla bir alakası olmalı. Aslında çaresizlikten boyatıyorum, yanımda ne süngerim ne de boyam var çünkü. Malatya, Hekimhan’lıymış Fahrettin. Hızlı hızlı boyuyor ayakkabılarımı. Üç liraya. Fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Tuvalete girip çıkıyorum. Fahrettin’in etrafında istasyon çalışanları var. Bana bakıyorlar, Fahrettin’le konuşuyorlar. Benimse otobüsüm kalkmak üzere. Daha Sivas elleri var önümde. Orada da üç beş mola yeri daha görmeden varamayacağımızı anladığımdan uyuşmuş vaziyette bekliyorum tıkıldığım otobüsün içinde diğer yolcularla birlikte.

20170303_152101-01
Hekimhanlı Fahrettin, Tokat Otogarı

Telefonumun saati akşamın sekiz’ini, şarjı ise yüzde beş’i göstermekte ve ben on iki saattir yaza çize okuya manzaraya baka ede en nihayet Anadolu’daki son durağıma inmiş bulunmaktayım. Yedek şarjım da bitik, ayrıca şarj yeri de yok. Olsun geldim ya diyorum içimden. Ayağım yere basacak ya nihayet… Muavin biz Trabzon’dan geliyoruz diyor. Onu da geceden beri geliyorsunuzdur herhalde diyorum. Tur şirketlerinin bu destinasyonun renkliliğinden, görülecek yerlerin bolluğundan haberleri yoksa eğer, çok büyük kayıp onlar için. İnsan nereleri nereleri göre göre iniyor kuzeyden güneye içine sindire sindire, kocaman bir L çizerek. Dalga geçiyorum öyle mi, aşkolsun size! Aynı koltuk üzerinde gelen de ben, bir gün gelecek dönecek olan da ben. Uyuşan da ben, kuyruk sokumu batan da(kıı mı deseydim yani). Kimseyle dalga geçtiğim yok benim. Sadece arada bir ama nadiren, bir gülmedir geliyor. O kadar. Geçiyor sonra ayazı görünce.

Otogardan servise biniyorum. Bir köşeye oturuyorum, yanıma da yüksek lisans öğrencisi bir kız oturuyor. Mühendislik öğrencisiymiş ve bana en ince ayrıntısına kadar telefonundan açtığı google map’ten ineceğim yeri, nereden nereye döneceğimi tarif ediyor. Hiçbir şey anlamadan can kulağıyla dinliyorum onu. Beş on dakika sonra kısmen sessiz olan servisin kapısından nereden geldikleri belli olmayan onlarca insan içeriye hücum ediyorlar bir anda. Fethediliyoruz ama ortada koruyacak bir kale yok, surlarından aşağıya kızgın yağ dökülecek. Göz gözü görmez oluyor, insan insan üstüne yığılır ya aynen öyle oluyor. Ölüleri ayağa dikmişsin sanki, birbirlerinden aldıkları destekle cansız cansız duruyorlar öylece. O kadar gerideyim ki, kendimi dışarı atmak istesem bu et yığınını aşmam mümkün değil. Herkes inmeden inmem de mümkün değil. Bavulumun üzerinde üç bavul var. En nihayet ayaktaki adamlardan biri of diyor. Hepinize, hepimize of. Hayvanlar gibi muamele görmeye alışmışız. Yukarı çıkan bir daha inmiyor. Aşağıdaki yığınlarsa kimsenin umurunda olmuyor. Halk çilesini çekip, gününü kazasız belasız bitirmenin acınası ezikliğine sığınıp, şükrediyor sadece. Oh ne ala memleket. Nedenini kavrayabildin mi şimdi koltuk sevdasının? Her koltuk tatlıdır, en küçüğünden en büyüğüne. Sen böyle tıklım tıkış, et et üstünde git dur habire. Mübahtır sana her türden muamele. Kimsenin umurunda değilsin, git şükret beleşe. Allah seni ezilesin diye yaratmadı, anla bunu, düşün bir kere de.

Deli gibi iniyorum servisten. Çıldırmış gibi çekiştiriyorum bavulumu. Hava pek temiz değil ama en azından üzerimde bir gökyüzü var karanlık da olsa. Anadolu’da taksi kullanmıyorum bir nedenden. Karşıdan karşıya geçiyorum geniş geniş yollardan. Bir arabanın ön koltuğunda kaşları kalemle çizilmiş gibi duran genç bir erkeğe doğru, açık camının dışından bir başka oğlan eğilmiş derdini anlatıyor. Tolga diyor, bir daha rahatsız etmeyecek, aramayacak seni, söz verdi diyor. Kalem kaşlı, az efemine(aslında çok), tamam diyor yan cebime koy dercesine. Ondan sonra…. Ondan sonra ben daha hala sinirli ve bavulluyum, dinleyecek halim yok başkalarının cilveleşmesini. Tolga ararsa arar, aramazsa da bu onu arar bulur nasılsa. Bavulumun içindeki öfkem kuruyunca sağıma soluma özen göstermeye başlıyorum. İnsanın içini bayacak kadar çok tatlıcının önünden geçiyorum şehrin içinde. Bu soğukta da bu yenir. Sivas Caddesi baştan aşağıya restoranlarla bezeli, Kayserili’nin derdi midesi. Bense nihayet odamda bir bira içip, uykuya dalıyorum. Hala da hayıflanıyorum heder ettiğim bir gün için yattığım yerde. Bira biraz sakinleştirdi sanki. Öyle geldi belki de.

ESKİ TALAS VE UMUT :

Yukarı Talas diyen de var buraya. Benim içinse Eski Talas. Tıpkı ilk geldiğimdeki gibi, hiç değişmemiş. Eskiliği ise tarihi dokusunun korunmuşluğundan, zamana direnip, medeniyete ve medeniyetsizlere meydan okuyuşundan. Yazını görmüştüm buranın, şimdiyse kışıyla karşılanıyorum. Yağmurlu bir gün bugün ve mart ayının dördüncü günü. Talas’a vardığımdaysa yağmur yok, kar var. Ellerim titriyor fotoğraf çekerken. Keşke bavulumdaki eldivenlerimi yanıma alsaydım diye hayıflanıyorum bu sefer de. Bu gezim ah’lan vah’lan geçiyor anlayacağınız üzere. Kimseler yok daha etrafta. Yanımdan bir kadın geçiyor son sürat. Telefonu çalınca iki eliyle taşıdığı poşetlerini bırakıyor yere. Çayı koy, menemene başla, az kaldı geliyorum, yumurtaları aldım diyor telefonun ucundaki sese. Sonra aynı telaşla ilerliyor. Hayale kapılıyorum onun yerine. Kömür sobası yanmıştır çoktan bu saate. Çaydanlıksa üzerinde. Küçük mutfağındaki tüplü set üstünde biberler, domatesler yağda kavrulmaya başlayacaktır az sonra, menemene hazırlık olsun diye. Kadın benden uzaklaştıkça, kalıyorum iyice bir başıma hayallerimle. Melankoli böyle bir şey. Bir hastalık gibi yapışıyor yakana, sonra da bırakmıyor seni, bir yılan gibi sarmalıyor iyice terk edilme korkusu içinde.

20170304_110520-01

20170304_114448-03

20170304_111049-01

20170304_113759-01

Dükkanlar kapalı. Ne bir açık bakkal var ne de bir market Talas’ta bu saatte. Soğukta herkes evinde, günün bu erken saatlerinde. Köpekler bile ortalıkta yoklar. Üzerinden kaç yıl geçtiğini hatırlamasam da çok yıllar ve çok yollar önce diyebileceğim bir tarihte gelmiş olduğum ve aklımdan hiç çıkartamadığım, çoğu zengin Kayserili halkınca sayfiye yeri olarak kullanılan ve bir kasaba görüntüsü veren Eski Talas’ın Yaman Dede Camii’ne çıkan üzeri karlarla kaplı merdivenleriyle tırmanıyorum yukarıya, kafamın içinde binbir düşünce. İlk geldiğimde yokuşun üzerindeki tarihi caminin hemen altındaki kafeteryayı işleten Ana’yı arıyorum. Biri kız diğeri erkek iki gençten birine kahve söylüyor, Ana’yı soruyorum. Evde diyorlar. Oğlunun evinde olduğundan rahatsız etmek istemiyorum. Hava soğuk olduğundan geç gelirmiş buraya. Ben torunuyum diyor sarı. Aklıma bir başka sarı geliyor. Bir yaz günüydü ve Ana müşterilerine kahve pişiriyordu ocağın başında. Ben de gelip oturmuştum taburelerden birine. Sonra o sayılı müşteri gitmişti ve biz baş başa kalmıştık. Konuşmuştuk saatlerce. Oğlanlardan  Ferdi geçici olarak çalışıyordu ve yakında daha kalıcı bir iş için bırakacaktı burayı. Hafif tombikti ve hep düşünceliydi. Bir süre sonra sarı saçlı, çakır gözlü bir oğlan elinde poğaçaların olduğu bir torbayla inmişti Toros marka bir arabadan, zayıf bedeni ve jöleli saçlarıyla. Hep gülüyordu. Mesleği kuaförlüktü. Bunun anası diyordu Ana, Kıbrıslı diyordu. Gider dururmuş o yüzden Kıbrıs’a. Rum tarafı daha eğlenceli demişti Sarı. Eğlenmek için geçerlermiş öteki tarafa. Çok gittim ben de ondan sonra Kıbrıs’a. Ama bir kez olsun gelememiştim buraya. Şimdiyse kahvemi içip, mutlu mesut ayrılıyorum. Neden, çünkü Ana yaşıyormuş. Neden, çünkü aklı başında, sağlığı yerinde imiş. Oturup çay içmiştik beraber, önceki gelişimde, poğaça yemiştik serdikleri gazetenin üzerinde. Anın saflığına tutulup geldim ben de buraya yılların ve yolların sonunda. İyi ki de gelmişim. Eski Talas’tan memnuniyetsiz ayrılan duymadım daha hayatım boyunca. Ayrılırken, torunlarına, selam söyleyin Ana’ya diyorum. Bir yaz günü oturmuştuk dördümüz beraber burada deyin ona diyorum. Hatırlar mı bilinmez, ama hatırlamasa bile ben onu görmüş kadar oldum evinde; oğulları, torunları çevresinde, sağlığı yerinde. Umut bu işte. Daha ölmemiş, daha umut var demek ki, daha canı çıkmamış hayatın, avunuyorum işte böyle ben de kendi kendime.

20170304_111227-01

Karşıdan görülen Ali Dağı’nın altına serili evlerin fotoğrafını çekiyorum. Altında Bizanslılardan kalma bir yer altı şehri bulunmuş ve mağara turizmine açılmış bu vesileyle. İnternette okumuştum bir tarihte. Burası orası mı diye soracak kimse arıyorum ama yok. Bir dağa neden insan ismi verilir, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim Ali Dağı’nın Kayserililer ve Talaslılar için bir kış ölçütü olduğu ve omuzlarına yağan kar tutar tutmaz, kışın geldiğinin varsayıldığıydı. Yine karlar içinde Ali Dağı ve erken gelen baharın değil, karın ev sahibi hala daha. İnsanı yakan, acıtan, en nihayet hissizleştiren soğuk gitmiyor bir türlü. Yaman Dede Camii’ne giriyorum ısınmak için. İmamı açık bırakmış kapısını. İçeriden değil de, dışarıdan çok güzel kilisenin görüntüsü. Talas’a en çok anlam katan şey belki de bu eski kilise, sonradan camii: “Yaman Dede Camii” yani ”Talas Panaya Rum Kilisesi”. ”Ölüm asude bir bahardır” diyen Yaman Dede ise sonradan Müslüman olmuş bir Rum imiş. Bu uğurda evini, ailesini bile terk etmiş. Ama hediyelerle ailesinin gönlünü almayı da bilmiş diye de yazar özgeçmişi dahilinde. Bir ara kabul edildiği Mason locasından ihraç edilmiş ama ne öğrenciler ne öğrenciler yetiştirmiş. Kendi gitmiş, namı kalmış geride.

 

 

 

AMASYA

“Haydi… Sen şimdi su olduğunu düşün ve kendini, su gibi hisset. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı. Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa… Su gibi, küçük bir bardağın içine sığdır ki kendini, insanların damarlarına girebilmeyi öğren, Yaşam ver, vazgeçilmez ol…”                                   Mevlana   20140411_145439 AMASYA’YA HAZIRLIK: Saat sabahın körü ve ben fena halde erkenciyim. Yedi otobüsüne binmeden önce biletimi almak üzere firmanın önüne geliyorum ve girmemle çıkmam bir oluyor. Neden mi? Dokuza kadar Samsun’a arabaları yok. Ama dün vardı. Sabahsa yok. Çaresiz söylene söylene Sinop Birlik’e giriyorum. Onların otobüslerinin kalkış saatinin yedi buçuk olduğunu öğreniyorum. Servis yarım saat önce ve daha dükkanlar açılmaz, insanlar yola çıkmazdan önce ben bir acentenin içinde emeklilik için gününün dolmasını bekleyen yaklaşık 25 yıllık otogar ve şimdi şehir içi acente sorumlusu Ahmet Bey’le konuşuyorum. Konumuz başka iller ve Sinop. “Sinop dışında İzmir’de yaşamak isterdim en çok.” diyor. Alsancak’ı çok beğenmiş ve Karşıyaka’yı. “Konak’da güzel.” diyor. Oradan Konya’ya geçiyor. Orada çok iyi ağırlandığından bahsediyor. “Turistlerin en çok tercih ettiği yerlerden biri Amasra’dır.” diyor. Yirmi beş yıllık tecrübe konuşuyor. İçime de kurt düşmüyor değil. Ben şimdi Amasya’ya gidiyorum ama Amasra daha güzel ve ilham verici olabilir mi acaba diye düşündürtüyor. Her neyse biz konumuza dönelim, “Ankara derli toplu ama deniz yok ki.” diyor. Epey bir şehrin üzerinden koşar adım geçiyoruz. Bizi durduran tek gözlü bir adam oluyor. Balıkçıymış. Neden bir gözünün olmadığını soruyorum. “Hiç sormadım bunca yıl tanırım.” diyor. Kısaca iyi niyetinden, yüzüne vururum endişesiyle hiç sormamış. Herhalde hiç merak etmemiş de. Böyle bir Ahmet Bey’le konuştuktan sonra düşüyorum yola. O an içime bir kurt daha düşüyor. Bundan sonra seçtiğim hiçbir güzergah ve o güzergahlardaki insanlar Sinop insanına benzemeyebilir ve bende hayal kırıklığı yaratabilir. Bindiğim otobüsün muavini buranın yerlisi. Samsun’dan Trabzon’a geçsem yolum kısalacak ama yumuşak bir geçiş istiyorum, henüz Trabzon için hazır değilim. Kendisine soruyorum bende, hangi ili seçsem diye. Yakınmış uzakmış yollara alışık olduğundan önemsemiyor bile. Amasya güzel diyor. Trabzon’lularla geçim zor diyor. Canım söz dinlemek istiyor. Samsun’da iner inmez soluğu gençten bir çocuğun yol göstermesiyle, Amasya’ya giden minik bir dolmuşta alıyorum. Unuttuğum bir güzergahtan bir kadın biniyor. Hizamdaki ikili koltukta oturuyor konuşmaya koyuluyor. Evlenmiş, ayrılmış, iki de çocuk yapmış. Şimdiki aklı olsaymış önceden boşanırmış sorumsuz kocasından. “Ne çekmişim, boşuna çekmişim.” diyor. “Memleket kadın cinayetleriyle nam salacak nerdeyse, senin koca nasıl kabul etti boşanmayı?” diyorum. On üç buçuk yaşındaymış evlendiğinde, koca da yakındır herhalde, adam da sıkılmış olacak ki olaysız boşanmışlar. Oğlu on yedi yaşında ve annesiyle kaldığından babası çekiniyormuş. Aileler evlendirmiş, çocuklar evlenmiş. Kızım on sekiz yaşında, konu komşunun evde kaldı senin kız demesine aldırmıyormuş. “Ben evlendim de ne oldu ki?” diyor. Ben hiç bilmiyorum. Yol boyunca karşılaştığım kadınların kocaya varma yaşı taş çatlasın on altıyken, ne diyebilirim ki? Nasıl geçindiğine gelince yevmiye usulü, günlük 28 liraya tarlada çalışıyormuş. “Ellerini uzat!” diyorum. Çekinerek uzatıyor. “Nasırın yok.” diyorum ama o ellerle ne tutsa kopartır gibi geliyor. Güçlü elleri, dolgun parmakları ve dayanıklı kolları var. Ekleştirdiği paralarla evini yapıyormuş tekrar. “Duvarlarını örmüyorsun ya.” diyorum. “Kendi evimi kendim yapıyorum ki.” diyor. Mat oluyorum. Çatısına başlayacakmış yakında. Yapar. Anadolu kadını böyledir hakikaten, yapar. Ben de ahmakça sorularım ve bir karış açık ağzımla bakar dururum böyle. AMASYA: Sinop’tan sonra havanın ısındığını minik dolmuşun içerisindeki çıkartılan ceketlerden, vedalaşılan yeleklerden fark ediyorum. Bunaltıcı bir hava var ve bir elin içerisindeki kıpkırmızı elma karşılıyor sizi şehre gelir gelmez. Kendi evini kendi yapan kadınla yollarımız burada ayrılıyor. Gökyüzü bir başka mavi, dağlarca çepeçevre sarılmış Şehzadeler Şehri’nin. Bulutlarsa birer fon sanki. Yeşilırmak usul usul akarken Yalıboyu Evleri “eliböğründe”lerle desteklenerek dışa taşırılmış vaziyette şehre bir yandan tarihi bir boyut katarken, diğer yandan estetik bir hava veriyor. Şehrin genel havasına bakıldığında ise ne tam bir Karadeniz kentindeyim, ne de tipik bir Anadolu şehri burası. Dağlar rüzgarı kesiyor ve gündüz yaprak kımıldamıyor. Akşam oldu muydu da bir esinti başlıyor ama üşütmüyor. Yazları çok sıcak olmadığı söylense de pek emin olamıyorum. Kaş’a benziyor sanki. Esintiyi engelleyen dağlar var ve Akdeniz’in yerini Yeşilırmak almış burada. Şehrin turistik ve yerlisinin serbest dolaşım alanları var ve köprüler dolayısıyla Yeşilırmak bu ayrımı belirginleştiriyor. Turistik otellerin olduğu aynı zamanda Kralkaya Mezarlarını’da barındıran tarafta yerli yabancı turistler ve tezgahlarda hediyelik eşya satan çoğu kadın olan satıcılar var ve sizi hiç telaşlandırmıyorlar. Ama köprünün öte tarafında tam bir Anadolu erkeği profili var ki, gençleri güruh diyebileceğim gruplar halinde geziyor ve sözlü sataşmalara eğilimleri var bariz bir şekilde. Müze, manzara umurlarında değil, tuhaf eğlence anlayışları ve yaşlarının verdiği umarsızlıkla her şeyi ve herkesi birer eğlence objesi olarak görebildikleri gibi saatler biraz geçse muhatap aldığınız gruplarla tatsız bir dialog içine girebileceğiniz duygusuna kapılıyorsunuz. 20140411_143056 İlk durağım “Kralkaya Mezarlıkları” oluyor. Dizlerinizi titretiyor tırmanış. Bir de inişi var daha güç olan. Zamanında hapishane ve cezalandırma merkezi olarak da kullanılmış ve güzergahımın güzide durakları oluyor türlü çeşitli hapishaneler. Bir de inişi var derken, başımın döndüğü bir anda kırmızı bir tişört giymiş bir beyden yardım istiyorum ingilizce. İkimizden başka da kimse yok etrafta. Can havliyle soruyorum panikten(beraberinde türkçe meali): -“Do you speak English?” => İngilizce bilir misin? -“Yes.” => Evet. -“Where are you from?” => Memleket? -“Thailand.” => Tayland. -“Is there a good view from there? Because I’m in a bad mood and I can’t get there anymore and also I can’t return back, I can’t move on, either. A bit vertigo came. This sometimes happens to me. Ahaha.” => S.O.S. -“Are you a local people?” => Buranın yerlisi misin? -“Yes but not from here, from İstanbul.” => Aslen İstanbul’luyum. -“O.k.” => Tamam. -“O.k.?” => Tamam? -“Fine, it is. Come and repeat after me. Very easy. Very easy.” => Ala. Yürü ve tekrarla, çok kolay çok kolay. -“Very easy, very easy, ya!”=> Gözün çıksın! Bir elini bile vermedi kırmızı tişörtlü bir hayli kırıtan arkadaş. Beni beklemedi bile. Ama sonra ben kendisini meydandaki yaşlı ve lokal amcaların oturduğu yerdeki sandalyelerden birinden kırıtarak kalkarken gördüm. Amasya’da monotonluktan sıkıl sıkıl oturan ahali için efsane bir sohbet konusu olmak çok daha cazip gelmiş olsa gerek kendisine. Hiç ingilizce bilmeyen adamlarla ne konuştu, ne anlattı onlara, nasıl anlaştılar bir bilinmez olarak kaldı benim için. Bana bir serçe parmağını bile çok görmüşken ve tacını almaya giden bir güzellik kraliçesi edasıyla yürürken.. SABUNCUOĞLU ŞEREFEDDİN TIP VE CERRAHİ MÜZESİ: 20140411_151516   20140411_151627 Bana indirimli bilet kesen Mehmet Bey’in rehberliğinde gezdiğim müze çok daha fazla anlam kazandı benim için. Bir sürü bilgi sahibi oldum sayesinde. Es geçebileceğim her bir ayrıntı, titizlikle ve sabırla aktarıldı. Hem babası hem de dedesi hekimbaşlık yapmış ünlü hekim, hiç evlenmemiş ve Amasya doğumlu. Buradaki bimarhanede çalışmış on dört yıl boyunca ve bu da benim gezdiğim üçüncü darüşşifa olmakta. İlki Kayseri Merkez’deki Gevher Nesibe Darüşşifa’sı, ikincisi Sivas Divriği’deki Divriği Darüşşifası’ydı. Tek farkla burada müzikle yapılan terapinin baş mimarları cansız mankenlerle konserdeymişçesine karşınızdalar ve Sabuncuoğlu’nun dişçilik, ortopedi, üroloji, kadın doğum gibi alanlarda kullandığı yaklaşık 228 farklı alet bölüm bölüm sergilenmekteler camekanların içerisinde panzehir ve narkozun mucidine ithafen, saygıyla. Sanıyorum en sevimsizi kadın doğum bölümündeki aletler idi. Kerpetenler vardı sanki. Bu dünyaya çocuk getirmeye karar verirsem biri beni vursun yahut başıma külünk insin. 20140411_151058 Amasya aynı zamanda bir müzeler şehri. Özel Şehzadeler Müzesi, Ferhat ile Şirin Aşıklar Müzesi, Maket Amasya Müzesi, içerisinde 14. yy’a ait İlhanlı dönemine ait erkek, kadın ve çocuklara ait mumyalar ve Hititlerden günümüze kalan tek tanrı heykeli olduğu için literatüre de girmiş olan “Hitit Fırtına Tanrısı: Teşup” heykelciğini de barındıran Amasya Müzesi var şehrin sınırları içerisinde. Ayrıca çıkartılan küp ve çömlek mezarların içine ruh deliklerinin açıldığı gözlemlenmiş. Bu da öldükten sonra yeniden dirilme inancı olduğunu göstermektedir. Bir zamanlar insan olan bu mumya ve kemikler de bedenin kifayetsizliğini hatırlatıyor insana.  Derisi sapır sapır dökülmüş mumyanın gözler önüne serilmiş kaburga kemikleri Afrika’ da aslan sürüsü tarafından yenmiş, çoktan öğütülmüş bizondan geriye kalanları anımsatsa da, tek gözüyle ben de insandım bir zamanlar der gibi bakıyor ve dudaklarında korkunç bir şeyler donmuş sanki zamanında.   20140411_160505   20140411_160013   Ferhat ile Şirin bu topraklarda yaşamış. Amasya Sultanı’nın kızkardeşiyle(zengin kız), nakkaş Ferhat(fakir ama gururlu genç) aşk için bahane aramaksızın aşka düşüvermişler bu topraklarda. Şirin’in ablası olan Mehmene Banu ise gizliden daha çok sevmiş Ferhat’ı ve kendine istemiş. Engeller koymuş Ferhat’ın aşkıyla Ferhat arasına. Ve bir külünk girivermiş Ferhat’la aşkı arasına ama aynı külünk küllerinden bir efsane doğurmuş yöre halkının dilinden günümüze dek ulaşan. Ama bu da bir efsane sonuçta ve her efsane gibi yoruma açık olup, menşeisine bakıldığında bir İran halk öyküsü olan Hüsrev-ü Şirin’den konusunu almış bir halk oyunudur esasında. Çeşitli yorumlarla günümüze kadar gelmiş, ülkeden ülkeye, yorumcudan yorumcuya farklılıklar göstermiş, Nazım Hikmet tarafından da bir tiyatro oyunu olarak uyarlanmış ve Devlet Tiyatrolarınca sahnelenmiştir defalarca. Size saymış olduğum müzelerden sadece Ferhat ile Şirin şehrin biraz dışında. Onun dışında tarihi ve turistik her yer yürüyüş mesafesinde. Şehrin içinde sorarak bulduğum tek müze ise Amasya Müzesi oldu. Onu da şu bizim Taylant’lıdan feyz alarak, birbirine tıpatıp benzeyen ucu tostoparlak, gerisi patates burunlu, kasketli, muhakkak bıyıklı, siyah ceket pantolon içine beyaz gömlek altına siyah makosen ayakkabı giymiş lokal insanlara sordum. Çok da canayakın buldum kendilerini. Taylant’lı işini bilirmiş, bir yeri oranın yerlisine sormak gerekmiş ama lokal olmayanına el vermemesi affedilir gibi değildi. Sanıyorum bana biraz koymuş. Nihayetinde Strabon’un memleketindeyim. Bir filozof, tarihçi ve coğrafyacı. Dünyanın en önemli bilim adamlarından ve en eski hekimlerinden Sabuncuoğlu bu topraklarda doğmuş, kendini yetiştirmiş. Osmanlı döneminde çok fazla önemsenmiş burası, yükseliş döneminde tahta geçmiş bütün padişahlar burada Sancakbeyliği(Valilik) yapmışlar. Gündüz bıraksa gece göz göz olmuş Kralkaya Mezarlarıyla geçmişe göz kırpıyor her daim.  Benimse şimdiye kadar gördüğüm en sinematografik şehir olmuştur Amasya. 20140411_145449 20140411_143254   20140411_141531   20140411_142257 20140411_142306

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: