THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

7AFFC4B5-57FC-48D0-BA79-38B3440EF4DD

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

“Tüm bunlar Tanrı olmadığı, dünyanın bomboş olduğu ve birbirimize yaptıklarımızın hiçbir önemi olmadığı için mi acaba?” Mildred Hayes

“Başka bir yer varsa orada tekrar görüşürüz belki. Seni tanımak benim cennetimdi zaten. Senin oğlan.” Şef Willoughby

“Bir dedektif olmak için ihtiyacın olan tek şey sevgidir. Çünkü sevgi sakinlik getirir ve sakinlikten de tefekkür doğar. Bir şeyleri ortaya çıkarabilmek için de bazen tefekkür gerekir. Bir silaha bile ihtiyacın yok. Nefrete hiç ihtiyacın olmadığı gibi. Nefretle hiçbir şey çözülmez. Ama sakinlikle çözülür, tefekkürle çözülür. Kimse eşcinsel olduğunu düşünmez. Düşünürse de onları homofobiklikten tutukla. Nasıl şaşarlar izle.” Şef Willoughby

İzlediğimde altı dalda Golden Globe’a aday bir filmdi Three Billboards. Bu yazıyı size Erzincan’dan Kayseri’ye giderken yazıyorum X firmasına ait bir yolcu otobüsünün içinden. Bunca ayrıntıdan bahsetmemin nedeniyse filmin o zamandan bu zamana kazandığı ödüller. Yalnız ismi biraz uzun olunca Three Billboards diyerek geçiştiresi geliyor insanın. Filme ismini veren bu üç reklam panosunun hikmeti ise onlara reklam veren acılı annenin tecavüz edilerek öldürülen, sonra da o billboardların altında yakılan kızının katilini bulmaları için polis departmanını olay kapandıktan ve kızının ölümünden tam yedi ay sonra tekrar harekete geçirmek ve bunun için kışkırtmak gayretinde gizli. Ölen Angela Hayes’in annesi Mildred Hayes üç billboard için ilk ay beş bin dolar ödeyerek olayların pimini çekmiş oluyor. Paskalya’ya kadar hazır edilen billboardlar ve üzerinde yazılanlar Angela’nın kapanmış olan dosyasının tekrar gündeme gelmesine neden oluyor mu, oluyor. Televizyon kanallarından gelen muhabirler panoların önünde canlı yayın yapıyorlar. Haberlere konu oluyor billboardlar ve de üzerinde yazılanlar. Ne mi diyor o panolarda? Sırasıyla; “Ölürken tecavüze uğradı.” “Hala daha kimse tutuklanmadı mı?” ve “Bu nasıl olur Şef Willoughby?” Şimdi gelelim o billboardlarda altı metrelik harflerle bahsi geçen polis şefi Willoughby’nin kim olduğuna. İki küçük kız çocuk babası, evli ve ileri evre pankreas kanserli, amir konumunda, yufka yürekli ve adil bir adam kendisi. Hayatının bu son günlerinde bile kendini hastalığının dehşetengiz girdabına kaptırmadan son derece mantıklı ve vicdanlı hareket edebiliyor, sakin sakin karar verebiliyor. Benden sonra tufan demeyenlerden kısaca. Geride bırakacağı iki kız çocuğu yüzünden belki de, Mildred’ı en çok anlayan kişi  de o oluyor çevresinde. Ölümü bile acısız oluyor böylelikle. Nasıl mı? Bir zahmet o kadarını da izleyin artık.
-E ama öldüğünü söyledin!
-Evet söyledim.
-Neden söyledin?
-Filmi anlatmaya çalışıyorum görme engellilere.
-Bu bir hakaret!
-Evet, ama görme engelliler için bir hakaret.
-Biz anlamıyoruz, biz izlemedik, izlesek bile anlayamayacağımız için sitenizi bir daha açmamak, yazınızı da bir daha okumamak üzere çekip gidelim. En güzeli.
-O kadar da değil canım. Okuyun, edin, beğenin, beğenmeyin ama yine de gelin. Çünkü ben size kafamın içindekileri açıyorum ve burası benim evim, yuvam, her şeyim. Hem engelli olmanın nesi kötü ki? Söyledim de üstelik; Şef ileri evre pankreas kanseri, adam kan kustu dedim.
-Adam kan kustu demedin.
-Tamam demedim.
-Hah şöyle.
-Ne şöyle?
-Hep sen mi uğraşacaksın bir garip okuyucuyla. Gelmiş de yanlış bir tıklamayla konmuş bulunmuşuz sayfana. Pardon kafanın tam orta yerine. Pardon evinin salonuna(yatak odana girmiyoruz terbiyemizden). Yuvan mı demeliydik yoksa? Neyse ne, ama ne büyüttün sayfanı, ne önemsedin kendini ve hayatını!
-Sana söyleyecek kelimelerim çok da… Bir daha gelmezsin diye ürkütmüyorum hassas parmaklarını.
-Hassas parmaklı okuyucu… Sevdim ben bu tabiri. Peki sen bu filmi sevdin mi?
-Sevmesem yazmazdım.
-Tam bir klişesin.
-Evet öyleyim. Öte yandan senaryo ve her biri şahsına münhasır karakterlerin filmden bir adım önde olduğunu, bu durumun filmin yönetmenini auteur’den çok iyi senaryolu iyi bir film çekmiş bir yönetmene dönüştürdüğünün ispatı adeta. Yani yönetmenin işitsel yönü ağır basıyor diyebiliriz.
-İşitselliği güçlü bir insan olması onun iyi bir yönetmen olmasına engel mi yani? Adam Golden Globe’da en iyi yönetmen dalında adaydı. Filmse tam beş dalda adaydı. Bunlardan tam dört tanesini aldı.
-Olabilir. Ben zaten film kötü demedim ki.
-Kesin on beş Oscar adaylığı alır.
-Yuh! Oscar tarihinde o kadar adaylık alabilen bir film görülmedi daha.
-Ben hassas parmaklarıma döneyim derhal.
-Sakııın. Yazımı sonuna dek oku. Sakın beni terk etme.
-Twilight Zone mu burası? Senin sitenin bekçisi miyim ben?
-Yook sitemin bekçisi benimdir. Sen evrenimin değişmez ziyaretçisi ol yeter. Birilerinin okunmaya, birilerinin izlenmeye, birilerinin de dinlenmeye ihtiyacı var bu evrende.
-Duygusala bağladın yine.
-Seçenek bırakmadın.
-Pekala. Devam et o zaman. Ben buradayım. Gitmiyorum bir yere.

3C5C0A4A-4490-4BC8-9827-89B6A4A81A7B

BİZ DÖNELİM TEKRAR ÜÇ BILLBOARD’LU… UZUUN İSİMLİ FİLMİMİZE :

Mildred’a kalsa kasabadaki, yetmedi tüm eyalat ve hatta tüm ülkedeki sekiz yaş üstü her erkekten ve her çocuktan DNA örneği aldıracak, yetmedi bir veritabanı oluşturarak doğan her erkek çocuğunu oraya girecek, o da yetmez ise eğer bir eşleşme olduğu takdirde de yüzde yüz emin olduktan sonra onu öldürecek. Tüm bu akıl tutulmasının korkunç geçerli bir nedeni olsa da, hükmü yok elbette ve film boyunca vatandaşlık haklarına aykırı bir sürü fiili gerçekleştiriyor Mildred. Ama acısından. Çünkü çevresindeki tüm erkekler unutmak istiyorlar olan biteni. Ne oğlu, ne kocası bu halden hoşnut. Oğlu, “ölürken tecavüze uğradı yolu” olarak tanımlıyor billboardlu yolu. Ağlarsa anam ağlar derler ya, o hesap… Mildred dışında herkes yoluna devam edebilmiş çünkü bir şekilde. Kimi unutarak, kimi genç sevgili yapmaya çalışarak. Oysa ki davasının peşinde azap çeken bir anne var ortada yarım akıllı bir sürü insanın arasında. Olive Kitteridge’den sonra altından kalkmakta güçlük çekmediği bir rol olmuş Francis McDormand için. Hatta Olive Kitteridge’ın bir devamı niteliğinde. Bünyesine yakışır, alışık olduğumuz türden akıllı bir kadını oynuyor yine botoxsuz mimikleriyle. Oynadığı her rolün üstesinden gelmesine o kadar alışkın olunca da, kolay kolay kazandığı Globe Globe’daki drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülü bir fark değil, aşinalık yaratıyor bünyede(elini sallasa ödülü alır, gibi). Geyikle konuştuğu sahnedeki oyunculuğu insanın tüylerini diken diken ediyor bu arada ve Helen Mirren’ın Queen’deki bir sahnesini getiriyor akıllara izleyen ve hatırlayanlarınız varsa… Filmin parlayan yıldızı ise Jason Dixon(not Nixon) rolüyle çizgi roman, ABBA ve Chiquitita seven Sam Rockwell’di kanımca. Şef’in ölüm haberini aldıktan sonra ne yapacağını şaşırıp, hatırasını onurlandırmak adına panoları yapan reklam şirketindeki gencin ağzını burnunu kırdıktan ve pencereden fırlatıp attıktan sonra büyük iş başarmış komutan edasıyla bir havalarla indiği merdivenlerdeki beden dili Sam Rockwell’i Şef’in deyişiyle özünde iyi bir insan olan iyi bir kötü adam yapıverdi bir anda. Mildred’ın kundaklaması sonucu büroda alev almadan önce o da onun üç panosunu yakmıştı ne de olsa. Şef rolünde Woody Harrelson’ı da anmadan geçmeyelim bu arada akılda kalan iyi oyunculuklardan bir tanesi olması açısından.

615CA1ED-A755-4D73-B9C9-38DC7946861E

Kızı yukarıda bahsi geçen ve şiddet içeren bir takım olaylara maruz kalan anne Mildred bir intikam meleğine dönüşüyor bundan böyle. Doğru düzgün anestezi uygulamayan dişçisinin baş parmağını deliyor, karakolu ateşe veriyor, kısasa kısas bir adalet peşinde koşuyor. Başındaki bantla intikamcı bir ninja sanki. Kızı evden çıkarken arabayı vermediği için yaşanan kavga esnasında Angela’nın dilinin buğusu kalıyor ve umarım yolda tecavüze uğrarım diyor. Annesi de umarım tecavüze uğrarsın diyor. Anne kızın karşılıklı bu temennilerden sonra bir daha bir araya gelmeleri mümkün olmuyor. Bir annenin bunu hazmetmesi çok kolay olmasa gerek. Biri ölü biri diri olmak üzere iki çocuğunun babası eski polis Charlie de ayrı psikopat. Kızınca evlilikleri boyunca yaptığı üzere karısının boğazına yapışıyor, on dokuzluk sevgilisiyle üstü açık arabayla geziyor. Oğlu annesinin öfkesinden bıktığından babasında ve onun genç sevgilisinde teselli arıyor. Neticede reklam panoları da, on dokuz yaşındaki kızlar da ölmüş kızlarını geri getirmiyor. Dixon’a gelirsek o başından rengini belli ediyor, zaten evde tuhaf bir anneyle yaşıyor, kadın oğluna birbirinden korkunç öğütler veriyor. Aralarında geçen konuşmalar şiddet odaklı ve tehditkar. Bastırdığı eşcinselliğinin farkında olan insan da yine Şef oluyor.

Kusursuz Şef rolünde Woody Harrelson hastalıktan ya da başka nedenlerden ötürü bir iyilik meleği olarak filme yerleştirilmiş adeta. Vahiy gibi mektuplar bırakıyor geride. Dixon’ın içindeki iyiliği gören de o, Mildred’ı kanının son damlasına kadar koruyan, billboardların parasını veren de o, elden ayaktan çekilmeden ve evde hastalığının daha da ileri evrelerinde yaşayacakları bir sürü acizliğe şahit olacak karısının tüm bunlara izleyici kalmasına gönlü el vermediğinden kendini ahırda vuran da o.

A94F7469-FC6F-43F8-9D8E-C617207FFBAF

ACBB92B6-0717-4800-AD62-AEF777504D9F

Peter Dinklage bir başka cisme bürünmediği takdirde yine cüce rolünde. Yemeğe çıktığı ve güya aşık olduğu Mildred’a olmadık şeyler söylüyor, o da zaten ona ben seninle olmam diyor. Film boyunca herkes herkesi kırıyor, döküyor. Söz konusu olan yer Missouri olunca, zenciye zenci deniyor. Baş ırkçı Dixon da başta zenciler olmak üzere tüm beyaz olmayanlara, yeri geldiğinde de beyaz olanlara işkence işiyle uğraşıyor. Ve tüm bunlar bir Tarantino filminde olsa doğallıkla karşılanacakken, burada neden diye soruyor insan. Zenciye zenci demenin bir önemi olmadığı gibi, sürekli tekrarların bir amacı olmalı diye düşünüyor insan bu kadar sık tekrarlandığı için. Zenci olmak, eşcinsel olmak, komünist olmak, hayvansever olmak, engelli olmak, cüce olmak, dişçi olmak, kadın olmak, Missouri’de olmak ve daha bir sürü aykırı sayılan ya da hususi durumlar üzerine bir çift sözü olan iddialı senaryosunun azizliğine uğramadan yoluna devam ediyor film.

Hepimiz ikiyüzlüyüz aslında. Birbirimizin yüzüne gülüyor, arkasından neler söylüyoruz. Kapalı kapılar ardındayken o adam ibneye, o kadın fahişeye dönüşüveriyor bir anda. Mildred’sa acısından, kapanmış bir davaya dönüşen kızının hayatının bir manyak tarafından elinden alınışından, bir veda etmek şöyle dursun birbirlerini son görüşlerinde karşılıklı olarak sarf ettikleri kötü sözlerden ötürü ne yapacağını bilemediğinden yapıyor yapacaklarını. Ne kimseyi kırmak umrunda, ne de kimin kim olduğu. Varsın tutuklansın, varsın oğlunun okulundaki veliler tarafından kınansın, varsın kötü bir söz duysun… Umurunda değil, yeter ki kızın katili bulunsun, bir gün olsun başını yastığa rahatça koysun. Öte yandan özünde iyi bir kadın olan Mildred, her ne olursa olsun dik durup mücadelesini veriyor. Mildred’ı yaşadığı talihsizlikler için ağlarken görmüyoruz hiçbir zaman. Şef’in kan kustuğu anda, kendisi için yazılmış mektubunu okurken ve bir anda karşısına çıkıveren geyikle kızıymışçasına konuştuğu anlarda gerçek Mildred çıkıveriyor ortaya. Haksızlıklar karşısında elindeki kozları oynuyor teker teker; direniyor ve mücadelesini veriyor. Hayatı boyunca burnu sürtünmüş, ondan öte saf acıyı tatmış herkesin bu filme karşı çok daha duyarlı yaklaşacağını umuyorum. Bunun için bir evlat kaybetmeye gerek olduğunuysa hiç sanmıyorum.

F9BC18BF-B3D6-4716-A088-6B9F20B5A636

TRUE DETECTIVE

TRUE DETECTIVE

 image

Birinci sezonunun ilk bölümü iki adamın karanlıkta omuz omuza usulca uzaklaştıkları bir yangın yerinde başlarken, dizinin sekizinci ve son bölümü her yıldıza bir hikayenin yakıştırılabileceği karanlık bir akşamın ortasında aydınlık bir yakın gelecek beklentisi içindeki iki dedektifimizin yarı komik yarı hüzünlü diyaloglarıyla son bulur Lafayette General Hospital’in önünde. Marty Hart(Woody Harrelson) zamanında geleceği görmüş olacak ki-bunda kadınlarla yaşadığı sayısız kaçamağın da etkisi olsa gerek-çimlerinden, karısından dolayısıyla da evinden uzak durmasını istediği meslektaşını evinden uzak tutmuş olmakla birlikte karısından uzak tutamamış olmasının öfkesini geçen onca yılda gördüğü bir sürü manyaklıktan belki, belki solgun geçmişin hatırından, belki de olaylara daha soğukkanlı bir bakış açısıyla bakabilme kabiliyetine sahip erkek durgunluğunun ve bir yere kadar başarısız sayılabilecek istikrarsız özel hayatının etkisiyle, daha da bir sürü duygusal sebepten dolayı yok sayıp korkusuzca ortak davalarının üzerine gidebilmiştir elinden geldiğince. Evlat acısı ya da ona benzer travmatik trajediler(tdk beni sever) atlatmış her adamın Rust Cohle(hızlı okuyunca raskolnikov) gibi bir guruya, insafsız bir yaşam, evren ve insan sorgulayıcısına ya da sağlam bir ruh okuyucusuna dönüşme imkanının ancak yüksek IQ’ya sahip bir adamın beyin kapasitesiyle gerçekleşebileceğini ise çözmüş bulunuruz ilerleyen bölümlerde. Marty ilk başlarda Rust’la ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilememekle beraber, tabiatından kaynaklı alık ve kafası karışmış halleriyle ara ara ondan akıl almayı da ihmal etmez. Başlarda çok da içinin almadığı mesai arkadaşıyla sezonun son bölümünde omuz omuza hastaneden sözüm ona kaçtıkları sahnede sırf bu yüzden enfestir. Marty yaşadığı şiddetten sonra ailesinin yanında duygusal bir patlama yaşayıp zırıl zırıl ağlarken, Rust’ın gözyaşları dostunun yanında akar yaşadığı ölüm deneyimini anlatırken. Zamanında zorunluluktan mesai harcadığı arkadaşıyla yılların, olayların ve yumrukların eskitemediği bir bağ oluştuğunu görürüz. Matthew McConaughey tarafından canlandırılan Rust mesafeli tavırları, dinlere ve insanlara yönelik pesimist fikirleri, avurtları çökük hiç gülmeyen yüzü ve plastik makyajıyla hiç açık vermeden canlandırdığı özünde iyi bir adam hallerini kapattığı sandıktan hiç çıkarmadan ve hiç deşifre etmeden oynar. Bizse hayata anlam katmanın ve bu dünyayı değiştirmenin olanaksızlığından dem vurduğu dialoglarıyla ve sevimli olmaya çalışmadan yaşadığı hayatından ve fikirlerinden ödün vermemesiyle yavaş yavaş alışırız ona ve evrenine. Aslında çok şey yapmak için çırpınan bir adam vardır kendi içinde hiç belli etmese de dünyayı güzelleştirmek için değil güzelliği kurtarmak için çırpınan; bir de her şeyi kabullenmiş ve rasyonalize etmiş bir adam vardır dışardan. Ve fakat bizler bu anti kahraman dedektifi çok ama çok severiz Gülbeşeker misali(Kamuran’sa Woody).

image

image

Sert ve küfürbaz adamların, uyuşturucu satıcılığı yapan Neonazi’leri çağrıştıran motorsiklet çetelerinin ve zenci mahallelerine sağanak misali baskınların yapıldığı, kuytu, kırsal köşelerinde nüfuzlu ve pedofil adamların çocuk kurban etmek suretiyle düzenledikleri manyakça ritüellerin nüfuzlu başka adamlar tarafından örtbas edildiği, ensest ilişkilerden doğup ailesinde gördüklerini başkalarının çocuklarına uygulamaktan çekinmeyen insanların yaşadığı merkez Houston’a komşu günümüz Louisiana’sında yaşanan olaylar nihayetlendiğinde dedektiflerden bir tanesi hastane yatağında yatmakta olan Marty’ye olanların ayrıntılarını ve perde arkasını anlatmak için niyetlenirken, zavallı Marty uğruna olası komiserliğini heba ettiği bir olay olan gittikleri bir olay yerinde keş bir adamın kurusun diye mikrodalga fırına koyup patlattığı bebeğin görüntüsünü gözünün önüne getirmiş midir bilinmez ama duymak istemiyorum diyerek yılgınlığını dile getirir yattığı yerden. Zamanında Rust istifasının nedenini sorduğunda bir daha böyle bir şeye bakmak istememesini sebep olarak göstermiştir. Şimdi ise gördüklerinden sonra duymak da istemiyordur. Üçüncü sayfa haberlerini okuyup eşe dosta ballandıra ballandıra anlatmaktan ve olayın içi yüzünü deşmekten büyük bir zevk alan meraklı üçüncü şahıslar bu tip olaylarla her gün burun buruna gelse aynı şekilde ne duymak ne de görmek isterler bizce.

image

image

image

Rust Cohle’un ancak birkaç bölüm devam eden ama  Hannibal’in zarafet, nezaket ve gurmelik gibi kimi şık özelliklerinin ardına gizlediği yamyamlık ve psikopatlık gibi nahoş birtakım özel durumlar barındırdığının deşifre edilme isteği ve şüphesi True Detective’deki ilk iki bölümden sonra sis perdesi aralanıp da karakterler oturup yer ettikten sonra gereksiz başvurulmuş bir entrika olarak ara ara sokuşturuluyor sanki(eleştirecek bir şey bulamamamın sıkıntısıyla çaresizce sığındığım çook gereksiz bir paragraf oldu bu kanımca) ve Marty’nin sadakatsizliğiyle sınadığı zamanla ex eşe dönüşen Maggie’nin mutfak ve yatak odasına bağlı gergin hallerini üzerinden atıp da nasıl ve ne ara bir doktora dönüştüğünün ise esamesi okunmuyor.(gözyaşartan doğru eleştiri).

image
Güney’in dövmeli sert çocukları, bol içki ve uyuşturucunun etkisindeki dumanlı kafalar, sigara(Marty’nin aramıza hoşgeldin Rust hediyesi bile bir paket Camel), fahişeler, banliyölerdeki sürek avları, katiller, sorgu odaları, mahzenlerde saklı cesetler ve dünyanın her yerindeki birbirine benzer varoşlarda geçen acımasız hayatlar Güney aksanıyla konuşan insanların dillerini kibarlaştırmıyor elbet. Uyuşturucu baskınındaki Afro-Amerikalı tabiatından kaynaklı  olsa gerek kafasına bir silah dayanmışken bile solgun gtl beyaz adam diye küfürler savurmaktan alamıyor kendini. Sıkı çocukların aşk meşk durumlarına gelince durumları yıılar geçtikçe içler acısı bir hal alıyor. Marty karısına etmiş olduğu bağlılık yeminini kısa aralıklarla cinsel partnerleriyle bozuyor ve böylelikle çözüm sürecini baltalamış oluyor ve en nihayet binmiş olduğu dalı kesiyor. İçler acısı bir halde iki kadına aynı anda aşık olmanın imkanı olup olmadığını bile Rust’a soruyor. Rasyonalist Rust’tan olumlu bir yanıt elbette ki gelmiyor. Bu öyle büyük aşkların yaşandığı bir dizi değil zaten ama sevişme sahnelerindeki mizansen ciddi anlamda başarılı bir şekilde seyirciye aktarılabilinmiş(ben beğendim). Demiştik ya sıkı çocuklar bunlar. Dizinin son bölümünde yer alan “Yellow King(lavabo pompası maskeli)” ile meçhul  akrabalık bağları taşıyan kadının sevişmeleri ise çirkinler de sevişirden çok, çöp evde, bir sürü pisliğin ve karmaşanın içinde, şaşkın da bir köpek eşliğinde tuhafların da sevişip fantezi kurabileceği ihtimalini gözler önüne seriyor. Bahsi geçen fantezi bile enseste dayalı olduğundan bu insanların tüm bu yaşananları normal saydıklarını görüyoruz. Çocuk kaçırmak normal, kaçırdığın çocuğa bir süre işkence edip mahzende bir süre beklettikten sonra biz seyirciler hayatlarımızı dünyada çok fazla acı var diyerek intihar etmeden geçirebilelim diye ayrıntılarını göremediğimiz feci bir şekilde çocuk katletmek ve kurban etmek normal, adam öldürmek, çocuk öldürmek, köpeğin, adamın beynini patlatmak normal,  tüm bunları yaparken Nietzsche’ci aforizmalarla durumu rasyonalize etmek normal, aile içi ensest ilişkiler hep normal; bunlara bakıp bakıp davaları çözmeye çalışan dedektiflerse dizinin ilk bölümünde haç altında uyuyup uyanan İsa misali çarmıha gerilmek istediğini belirten Rust gibi son bölümde hastanede kendine geldiğinde bu sefer Yeniden Doğan İsa gibi elinde televizyon kumandası, mor bir göz ve yorgun bir bedenle beyazlar içinde doğrulmuş, acıyla yoğrulmuş yarı şaşkın ama en çok ben bundan sonra ne yapacağım hayatta der gibi bakarken bir parça hüzünleniyoruz sadece bu dünyaya neden çocuk getirdik biz diye(üremezsen acı çekmezsin).

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: