INTO THE FOREST

 images-129

INTO THE FOREST

“Kriz zamanları, insanların karakterini ortaya çıkarır.”

“Annem hep kendi bildiğini yap derdi.” Eva

PROLOG:

Çok çok uzun zamandır yönetmenini, oyuncularını, kazandığı ödülleri zerre umursamadan izlemeye yeltendiğim, başlar başlamaz da iyi ki izliyorum dediğim bir filmle karşı karşıya olduğumu anladıktan ve filmi bitirdikten hemen sonra yüzümü bir başka taraf olan bilgisayarımın ekranına yani size döndürdüğüm anda, tüketmeye doymayan gözlerimiz rastlaşıveriyor birbirininkiyle. Talihsizlik mi demeli buna yoksa şu deli deliyi bulma sözü mü yeşermeli o an içimizde? Ve evet ben de tüketmeye açım, tıpkı sizler gibi. Alışveriş merkezlerini talan etmekten, pratik kapaklı konserve gıdalarını, meyve sularını hatta açması zor geldiğinden çevir aç kapaklı köpüklü adi şarapları ve poşet içerisindeki raf süreleri bin yılı aşkın yiyecekleri demir arabaların içerisine doldurup almaktan almaktan ve daha da çok almaktan hatta yarın savaş çıkacakmış gibi istiflemekten yana bir sakınca görmeyen, bunu da asla üretici olamayacağını, var olanı işleyemeyeceğini anladığı andan itibaren tekrarlayıp duran, onun bir adım ötesi olarak gördüğüm doğal olsun diye evde ekmek yapmak için ekmek yapmak makinesi alanlardan değilim sadece. Ya da kardeşleri olan dondurma yapmak, yoğurt yapmak, yumurtayı ister lop, ister katı haşlamak cihazlarını da. Saçmalık. Boktan hepsi, her şey. Biz insanoğlu kesinlikle değiliz ama. Kanatsız melekleriz hepimiz. Bazen alıp başımı dağlara gideceğim, bir daha da inmeyeceğim ve yabanıl ne varsa evlat edineceğim ve kurtulacağım içimdeki kıvrık dilli kahpe şeytandan dediğimdeyse ya unutuyor ya da hevesim sönüyor bir an geçince. Bir parça şeytanın kime ne zararı olacak ki canım diyorum kendi kendime. O canım canımı parçalıyor içten içe. Her neyse.

Sıcak ama çok sıcak havalarda klimanın altında hapşırarak uyuyup uyanmayı tercih ediyorum mesela, on dokuz derecede üzerimde battaniye olduğunu hayal ederek büzülüyorum incecik bir pikenin altında. Arabaya biner binmez elim kontaktan önce klimanın düğmelerine gidiyor istemsizce. İnternete ulaşamadığımda yüzüm gazlı bir bebeğinkine dönüşüveriyor hemen. Evet çok süt içtim ve şişimi indirmek için bir parça internet lütfen. Lütfenlütfenlütfen. Ohhh. İndi. Şişim yani. Biraz daha süt alabilirim şimdi. Mümkünse markası şey olanından ve şeyli olsundan. Olur olur o da olur.

Benim gibi düşünmüyorsunuz öyle mi? Bir lokma ekmek,  yamalı bir hırka, tıpkı Hz. Muhammed gibi. Tıpkı onun adını ağzından düşürmeyip en iyi lokmaları yutup, en Chanel hırkaları giyenler gibi. Hayat hiç adil değil. Ne zaman oldu ki?
-Filme dönsen artık.
-Nereye, kime, ne şekilde döneceğimi sana mı soracağım(ama öfkeli bir tonda ve kabadayı bir edayla)?
-Film eleştirisi yapacağım diyorsun, ona buna çatıyorsun. Belli belirsiz hedef gösteriyorsun. Söyle madem kimmiş bu Chanelciler.
-Yves Saint de olur.
-E söyle o zaman.
-Ne söyleyeyim?
-Kaçak güreşiyorsun.
-İşime burnunu sokuyorsun.
-At o zaman beni burnundan pardon içinden.
-Gidecek yerin mi var?
-Pop şarkısı sözüyle mi bana meydan okuyorsun?
-Sende kimseyi beğenmiyorsun.
-Senin ağzından çıkınca yapmacık geliyor.
-Bir sefer de senin ağzından dinleyelim yapmacık olmayan bir şey!
-At beni içinden demiştim. At şimdi. Ben bulurum bir yerler.
-Gelen gideni aratır. Sense bunu sakın unutma. Benden rahatını bulamayacaksın gittiğin ellerde.
-Sen öyle san. Ne söylesek kabahat oldu. Eleştirilerimi duymazdan gelip beni bastırdın durdun. Kursağının arkasında bir yerlerde sığıntı gibi oldum. Sığıntın mıyım be ben senin? İte kaka en kuytularındayım şimdi.
-Bilmişlikten başka bir şey yok, kal orada.
-Gidiyorum ben.
-Git. Dünya kurtulsun senden. İlk başta da ben.
-CIA desteklesin, Amerika’da yerleşmeye hazırım. Mürit filan da yaparım.
-Deli misin sen?
-Bunu bana mı soruyorsun?
-Kime sorayım başka?
-Bir kafede oturmuş deli deli kendinle konuştuğunu görüyorlar salak. Beni senin içinde alır da tımarhaneye kapatırlarsa gör bak ne biçim olur! Hayallerim senin bedeninde solacak. Kes sesini manyak şey.
-Sensin manyak.
-Amerika yerine Bakırköy’e tıkılacağım sayende.
-Seni sık sık ziyarete gelirim merak etme.
-Kalk gidiyoruz çabuk. Garson hesap lütfen. Söylesene.
-Sus dedin.
-Hesabı iste. Delirtme beni içinde.
-En son ne zaman seks yaptın sen?
-Şu soruya bak. Terbiyesiz. Halife aday adayına sorduğun soruya bak. Çok sığmışsın.
-Sense derin. Yüzeye çıkamıyorum sayende. Bunları okuyanlar var ya, bir huni takdim edecekler sana.
-Güneşten korur bahaneyle.
-Naylon o.
-Halifesin ya her haltı bilirsin sen.
-Deli mi ne?
-En sık gelen ziyaretçin olacağım, hiç merak etme.
-Edebiyat filan yaptığını sanıyorsun değil mi böyle alaycı, böyle gıcık… İnşallah yaşayan en büyük yazarın içine girerim de, kıskançlığından çatlarsın.
-Senin içine girdiğin yazar seninle uğraşmaktan başka bir şey yapamayacaktır, bundan emin olabilirsin.
-Görürüz. Peki ya film?
-Hangi?
-Ne yazmaya çalıştığını ne çabuk unuttun.
-Senin yüzünden.
-Benim? Benim ha? … Var ya uğraşamayacağım. Çok ciddiyim. Uzlaşmaya karar verdim. Çoktan da çok ciddiyim. Çünkü başa çıkılamazsın. Her şeyin ama herşeyin, başta açık rögar kapaklarının, alkolizmin, Hitler’in, dünyadaki sefaletin, ikiz kulelerin bombalanmasının hepsinin nedeni benim. Ben aslında CIA, Mossad, MI6’nın ayrı ayrı tüm birimleriyim ve bunların birleşimiyim. Ben üst aklım.  Peşimde ise kriptoma el koymak için gelen çok çok azılı adamlar var. Tamam mı? Ben şimdi usul usul haddimi bilerek, kursağının oralara bir yerlere çekilmek istiyorum.
-Bak…
-Hiçbir şey duymasam da olur. Tek kelime. Sadece gitmek tek derdim. Dünya senin olsun. Yaz çiz, çizemesen de yaz tek ama bana dokunma.
-Sensiz yavan olur yazım.
-Olsun. Lütfen bırak, bir yazın da yavan olsun. Okuyucu bunu hoş karşılayacaktır. Hatta okuyucunun da kafası dinlenecektir. Sayemde. Tüm bu saçmalamalarını okuyan insanlara da yazık. Aslında sana, bana da yazık ama elden ne gelir ki?
-…

into-the-forest-2016

INTO THE FOREST / ORMANA DOĞRU:

Anneleri kısa süre önce ölmüş olan iki kızkardeş ormanın içerisindeki evlerinde babalarıyla yaşamaktadırlar. Filmin ilk dakikalarında abla bir odada dans ederken, baba ve diğer küçük kızı kendi odalarında şeffaf ekran karşısında kah televizyon izleyip kah internete girmektedir. Elektrikler gittikten sonraysa akşamları daha çok bir arada olmaya başlarlar. Telaşa gerek kalmamıştır. Çünkü hayatta telaşla yetişebilecekleri yer kalmamıştır. Günlük rutinlerini sürdürürler hiç durmadan. Odun keserler, olduğu kadar yiyecek tüketirler, yaşı dans etmek için bir hayli ilerlemiş olan abla elektrik bulamadığında mum ışığında dans eder, diğeri de aynı şekilde ders çalışır. Gerilimden, telaştan, endişeden uzak bir hayat yaşarlar farkına varmadan. Şehre gittiklerinde ve şehirden gelen Eli sayesinde şehirdeki kaostan haberleri olur ancak. Benzin yoktur, elektrik yoktur, ulaşım, telefon, ve de internet. Dolayısıyla ortalık vahşi batıya dönmüştür ve kardeşler babalarını kaybettikten sonra zaten kendi yaslarını tuttuklarından tüm bunlardan habersiz yaşayıp gitmişlerdir. Babaları ölmeden önce onları birbirine emanet eder, birbirlerini sevip, göz kulak olmalarını tembihler. Bunlar bir babanın ormanın yanındaki bir evde yalnız bırakmak zorunda kaldığı kızlarına bıraktığı vasiyeti olur, telaş içinde, ölmeden önceki son saniyelerinde.  Başsız kalan kızların yas dönemini atlattıktan sonra didişmelerine tanık oluruz bir süre. Nell’in erkek arkadaşı zaten az olan yemeklerinden yiyip bitirmekte olduğu için, kıt olan benzinin bir kısmını kullanıp kullanmama hususunda, evi bırakıp elekttik bulmak üzere gidip gitmeme hususunda derken anlaşmazlıkları bir dünya olur. Ama yine de kopamazlar. İsteyerek beraber olduğu çocuktan hamile kalamayan Nell’in yanında, Eva, belki de hayatı boyunca bir daha asla görmeyeceği tecavüzcüsünden hamile kalır ve-bir umutmuş yaşatan insanı-çocuğunu doğurur. Filmin en anlamlı kısımları bundan sonra başlar. Tüm yokluğa rağmen çocuğunu doğurmakta diretir. Etinden, sütünden faydalanacakları hayvanları olmadığı için yeterli B12 alamayan Eva hortlak gibi görünmektedir. Ormandan topladıkları yeşillikleri kemirir durur. Nell’in binbir zahmet avladığı yaban domuzunu parçalayıp, kah büyük parçasını tuza yatırıp kuruturlar kah işkembe gibi doğrayıp kaynar suda haşlarlar. Sonra da bir keyif bir keyif yerler, özellikle de Eva. Hayalini bile kuramayacakları şeyleri yapabilir hale gelirler zamanla. Hiç elektriksiz ve hiç başka insansız yaşayabildiklerini ispatlamışlardır kendilerine ve birbirlerine. Ormanın içindeki küçük kulübede bağır çağır doğum yapar Eva. Tekrar çürümüş ve çökmekte olan evlerine geldiklerindeyse Eva kolaylıkla ikna eder Nell’i ormana gidip yaşamak hususunda. Yüz, iki yüz bin yıldır dünya üzerinde yaşayan insanoğlunun yanında, yüz küsur yıldır hayatımızda olan elektriğin tarihinin çok da fazla olmadığı ve bu şekilde de bir hayat sürebilecekleri tesellileri olur. Anılarını dolayısıyla kendileri için manidar ve işe yarar birkaç parça eşyayı alırlar; evi yakmak suretiyle izlerini kaybettirip, ormanın içindeki kulübeye sığınırlar yenidoğanla birlikte.

images-318

images-348

images-360

Filmin “benim için” en önemsediğim kısmı olan yaslandığı metnin uyarlandığı kitap Amerikalı yazar Jean Hegland’ın aynı adlı romanı ve bu sayede kendisiyle tanışma fırsatı buluyorum. Hiç Türkçeye çevrilmiş bir kitabı yok henüz yazarın. Ne olursa olsun bazen bir filmin, bir kitabın adını ve yazarının kim olduğunu önemsetebildiğine tanık oluyorum bir kez daha. Gün olur da bir gün alıp başımı giderim deme lüksüm ve zorunluluğum olursa eğer Hegland’ın romanını hatırlayacağım kendi kendime. En çok da Eva’nın çok güzel çok güzel diye diye yediği etten aldığı zevki, Nell’in biten tuvalet kağıdı yerine üst üste yığdığı yemyeşil yaprakları ve hayatın sürprizlerle dolu olduğunu, plan yapmanın anlamsız olduğunu, vs… Eva, Nell’e umarım hamile kalmazsın yeterli yiyeceğimiz yokken dedikten sonra, kendi hesapsız gebeliğini sonlandırmayışına tanık olunca bir kez daha kendi kendime hiç plan yapma, hiç hayal kurma demek geçiyor. Hiç ama. Çok isteme, hiç bekleme, unut, kınama, kınadığının başına gelme ihtimali isteyip hayal ettiğinden bin kez fazla. Bunu da sakın unutma. Senenin en iyilerinden değil ama iyi ki izlemiştim,  iyi ki filme çekilmiş dediklerimden “Into the Forest”. Cat Power’ın “Wild is the Wind” yorumuysa hiç fena değildi.

screen-shot-2016-05-12-at-2-43-16-pm

WHAT HAPPENED, MISS SIMONE?

images-191

WHAT HAPPENED, MISS SIMONE?

Milyonların idolü, hatta sevenisin. Ama gerçekten ne oldu, Bayan Simone?” Maya Angelou

“Annemin yıllarla arası bozuk değil, yılların annemle arası bozuk.” Lisa Simone Kelly

Akademi Ödüllerine En İyi Belgesel dalında aday olmayı başarmış beş filmden biri olan ama ödülü Amy’ye kaptıran; beni izlerken ve izledikten sonra o da güzeldi, bu da güzel ama diye diye pek çok dünyevi düşüncelerle baş başa bırakan, yine de dokümanter olarak Amy’i daha başarılı bulduğumdan oturduğum yerde ancak çok geç kaldığımı düşünerek hayıflanmama sebep olan bir film var karşımda. Nasıl oldu da bu film ön plana çıkmamış, gerçekten anlayabilmiş değilim. Nina Simone’un hayatındaki kimi bilmediğim ayrıntılarını günyüzüne çıkardığı; bir kadının, siyah bir kadının, hem de ırkçılığın yoğun yaşandığı dönemlerde, Amerika’da, şarkıcı kimliğinin yanında, yaşanan olaylara duyarsız kalamayıp, sivri dilli demeçler verip öyle de şarkı sözlerine imza atması sonucu piyasa tarafından cezalandırılması, tüm kayıtlarının boykot edilerek, konserlerinin iptaline dek uzanan sivil haklar hareketine dahil olmuş bir müzisyenin hayatı var gözler önüne serilen aynı zamanda. Aretha Franklin, Gladys Knight gibi siyahi vokaller önemli televizyon programlarına çıkarken, tıpkı şu an benim yaptığım gibi içi sızlayarak izlemiş onları oturduğu yerden. Halbuki aynı zamanda çok başarılı bir piyanist kendisi Amerika’nın görmezden geldiği. Belgeselin daha ilk dakikalarında kendisiyle yapılan bir röportajda özgürlüğün kendisi için ne anlam ifade ettiğini soruyor muhabir. Özgürlük korkmamak demektir diyor, hayatının yarısını korkmadan geçirememiş Simone. Neden mi korkmuş bu kadın hayatı boyunca? Renginden ötürü ırkçı saldırılara maruz kalmaktan, nerden ve ne zaman geleceği belirsiz yağmur gibi yağan tokatlardan dolayısıyla kocasının uyguladığı şiddetten, bir gün gelip de şöhretini belki de sesini kaybetmekten, maddi çıkmazlardan, başarısızlıktan, delirmekten, yalnız ölmekten, hatalarından kısaca bir sürü şeyden. Ülkede şiddetin dozu her geçen gün artmış, ırkçı saldırılar rayından çıkmışken ve Martin Luther King önderliğinde hakları için birçok siyah yollara dökülmüşken hem de ölürken, o da meslektaşları gibi sessiz mi kalmalıydı sorusu geliyor akıllara. Yaşar Kemal Paris’te karşılaştığı ve neşesi ve mutsuz görünen Nazım Hikmet’e benzer bir soruyla gidiyor ve aldığı cevap insanı çok şaşırtmıyor aslında. “O şartlarda mecburdum.” diyor Nazım. Nina’nın da cevabı benzer oluyor. Bir şeyler var onu da mecbur kılan, bir şeyler var ona başka bir seçenek bırakmayan.

images-171

Kızı Lisa’nın nazarında annesinin en büyük handikapı yedi yirmi dört Nina Simone olmasıyken, sahnedeyken göz alıcı olan, sevilen ve aynı zamanda da devrimci olan Simone böylelikle kendisine bir gaye bulmuş oluyordu. Sesiyle, insanlara, kendi düşüncelerini dile getirebileceği bir yer. İnsan daha da ne ister? Halbuki gösteri bittiğinde, herkes evine gidiyordu. O ise yalnız başına kaldığında da, hiç bitmeyen mesaisinde şeytanlarıyla savaşıyordu öfke ve hiddetle. Kendisiyle barışık olamadığından, her şey hayatını karartıyordu sanki azar azar. Bu ise en çok hayatının konforuyken, canavarına dönüşen annesinin hayatına tanıklık etmek zorunda kalan kızını incitiyordu.

images-201

Gerçek adı Eunice Kathleen Waymon olan Simone ilk siyah klasik müzik piyanisti olmak için daha üç dört yaşlarındayken başlamıştı piyano çalmaya. Tryon, Kuzey Carolina’da bir papazın altıncı çocuğu olarak gelmişti dünyaya. Topluluk önüne çıkıp piyano çaldığı ilk yerde kilise oluyordu bu vesileyle. Çok disiplin gerektiren klasik müzik için fon sağlamaya çalışıyor ve bol bol resitaller veriyordu. Günde yedi sekiz saat pratik yapmak zorunda kalmaksa onun hem siyah hem de beyaz akranlarından izole bir çocukluk ve ergenlik geçirmesine neden oluyordu. Fonlar bittiğinde Philadelphia daki Curtis Müzik Okulu’na başvuruyor ve Bach ve Rahmaninov’u çalabiliyor olmasına rağmen siyahi olmasından ötürü geri çevrildiğini ancak altı ay sonra öğrenebiliyordu. Aynı müzik akademisi ölümünden sadece iki gün önce on dokuz yaşındayken reddettiği sanatçıya yetmiş yaşında onur ödülünü layık görüyordu. Çok acı gerçekten.

Ailesi de beraberinde Philadelphia’ya taşındığında, çalışmak zorunda olduğunu anlıyor Simone ve Atlantic City’de köhne bir barda gecesi doksan dolardan anlaşıyordu. Fakat daha ikinci gece patronu şarkı söylemezse eğer sahne alamayacağını belirtip onu zora sokarken, bilmeden bir şarkıcının doğuşuna vesile oluyordu. Ailesinden bu durumu saklamak isteyen Simone’sa, Nina Simone’a dönüşüyordu bir gecede. Nina küçücük demekken, Simone’un ilham kaynağı aktrist Simone Signoret oluyordu. Onun meslektaşları arasından sıyrılmasını sağlayan müziğe kattığı farklı yorumuydu. Nina müziği başkalaştırıyor, kendi deneyimine göre biçimini değiştiriyordu. Duygusal mesajını seyirciye aktarabiliyordu ve kabul etmek gerekirse bu doğuştan gelen bir yetenekti. Baritonun derinliğine sahip bir kadın sesi vardı onda. O derinlik ve belirsizlikse Nina’nın ruhundaki sezgilerini taşıyordu. Klasik müzikten aşina olunan teknik ve disiplinle müziğini besliyor, caz dünyasının kaygısız doğaçlamalarıyla füg ve kontrpuanı tanıştırıyordu.

İstediği şeyi elde etmekte ısrarcı kocasıyla tanışıyordu Nina aynı zamanlarda. Andy New York’ta çalışan bir ahlak polisi ve devriyeye çıktığında dediği bir hey’le insanları titreten bir adamken, Nina’yı kendisine aşık etmeyi  başarıyordu. O da bir süre sonra polisliği bırakıp, Nina’nın menajerliğini üstleniyor, evliliklerinin iyi ve ilk zamanlarında birlikte inşa edip, beraber büyüyorlardı. Andy vizyon sahibi, akıllı bir iş adamıydı ve yaptığı doğru hamlelerle karısının Carnegie Hall’de ilk siyahi kadın klasik müzik piyanisti olarak sahne almasını sağlayabilmişti. Bu sayede başarılı ve saygın bir döneme giren Nina için çöküşse bundan sonra başlıyordu yavaş yavaş. Zirveyi erken görmüştü ve üzerine ne koyacağı belirsizdi.Öfke patlamaları, sorgulamalar, eşyaları parçalamalar zaman içinde artmakla beraber, Andy’de ona şiddet uygulamaya başlamıştı kızlarının gözü önünde.

images-160

images-221

images-223

Yakın zamanda patlak veren ’63 Birmingham olayları onu geri dönülmez bir yola sokuyordu. Bir pazar günü ayin esnasında kilisede yaşanan ve dört küçük siyahi kızın ölümüyle sonuçlanan bombalama olayı sivil haklar hareketini harekete geçirdi. Simone’da bu yaşananlara karşı tepkisini, Mississippi Goddam adlı bestesini yaparak ortaya koydu. Sözleri vurucu, acımasız ve devrimsel nitelikler taşıyordu. Birikmiş öfkesini kusuyordu adeta bu şarkıyla. Her şey umutsuz ve bir hayatta kalma mücadelesiyken, dahil olmak dışında elimden bir şey gelmiyor diyordu kısaca verdiği röportajlarda. Çok önemli bir soru sormaktaydı bu devrimci kadın birçok meslektaşına emsal teşkil edebilecek olan; “Hem sanatçı olup hem de zamanı nasıl yansıtamazsın?” diyordu. Devrimden, mücadeleden yana tavrını koymuş oluyordu böylelikle. Kariyerini beslemezsen devam etmez demişti kocası bir tarihte ona. Nina’ysa soğukkanlılıkla ilerliyordu ve artık konserlerinde sadece bu tip bestelere yer veriyordu. Ateşle oynuyordu. İnsanların gözünü açmak istiyordu. Sivil haklar hareketine dahil olmakla birlikte, harekette entelektüel bir geçmişi yoktu. Onunki müzikal bir maziden ibaret olmakla beraber verdiği mesajlar itibariyle gerçek bir devrimci olduğunu ortaya koyuyordu sadece. Her şeyi açıkça uluorta söyleyiveriyor, devrimin bir nevi efendi azizi ilan edilmekle beraber kolaylıkla agresifleşedebiliyordu da. Toplumsal düzenden usandığını, Amerikan halkının kanserden başka bir şey olmadığını, kanserin tedavi edilmezden önce ortaya çıkarılması gerektiğini, kendi yolu olsaydı katil olacağını, silahlanıp güneye gideceğini, tüm Amerikan halkını uyaran bir tonda söylüyor ve nihayetinde tüm beyazları küçümsüyordu. Sistemle uzlaşamadığından da iş kapılarını teker teker kapatmış oluyordu. Kızı Lisa ise suçu kendi gibi davranmak olan annesinin cezalandırıldığını düşünüyordu. Elinde mikrofon dilediği gibi konuşan bu kadının her devrim sonrası yaşandığı ve söylendiği üzere devrimin ilk önce kendi evlatlarının başını yediği sözünü doğruluyordu adeta. Amerika yavaş yavaş ona dar gelmeye başlıyor ve her şeyden önce iş alamadığından parasız kalıyordu.

Sesi titreyerek ve gözyaşları içerisinde söylediği toplumsal meselelere duyarlı olmayan sanatçıların daha mutlu olduğu tespiti ise bir yere kadar doğru sadece. İnsan düşünen bir varlık ve kendini ilerletmeye, geliştirmeye meyilli ve bunun için önüne çıkan her fırsat bir lütuf aslında ve bu fırsatları değerlendirip değerlendirmemek de onun mizacına bağlı. Bir adım yol almadan yaşamak var durduğun yerde, her ne pahasına olursa olsun gökyüzüne uzanmak da. Psikolojik altyapısı ve erken gelen başarısıydı belki onu zamanla bipolar ve manik depresif yapan ama bunlar da şöhretin cilveleriydi ve herkes yaşadığı sürece bedel ödüyor bir şekilde. Bir dahi, bir devrimci, bir kuralsız ve gözalıcı bir kadın olarak Gladys Knight ya da Aretha Franklin olarak mutlu olamayacağının farkına varamamış sadece. İçerisinde trajik anlar barındırmayan hiçbir hayat belgesellere konu olmuyor ya da kolay kolay hatırlanmıyor. Mutlu olamadım derken kim mutlu olmuş ki şu dünyada demek geçiyor insanın içinden. En azından benim içimden. Bir Eunice Kathleen Waymon var kimselerin duyduğunda umursamayacağı. Birde Nina Simone var Sinnerman’ın, Wild is the Wind’in, I Put a Spell On You’nun, My Baby Just Cares For Me’nin derinlikli, özgün sesi. Kırık aksanıyla Ne me quitte pas’yı söyler kırık aksanıyla. Don’t Let Me Be Misunderstood tüm dünyaya mesajı olarak kalıyor hatıralarda, sanki kendi yazmışçasına. Aynı sözler en çok onun dudaklarından döküldüğünde anlam kazanıyorlar bir anda. Benim için en çok Wild is the Wind’dir Ninasimooon kendi özel sebeplerim işin, pardon, duygularımın içine girince.

“Evim yok
Ayakkabılarım yok
Param yok
Sınıfım yok
Eteklerim yok
Kazaklarım yok
Parfümüm yok
Sevgim yok
İnancım yok
Kültürüm yok
Annem yok
Babam yok
Abim yok
Çocuklarım yok
Halalarım yok
Amcalarım yok
Sevgim yok
Aklım yok
Ülkem yok
Eğitimim yok
Arkadaşlarım yok
Hiçbir şeyim yok
Şarabım yok
Param yok
İnancım yok
Tanrım yok
Sevgim yok

Peki neyim var?
Saçım var, kafam var
Beynim var, kulaklarım var
Gözlerim var, burnum var, ağzım var
Cinsiyetim var
Omuzlarım var, ellerim var
Parmaklarım var, bacaklarım var
Ayaklarım var, ayak parmaklarım var
Karaciğerim var
Kanım var
Hayatım var
Baş ağrım ve diş ağrım var
Ve kötü zamanlarım; tıpkı, senin gibi

Özgürlüğüm var…” Ain’t Got No, I Got Life

images-229

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: