DÜNYA ÜZERİNDE SONSUZ BİR GAYRETLE YÜRÜYEN İSPANYOL’UN HİKAYESİ VE AKABE/ÜRDÜN:

image

MARCUS:

“Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken çok ama çok canı sıkılan insanların yaşadığı diyarlar varmış. Onlar bilmese de bu insanların yaşadığı diyarlar değilmiş can sıkıntılarının nedeni, kendilerinin de bir isim koyamadığı kendilerinden ve kendiliklerinden, derinlerindeki bir yerden, huzursuz ve kopmuş bir parçalarından kaynaklı bir şeymiş can sıkıntılarının gerçek nedeni. Daha çok derinleşip, kendi içinde onca yolu almaya bir ömrün ve bir fani sabrının yetmeyeceğini düşünerek başka başka yollar denemeye karar vermişler farklı diyarlar mensubu bu bireyler kendi kendilerine. Bunlardan biri ve en hakikatlisi olan için bir isim bulmuşlar aciliyetle doktor tavsiyesiyle, iç sıkıntısı giderici hap niyetine, imkanlar doğrultusunda belli sıklıklarla yapılması için de otoritelerce. Bu haptan düzenli olarak kullananlara “seyyah”, fiilin kendisine de “seyahat” adını vermişler. Kısa sürede bağımlılık yaratan bu fiil uğruna yollara düşmüş insanlar, kilometreler akmış durmuş ayaklarının altında. Bir bilinmezin peşinde, yok olmak pahasına, çok olmak adına; yeni yerler, yeni diller ve dinlerin erbaplarını keşfetmek için en uç, en tehlikeli, en alçak adamların, en şanssız kumarbazların, en tehlikeli yobazların arasına girmişler korkusuzca. Az sonra anlatacaklarım benim hikayem değildir. İş benim hikayem olmaktan çıkmıştır çünkü. Bu hikaye Marcus’un hikayesidir. İspanya’nın kuzeyindeki evinden bundan beş buçuk yıl önce çıkmış, henüz daha dönememiş,elli beş ülke gezmiş, önündeki bir buçuk yıl boyunca da bu sayıyı yüz’e çıkarmak gayretindeki Marcus’tur gerçek kahramanınız bundan sonra. Ürdün benim için Marcus’tur. Marcus’sa yeryüzünde ya da gökyüzünde ya da ikisinin orta yerinde hiç var olmamış ufuk çizgisidir yaklaştıkça uzaklaşan ve ele avuca sığmayan.

Hayatı boyunca karşılaştığım ve maalesef çok az zaman geçirebildiğim ve bundan büyük pişmanlık duyup, bunu bir nevi kısmetsizlik addedip kendi kendimi yediğim ama aynı zamanda benim en büyük şanslarımdan biri olduğunu anın tazeliği geçip solduktan ve ben olayları kendi mantık süzgecimden geçirdikten sonra kavrayabiliyorum nihayet. Bizim kendisini bıraktığımız otobüs durağında Amman’a gitmekti amacı Marcus’un. Oradansa Güney’e inecekti yani Afrika’ya, sınırlı imkanları ama sınırsız aklı ve coşkusuyla. Çook eski zamanlara götürdü beni halleri çok sonra ilk karşılaştığımızda hissettiğim korkuyu üzerimden attıktan sonra. Eski zaman ermişleri için şimdi ermiş, evliya diyebiliyoruz. Oysa ki bu insanlarla aynı dönemlerde yaşıyor olsaydım, dönemlerinin çok çok üzerindeki akılları ve gayretleriyle tıpkı Marcus’a karşı ilk anda duyduğum korku ve garipseme dolu hislerin aynısını duyacaktım belki de, kim bilir? Herkes zamanında hiçbir şeydi belki de, kim bilir?

Bazen bir yere tek bir kişi için gelmiş ya da gönderilmiş olduğunuzu hissedersiniz. Bu kişi sizin sevgiliniz filan olmayacaktır. Zaten her biriniz bundan çok çok uzaksınızdır. Birinizin göreceği elli küsur ülke, ötekinin yazmakta olduğu bir roman vardır kafasında her sabah onunla beraber uyanıp, gün boyunca kurgulaya kurgulaya arayış içinde hayattan koptuğu. Ama keşke on beş dakikadan daha uzun bir süre geçirebilseydim Marcus’la. Bazen bir cümle belki de bir kelime kalır akıllarda, o bir cümle hayat kurtarır, sizi yaşama bağlar, boğulduğunuz sığlıklardan bir nefes gibi uzanır ve tutuverir sımsıkı bırakmamacasına. O cümlenin kimden geldiği ise sizin için çok mühimdir. O kişiyi asla unutmazsınız. Yan çadırımda mışıl mırıl yatmakta olan Marcus’u elinde balta, gecenin bir vakti üzerime saldırır mı acaba diye sabaha kadar uykusuz duraksız beklerken ve ondan ölesiye korkmuşken, sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola düştükten ve on beş dakika boyunca nefes almadan konuşmasını dinlerken ve o tam arabadan inerken gel bizimle derken bulmama kadar geçen sürede çok çeşitli duyguları, mevsimsel geçişlermişçesine hissediyorum şimdi ince ince. Kış oldu yaz, sonra da sonbahar oldu o gidince. Arkasından bakıyorum uzun uzun. Elinde bastonu aksayarak geçiyor karşıdan karşıya. Gecenin karanlığında Kayzer Şoze aramızda diye düşündüğüm adama bakıyorum ve ayıplıyorum kendimi. Gittiği durakta oturmakta olan iki kız var ve Marcus konuşuyor kendiyle. Kızlarsa ağızları bir karış açık onu dinliyorlar, hayatta böyleleri de varmış dercesine. Ve evet Marcus Kevin Spacey’e benziyordu ve ne benim ne de sizlerin Marcus’la henüz işi bitmedi.

AQABE:

20141119_093729

Aqabe ve genel olarak Ürdün böyle sanıyorum; kadınlar için kolay yaşanacak bir yer değil. Erkekler sürekli yabancı kadın turistlere bakıyorlar sanki altmış yedi ekran televizyonmuşunuzcasına. Onların gözünde önemli bir drama değilsiniz. En fazla kafa yordurtmayan, gelgeç yarışma ya da eğlence programı konumundasınız. Sabit bir televizyonsanız eğer bu durum canınızı sıkabiliyor. Tüm taksiler, arabaların içerisindeki Araplar ıslıklar çalıyor, öpücük atıyor, olmadı gel gel yapıyorlar(Nereye gideceğimi bileyim, hemen geleyim!) Gündüz gündüz. Çok tuhaflar. Marketlerini geziyorsunuz seksenlerdeki taşra bakkallarını andırıyorlar. Bu insanlar kapitalizm kelimesinin anlamını bilmiyorlar. Kapitalizm de onları. Aradaki uçurumun kaynağı para değil. Bir uçurum varsa eğer kadınla erkek arasında var. Saçı açık olan kadınlar da var tek tük. Bunu bana neden tatil için burada olduğumu soruşlarından anlıyorum. Onlara çok yersiz geliyor ve evet haklılar çünkü çok paran olsa İstanbul’da yapabileceklerin sınırsızken, burada Wadi Rum ve Petra’dan başka görülebilecek bir şey maalesef ki pek yok. Bir de Kızıldeniz pırıl pırıl. Gezilebilinecek cazip bir yer şehirde yok. Bir kez daha görüyoruz ki günümüz taş taş üstüne koymadan geçmişin meyvelerinden besleniyor, vermeden almayı seviyor herkes bir kez daha. Bunu da kadınların içlerine hapsoldukları burkalardan anlıyorsunuz. Çok gereksiz bir erkek zulmü var sanki ve aslında hiç olmayadabilir. Çünkü Araplar neşeli ve güleç insanlar. Hemen her şeye gülüyorlar.

Yalnız din değil, tüm dünya, olanaklar ve olanaksızlıklar istismara açık insanlarca. Toplumun her alanında bunu kullanan erkeklerin kalın ve kaz kafaları baskın maalesef bu topraklarda da. Zihniyeti değiştiremezsen, neyi değiştirebilirsin ki? Eline bir sürü para sıkıştırdığın kadın göçebe çadırından çıkar ve bir apartman katına yerleşir. Değişen şey dizlerini bükmeden oturduğu bir alafranga tuvalet olur. Artık bez yıkamaz olur, elinin altında deste deste prima çocuk bezi olur. Soğanlarını geçirdiği bir rondosu, sadece çamaşırlarını asmak için kullandığı da bir leğeni olur. Gene bir adamın dört eşinden biri olur uslu uslu sırasını beklediği. Buna rağmen ne kadar doğru bilemiyorum ama Bedevi eşler iyi anlaşırlarmış kendi aralarında, koca kıskanırmış eşlerini her biri ayrı ayrı çadırda yuvasını kurmuş olan. Koca düzenli olarak ziyaret edermiş eşleri. Adil olmazsa vay haline. Sizce de adil değil mi? Eğer kadınlardan biri aldatırsa kocasını bir kurşunla bitermiş hayatı. Sizce de adil değil mi(Deal is deal)? Burası bir krallık ve evet; “King is a king and a queen is a queen.”

image

Bir kez daha ama son kez değil Atatürk’ü saygıyla anıyorum. Hem kurnaz hem kurmay bir adam(İlber Ortaylı’dan alıntıdır, Tüyap’ta enteresan enteresan konuştu gene), ben henüz hiç mücadelesini vermezken bahşetmiştir bana rüzgarda özgürce savurduğum saçlarımın paha biçilmez değerini. Maya’ları araştırmak için yollara düşen, Yemen’e giden, konu komşu ve kendi ülke coğrafyasına ve insanlarının mizacına hakim bir adam Avrupalılaşmaktan başka çare bulamamış meğer. Yapmış, yapabilmiş, belki de Nebatiler gibi yok olmaya yüz tutmuş bir İmparatorluktan bir Cumhuriyet kurabilmiş. Kadınlar için, çocuk kadınlar için, bilim için, insanlık için, ülkesi için ve evet en çok da kendisi için yapmış, yapabilmiş, başarmış. Tanrı’nın seçilmişleri vardır saklandırıldıkları yerlerde beklerler ve çıkıverirler yerin altından bir gecede. Yırtın, paralan, hiç sevme istersen, ölsün de, yok olsun de, haksız de, ondan hıncını alamayacaksındır ne yaparsan yap. Ne imparatorluklar kuruldu ve yıkıldı, Ürdün’ün görünüşte dünya güzeli bir kraliçesi var ama kadınlar eteklerine basa basa yürüyorlar, serinlemek için denizin içine ayaklarını uzatabiliyorlar sadece erkekler göbeklerini kaşırken. Ve dünyanın neresine gidersen git Cumhuriyet’ten daha iyi bir yönetim şekli yok. Din toplumsal bir araç olmalıydı barış için, yönetim şekli değil. Bizler birer Suudi’ye dönüştürülmeye çalışılıyoruz, bir Kuveyt’liye, bir Fas’lıya belki de. Tanrı’nın sözlerini içeren Kur’an bir yana, bizler -hepimiz- birer Arap değiliz neticesinde ve Araplaştırılmaya çalışılmamız çok manasız bence. Burada sorulması gereken soru şu kim daha mutlu ya da kim daha az yozlaşmış? Ben Cumhuriyet mutluluk getirir demedim ki. Belki de özdeğerlerini bizim kadar kaybeden bir başka millet daha yoktur yeryüzünde, kim bilir?

20141122_141102

Aqabe mi nasıl? Sokaklarında ilgisizce ve rahat rahat gezebileceğim bir şehir olamadı maalesef(bakkala biriyle gidilemeyebilir her zaman). Ama önümdeki halk plajından deniz kenarına indiğimde plaj esnafının tekne ya da kola tekliflerinden bir parça kurtulabilmek için ayaklarını denize uzatmış dört Ürdün’lü kadının yanına oturduğumda tüm ikramları kabul eden Marcus’u anarak sırasıyla Ürdün çekirdeği(ben o ismi taktım), yarım elma, bir ıspanaklı börek ve yarım , narımı yiyip aralarında tek İngilizce bilen kadının sorularını sabırla cevapladım ben de. Evet Turkiya, evet bekarım, evet isterim, evet yerim, vs. Yemeğini paylaşan bir millet bulmak zor artık bu dünyada.

Aqabe Gulf Otel’de kaldım, merkezde. Her yere beş dakikalık yürüyüş mesafesinde ulaşabiliyorsunuz ve booking.com’da bahsedildiğinin tersine oda temizliğinde hiçbir problem yok, personel güleryüzlü ve sıcak.(Noime, Noha, Hisham Al- Abdullah ve Bridgetravel’dan bir kız bir de oğul sahibi Abdurrahman Muhaisen). Noime Filipinlerli. Rovers Return’ün servis elemanları da. Noha ise evlenerek İzmir’e yerleşmiş kızkardeşini ziyaret etmek için hem İstanbul’a hem de İzmir’e gelmiş.Toplu taşımacılık nasıl diye sorduğumda bana burası İstanbul gibi her istediğin zaman, her istediğin yere otobüs bulabileceğin bir şehir değil demişti. Haklı çünkü sadece turist otobüsleri var görünürde ve itiraf etmeliyim ki sokaklarda gezen fazla insan yok. Fas’taki rehberin dediği gibi Araplar kendi içlerine dönük yaşıyorlar ve fazla gezmiyorlar. Gezenlerse genelikle erkek. Kaldığım otelin lobisinde otururken arka masama gelen kalabalık kadın topluluğuna sesleniyorum ve Filistin’den geldiklerini öğreniyorum. Onların arasında da Türkiye’ye gelmiş olanlar var. İngilizce bilen kızları bize tercümanlık yapıyor. Sürekli gülüyorlar. Kendi domuzluğuma bakıyorum ve bir de sürekli bombalar altında yaşamak zorunda kalan bu kadınların neşesine. Onlara baktıkça nedensiz bende gülüyorum. Karşılıklı gülüyoruz. Seviyorum Arap kadınlarını ve meraklı meraklı adımdan önce medeni halimi soruşlarını. “Evet bekarım, hayır çocuğum yok, evet hiç evlenmedim.” Bizim ülkemize de gel diyorlar. Kolay değil diyorum İsrail vizesi almak. Bir yer bir devletin tekelinde olmamalı ama gel de anlat bunu İsrail Konsolosluğuna. Filistinli kadınların arkasından otobüse binişlerini izliyorum. Bir kamyon dolusu alışveriş yapmışlar ve otobüsün bagajı bir anda battaniye, yatak örtüsü ve muhtelif kumaşlarla doluyor.

20141119_144323

20141122_153815

WADI MUSA VE PETRA:

“Ah şu Nebatiler, dünyayı kendilerine hayran edip sonra ise kendilerinden mahrum edip yok olup gittiler.”

20141121_114641

image

image

Bir olağanüstülük görmek isteyen herkesin ve hatta hiç beklentisiz bir sürü insanın aklını başından alabilecek bir güzellik ve ihtişamdı gördüğüm Wadi Musa’da yer alan Petra Antik Kenti. Ticaret yollarının birleşme noktası, Çin’den Roma’ya uzanan coğrafyanın orta yerinde bir durak, bir vaha belki de. Uzuun bir vadinin ortasına Rodin’in kumaşından bir sürü Nebati’nin nakşettiği Hazine karşınıza çıktığı anda ne hissedeceğinizi bilemez oluyorsunuz. Burası bir anıt mezar aslında. Fotoğraflarda gördüğünüzün aynısı ama yakından çok daha ulu. Ezici bir üstünlük karşı karşıya olduğunuz. Ne Efes, ne Keops, ne de Kolezyum. Siq’in içinde kıvrıla kıvrıla yol alırken bir anda karşınıza çıkan at arabaları mı sizi tarih öncesine götüren, bir kilometre boyunca aldığım uzun yol mu acaba beklentilerimi kışkırtan, adrenalinimi arttıran? Yoksa rengini aldığı gül kurusu topraklar mı? Söz konusu olan başka bir şey. Bir cevher karşınızdaki ve sırtını dağlara dayamış siz ona hayran hayran bakarken, o göz ucuyla bile dönüp bakmıyor ve tıpkı sırtını dayadığı kayalar gibi sessiz ve ulaşılamaz ama işçilik değil sizi tek kendisine hayran bıraktıran. Her şey doğru yerde birleşmiş. Saf bir zevk ve kabiliyet, doğru renk, doğru ışık, doğru coğrafya. Tanrı bana gülüyor olabilir mi acaba şu anda hep yaptığı gibi, ben neden neden diye paralanırken? O böyledir ve biz şikayet etmemeliyizdir asla çünkü biliriz ki isyan ettikçe işler iyice sarpa sarar ve onun ayaklarına giden yine biz oluruz defalarca, ama asla son kez değil.

image

En doğru mevsimlerden biri sonbahar Petra’yı gezmek için ama yine de sıcak. Vadide ilerlerken serin serin esmekle beraber, deve ya da eşek ya da sıpa ya da at ya da dört ayaklı fantastik ve otantik bir binek hayvanı tercih etmezseniz eğer diliniz dışarıda tırmanıyorsunuz bir sürü başka güzellikleri görebilmek için. Benim ikincil hayran kaldığım El-Deir’e çıkmak hiç kolay olmamakla beraber, eriştiğinizde iyi ki gelmişim diyorsunuz. Değiyor çünkü. Hazine’nin el işçiliği daha iyi olmakla beraber, benzer The Deir’de Nebatilerin en görkemli çalışmalarından biri. Sürekli başıma peydah olmuş üç küçük eşeğinden birine binmem için bana ısrarlarda bulunan Bedevi çocuktan çok şey öğrenmekle beraber gereksiz ısrarı bir süre sonra canıma tak ettiriyor ve istemiyorum diye kaçarken imdadıma İngiliz çocuklar yetişiyorlar. Aralarında en uzun ve itiraf etmeliyim ki en yakışıklı olan beni kurtarmaya çalışırken ayağı takılıyor ve o tökezlese de sayesinde kurtuluyorum yerli Indiana Jones’dan. Nereli olduğumu soruyor ve Turkey cevabımı asla Turkiya olarak değiştirmeden meraklı arkadaşlarına “Turks” diye iletiyor iyi günler diledikten sonra. Hem kahraman, hem yapışkan değil. Üç gündür karşılaştığım en iyi muamele ve bu beni gülümsetiyor. Mozaikleri ise Fransız bir grupla geziyorum. Kendimi kaybedip onların grubuna dahil olduğumu neden sonra anlıyorum. Silkinip kendime geldiğimde grubun en genç üyesi olduğumu görüyorum. Tanrım grubun en genç üyesi yapmışsın beni ve hepsi o kadar yaşlı ki!  Nazik Fransızlarla nazik nazik ama nefes nefese konuşuyoruz. Ne tarafa doğru gittiklerini soruyorum. Bedevi mağaralarına doğru gidiyorlarmış. Kan ter içinde fakat azimle dağlara doğru ilerleyişlerini izliyorum. Gözüme çok çılgın görünüyorlar. Bedevilerin bir çeşit bahtsızlığı olsa gerek en olmadık zamanlarda bile olsa sürpriz bir şekilde beyaz ırktan, evinde televizyon karşısında uyuklamaktan çook canı sıkılmış beyaz adamları ve onların beyaz kadınlarını ve tüm beyazlıklarını ağırlamak durumunda kalıyor olmak kah mağaralarında, kah çadırlarında. Hey beyaz adam oryantalist yaklaşımların, deve ve dilenci ve bedevi, palmiye ve çöl fotoğrafların boşlukları doldurabilecek mi acaba? Gir bak o Bedevi çadırlarına ve gör bakalım bu insanların senin gibi boşlukları doldurmak telaşları var mıymış üzerlerinde? Bilakis yok, aslında boş vakitleri çok ya da hiç var ama neticesinde doldurmak gayreti içerisinde değiller benzer boşlukları. Boşluğun bir kursu da yok. Şehirlerde boşluğu doldurmanın kursları açılıyor. Lisan kursu, yemek kursu, Kur’an kursu, yoga kursu, tuzluk ve biberlik boyama kursu, bebeğin yaşadığı yerden istemeden de olsa çıkarken evsahibinin doğru üflemesini sağlama kursu, dertsiz çocuğu dert sahibi yapma kursu gibi. Bedevilerinse, boşluk, kursaklarına yemek gitmediğinde oluşan bir açıklık sadece. Tek bir dili konuşuyor, benzer yemekleri pişiriyor, boya olarak gözlerine rastık çekiyor, vakti geldiğinde doğuruyor, çocukları kumun içinde büyütüyorlar. O yüzden hep gülüyor o kadınlar çadırlarına girdiğinizde. Bedevi viskilerini yani otlu ve şekerli çaylarını yudumlarkenki keyifleri sende yok. Hiçbir zaman da olmayabilir. Sevdiğim bir şeyi yerkenki mutluluğumda, hevesimde şükretmem gerektiğini anımsattılar bana bu insanlar.

20141121_114404

image

20141121_140223

20141121_122642

20141121_142459

Kah Petra kah Wadi Rum’u gezerken turistlere(tek ayırt edebildiğim Japonlar olmuştur), nereden geldiklerini sordum devamlı ve kendi çapında bir araştırma şirketi yahut pasaport ve gümrük bilgilerini arşivleyen bir devlet memuru bilinciyle kendi küçük analizini yapan bir ben çıktı benden. Bunu yapmaksa Petra’daki İngiliz çocuğun Turks cevabından sonra oluştu zihnimde. Lawrence of Arabia filmindeki Lawrencesever Osmanlı askeri geldi aklıma. Turks deyince kaç kişi Osmanlı’yı anımsıyor acaba diye düşündüm kendimce. Her neyse Lawrence’ın önemini kavramış oldum bahaneyle. Çünkü bir sürü İngiliz Lawrence vardı kah vadinin ortasında kah Petra’da. İyi eğitim almış, iyi beslenmiş çocuklardı hepsi de. Aynı çocuklar başka da gidilecek yer olmadığından Rovers Return’de biralarını yudumlayıp durdular boş vakitlerinde. Otelimin hemen karşısındaki bir ara sokaktaki kompleks içerisinde bir adet Irish Pub, bir adet Chinese Restaurant, bir adet Mc Donalds ve bir de Rovers Return var. Kırk kez sorduğum otel çalışanlarının da dediği üzere buradan başka gidilecek başka da bir yer yok görünürde. Ve Macarlar var bol miktarda. İngiliz Hasta’nın Macar Kontu Laszlo Almasy’nin bunda etkisi var mıydı bilinmez ama özellikle Wadi Rum’un muhteşemliğini fon olarak kullanan daha başarılı bir film daha görmedim hayatım boyunca, gerçek Almasy’nin hayatının kitaptaki ve filmdekiyle alakası olmamasına rağmen.

Petra mı nasıldı? Bir daha Ürdün’e gelebileceğimi sanmıyorum. Daha doğrusu gördüğüm bir yeri bir kez daha görme lüksüm olabileceğini düşünemiyorum, yeryüzünde daha da yığınla güzellik varken. Ama gördüğüm en muhteşem şeydi Petra ve Ürdün bunu hak etmeli elinden geldiğince(ben kendime bakayım değil mi, haklısın Ürdün, biz birbirimize benziyoruz ondan söylüyorum yani ben tüm bunları gelinime söylüyorum kızım anlasın diye, yoksa bin yıllık zeytin ağaçlarına ettiğimiz zulüm daha dillerde).

20141121_112016

20141121_112631

20141121_112916

WADİ RUM:

20141120_150718

Vaderom şeklindeki telaffuzu en doğru ve anlaşılır olanı. Bünyesinde bir adet piramit barındıran ılık ve pembe kumları ayaklarınızı ısıtan, Bedevi çadırlarıyla medeniyetin sıfırlandığı, gene de tilki tilki eğer bu coğrafyada doğmuş olsaydım tıpkı bu insanlar gibi bir hayatım olacaktı ama nasıl olacaktı ve işte böyle olacaktı diye düşündürten ve bu yüzden yedi kez kederlere düşüp, burnumu her kederden çıkartışımda medeniyet hiç fena değil aslında bunca yokluğun arasında diye düşünmeden edemeyen bir iç ses barındırıyorum kafamın içinde hiç durmadan. İnsanlar alışkın oldukları hayatları sürdürmek, koşullarına geri dönmek için çabalıyorlar nihayetinde. Bu sessizlik, gece çöken karanlık ve başımın üzerinde milyonlarca yıldız bir süre sonra herhangi bir sosyal siteye bulaşıp konum bildirsem mi acaba sorusuyla bile başbaşa bırakabilir sizi. Çünkü Bedeviler bunu yapıyorlar. Sosyal medyada bir hayli faaller ve evet çölün ortasında telefonlarımız ve internetimiz var ve hemen hemen her Bedevi’nin de bir facebook hesabı var.

Evet, çölün ortasındayım. Geldim. Üç buçuk atmış olabilirim ama yaptım işte duygusu var ya… Büyüklerim haklılar maalesef, insanoğlu her şeyi “kendi” için yapmakta önce, sonra “kendi” ailesi, “kendi” çevresi ve kendi için işte hepsini, her şeyi. Bu cümlelerin önceliği sizin için değiller yani aslında, önce bir “kendi” var her insanın içinde hiç susmayan, bas bas bağıran, geceleri yattığı uykulardan uyandıran ve beraber uyuduklarını da uyandıran.

image

20141120_155917

image

image

20141120_142336

Bizi götüren Bedevi bir hayli tombik ve çöle varmadan jeep safari yapmak üzere tekerleklerin havasını indiriyor ve langırdayarak(Tdk’nın teşekkürünü aldım bile langırdamakla) ilerliyoruz kumların ortasında. Tepesi dumanlı piramit çok büyüleyici duruyor, Mısır’dakinden bile güzel. Geriden bakıyor bize bir parça çekingen ve mahzun ve biricikliği onu asil kılan. Turistik bir Wadi Rum jeep safari’sinde görülebilinecek her yeri görüyoruz Lef sayesinde. Kendisi 107 kilo ve ben yorulduğumda kolumdan tutup her çekişinde sanki bir bebeğin orasını burasını çekiştiriyormuş gibi rahat görünüyor. Çok konuşmuyor bizimle gerekmedikçe. Önce düşünüyor, sorularımızın cevabını üç saniye sonra alabiliyoruz ancak. Lef poz verilecek yeri de biliyor. Bizi hiç zahmete sokmuyor kısaca, kendisi de extra efor harcamayı sevmediğinden.

Lef’in tuhaf bir huyu var ve bize burası gezilecek dedikten hemen sonra sırra kadem basıp belirlediği sürede geri dönüyor. Beni de bir meraktır alıyor. En nihayet takip etmeye karar veriyorum. İki erkek çocuğu, konserve kutularından yaptıkları arabalarını bağladıkları tellerle sürüyorlar kumun üzerinde. Babel’deki Kabil ve Habil geliyor aklıma. Onlar huzur ve barış içinde oynarlarken benim aklıma tüm bunlar geliyor(sus dedim susturamadım gene). Babel’de Kabil ne çok pişmanlık gözyaşı dökmüştü kardeşinin ardından. Neyse.

Keçilerin durduğu yerden çadırın içine süzülüyorum ve işte Lef. Bizden neden kaçtığını biliyorum en nihayet. Çöl viskisini yudumluyor bir keyif bir keyif. Tam karşısında ise baba bir anne üvey -dört hanımından birinin kızı- kız kardeşi henüz bir aylık bebeğini emzirmekle meşgul. Bana da çay koyuyorlar. Kızın 63 yaşındaki annesi geliyor. Sonra da emzirilen bebeğin kızlı erkekli bir sürü kız ve erkek kardeşleri geliyorlar çadırın içine. Anne gencecik, kızları ise şimdiden evlilik çağında. Uslu uslu çay içiyorum aralarında. Bedevi kadın beni evlendirmek istiyor, ülkeme uzak diyorum ve Lef tüm tercümelerimi eksiksiz yapıyor. Üstelik zevk alıyor. Evlilik hadisesine gösterilen yakın ilgi her yerde aynı. Herkes birilerini başgöz etmek istiyor feci şekilde. Büyükler için manevi rahatlama, gençler içinse üzerine bir süre, bir sürü kikirdenecek bir konu neticesinde.

20141120_165053

image

Tekrar geldiğimde onlarla kalayım istiyorlar. Bir sürü çadır var diyorlar. Yeterince kalabalıklar ama varlığımın onları sıkacağını sanmıyorum. Bana kolay alışmış görünüyorlar, burada kalırsam bunlar beni hemen evlendirir diye düşünüyorum ama kaçıncı eş olarak alınacağımı kestiremiyorum. Şehirde koca koca diye çırpınan bir sürü kadın tanıdım, Bedevi çadırlarında bu işler nispeten kolay oluyor; kızlar yanlış yerlerde yanlış şeyler aramış durmuşsunuz, kolay koca burada. Bedevi kadın fotoğraf çektirmekten keyif alır görünüyor ve her defasında ciddiyetle kameraya bakarak poz veriyor. Bana olan bakışları ise tanımaya yönelik. Ayrılırken yanlışlıkla çenesini öpüyorum, biraz da dudağını. Nasıl gülüyoruz karşılıklı.

Bedevi çadırında enteresan bir akşam yemeği yiyoruz. Bir koca servis tabağında pilav, parça parça tavuklar, yanında bir koca tabak büyük doğranmış domates-salatalık-biber, yanında bir koca tabak daha daha küçük doğranmış domates-salatalık-biber, onun da yanında bir koca tabak daha daha daha küçük doğranmış ama yoğurt gibi bir şeyle karıştırılmış domates-salatalık-biber ve en nihayet bir koca tabak daha içi sırf yoğurt ve nihayet ekmek, francalalı değil tabi odun ateşinde yapılmış olanından ve üzerine de Bedevi viskisi demlem demlem(Tdk yanıbaşımda, nefesini hissediyorum).

20141120_161309

TEKRAR MARCUS:

Çadıra ilk girdiğimde gördüğüm beyaz adamdı Marcus(Bedevileri Kızılderili saymış oluyorum ve bir nevi öyleler aslında). Yanına oturduğumda nereli olduğunu sormuştum. Kuzey tarafından demişti bana İspanya’nın. Sonra susadım demişti ve bizden istediği bir şişe suyu kana kana içmişti teşekkür ettikten hemen sonra. Sohbet onu sarmayınca yahut biz kendi derdimizden kendisine fazla ehemmiyet göstermediğimizden kendi köşesine çekilip kendi kendiyle konuşmaya başlamıştı. Sabaha kadar acaba bana bir şey yapar mı dediğim bu genç adamı sabah yanımda tırnaklarını yerken buluverince ancak, yan çadırda bir çocukla uyuduğumu anlayacaktım. Gözümde gözlükler, uykusuz ve keyifsizce başladığım sohbete bir süre sonra Marcus’u dinlemekten paralize olmuş bir vaziyette devam etmekteydim. Bana sağ bacağındaki bir kaza sonucu oluşmış yarasını gösterdi. Erken emekliliğinin nişanı olan yarasına baktık beraber uzun uzun. Manzara çok iç açıcı değildi, daha doğrusu Marcus küçük bir kaza değil, büyük ve şiddetli bir şeyler yaşamış zamanında.

Sonrasında yanımda Afganistan’a turist olarak girmiş ve gezebilmiş bir adamdan Afganistan’ı dinledim. Afganistan sınırındaki polisi bile dehşete düşürmüş onun bu çılgınlığı. Çok uzun zamandır bir turist görmeyen sınır polisi Marcus’u dakikalarca lafa tutmuş(Adamın da konuşası varmış. Sınır polisisin ve aylar boyunca tek bir turist geçmiyor yanından ve mesleğini icra edecek bir kişi çıkıyor ve o da Marcus!). Kaldığı bir otelin beş saat sonra bir patlamayla yok olduğunu anlattı telaşlı telaşlı. Afganistan’a varmadan traş olmayı bırakıp sakal bıraktığını söyledi. O halini gözümün önüne getirmeye çalıştıysam da başaramadım. Taliban’da onu görse durumu kavraması çok geç olmayacaktı eminim. Marcus Afganistan’da şehir şehir dolaşırken insanlar onu engellemeye daha doğrusu korumaya çalışmışlar. Taliban ülkenin genelinde karşınıza çıkacak kadar yoğun bir nüfusa sahip olmamakla beraber kendileriyle burun buruna gelmeniz an meselesi olduğundan ve tıpkı benim gibi Marcus’u herkes bir şekilde sevmiş ve sahiplenmiş olduğundan koruyup kollanmış çokça. Nihayetinde Kabil’den apar topar uçağa bindirildiğinde Afgan halkının arkasından derin bir oh çektiğini duyar gibi oluyorum. Gözümün önüne geliyor kolaylıkla Marcus’un içinde bulunduğu yolcu uçağı gökyüzünde hemen üstlerinde süzülürken, binbir dertlerinin arasında Marcus’a va sağlığına kadeh kaldırırcasına el sallayan Afgan halkı ve askerlerini. Irak ve Suriye’ye gitmek istese de annesine verdiği söz yüzünden gidememiş. Neyse ki(Irak ve Suriye halkının başları daha büyük  bir belanın içinde çünkü)

İran’lılar en misafirperver milletti diyor. Sürekli beslemişler Marcus’u gezsin diye. Hangi cami olduğunu anlayamadım ama on bin kişinin aynı anda namaz kıldığını izlediğinde tüylerinin nasıl diken diken olduğundan bahsetti. Hindistan’a da gitmiş. Hemen Varanasi’yi sordum gün batımı mı gün doğuşu mu daha güzel diye. Birinden birini görmüş olabileceğini hayal ettim nedense. Sanıyorum bizim butik turlar yüzünden. Oysa ki o tam gün kalmış Varanasi’de. Ganj’a parmağını soksan İstanbul’da hastalıktan ölürsün dedi. Canım Marcus’çum belki derdime deva olurdu Ganj. Tuhaf şeyler düşündürtüyor Hindistan diyor hemen akabinde. Bombay, Kalküta dahil yani kuzeyini güneyini tüm Hindistan’ı gezmiş. Hiçbir ülkede aynı şeyleri hissetmedim dedi. Sevmeye başladığını düşünüyorsun ama beş saat sonra öyle bir şey görüyor ya da yaşıyorsun ki sevemez oluyorsun diyor. Bu kadar yoğun ve karmaşık hisleri başka yerde duymadım diye de ekliyor. Kudüs’ü sordum nihayet. Jerusalem dedi. Şehrin yolları birbirine çıkar dedi. Çok güzel ve değişik bir şehir dedi. Bu arada Marcus’u devlet politikaları hiç bağlamıyor. Onun tek derdi başına bir bomba düşmeden gezebilmesi; önünde daha bir buçuk yılı var çünkü. Afrika sınavını sağ salim verebilirse eğer gerisi kolay olacaktır sanıyorum. Bu arada İstanbul’a gelmiş ve Galata ve Ayasofya taraflarında kalmış. İran’dan sonra ikinci misafirperver halk dedi. Onlar da çok beslemişler Marcus’u(Ben denk gelse eve alırdım, o derece).

Kapadokya’yı beğenmiş, Efes’e gitmiş. Daha da başka konuşamadık çünkü o indi. Israrla gel dedim bizimle, hedefinden şaşmadı. Bazen dedi bir durakta üç dört saat beklediğim oluyor, ne yapalım bu benim hayatım ve hayalimdi dedi. Bastonu ve çok büyük olmayan sırt çantasıyla uzaklaşmadan alelacele eline tutuşturduğum gofreti minnetle aldı. Bana hiçbir ikramı reddetmemem gerektiğini öğretti Marcus. Kısmetini tepmemeyi, bir lokma ekmeğin önemini. Marcus’un dünyadan yiyeceği kısmeti var. Çok fazla para harcamadan yoluna devam ediyor. Ağırlanıyor, kurtarılıyor, kolay kolay hastalanmıyor ki o zaten bacağıyla diyetini ödemiş çok önceden.

Bir sürü sofralara oturdum davetli davetsiz, yığınla insan tanıdım. Pek azını sevdim, pek azını önemsedim ama Marcus hayatın küçük armağanlarını-bu bir gofret olabilir yahut bir tabak pirinç-mütevazilikle kabul eden, iyi olmasını(başta Afgan halkı olmak üzere benimle hemfikirdir sanıyorum Marcus’u tanımış dünya milletleri) ve iyi kalmasını tüm kalbimle istediğim insanlardan olmuştur. Bazen başkalarının duası tutarmış, kendininkindense. Marcus hep iyi ol. Sen hep ol.

İsterim ve dilerim ki, bir buçuk sene sonra evine ve annene kavuşabil sağ salim. Ölmek bitmek değil ama bitmeden anlatması gereken yığınla hikayesi olan bir adamı dünyanın bilmesi gerek. Ona anılarını kitaplaştırması gerektiğini söylediğimde çok zor olabileceğini söyledi ama düşündü birkaç dakika. İnş’allah yazabilsin. İnş’allah dünya Marcus’u bilsin onun bu tip bir kaygısı olmasa da. İnş’allah İnş’allah İnş’allah.

image

TRUE DETECTIVE

TRUE DETECTIVE

 image

Birinci sezonunun ilk bölümü iki adamın karanlıkta omuz omuza usulca uzaklaştıkları bir yangın yerinde başlarken, dizinin sekizinci ve son bölümü her yıldıza bir hikayenin yakıştırılabileceği karanlık bir akşamın ortasında aydınlık bir yakın gelecek beklentisi içindeki iki dedektifimizin yarı komik yarı hüzünlü diyaloglarıyla son bulur Lafayette General Hospital’in önünde. Marty Hart(Woody Harrelson) zamanında geleceği görmüş olacak ki-bunda kadınlarla yaşadığı sayısız kaçamağın da etkisi olsa gerek-çimlerinden, karısından dolayısıyla da evinden uzak durmasını istediği meslektaşını evinden uzak tutmuş olmakla birlikte karısından uzak tutamamış olmasının öfkesini geçen onca yılda gördüğü bir sürü manyaklıktan belki, belki solgun geçmişin hatırından, belki de olaylara daha soğukkanlı bir bakış açısıyla bakabilme kabiliyetine sahip erkek durgunluğunun ve bir yere kadar başarısız sayılabilecek istikrarsız özel hayatının etkisiyle, daha da bir sürü duygusal sebepten dolayı yok sayıp korkusuzca ortak davalarının üzerine gidebilmiştir elinden geldiğince. Evlat acısı ya da ona benzer travmatik trajediler(tdk beni sever) atlatmış her adamın Rust Cohle(hızlı okuyunca raskolnikov) gibi bir guruya, insafsız bir yaşam, evren ve insan sorgulayıcısına ya da sağlam bir ruh okuyucusuna dönüşme imkanının ancak yüksek IQ’ya sahip bir adamın beyin kapasitesiyle gerçekleşebileceğini ise çözmüş bulunuruz ilerleyen bölümlerde. Marty ilk başlarda Rust’la ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilememekle beraber, tabiatından kaynaklı alık ve kafası karışmış halleriyle ara ara ondan akıl almayı da ihmal etmez. Başlarda çok da içinin almadığı mesai arkadaşıyla sezonun son bölümünde omuz omuza hastaneden sözüm ona kaçtıkları sahnede sırf bu yüzden enfestir. Marty yaşadığı şiddetten sonra ailesinin yanında duygusal bir patlama yaşayıp zırıl zırıl ağlarken, Rust’ın gözyaşları dostunun yanında akar yaşadığı ölüm deneyimini anlatırken. Zamanında zorunluluktan mesai harcadığı arkadaşıyla yılların, olayların ve yumrukların eskitemediği bir bağ oluştuğunu görürüz. Matthew McConaughey tarafından canlandırılan Rust mesafeli tavırları, dinlere ve insanlara yönelik pesimist fikirleri, avurtları çökük hiç gülmeyen yüzü ve plastik makyajıyla hiç açık vermeden canlandırdığı özünde iyi bir adam hallerini kapattığı sandıktan hiç çıkarmadan ve hiç deşifre etmeden oynar. Bizse hayata anlam katmanın ve bu dünyayı değiştirmenin olanaksızlığından dem vurduğu dialoglarıyla ve sevimli olmaya çalışmadan yaşadığı hayatından ve fikirlerinden ödün vermemesiyle yavaş yavaş alışırız ona ve evrenine. Aslında çok şey yapmak için çırpınan bir adam vardır kendi içinde hiç belli etmese de dünyayı güzelleştirmek için değil güzelliği kurtarmak için çırpınan; bir de her şeyi kabullenmiş ve rasyonalize etmiş bir adam vardır dışardan. Ve fakat bizler bu anti kahraman dedektifi çok ama çok severiz Gülbeşeker misali(Kamuran’sa Woody).

image

image

Sert ve küfürbaz adamların, uyuşturucu satıcılığı yapan Neonazi’leri çağrıştıran motorsiklet çetelerinin ve zenci mahallelerine sağanak misali baskınların yapıldığı, kuytu, kırsal köşelerinde nüfuzlu ve pedofil adamların çocuk kurban etmek suretiyle düzenledikleri manyakça ritüellerin nüfuzlu başka adamlar tarafından örtbas edildiği, ensest ilişkilerden doğup ailesinde gördüklerini başkalarının çocuklarına uygulamaktan çekinmeyen insanların yaşadığı merkez Houston’a komşu günümüz Louisiana’sında yaşanan olaylar nihayetlendiğinde dedektiflerden bir tanesi hastane yatağında yatmakta olan Marty’ye olanların ayrıntılarını ve perde arkasını anlatmak için niyetlenirken, zavallı Marty uğruna olası komiserliğini heba ettiği bir olay olan gittikleri bir olay yerinde keş bir adamın kurusun diye mikrodalga fırına koyup patlattığı bebeğin görüntüsünü gözünün önüne getirmiş midir bilinmez ama duymak istemiyorum diyerek yılgınlığını dile getirir yattığı yerden. Zamanında Rust istifasının nedenini sorduğunda bir daha böyle bir şeye bakmak istememesini sebep olarak göstermiştir. Şimdi ise gördüklerinden sonra duymak da istemiyordur. Üçüncü sayfa haberlerini okuyup eşe dosta ballandıra ballandıra anlatmaktan ve olayın içi yüzünü deşmekten büyük bir zevk alan meraklı üçüncü şahıslar bu tip olaylarla her gün burun buruna gelse aynı şekilde ne duymak ne de görmek isterler bizce.

image

image

image

Rust Cohle’un ancak birkaç bölüm devam eden ama  Hannibal’in zarafet, nezaket ve gurmelik gibi kimi şık özelliklerinin ardına gizlediği yamyamlık ve psikopatlık gibi nahoş birtakım özel durumlar barındırdığının deşifre edilme isteği ve şüphesi True Detective’deki ilk iki bölümden sonra sis perdesi aralanıp da karakterler oturup yer ettikten sonra gereksiz başvurulmuş bir entrika olarak ara ara sokuşturuluyor sanki(eleştirecek bir şey bulamamamın sıkıntısıyla çaresizce sığındığım çook gereksiz bir paragraf oldu bu kanımca) ve Marty’nin sadakatsizliğiyle sınadığı zamanla ex eşe dönüşen Maggie’nin mutfak ve yatak odasına bağlı gergin hallerini üzerinden atıp da nasıl ve ne ara bir doktora dönüştüğünün ise esamesi okunmuyor.(gözyaşartan doğru eleştiri).

image
Güney’in dövmeli sert çocukları, bol içki ve uyuşturucunun etkisindeki dumanlı kafalar, sigara(Marty’nin aramıza hoşgeldin Rust hediyesi bile bir paket Camel), fahişeler, banliyölerdeki sürek avları, katiller, sorgu odaları, mahzenlerde saklı cesetler ve dünyanın her yerindeki birbirine benzer varoşlarda geçen acımasız hayatlar Güney aksanıyla konuşan insanların dillerini kibarlaştırmıyor elbet. Uyuşturucu baskınındaki Afro-Amerikalı tabiatından kaynaklı  olsa gerek kafasına bir silah dayanmışken bile solgun gtl beyaz adam diye küfürler savurmaktan alamıyor kendini. Sıkı çocukların aşk meşk durumlarına gelince durumları yıılar geçtikçe içler acısı bir hal alıyor. Marty karısına etmiş olduğu bağlılık yeminini kısa aralıklarla cinsel partnerleriyle bozuyor ve böylelikle çözüm sürecini baltalamış oluyor ve en nihayet binmiş olduğu dalı kesiyor. İçler acısı bir halde iki kadına aynı anda aşık olmanın imkanı olup olmadığını bile Rust’a soruyor. Rasyonalist Rust’tan olumlu bir yanıt elbette ki gelmiyor. Bu öyle büyük aşkların yaşandığı bir dizi değil zaten ama sevişme sahnelerindeki mizansen ciddi anlamda başarılı bir şekilde seyirciye aktarılabilinmiş(ben beğendim). Demiştik ya sıkı çocuklar bunlar. Dizinin son bölümünde yer alan “Yellow King(lavabo pompası maskeli)” ile meçhul  akrabalık bağları taşıyan kadının sevişmeleri ise çirkinler de sevişirden çok, çöp evde, bir sürü pisliğin ve karmaşanın içinde, şaşkın da bir köpek eşliğinde tuhafların da sevişip fantezi kurabileceği ihtimalini gözler önüne seriyor. Bahsi geçen fantezi bile enseste dayalı olduğundan bu insanların tüm bu yaşananları normal saydıklarını görüyoruz. Çocuk kaçırmak normal, kaçırdığın çocuğa bir süre işkence edip mahzende bir süre beklettikten sonra biz seyirciler hayatlarımızı dünyada çok fazla acı var diyerek intihar etmeden geçirebilelim diye ayrıntılarını göremediğimiz feci bir şekilde çocuk katletmek ve kurban etmek normal, adam öldürmek, çocuk öldürmek, köpeğin, adamın beynini patlatmak normal,  tüm bunları yaparken Nietzsche’ci aforizmalarla durumu rasyonalize etmek normal, aile içi ensest ilişkiler hep normal; bunlara bakıp bakıp davaları çözmeye çalışan dedektiflerse dizinin ilk bölümünde haç altında uyuyup uyanan İsa misali çarmıha gerilmek istediğini belirten Rust gibi son bölümde hastanede kendine geldiğinde bu sefer Yeniden Doğan İsa gibi elinde televizyon kumandası, mor bir göz ve yorgun bir bedenle beyazlar içinde doğrulmuş, acıyla yoğrulmuş yarı şaşkın ama en çok ben bundan sonra ne yapacağım hayatta der gibi bakarken bir parça hüzünleniyoruz sadece bu dünyaya neden çocuk getirdik biz diye(üremezsen acı çekmezsin).

image

DAHA DA BEKLEYEMEM SENİ

DAHA DA BEKLEYEMEM SENİ:

image

Sıkıl
Yorul
Tüken
Ancak orada bulursun beni
Durağın değildim ki ben senin
Kayıp ruhlar alemindeki.

Bir nehir, bir vahaydım belki
Vücudundaki suları gözyaşı olarak döktüğün.
İyi ya da kötü adam yoktu
İyi kral vardı ve sen kötü kraldın kanımdaki
Dünyanın tüm günahlarını almayı kabullendiği.

Batının bilgisi
Doğunun ilgisiydi belki aradığım
Ya da Batı’nın bilgisi
Ama Doğu’daki derinlikti
Tek aradığım

Derinlikler çok uzaktaki
Sığlıklarsa pek yakınımdaki
İnsan insanın terzisiymiş
Kanındaki.

…yalnız san’a…

ÇİZER:MATAZİZMA

NE ANLARIM BEN?

 

image

NE ANLARIM BEN?

Uzun uzun hakkını vererek tesellisiz acı çekmediysem
Ne anlarım ben kederle yoğrulmaktan?
Azar azar evrene kendimi aklamayı bırakmaktan vazgeçmediysem
Ne anlarım ben mutluluktan?
Seni unutmak için inanılmaz bir çaba içine giriyor ama bir türlü başaramıyorsam
Ne anlarım ben yaşamaktan?
Elimden geldiği kadar “seni” sevmenin ölçüsünü(bu kısım bir solukta okunmalıydı) fazla kaçırmıyorsam
Ne anlarım ben sık sık greve giden aşktan?
Ne yaparsam yapayım ama er ya da geç hayatımın merdivenlerinin en üst basamağındaki güzel manzaralı adı “yalnızlık” olan kral’a çıkacağını bilmiyorsam adımlarımın
Ne anlarım ben insan doğasından, maneviyattan?
Arkamda, bir Akdeniz Limanı’ndan mendil sallayan iyi insanlar bırakmadıysam
Ne anlarım ben gurbetten, ayrılıktan?
Tüm kibrimle, ellerimi kavuşturmuş, zalimce davranıyorsam önüme gelene
Ne anlarım ben bağışlanmaktan?
Her haykırışıma yanıt vermediğini düşündüğüm Tanrı’ya binbir sitemle sessiz haykırışlarımı gönderirken, insanlar sırf yaşasın diye yazgılarının alınlara düştüğünü bir kez bile düşünmezken ve belli zamanlarda karşılaştığım her insanın geçmişten bir şeyler çağrıştırdığını bile bile umursamazken
Ne anlarım ben derin düşünmenin yollarından, sırlarından?
Gereksiz uzunluktaki hayatımda, bunca hatamla beni sen yaratmışsan
Ne anlarım ben ölümle öç almaktan?
Ve ne anlar bunca insan ölümün derin anlamı olan mukadderattan?
Hiç mi anladığım bir şey yok diye soracak olursanız eğer
Kalbim hep soldan atmaya devam edecekse
Bunun bir nedeni olmalı diye avutmuş olmam gerek kendimi bunca zaman.
Yoksa ne anladım ben yaşamaktan yaşamaktan yaşamaktan?

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑