SÜRPRİZ ROTA, ÜÇÜNCÜ DURAK : MARDİN

 

20180417_191911-01

SÜRPRİZ ROTA, ÜÇÜNCÜ DURAK : MARDİN

GİRİŞ :

Son Mardin’e gelişimin üzerinden altı ay geçmiş. Napim yani? Seviyorum bu şehri. Gelmeyeyim mi bir kez geldim diye? Görmeyeyim mi bir kez gördüm diye? Birden çok olabilir. Hayatta her şey mümkün olabilir. Bitlis’te uğradığım çifte(burada sıfat olarak “dubleyi” kullanacaktım fakat malum Ramazan, siz bir de öyle okuyun isterseniz) trafik kazasından sonra canımı Mardin’e nasıl atıyorsam artık, yol boyunca sevinç içindeyim, içim içime sığmıyor adeta Güneydoğu’nun incisine gidiyorum diye. Siirt’ten geçiyoruz ve de Baykan’dan. Mesire yerlerinde piknik yapan halkı izliyorum kısa bir süreliğine de olsa. Siirt her zamanki Siirt. Sıcak, toz toprak içinde her yer. Halk serinliğe doğru koşuyor adeta. Bir pazar günü çoluk çocuk yapılacak bir piknikten ala ne olabilir ki Siirt dolaylarında? Sıradaysa Batman var. Otogarına giriyoruz ilk önce iki dakika sürecek olan yolcu indirip bindirme molası için. Bitişiğinde bulunan Yeni Otogar alanındaki binlerin buluşma nedenini anlamak üzere gidiyorum ve soruyorum bu nedir diye. Kutlu Doğum Haftası imiş meğerse. Ortalık çarşaflı kadınlardan geçilmiyor. Pankartlar Arapça. Çimenlerin üzerinde namaz kılıyor erkekler toplu halde. Alansa hınca hınç dolu. Sunucu sahneden Tekbir getiriyor ve de getirttiriyor yığınlara. Müslümanlık güzel din olmakla beraber, kafalar altıncı yüzyıl kafası olunca bir anlamı kalmıyor tüm bu yaşananların ve de yaşatılanların. Bir kara çarşafın içinde, iki göz delik üzerinde, adam babam öyle istiyor diye ömür mü geçermiş? Gözün yiyorsa sen geçir be adam!

20180415_150529-01

20180416_163533-01

Tekbir sesleriyle Batman otogarından ayrılıyoruz. Blondie’nin Handmaid’s Tale uyarlaması Heart of Glass’ı dinliyorum defalarca başa ala ala. Margaret Atwood uyarlaması dizide yaşananlarda beni huzursuz eden, ürküten şeyi görüyorum bir kez daha tüm bu yollar boyunca. Yanımda oturan talebe kız Halil Cibran okuyor. “Ermiş” elindeki. Altını çize çize okuyor kitabı. Aslen Batmanlıymış ama öğrenci olarak Yeni Mardin’de yurtta kalıyormuş. Edebiyat okuduğunu hayal ediyorum ama fos çıkıyor. Hemşirelik ve ebelikmiş bölümü. Bir çanta dolusu kitap taşıyor yanında. Öte yandan genetik masterından ve anlamadığım daha pek çok şeyin masterının varlığından haberdar oluyorum sayesinde. Hasankeyf’ten geçiyoruz o ara. Mahvolmuş Hasankeyf. Mardin’e geldiğimizde, beni durak taksisine bindirip Eski Mardin’e uğurlarken, çantasında kitaplarıyla ağır ağır ve düşünceli bir vaziyette kaldığı yurda doğru yürüyor tek başına yol arkadaşım. Bense iki gece de burada geçiririm dediğim şehirde tam dört gün kalacağımın farkında olmadan varıyorum en nihayet kalacağım yere. Akşam olmuş bile. Çarşı kalabalık. Turistten geçilmiyor ortalık. Yerlisi, benim gibi dışarıdan geleni, turla geleni, tek başına takılanı, yabancısı hepimiz Mardin çarşısını arşınlıyoruz. Bir geleneğe dönüşen Yusuf Usta’da Mardin Kebabı yemek için lokantadan içeriye girdiğimde kalabalık olan yemek saatlerinde zar zor bir masa buluyorum kendime. Sanki diğer gelişimde daha lezzetliydi yediklerim. Belki de benim ağzımın tadı yoktur, kim bilir? Fiks fiyat yirmi üç lira veriyorum içecek dahil her şeye. Rido’daysa her şey dahil yirmi lira. Bedava değil mi, siz daha şehir kazığını yiyin kebap yiyeceğiz sağda solda diye. Doğu’da et de ucuz, süt de.

20180415_141709-01

20180417_182247-01

GÖBEK ATMAYI SEVEN BİR TOPLUMUZ, YER VE ZAMAN MÜHİM DEĞİL :

Ben galiba hayatımın hatasını yapıyorum. Büyükçe bir minibüsün içine bir sürü tanımadığım insanla beraber tıkılıyor, bunun için de üzerine cüzi bir miktar para veriyorum. Dönüşü olmayan bir yol’a girmiş bulunduğumuysa çok geç anlıyorum. Kendim kaşınıyorum. İnsanlar da bilmeden kaşıyorlar açık yaralarımı. Bakar mısın kadere? Geçen sefer tanıştığım ve güvendiğim Fehmi iki gün boyunca tur almış. Tanıdığım bildiğim insanla gezerim, biraz da dişimi sıkarım diyerek sabahın sekizlerinde düşüyoruz yollara. İki orta yaşlı çift, üç genç kız, iki genç bey, bir de ben varız. Ne güzel! Oynak Arapça parçalar tercihimiz ve rotamız tüm turistik yerler. Mor Hananya(Deyrul Zafaran) ve Mor Gabriel(Deyrulumur) Manastırları, Dara Antik Kenti, Hasankeyf, BeyazSu ve Midyat’ı görüp on iki saat sonra şehre dönmek maksadıyla bir bir dolaşıyoruz Mardin kazan bizlerse kepçe. Fehmi beni öne şoför koltuğunun yanına oturtuyor. O sayede kafam dinç kalıyor. Dönüş yolculuğunda Mümin Sarıkaya’dan “Ben Yoruldum Hayat”ı istek parçası olarak söylüyorum. Mümin susar susmaz da, kasap havasına devam ediyoruz kaldığımız yerden. Bodrum, Marmaris’te tekne turu satın alan yerli yabancı turist animasyon adı altında haydi eller en yükseğe diyerek merkeze yerleştirilip çevresinde halka oluşturularak tuhaf şeyler yaptırırlardı ya, işte onun kara versiyonu tüm bu yaşananlar. Alan dar olunca, herkes oturduğu yerden tempo tutuyor. Tanrım müzikler o kadar korkunç ki. Hoparlör de dibimde, gidiyorum gündüz gece. Yol boyunca yeterince antipatik göründüğümü düşünerek, şirin gözükmeye çalışan bir ifadeyle arkama dönüp el çırpıyorum. İğrencim. Haydi kızlar, iyi ki varsınız, ya ya göbekler, dar alanda kısa paslaşmalar. İçimden söz veriyorum kendime bir daha asla tur almayacağım diye. Oh oh yandan, aman aman!

20180417_173202-01

20180417_172124-02

SONGÜL, MEHMET TAHİR ÖKMEN, ATİYE’NİN YERİ, NOYANLAR ve ELİZ :

Yıllardır memleketimin şehirlerinden, köylerinden ve dış memleketlerden getirmiş ve biriktirmiş olduğum anılarımı yazıp yayınlıyorum sitemde. Fakat ben en çok kendi ülkemi ve insanlarımı yazmayı seviyorum, şairin dediği gibi Memleketimden İnsan Manzaraları’nı oluşturuyor bu anılar ve onlar benim önceliğim her zaman için. Hiçbir yerde görmediğim pek çok saçma sapan şeyle kendi ülkemde karşılaşsam da olsun diyor, devam ediyorum yoluma. Göz, göre göre katlanır hale geliyor bir zaman sonra. Daha iki üç gün oldu ben Van’ı göreli mesela. Kalbimin en hızlı attığı yer neresi diyecek olursan Mardin derim hiç düşünmeden. Üzerine şehir tanımam. Kars’ı, Ordu’yu, Sivas’ı, Tarsus’u, Şebinkarahisar’ı, pek çok şehri kaplayan Kapadokya Bölgesini, Kayseri’nin muhteşem köylerini, Eski Talas’ın her metrekaresini, Antep’i, Harran’ı, Nemrut’u asla unutmam. Ben öleyim, onlar yaşasın sonsuza dek. Çok sevdiğim için de bir kez daha buradayım, Şehri Mardin’de. Gecesi gerdanlık, gündüzü mezarlığa benzetilen şehrin tam kalbinde. Kıymetini bilmek, hakkını vermek gerek her şekilde. Dokusunu korumuş kadim kente, her gelişimde hayran oluyorum yeniden. Her sokağında muhakkak bir güzellik çıkar çünkü karşınıza, görmeden asla bilemezsiniz ne demek istediğimi, Mardin anlatılmaz, yaşanır çünkü.

SONGÜL, DARA : İsim vermeden anlatmak imkansız geliyor çünkü isimlerle oynamam anlamsızlaştırıyor pek çok şeyi. Yakıştıramıyorum bir başka ismi aynı karaktere. Soluyor sanki karakter ismi yer değiştirince. Songül mesela, kim, nasıl cüret edebilir onun ismini, ruhunu soldurmaya? Taş olsun, toprak olsun eğer onun içindeki isyanı bastıran çıkarsa? Yukarıda bahsettiğim gürültülü turdan ayrılıp antik olmayan Dara’yı gezmek için dolaşırken çıkıverdi Songül karşıma. Dara el sanatları merkezinde hem de. Önlerinde birer Singer çalışıyorlarmış kadınlar burada her fırsatta. Bana da marifetlerini gösterdiler. Sonra Songül aldı götürdü beni evine. Anası, bacısı, yengesi, çocuklar uslu uslu bir köşedeydiler. Kahvaltı ettim pek güzel. Songül’ü bir ilkokul öğretmeni olarak hayal ettim nedense hem de kendi köyünde. Onları yetiştiriyor, bir gelecek yaratmak gayretinde azimle, şevkle. Peki bunun için Songül’ün ne yapması lazım? Bırakmak zorunda olduğu liseyi içerden ya da dışardan bitirmesi lazım. OGS, HGS gibi pardon onlar köprü ve otoyol geçiş sistemleriydi; LGS, YKS gibi sınavları geçerek ama sıkı çalışarak üniversiteye hazırlanıp, sınıf öğretmenliği için yüksekçe de bir puan tutturması lazım. Kolay mı? Değil. İmkansız mı? O da değil ama daha kolay olabilirdi. Nasıl mı? Din elden gidiyor diye Köy Enstitülerini kapatanlar biraz daha sağduyulu davransaydı, bu ülkenin öğretmene imamdan çok ihtiyacı olduğu gerçeğini teslim etselerdi şu noktalara gelinmezdi mesela. Bu çocuklar hayatta bir şansları olduğunun umuduyla nefes alırlardı hiç olmazsa. En çok da kız çocukları. Güneydoğu’yu bir sorun olarak görenler için zihniyet sorununu çöz de gel demek öncelikle. İzmir Marşı’nı sağlığa zararlı görüp okutmayan zihniyetle, Türkan Saylan’a sayıp sövenlerinki aynı zihniyet. Aynı tas aynı hamam bu memleket. Yıllar geçse de üstünden, değişen pek fazla bir şey yok maalesef. Ekstra ekstra yollar, köprüler, barajlar haricinde.

20180416_110017-01

20180416_114457-02

MEHMET TAHİR ÖKMEN ve ATİYE’nin YERİ, SAVUR :  İki gün üst üste gittiğim yerlerden biri Midyat ötekiyse Savur. Savur’un bir küçücük çarşısında erkekler var sadece her zaman olduğu üzere. Çarşıda kadın kısmı pek dolaşmaz böyle küçük yerlerde sonra laf çıkar diye. Benim umrumda değil, çünkü ben buralı değilim. Çarşının ücra taraflarında gördüğüm tüm hemcinslerimse memur kesimi. Onlar da bir sürü adamın ortasından geçerken sopa yutmuş gibiler. Bir ben varım böyle fütursuzca dolaşan çünkü yarınsızım bu ilçede. Yerlisi bir kadın işin mi yok gelmişin oralardan buralara da harabelerin fotoğrafını çekiyorsun diyor. Sonra da dönüp köy fotoğrafçısı mısın sen diyor. Değilim diyorum. Aslında öyle bir alt dal var mı, varsa da inan ben de bilmiyorum, demiyorum. İki ineğini sırasıyla evinin altındaki ağıla sokan bir amcadan fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Ne yapacaksın ki benim fotoğrafımı diyor. İlla top model olman gerekmiyor, defile fotoğrafçısı değilim ki demiyorum. O tip bir alt daldan da habersizim. Onun yerine olsun ne güzel işte diyorum. Çeek diyor Amca. Çeekiyorum, çeektim.

20180417_155303-01

20180417_145953-01

20180417_150547-01

20180417_150947-01

20180417_143620-02

Yolda karşılaştığım zabıta memuruna Hacı Abdullah Bey Konağı’nı soruyorum neden kapalı diye. Teyze gelininde kalacakmış havalar iyice ısınana dek diyor ama yine de beni götürüyor bayırın ucundaki konağa. Bense daha önce geldiğimi, burada yiyip içtiğimi söylemiyorum bile. Birkaç fotoğraftan sonra gölgede serinlemekte olan kadınları görüyorum gel de çayımızı iç diyen. Memnuniyetle. Kimi buralı, kimi gelin gelmiş. Sakin sakin çay içiyorlar, öyle de kraker ve bisküvi atıştırıyorlar. Canımın çıktığı bir gün olduğundan olsa gerek bardak bardak çay içiyorum. Onlar dolduruyor, ben boşaltıyorum(mideme). Sizler burada yaşıyorsunuz, adamlarınız çarşıda diyorum. Yeni gelin, biz kabullendik bu hayatı diyor. Arıyorlarmış, adamlar çarşıdan ekmek, süt ne istiyorlarsa getiriyormuş. Haftada bir pazara da götürüyorlarmış. Daha ne? Rolleri bölüşen karı kocalar gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış bu şekilde. Sözüm yok. Buraya gelen para yapıyor, ev yapıyor, araba alıyor kolaylıkla bu yüzden diye de ekliyorlar. Doğrudur, para harcayacak yer yok, dediğim gibi temel gıda maddelerin de ucuz olunca para ile ne yapacaksın ki? Kira ucuz, şato gibi bir ev 220 liraya satılmış daha yeni. Para ile satın alacakların kısıtlıyken, harcayacak yer arar da bulamazken iyisi mi biriktirmek bari ufak ufak. Ben de habire çayları götürüyorum bu arada. Gözüm çocukların eline verdikleri krakerlerde. Tutuyorlar hissetmişçesine, atlıyorum ben de. Acıkmış ama hissetmemişim oturuna dek. Geçen hafta, zamanında bu bölgede hizmet vermiş fakat benim aradan zaman geçince mesleğini, varsa da rütbesini unuttuğum yüksek bir memur gelmiş, hep beraber halı sahada futbol maçı yapmışlar. Buraları çok sevdiğimden ziyarete geldim, gene gelirim diye söz vermiş bir de giderken. Geçen hafta gelmiş olsaydın buralar çok şenlikli idi dediler. Kaçırmışım, ne yapayım! Gene gelirim diyorum ben de. Geliyorum da gerçekten. Hem de ertesi gün. Şu yan ev diyorum. Yeni taşındılar oraya diyorlar. Burada bir kız vardı diyorum dört beş yaşlarında. Suriyeliler vardı diyorlar. Suriyeli imiş benim kız. Hiç unutmadım onu ve bana poz verişini. Şimdi kim bilir nerelerdedir?

Bahsettiğim üzere Abdullah Bey Konağı kapalı olduğundan Mehmet Tahir Ökmen’in Konağı’na gidiyorum. Yabancı uyruklu yardımcısı açıyor aşağıdan çaldığım kapısını. Çok kibar bir bey kendisi, görmüş geçirmiş. Ve bu konağın yaşayan son temsilcisi. Konağı ise Kültür Merkezi yapılması için İl Özel İdaresi’ne hibe etmiş. Anne babasının olduğu fotoğrafı gösteriyor sonra duvardaki. Yalan dünya diyor, bir zamanlar vardılar, şimdi kimse kalmadı diyor. Mehmet Bey’i çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de çocuksuzum. Terekeni bırakacak kimse olmadığında, geçmiş daha önemli oluyor gelecektense. Kahvemi içiyorum, çikolatamı yanıma alıyorum. Suyunu da yanında götür dediğinde, bardak suyun çantama dökülebileceğini söylüyorum. Bunun üzerine şişe suyu veriyorlar yanıma. Alıp çıkıyorum ben de.

Atiye’nin Yeri bakkal dükkanının ismi. Atiye evde olduğundan, bu bakkal dükkanını, Midyat-Savur minibüslerini, karşıdaki hafriyat dükkanını da işleten ve ne yazık ki pek çok insanla karşılaşmaktan onun da ismini unuttuğum bakkalla oturuyoruz minibüsüm kalkana dek. Bir soda açıp getiriyor. Kızının tayini Bandırma’ya çıkınca, bir de torunu olunca görmeye gitmiş ama zor kaçmış apartman katından, karşı komşun dibinde, ayağını basacak toprak yok, her yer betondu diyerek. Savur’da olmaktan, Savur’lu olmaktan son derece memnun. Burada ölürüm artık diyor. Ben nerede öleceğimi bilemiyorum mesela. Kimi insanın rutin geçen hayatı değişmez kolay kolay, değişmesi hususunda bir olay cereyan etmediği gibi, kendileri de değiştirmek için gayret etmezler. Doğup büyürler bir yerde; ölür giderler aynı yerde. Benim ne öleceğim yer belli bundan böyle, ne de huzur bulabileceğim yer. Gelecek muğlak her şekilde.

20180418_163427-01

NOYANLAR VE ELİZ, MİDYAT : Midyat’ta Süryani esnaf çokken ve hazır gelmişken, mutfaklarından da tadarım diye düşünüyorum. Fakat çoğu lokanta kapanmış olduğundan, en nihayet Antik Cafe’ye doğru gidiyorum karakolun karşısında yer alan. İçeride hiç durmadan telefonla konuşan bir adam ve karşısında yaşını yüzünü göremediğimden kestiremediğim bir kadın var. Onlar kahvaltı ediyorlar. Bense Eliz ismindeki hanıma Süryani mutfağına ait yiyecek neler olduğunu soruyorum. Şam böreği ve içli köfte diyor. İçli köfte her yerde var, ben yağda kızartılan Şam böreğini sipariş ediyorum. Bu arada Süryani esnaf ve genel olarak tüm Süryaniler son derece kibarlar. Erkekleri centilmen, kadınları da nazik. Müşteri olarak, her şeyden önce bir insan olarak size çok normal davranıyorlar(ben ne esnaflar gördüm demeyeceğim, ama gördüm). Neden çünkü az ve azınlıktalar ve hem aile  hem de cemaatleri içinde iyi ve doğru düzgün terbiye alıyorlar. Hiç şımarık Süryani görmedim mesela. Gören gördüm desin. Diyemez; çünkü görmez, göremez. Nitekim Eliz nazikçe diğer masaya doğru gidip çay alır mısınız dediğinde, yerinde oturan bay hanzo koy diyor ayı ayı. Eliz bozuluyor ama belli etmiyor, ben bile bozuluyorum ve umuyorum sana koyarlar diyorum içimden. Böyle bu ülke. O yüzden nazik esnaf gördüğünde bile şaşırıyor insan bu doğru olamaz diye.

20180418_122312-01

20180418_130722-02

Bundan sonra aradığım hiçbir şey yok. Sadece fotoğraf çekmek gayretindeyim. Ara sokaklardan birinde sarı saçlı bir kızla karşılaşıyorum. Gelin sizi bizim yerimize götüreyim diyor ve bende her zamanki gibi takılıyorum peşine. Anneleri bahçeyle uğraşıyor dışarda. İki kız kardeşin işletmeciliğini yaptığı bir çeşit halk evi burası. Noyanlar Kültür Evi olarak geçiyor adı. Hanımlara kumaş boyama, dikiş nakış kısaca el işi dersleri veriliyor imiş. İçeride de bu el emeklerini sergiliyorlar. Aysel ve Ayşe Noyan kardeşler burası için didinmiş durmuşlar yıllar boyunca. Çevre baskısı yaşamışlar ama vaziyeti idare ederek bugünlere de gelebilmişler. İki gün boyunca gidiyorum yanlarına birkaç saatliğine de olsa. Her gittiğimde Ayşe’yi yemek yerken buluyorum. Mahçup oluyor her geldiğimde onu yemek yerken bulduğum için. Son derece zayıf olduğundan dünyaları yiyebilir. Sorun yok yani. Kursiyerlerde gelmeye başlıyorlar bir iki. İzmir’den tayini çıkmış gelmiş Ağrı’lı öğretmenin yine Ağrı’lı olan eşi, okulu bıraktığı halde içinde ukte barındırmayan güzeller güzeli Mardin’li bir taze. Bu sefer olmadı ama bir dahaki sefere Midyat’ta kalacağım. Savur ve Midyat benim kıymetlim. Özellikle Midyat’ta pek çok bacı tanıdım ve Doğu’da etrafında kadınlar olduğunda kendini daha bir güvende hissediyorsun her zaman bir kadın olarak.

20180418_105051-01-01

20180418_115503-01

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

 

 

20170927_145611-02
SAVUR

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

2013 yılının ılık bir Eylül ayında çıkmıştım yola, son defasında. Öğleden sonra bindiğim otobüsten yine ertesi gün aynı saatlerde yarı uyuşuk, uykusuz, şaşkın bir vaziyette inmiştim. O defasında Urfa’da inmiştim, nasıl sıcaktı anlatamam. Şimdi uçakla Mardin’e gidiyorum. Ne mi değişti? Aradan geçen dört sene beni yaşlandırdı. Sırt çantası taşımak zor geliyor. Yirmi küsur saatlik yolu çekmek de. Bu yüzden sabah uçağıyla gidiyorum, elimin altında da benimle zıtlaşıp duran tekerlekli valizim var. Bir şeylerin ters gideceğinden haberi varmışçasına geliyor peşimden, sonunda da kırılıyor zaten. Ama bilirim ki çok kahrımı çekmiştir, beraber gittiğimiz her yerde. Benim küçük küheylanım, yanımda nerelere nerelere gelmemişti ki! Dolayısıyla bir ufak ameliyat geçirecek geri döndüğümüz zaman ve eskisi gibi olacak umarım. Sanki çekeceklerinin bilincinde, beni götürme der gibi bir hali vardı bir gün öncesinde. Benim kolay kolay iflah olmayacak bacağım da aynı gün benzer sinyaller vermişti. İlk defa düştüm. Aslında çok düşerim de… yola çıkmadan bir gün önce düştüm bu sefer, bu bir ilk ona göre. Şiş bir dizle sıcağı sıcağına döndüğüm evimde iyi olacağım telkinleriyle hazırlandım durdum, ama neticede yaralı ve mikrop kapmış bir bacak taşıdım durdum beraberimde. Güneydoğu’da doktor doktor gezdim bir yandan. Yaralı bacağım, kırık valizim, plansızlığım ve çeşit çeşit merhemlerimle, tam ben kendime acıyacakken, hayat acımayınca bir anlamı kalmıyor ahlanıp vahlanmanın ne yazık ki. Valizimin içi, oksijenli su, şişe şişe tentürdiyot ve batikon, pomad, sargı bezleri, tamponlar, bir şişe şifalı şurup, en nihayet kavanozun içinde taşıdığım dört sülükle doldu taştı git gide. O kadar çaresizdim yani. Alternatif tıp yerine alternatif sürüngen denedim en nihayet. Gaziantep, Bakırcılar Çarşısı’ndaki bir aktardan tanesi iki buçuk liradan aldğım dört sülük hayatımı kurtardı. Şurubu içmekten korktum, sülükle can buldum. Babaannem yapardı rahmetli, benim de ruhum yaşlanmış besbelli. Her neyse, herkes patlıcan kuruları, fıstıklı baklavalar, çeşit çeşit baharatlarla bavul doldururken, ben dört sülükle döndüm Gaziantep’ten. Valizimin içindeki hal böyleyken, Güneydoğu nasıldı diye soranlara şu cevabı vereceğim fazla uzatmadan; bir zamanlar, bölgede bulunduğum zamanlarda patlak vermiş olan Suriye’deki iç savaş ve bize sirayet eden mülteci sorunu, sonrasında ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar, ablukalar ve de Sur’un çilesi bölgeyi gidilemez hale getirmiş; bizi de, bulunduğumuz yerden, yazılmış senaryoların izleyicisi etmişti. Filmin sonu ise hala belirsiz. Hiç bitmeyecek gibi duruyor. Bir taraftan durulsa, bir taraftan coşuyor. Bir film olsaydı eğer, tür olarak dram, gerilim ve korkuyu barındırıyor olurdu bünyesinde. Yer yer hepsi birbirine karışsa, iç içe geçmiş olsa da, dram yanı ağır basıyor her fırsatta. Ortadoğu mutlu sonların toprağı olmadı hiçbir zaman. Bundan sonra olması da mümkün görünmüyor. Bunun böyle olmasını halklar mı istiyor, politikacılar mı? Masaların üzerinde çok daha büyük masalar var ve onlar ne isterse o oluyor. Hakikat böyle olunca da, diren diren yollar yokuş’a çıkıyor.

20170927_141729-02
Savur

20170927_144221-02.jpeg

UÇUŞ BOYUNCA :

Rötarsız kalkan uçakta, isminin Ayşe olduğunu sonradan öğrendiğim, Mardin’in Ömerli İlçesinin, Çimenlik köyünden, annesi pencere tarafında oturmuş sessizce bulutları izlerken, ben de diğer yanda kızının ağzından aile hikayelerini dinlerken buluyorum kendimi. Güçlü kuvvetli bir kadın Ayşe. Kırklı yaşları aşındırmaya başlayalı biraz zaman geçmiş, konuşkan bir tabiatı, kendinden ve tarihinden bahsetmekten mutluluk duyan bir hali var. Kalp gözü açık, algıları açık. İki çocuğu ve kocasıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Ona kalsa köyünde yaşayacak temelli ama şartlar el vermiyor. Kocasının işi, çocukların okulları, bekarlıkları var önünde. Hem Kürt, hem Arap, hem de Süryani kanı taşıyor. Zor değil mi, diyecek olursanız, çeşit olmuş, değişik olmuş onunkisi de. Bana sen nerelisin diyor, ben tek bir yerli değilim diyorum yani karışığım. O oradan, bu buradan, onun osu oradan, busu buradan… Benim yerlerim dağınık, Ayşe’ninse işler kan kısmında karışıyor. Ben tam olarak nereliyim, hiç bilmiyorum. Üzerindeki yarım kollu t-shirt’ü gösterirken, Kürdün gözü aldadır diyor. Kırmızı en sevdiği renk. Ben de severim acı kırmızıyı. Sadece yaş aldıkça, iyice karalara bürünmek geçiyor içimden. Yaşlandıkça bir ferahlık geleceğine, kararıyorum galiba ben gittikçe. Mevsim itibariyle pekmezli cevizli sucuk yapma zamanı geldi çattı, bağbozumu var şimdi diyor. Ahh…diyorum, Süryani şarapları ne harikadır. Gülüşüyoruz. İçim bir an ferahlıyor sanki. İki saatlik yol konuşa konuşa sona eriyor. Beni havaalanından köylerinin muhtarının minibüsüyle şehre bıraktırıyor. Köye gel diyor ama ben henüz gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum. Dizim çok ağrıyor, ne yapacağımı çok bilmiyorum aslında. Bu dizle programımı yavaşlatmam gerek ama vakit kısıtlı olunca durup düşünüyorum ister istemez. Ne yapak, ne yapak?

Mardin havaalanına indiğimde kendimi Akabe’deymiş gibi hissetmiştim. Galiba son defasında Ortadoğu’da Ürdün’de bulunmuştum. Ovanın orta yerine, hatta bir çöle inmiş gibi hissetmem ondandı. Bayıcı bir hava ise dışarıda beni bekliyordu. Yeni Mardin’se yine yeni inşaatların merkezi olma yolunda ilerliyordu daha büyük adımlarla. Alçak alçak ovalara, yüksek yüksek evler kurmuşlar, kuş gibi kuş gibi de içine girmiş oturmuşlar. Ben gidiyorum dedim kendi kendime; asıl, gerçek, değişmez, özünü koruyan Eski Mardin’e. Telkarinin, tatlı şarapların, tarihin dokusunun korunduğu, kadim dinlerin başkenti, Mezopotamya’nın kalbine, ben gidiyorum gerçek Mardin’e.

20170927_142350-01

20170927_135658-01
LÜTFEN PARK ETMEYİNİZ. RİCA EDİYORUM.

İLK DURAK : SAVUUURRRR

Kadim valizim otel odasında, kadim düşünceler başımda, kadim sözcüğünün büyüsüne kapılmış vaziyette takıntılı takıntılı düşüyorum yollara. Savur’a gidebilmek için semt garajına gidiyorum. Biletimi alıyorum, bekliyorum ki minibüs gelsin. Gençten bir oğlan kendi çapında beni sorguya alıyor. Nereliyim, nereden geldim, neden geldim(deli miyim, dudu muyum, ajan mıyım, Lawrence’ın uzaktan hısım akrabası mıyım, neyim), memur muyum, öğretmen mi, doktor mu hemşire mi? Bense tek bir şeyi merak ediyorum, Savur’da bir restoran bulabilecek miyim acaba karnımı doyuracak! Kahvaltı etmedim, öğle yemeği de yemedim, bir süre daha da yiyemeyecek gibiyim. Neyse ki restoran varmış. O sırada dolmuş geldi haydi toparlanın diyorlar. İçtimaya çağrılmışızcasına ilerliyoruz büyük bir ciddiyetle beyaz araca doğru. Gidiyoruz gitmesine de, çoktan dolmuş minibüsün içinde bana bir küçük pembe tabureyi gösteriyorlar oturayım diye. Derhal cırlıyorum ben de. Cırlamam saygıyla karşılanıyor ve derhal eşi ve kızının yanından kalkan bir başka genç adam koltuğunu teslim ediyor bana nezaketle karışık mecburiyetten ötürü. Emanete sahip çıkıyorum ben de. Tüm yolcuların benim cırlamamdan hemen sonra bir başka ortak sorunları daha var önlerinde. O da insani şartlarda yirmi beş kişilik insan kapasitesine sahip minibüsle tek seferde 35 yolcu taşıma gayretleri. Mini mini tabureler, ayakta beyler ve de yine sığmayan yolcular. Şoför bıçkınlıktan ve bitirimlikten ölecek ölürse. O da şunu yapmakta buluyor çareyi: önü beşliyor. Tam beş adam ön tarafa sığıyorlar. Bir tanesi kucağına mı oturacağım diyor. Hayır diyor, şoför koltuğunu paylaşacaklarmış. Paylaşıyorlar da. O halde bizi sağ salim getiriyor ya Savur’a. Pes. Bilmem yöre insanının karakteri hakkında, dayanıklılığı, sabrı ve azmi konusunda bir fikriniz olabildi mi? Burada çok başka kanunlar işliyor. Herkes kafasına göre hareket ediyor, siz de dışarıdan gelen bir yabancı olarak kayıtsız şartsız kabul etmek durumunda kalıyorsunuz bu durumu. Ayakta kalan iki adam bir saati aşkın süren yolu dört büklüm geliyorlar sıcakta. Bir tanesinin ter burnundan damlayacak ama mendil uzatırsam yanlış anlaşılacağımı düşünerek, böyle bir girişime teşebbüs etmiyorum. Beşli koltuktan bir adam kullanılmış, sümüklü mendilini uzatıyor cömertçe. Sarışın, mavi gözlü çocuk fırlatıyor kirli mendili ve damlayan terleriyle yaşamayı yeğliyor çaresizce. Aracın içindeki nüfus git gide azalırken, yanıma oturuyor tutulmuş vaziyette. Savur’a yeni girmişken fotoğrafını çektiğim tek ev anneannesinin evi çıkıyor. O bizim diyor şaşkınlıkla, ben evi fotoğraflarken. Nazik anneannenin evinin önüne park edenlerden sıtkı sıyrılmış olsa gerek ki, evimin önüne park etmeyin, rica ediyorum diye yazmış ya da yazdırmış bir güzel. Nazik anneannenin nazik torununa da soruyorum derhal, çok aç olduğumdan, etrafta bir restoran olup olmadığını. Var diyor ve beni Savur’un galiba tek restoranının önünde indiriyor. Açlık çeke çeke giriyorum kapısından içeriye. Bomboş masalar, boşaltılmakta olan tencerelerle karşılanıyorum. Ne yemek var diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Yanında diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Aşçı ya da garson ya da hem aşçı hem garson hem lokanta sahibi, gençten bir oğlan karşı çaprazımdaki dolabın üzerine oturup bana bakıyor. İnsan, hayatında, garip anlar yaşar ve bu, o garip anlardan biri oluyor benim açımdan. Uzay gemisiyle getirilip, Savur’a bırakılmış bir varlıkmışım gibi izliyor beni. İlk önce bana böyle ağzı açık bakan birinin karşısında yemek yiyemeyecekmişim gibi gelse de, güvece yumulup unutuyorum tüm dünyayı. Karşıma geçip beni izlemesi önemsizleşiyor bir süre sonra. Güveçte etli patlıcan harikaydı bu arada.

20170927_142421-01.jpeg

20170927_154100-02-01
Savur, MARDİN

Savur, Mardin’in en enteresan ilçelerinden biri imiş gerçekten. Sokaklarında sadece “erkek” insan görebiliyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar bile “erkek” çocuk. “Kız” çocuklar hep evde. Erkekler hep sokakta. Onlar hep evde. Hacı Abdullah Bey konağına gelin gelmiş teyze ve bir süre sonra eve gelen gelini, burada hiç çarşıya gitmediklerini, bir ihtiyaçları olduğunda evin beyini arayıp ekmek getir, et getir, süt getir diye talimat verdiklerini anlatıyor. Teyze tam dört yıldır hiç çarşıya inmemiş. Gelini ise gezmeye, çarşıya anca şehre indiklerini söylüyor. Hal böyle olunca ve dört bir yanım sırf erkekle dolunca, ne yaptınız kadınlarınıza diye soruyorum çarşıda oturan adamlara. Beni getiren minibüs şoförünü yakalıyorum oturduğu yerden. Kadın yok mu hiç diyorum; vaaarrr diyor, evdelerrr diyor. Amazonlar’ın arasına düşsem de benzer bir tepki verirdim gibime geliyor erkek yok muu, ne yaptınız erkeklerinize diye. Ama en güzeli, en doğrusu kadınla erkeğin bir arada durduğu, birbirine yabancılaşmadığı ortamlar. Bu ülkede sanayileşmenin olduğu ya da turizme açık sahil kentleri dışında bu normalliği yaşamak çok nadir bulunan bir durum benim bütün gezilerimden anladığım kadarıyla. Görmeye görmeye şaşkın şaşkın ya da ne yapacağını bilmez bir halde, şuursuzca bakıyorlar erkekler karşı cins’e. Hatta görünce gözlerine inanmayanlar bile var. Kendisinin farkında olmadığı ama vahşi bakışlar taşıyan birçok erkek görerek tamamladım bu son gezimi de sayelerinde.

20170927_142553-01
SAVUUURRRR, MARDİN

Sokak aralarında fotoğraf çekmek için dolaşıp dururken, evinin önündeki kesilmiş odunları modern sanat adı altında fotoğraflamaya çalıştığım aynı evden yükselen olgun bir erkek sesi ne yapacaksın o odunları çekip çekip de diyor alaylı bir şekilde. Birileri gülüyor bana. Bu iyiye işaret diyorum. Başımı kaldırdığımda sesin sahibinin dev cüssesi ve misafirperverliğiyle karşılanıyorum. Biz onları kışın yakacağız zaten ki diyor. İçimden siz yakmadan son bir kez fotoğraflayayım istedim desem de, hak veriyorum kendisine. Beni ılgıt ılgıt değil de küfür küfür esen bahçesine çağırıyor. Fakat zaten geç kaldığımdan ne çay ne de kahve içecek fırsatım yok diyorum. Bana gidip görmem gereken yerleri tarif ediyor. Söylediği yerlere ben zaten gittim, çok ıssızdı ürktüm diyorum. Burada bir şey olmaz diyor. Doğrudur. Uzaktan kale gibi görünen konaklarına onun sayesinde gidiyorum. İstersen bizim hanım da gelsin seninle diyor ama hanım pek istekli görünmüyor benimle dağ taş dolanmaya. Zaten ben de yanımda insan “erkek” ya da insan “kadın”la gezemiyorum. Alerjim nüksediyor insan’a karşı, duyarlılığım, bazen de duyarsızlığım artıyor birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça. Hal böyle olunca, yollar bana yoldaş, sırdaş. Nasıl ki Hacı Abdullah Bey Konağı’na gelin gelmiş teyzenin meskeni o konak olmuşsa,  benim meskenim de yollar bundan sonra.

20170927_143018-01.jpeg
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150028-01
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150405-01
Hacı Abdullah Bey Konağı

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: