THE YOUNG POPE

judelawyoungpope_15062016

THE YOUNG POPE :

“Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Günlerdir, çok uzun zamandır görmediğimiz bir şey olmakta. Haberler, sosyal medya ve gazete manşetleri artık kötüye değil, iyiye odaklanıyor. Savaşa ve teröre değil, sevgiye odaklanıyor. Ve hepsi Papa 13. Pius’nun yürekleri parçalayan aşk mektupları sayesinde oldu. Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Aşktan bahsetmek için.”

Son zamanlarda iyice tekinsiz bir hal alan ülkenin şaşkın ve ürkek vatandaşları olarak temennimiz olan şeylerden bahsediyor bu satırlarda. Yoksa yaşayamayacağız, çünkü yaşatmayacaklar bu gidişle, bu topraklarda. Bizim için çook uzaklarda kalmış ve hiçbir zaman tam manasıyla ortamı oluşmamış barıştan, huzurdan, sevgiden, aşktan bahsediyor aynı satırlarda. İlginizi çeker miydi bilemem, artık kanıksadığımız bombalanma ve ölüm haberlerinden sonra. Belki de hafife alırdık biz neler neler gördük çünki(çünki çünkü ses uyumu böyle arzu etti, ü değil i dedi), biz neler neler yaşadık ki… Ortadoğu bataklığına sürüklenmiş, için dışın intikam peşinde koşan adamlarca çevrilmişken, yarınından endişeli, bir yandan yaşam kavgasına devam ederken, bomba yüklü araçlarla kendini patlatan insanların mevcudiyeti karşısında vicdanlı, yerinde kararlar verebilme ustası, herkesi teker teker kucaklamasını bilen bir lider arayışına girmiş ve yolumuzu hepten kaybetmişken denize kıyısı olmayan, dünyanın en ufak yüzölçümüne sahip bir şehir devleti olan Vatikan’a ruhani lider olarak seçilmiş ilk Amerikalı papa olma özelliği taşıyan Papa 13. Pius’nun cesareti, aklı, yalınlığı, dürüstlüğü, vakarı karşısında bir umut doğuyor insanın içine. Bu ülke bir defa çok çok iyi bir lider görmüştü yıllar yıllar evvel. Allah acır da bir tane daha gönderir diye bekliyoruz bakalım sindiğimiz köşelerde. İşimiz Allah’a kalmış yani üç tarafı denizlerle çevrili ülkede… Vah bizim halimize… Bize kendi çıkarlarını hiçe sayıp, sadece başkalarının çıkarları için çalışan iyi bir insan gerek şu evrede. Varsın Tanrı’ya inanmasın. Varsın o da bu dinin ateisti olsun. Varsın sorgulasın hiç durmadan. Tanrı’ya inanan başka hiçbir şeye inanmıyor çünki. İzin verelim ona ister bir kadına ya da bir erkeğe aşık olsun, aynı anda Tanrı’ya aşkla bağlanmış olsun ama yeter ki yolunda iyi niyet olsun.

the-young-pope-2-e1479061589213

Son zamanlarda hayranlıkla takip ettiğim, hem izlenesi hem okunası, belki de yaşayan en duyarlı auteur yönetmen olan Paolo Sorrentino’nun yaratıcısı olduğu ideal din adamı, aynı zamanda ideal bir politikacı ve ruhani lider kompozisyonuyla Jude Law hayatının rolüyle çıkıyor karşımıza. İdeal diyorsam kusursuz demiyorum, kaldı ki yönetmenin de bir kahraman yaratmak telaşı yok. O tip kahramanlar savaş filmlerinde çıkarlar karşımıza, bizim Lenny’miz yani Lenny Belardo’muz yani genç papamızsa kendi içinde bocalayan, Tanrı’nın varlığını sorgulayan, ateist ama aynı zamanda azizlik belirtileri gösteren, marjinal bir kilise yaratma hevesi taşıyan, doğruluğu ve dürüstlüğü günlük hayatında çevresindeki insanlarla iletişiminde sorunlar yaratan, değişik bir mizaca sahip, gösterişsiz bir kızın sevgisini kazanarak bir kez aşkı tatmış, yetim büyümek zorunda bırakılmış, çocukken büyüdüğünde ne olmak istediğini sorduklarında çocuk olmak istediğini söyleyen, fazla yemek yemeyen, sabah kahvaltısında sadece vişneli diyet kola içen, baca gibi tüttüren, esprili ama aklına estiği gibi konuşup kafasına göre hareket ettiğinden sevilmesi zor, kendinden emin, sürprizlerle dolu, kırk yedi yaşında, asi, devrimci, heteroseksüel sarışın bir çocuk. İsyan halindeki ruhu rüyalarında bile rahat bırakmıyor onu. Yağmurun altında halka seslenecekken, yağmur diniyor ve güneşe çeviriyor bulutlar yüzünü. Şemsiyeler kapanıyor, soluklar kesiliyor ve papa halka sesleniyor balkondan. Unutulanları sayıyor önce. Dünyayı sevgileri ve iyilikleriyle değiştirecek olan kadınlar ve çocuklar var ilk sırada. Tanrı’yla uyumlu olmak için yaşamla uyumlu olmalıyız dedikten sonra da başlıyor şoke eden unutulanlar listesini sıralamaya: Mastürbasyon yapmayı, doğum kontrol hapı kullanmayı, kürtaj olmayı, eşcinsel evlilikleri kutsamayı, rahiplerin birbirini sevmesini ve kendi aralarında evlenmelerine izin vermeyi, yaşamaktan nefret ediyorsak intihar etmeyi, üreme amacı dışında suçluluk duymadan cinsel ilişkiye girmeyi, adına özgürlük denen ve bu sayede bizi mutluluğa götüren tek yolu unuttuk derken uyanıyor bir anda. Papalığı boyunca da tıpkı bu rüyasındaki gibi hareket ediyor ve konuşuyor hemen hemen on bölüm boyunca.

Dizinin ilk bölümünde papanın çıplak poposunu görüyoruz giyinirken. Alışılageldik papa kompozisyonundan uzak, Grönland başbakanının şaşkınlıkla karışık söylemeden edemediği kadar yakışıklı, kendi tabiriyle İsa’dan bile yakışıklı, Tanrı var mı yok mu diye sormaktan dilinde tüy biten, düşünmekten kendini yiyen hazretlerinin dizinin ilk bölümünün ilk dakikalarında daha, seçilmişliğini anlatmak üzere ceninlerin üzerinden emekleyerek ilerleyen çırılçıplak bebeğin, en nihayet Papa 13. Pius olarak Vatikan şehrinde yer alan meydandaki Aziz Petrus Bazilikasına doğru ilerleyişini izliyoruz dünyanın dört bir yanındaki bir milyar insanın kısaca dünya nüfusunun beşte birinin temsilcisi, bütün Katolik Kilisesi’nin babası ve annesi olmak üzere. Binler, milyonlar, milyarlar arasından bir seçilmiş olarak çıkıyor en yüksek kademelerden birine. Şans mı tesadüf mü, kader mi doğru tercihler ve doğru bileşenler mi bu seçilmişliğin nedeni diye soruyor insan kendi kendine. Üstelik bu son derece aykırı hazretlerinin seçimi de şaibeli iken. Şaibe dediğim bizim ülkemizde yer etmiş torpilden, kayırmadan farksız bir şey söylemek istediğim. Adaylar arasında kendisi hakkında en az şey bilinen o ve her nasılsa çok daha güçlü rakipleri arasından “o” tercih ediliyor. Fikirleri, yönelimleri bilinmiyor Vatikan Senatosu tarafından. Bu haliyle nasıl papa olduğu, nasıl seçildiğini bilen bir Allah’ın kulu yok kendisinden başka. Halbuki Lenny en dolaysız yolla bağlıyor işini, yani üzerindeki tek üst merci olan Tanrı’yla. Son derece dürüst bir şekilde, vaatlerle dolu gidiyor ona. Diğerleri değil, sadece ben sizin için yararlıyım diyor. Ve bir çok defa şahit olacağımız gibi çok güçlü bir şekilde dua ediyor ve tanıdıklarını sandıkları ama hiç tanımadıkları birini papa yapıveriyor oyuna gelen şaşkın kardinaller. İster mucize, ister duaların kabulü diyelim, bir şekilde bir dua yerine ulaşmış oluyor, bu vesileyle. Ne Spencer ne de Dussolier, “o” papa oluyor neticede. Hem akıl hocası hem de ona hayatı ve ilahiyatı öğreten Kardinal Spencer en çok içerliyor bu duruma. Bileklerini kesmek üzereyken rahibeler engel oluyorlar son dakikada. Papa olmakla kaderini mahvettiğini söylüyor kızgınlıkla. Lenny’nin istifa etmesi için baskı yapıyor ve affetmiyor onu uzunca bir süre ve akıl hocası olmayı reddediyor. Kendi kararlarını kendi vermek zorunda kalan Lenny de kendisini bir rock yıldızı gibi ulaşılamaz kılmaya karar veriyor. Sadece kiliseyi önemsiyor. Kendini gizliyor. Tek röportaj vereceği merci olarak Tanrı’yı gösteriyor. Fotoğraf çektirmiyor. Fakat öte yandan nasıl sevileceğini bilmiyor. Kimsenin kendisini sevmediğini düşünüp, herkesten gelebilecek her türlü kötülüğe karşı hazırlıklı olmak konusunda üstün bir çaba sarf ediyor. En nihayet ölüm döşeğindeki Spencer ona “Kendini menteşe sanıyorsun ama sen bir kapısın” diyor. Çocuk papa bir adama dönüşüyor nihayet.

downloadfile-7
Rahibe Mary

images-37

images-39

Bir çelişkiden ibaret olduğunu düşünüyor Lenny. Tıpkı Tanrı gibi. Bir’in içinde üç, üç’ün içinde bir. Ya da Meryem gibi; hem bakire hem anne. İnsan gibi; hem iyi hem de kötü. Dostça ilişkilere mesafeyle bakıyor çevresindeki ve otoriter bir şekilde uyarıyor ona hizmet edenleri. Ona göre dostane ilişkiler tehlikeli olmakla beraber, sonu her zaman kötü biter, çünkü kendilerini belirsizliklere, yanlış anlaşılmalara ve çatışmalara iter. Resmi ilişkilerse sonsuza kadar devam ederler, çünkü yanlış anlaşılma riski yoktur, kuralları taşlara oyulmuştur ve resmi ilişkilerin olduğu yerde hiyerarşi vardır ve hiyerarşinin olduğu yerde de dünya düzeni hüküm sürer. İlelebet. Rahibe Mary’i yani yedi yaşında yetimhaneye terk edildiği günden beri ona bakıp onu büyüten, tüm üzüntülerine şahit olan, kendisi gibi iyi bir Hıristiyan yapan kadını özel asistanı yapıyor Kardinal Voiello’nun tüm karşı çıkışlarına rağmen. Bu küçük boylu, başlarda papayı yadırgayıp açığını arayan adam papayı önemsemeye başlıyor tanımaya başladıktan sonra. Vatikan’da varolan lobicilik, iç gerginlikler, skandallar, intikamlar ve tehditlerin küçük çaplı bir versiyonu yaşanıyor öncesinde taraflar arasında ve birbirlerinin açıklarını ortaya çıkarmak için uğraşıyorlar. Voiello papayı, Mary Voiello’yu takip ediyor. Mary yapmış olduğu küçük bir araştırma sonucunda Voiello’nun vaham, kurtuluşum dediği, onu hiç eleştirmeyen zihinsel engelli Girolamo’yu keşfediyor evindeki. Lenny’se en güvendiği kardinallerinden biri olan Gutierrez’e döküyor içini ve onu parkinsonlu başpiskopos Kurtwell davasını takip etmek üzere Vatikan’ın kenar mahallesi olarak anılan Roma’ya gönderiyor. Alkol bağımlılığı olan, küçük yaşlarda cinsel tacize uğramış eşcinsel eğilimleri olan Gutierrez istemeyerek kabul ettiği görevi binbir sıkıntıyla tamamladığında nihayet dönüyor hiçbir zaman gerçekte yaşamamış kayıp ruhlarla dolu Vatikan’ına ve sığınıyor tekrar onun yüksek duvarlarla çevrili güvenli kollarına. Kafesteki bir kanarya o ve aşina olduğu tek kafes de Vatikan. Hayatın kısalığı karşısında sonsuzluğu ve Tanrı’yı seçenlerden ne ilki ne de sonuncusu. Lenny eşcinsellerin rahip olmaması gerektiğini, eşcinsellerle pedofillerin aynı olduğunu söylediğinde, Gutierrez bunun kabul edilemez bir genelleme olduğunu, pedofilide sadece şiddetin, eşcinsellikteyse tek aşkın var olduğunu söylüyor ve kendisini kişisel asistanı yapmak isteyen Papa’ya eşcinsel olduğunu itiraf edebiliyor son bölümde.

Tv: Il papa invisibile di Sorrentino, santo o demone?

oulonydd12ii-oolsf94qtn9s7upf4esxhaghbdq-7vuuqbqcbuoaukqprak1ottcptgfszv1qw515-h286-nc

rv5qu6fehjr-wry09qzvijnjbbkkb2vcbejceg9h6cg_umchjne8wd0lw4auudagrgllopcggr0agvykmh7wlux3gguhaix0w443-h332-nc

Bünyesindeki rahip nüfusunun üçte ikisi eşcinsel olan toplulukta rahipleri eğiten cemaatin başında dahi bir eşcinsel var ve Lenny eşcinsellerin kiliseye alınmasına karşı çıkıyor. Küçük devletin meşhur günahkarları papa bizi cezalandırır korkusuyla kadınlarla yaşadıkları maceraları anlatıyorlar abartarak günah çıkarma seansları esnasında(bu bize de tanıdık geliyor olsa gerek 15 temmuz münasebetiyle, hani herkes kendini aklamaya çalıştıydı ben değilim diye, profillerde Türk bayrağı, statülerde birlik beraberlik mesajı ama boşverin bütün bunları Aman Tanrım-Holly Father-biz ne biçim bir sene geçirdik böyle). On üçüncü yüzyıldan beri süre gelen bekarlık yemininin temelinde bir rahibin büyümemesinin nedeni olarak asla baba olmaması, her zaman Tanrı’nın oğlu olarak kalması ve asla onun yerini almaması gerektiği gerçeği yatıyor. Hal böyle olunca da nüfusunun neden üçte ikisinin gay olduğu anlaşılıyor.

02gvtgsdk-wwgstoxsncx5-dkc3efloxngncajicxbgd0ajcu43ygypvwtp4rsnkawkawafyxmtwsky8a-ljjms0tl4fadwysacuugw512-h288-nc

Sistine Chapel sahneleri için bir benzeri hazırlanmış ya da yönetmen normal şartlarda fotoğraf çekmenin dahi yasak olduğu yerde çekim yapmak için izin almış bir şekilde. Geniş odaya taht üzerinde getirilen papanın ve üzerindeki kostümün, başındaki tacın ihtişamından gözlerini alamıyor insan. Bu ve daha pek çok sahne var insanın aklını alan, diziyi unutulmaz kılan. Papa’nın İtalyan Başbakanını bir hayli terlettiği ikili görüşme, Lenny’nin sesinden dinlediğimiz ve hiç gönderilmemiş mektubunda yer alan aşkı kaybetmenin mi yoksa bulmanın mı daha güzel olduğunu sorduğu satırlarında yetimliğinden kaynaklanan münasebetsizliğini ve saflığını açıklarkenki melankolisi, çıplak Willendorf Venüs’ünden gözlerini alamayan sıkıcı Moskova Başpapazı, ”I’m sexy and I know it” eşliğinde ruhani bir ortamda yaratılan video klip estetiği, yine onca ruhaniliğin ortasında yan tarafında plastik bardaklarla öylece duran su sebilinin bir karaktermişçesine ulu orta duruşu, Spencer’la Sistine Chapel’de kadın cinselliği ve Lenny’nin kürtaj konusundaki katılığının tek seçenek olduğunu ayetlerle açıklamasına karşılık, Spencer’ın merhametli olmanın esas olduğunu savunması, Afrika seyahatlerinde ruhun çürümüşlüğüne işaret olarak Rahibe Antonia’nın halka yaşattığı zulümden muzdarip halkın papanın yardımıyla ondan kurtulmaları, on dört yaşında ölen Azize Juana’nın ibretlik hikayesini halkın önüne çıktığı son sahnede anlatırken,  Lenny’nin dizlerinin üzerine çökerek tüm benliğiyle Tanrı’ya yakarışlarının hemen akabinde gerçekleşen mucizeler ve bunların arasında en çok kısır Esther ve kısır kocası için çocuk istediği sahnede “You must you must” derken Lenny’nin kendinden geçerek yüzünün kıpkırmızı olduğu anlar, aşırı obezitesi olan yatağa bağımlı Rose’un odasının duvarı yıkıldıktan sonra vinç yardımıyla apartmanının yüksek bir katından çıkarılmaya çalışıldığı ve sonra geri sokulduğu sahne ve daha pek çoğu… Özellikle de sekiz, dokuz ve onuncu bölümlerdeki her biri birbirinden bağımsız işlenen konular ve akılcı ve akıcı diyaloglar hayatınıza o kadar çok şey katıyor ki… Onuncu bölümde Gutierrez Lenny’e “Doğru motivasyonlar dünyayı değiştirebilir” derken tecrübeyle sabitlenmiş öngörünün ülkemiz için de gerçekleşmesini diliyorum içten içe. Bazen gökyüzü açıktır ve dualar kabul olur, doğru bir adamın duası kim bilir belki bize de barış ve huzur getirir. Yeter ki o doğru duayı, doğru bir adam ya da kadın, doğru bir anda etsin. Kötülerin hesabı her zaman tutmaz, dünya hesap kitapla da dönmez. Rahibe Antonia, Prens Abadi gibilerin de devri gün gelir sona erer. Yıkılmayacak bir duvar yok bu dünyada. Öncelikle her şeyden çok inanmak gerek buna.

”Ülkenizde yerde yatan cesetleri gördüm, açlığı, kanı, susuzluğu ve sefaleti. Tüm bunlar savaşın ve şiddetin getirileri on iki yıldır topraklarınızı pençesi altına almış olan. Bunun kabahatlilerinin isimlerini söylemeyeceğim. Çok fazla suçlu var. Hepimiz suçluyuz. Savaştan ve ölümden hepimiz suçluyuz. Aynı şekilde barıştan da suçlu olabiliriz. Bunu sizden dizlerimin üzerine çökerek istiyorum. Eğer barış için suçlu olursanız uğrunuza ölmeye hazırım. Dünyanın dört bir yanından bana yazan çocuklara hep derim ki sevdiğiniz şeyleri düşünün. O Tanrı’dır. Çocuklar her türden şeyleri severler ama hiçbiri bana savaşı sevdiğini yazmadı. Şimdi yanınızda oturanlara bakın. Gözlerine neşeyle bakın. ve Aziz Peter’ın söylediklerini hatırlayın. Eğer Tanrı’yı görmek istiyorsanız, görmek için vesileleriniz vardır. Tanrı aşktır. Öte yandan ben barış olana dek size Tanrı’dan bahsetmeyeceğim. Bana barışı verin, ben de size Tanrı’yı vereyim. Barışın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bilmiyorsunuz. Barışın ne kadar kaygı verici olduğunu da bilmiyorsunuz. Ama ben biliyorum. Çünkü barışı bir kez görmüştüm. Sekiz yaşında, Kolorado’da bir bankta.” Papa 13. Pius

images-27

images-41
Paolo Sorrentino

ROMA

PROLOG: IMG_2547 Yalnız olarak çıktığınız yolculuklarda, kafanızın içinde bir yerde, çok da derin olmayan belki biraz sığ bir yerinde beraberinizde kimi götürürsünüz en çok? Geride bıraktığınız sorunlu aile bireylerini mi? İşyerinde üstesinden gelemediğiniz rakiplerinizi mi? Yoksa aynı binayı, aynı durağı kısa sürse bile bitmez gibi görünen dakikaları paylaştığınız, her günü aynı güne çevirip kepaze eden orta sınıf ahlaklı beyinlere sahip komşularınızı mı? Siz sanki onların içinden çıkmadınız mı? Eski eşiniz eskidir ama; sahildeki kumları kazırmış gibi elinde bir tırmık beyninizin içini eşeler durmaz mı hala? Kurtulmak mümkün müdür acaba? Kanımca başka bir tırmıklı gelene kadar mümkün görünmüyor. Hayat gökdelenin katları gibi. Yukarı doğru çıktıkça görüş açınız artmakla birlikte, her bir kat omuzlarınızda onlarca ton ağırlık taşıtıyor size. En tepede ise omuzlarınız düşüyor, kamburunuz çıkıyor. Zirvede yalnızsınız sonunda. Son bir kez bakıyorsunuz manzaraya yani geçmişe yani sizin olan geçmişe, tarihinize, her şeye. İnsanlar mı çok, binalar mı? Yemyeşil mi manzaranız, yoksa kapkaranlık mı? Yüzleri net mi insanların? Yüzler birbirine karışır derler. Demans belki bahane. Perdeler açılmaya başladı bile. Bundan sonrası serbest düşüş. Asansörsüz ve molasız. Katlarda durmak yok. Hızınız saatte çok kilometre. Gözünüzün önüne gelen her ne ise onun adı sizin pişmanlığınız. En sevdiğiniz insan bile sizin pişmanlığınız. Bir insan bunca sevilmemeliydi belki de. Etiniz yere değdiği anda bir başka hayat, bir başka dünya. Perdeler sonuna kadar açıldı artık. Ve siz ışığın içine düştünüz nihayet. Tüm acılara son. İnsanlarla didişmek bitti. Kendini kimseye beğendirmek zorunda değilsin. Eskiden bela olup yağarım dediklerine şimdi nur olur yağarım diyebilecek kıvamdasın ve inan böyle çook tatlısın. Lisan mühim değil. Hiçbir zaman değildi. Sen dert etmiştin. Ortak bir dil var artık. Işığın dili. Biraz ışık!(Goethe, yine mi sen?) Babil’i aşmak için buraya gelmek gerekmiş er ya da geç. Ama en güzeli nedir söyleyeyim: Ahh hayat ne boş, insanlar hep böyle idi ben dahil, şimdiyse çok pişmanım yaptığımdan dedikten en fazla beş gün, beş hafta, beş ay sonra aynı hatalara düşüp, insanları küçük görüp, gün içinde inanılmaz biçimde öfke nöbetlerine tutulduğun tüm o dakikalar, huysuzluktan adım adım kapris kraliçeliğine geçiş yaptığın bütün o anlar var ya, onlar burada yok. Burada vesvese yok. Unut vesveseyi. Pamuk tarlası ayağının altındaki. Duyduğun tek ses dünyadan gelen okyanusun serinletici sesi ve evet Ganj’da olağanüstü bir manzara var. Ateşe verilen tüm ölülere inat burada hayat var. Renkler Tanrı’nın işaretleri. Burada renkler olağanüstü. Mutlu musun şimdi? En tepeye çıktın. Tüm dünya önünde serili. İstediğine hükmün geçiyor. İstemediğin oyuncağın senin. Söyle mutlu musun şimdi? Mutluluk nedir ki? IMG_2706 Kalkış için aprona gelen Roma uçağı için anonsu duyar duymaz bizi uçağa götürecek servisin yaklaştığı kapıya geliyoruz. Bir telaş oluyor. Bir adam, beyaz saçlarını görüyorum, aradaki basamağı göremiyor ve düşüyor. Kafasını çarpmış. Ambülans ve sağlık ekibinin gelmesini bekliyoruz. Dakikalar sürüyor. Adam yerinden kalkamıyor. Biz gelen diğer servise biniyoruz. Adam kalıyor. Yanındaki karısı olmalı. Bu kötü şans demek. Tek düşen için değil. Geride kalanlar için de. Bugün ayın on üçü. On üç mayıs. Bir terslik var. Huysuzum ve huzursuzum. Yolculuk felaket geçiyor. Kalkış kötü, uçak keyifsiz, kısa süreli hava akımları var. İrtifa kaybederken bir anda kaybediyor. Sonra bir anda bulutları sağlıyor sanki. Kulaklarımsa basınçtan çılgına döndüler, hep şikayet halindeler. Karaya ayak basmayı en çok onlar ister gibiler. Vücudu bir bütün olarak düşünmek hata belki de. Her organ, her organın yaptığını yapmak istemiyor işte. Kulaklarım isyan ettiler işte. Keşke getirmeseydin bizi diyorlar. Nasıl bırakırdım ki sizi? Ben Van Gogh değilim ki. İniş daha da beter. Yolcular çılgınca alkışlıyor can tatlıymış dercesine. Kurtuluş alkışları bunlar. Genelde iyi inişler alkışlanır halbuki. Her neyse Fiumicino Havaalanı’nın bir özelliği yok. Sırt çantamı almış gönül rahatlığıyla giderken bir hanım o çanta eşimin diyor. Tanrım! Adamın sırt çantasını sırtlanmışım. Kocanın umurunda değil. Kadın fark ediyor. Ben aptal aptal çantaya bakıyorum. Kadın fark etmese dımdızlak ortada kalacağım otel odamda kocasının eşyalarıyla. Hadi adamı anladım, karısına güvenmiş ama ben de mi bir başkasına güvenmiş oluyorum bu durumda? Kendime hükmedemiyorum ve eşyalarıma, ya uşak kalacağım ya da bir serf tutmam gerek kendime(Goethe, lütfen git!). Hayatın insana kendini gerzek hissettirdiği anlardan biri yaşadığım. Geçer umarım. Geçsin bakalım. PİETA:

image

St. Peter Bazilikası’nın içinde ilk sağda ışıl ışıl, pırıl pırıl bekliyor sükunetle. 25 yaşındaki Michelangelo’nun dehasının bir eseri olarak Carrara’daki taş ocaklarından getirilen tek parça mermer bloktan yontularak yapılmış ve İsa insanüstü bir varlık olmaktan çok belirgin damarlarıyla, kanının bedende ne kadar az bir zaman önce aktığını vurgulamak amacıyla şiş şiş. Meryem’se iyice açılmış elleriyle kaderini kabul eder vaziyette. Teslimiyetin getirdiği bir kabulleniş bu sanki. Tam teslimiyet demişti kuzenim, bırakmak, her şeyi ve herkesi, açılan yollarda yürümek sadece… Çok acı çekmeden teslimiyetin gelmesi zor sanki ve belki de imkansız. Ama bir gün belki bir şey olur belki ve kolaydan olur her şey bir anda. Ben hiç birini göremiyorum. Ne yol var ne de patika. Ben galiba yolumu kaybettim. Kayboldum ormanın ortasında. Pieta bunları hissettirdi yığınların ortasında. Yığınlar çare değil acılara. “Bırak da ağlayayım zalim kaderim ve özgürlüğüm için iç çekeyim Hüzün kırsın zincirlerini ızdırabımın, merhamet aşkına/per pieta.”   St. PETER BAZİLİKASI: Saint Pietro bir diğer ismi. Vatikan dahilinde geniş bir alanı kaplıyor. Görkemli kubbesiyle karşınıza çıktığında ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz. Bir insana ne hissettirteceğini bilmeyen insanlar gibi. Konumu ve kapladığı alan itibariyle karşınıza her çıktığında tanışıklıktan hoşnut oluyorsunuz. Ama aynı zamanda o kadar mesafeli ki sizi yerinize mıhlatıyor. Gösterişi insanı korkutuyor. Üst katına yani kubbe kısmına çıkmaya fırsat bulamasak da saatler alıyor zemin katını gezmesi. İçeride ayin yapılıyor. Arkadaşım habire fotoğraf çekiyor. Herkes sürekli fotoğraf çekiyor, kameraya alıyor(benimkilerde olduğu gibi, bende hiç tanımadığım insanların karesinde yaşayacağım bundan sonra, aman ne hoş bir ölümsüz olma yolu!) Ama en güzeli Pieta. En güzeli benim Pieta’m, Michelangelo’nunki değil. İnsanın “Tanrım, şimdi kurtar!” diyesi geliyor baktıkça. ’72 yılında Laszlo Toth’un çekiçli saldırısına uğradıktan sonra kurşun geçirmez camlı bir bölümde sergileniyor ve bu eylem sonrası Macaristan vatandaşı Laszlo Toth herhangi bir adli ceza almamış, sadece akıl sağlığı durumuyla ilgili adli tıbba yollanmış ve akabinde akıl hastanesine “Deli mi acaba?” diye. Olası ihtimaller dahilinde. Saldırı esnasında “Ben küllerinden doğan İsa’yım.” ya da “Michelangelo”yum diyormuş. Sol kolu ve eli kırılmış saldırı esnasında heykelin, yüz kısmına aldığı darbeler sayısız ve burun kısmı zarar görmüş. Vatikan’ı sarsan olay sonrası tam on ay sürmüş restorasyon çalışmaları. Laszlo Toth nasıldır, nerededir bilemeyiz ama Meryem taptaze bir çiçek gibiydi son gördüğümde. IMG_1839 IMG_1936 IMG_1973 20140513_165250 20140513_165813 Üç yol, dört yol kısaca her yol bir meydana çıkıyor ve meydanların süsleri olarak Barok tarzda, mitolojik ögelerle süslenmiş çeşmelerden gözlerinizi alamıyorsunuz. “Fontana di Trevi”, bizde bilinen adıyla “Aşk Çeşmesi” insanın içini titretiyor. Neden mi? Herkes burada çünkü. Toprak rengi tenleriyle Roma’yı ve meydanlarını arşınlayan Bangladeşliler en çok burada, kah gül satarak, kah fotoğraf çekerek olmadı aynı model, aynı renk şallarını dön dolaş, bıktırta bıktırta satmak için burnunuza dayayarak kendi vatanları dışında varolabilmenin, ayakta durmanın gayreti içinde gün boyu arşınlıyorlar yollarda. Hırsızlıktan hiç korkmayın, adamlar ekmek parası peşinde ve sınırdışı edilmekten ölesiye korkuyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin hiçbir yer vatan değil. Sizin değil. Kendinizi aidiyetsiz ve kıymetsiz hissediyorsunuz. Vatansızlık en kötüsü ve bu adamlar da günü kurtarıyorlar. Turistik amaçla gelen bizlerse bakıyoruz, sağa sola, ona buna. Çeşmeyi görenin yüzünde hep bir tebessüm; su sesi, insanların coşkusu, dünyanın türlü çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü insan var; paylaşım çok az ama olsun, böylesi daha iyi, bir başınasın… Herkes aşk istiyor. Arkadaşım havuza kaç kez para attı ben sayamadım, herkes, hepimiz aşk; olmadı kırıntılarını istiyoruz, salt cinsellikten ibaret olmayan, evlilikle kurumsallaşmamış, insanı gamlı baykuşa çevirmeyen bir aşk ve seni senden daha çok sevecek bir adam için cebimizdeki tüm bozuklukları saçıyoruz çeşmeye. Daha çok sevmek mi isterdin, sevilmek mi söyle! Bence en güzeli sevmek, sevilmekten öte. Ben kendimce sevmeliyim önce. O sevmese de olur. O bilmese de olur. Gül Ulukan, Şenay Çınar, Hamdi Demir, Banuhan Güvenir, Hale Türkeş, Nurhayat Özdeniz paralarınız olmadı niyetleriniz aşk çeşmesinde yüzmekteler. Aranızda evli olanlar olabilir. Olsun. Çoğalan bir aşktan kimseye zarar geldiği görülmemiştir. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. IMG_2327 IMG_2584 IMG_2683 IMG_2617 IMG_2742 IMG_2304 20140513_192445 Piazza della Republica’da oturduğumuz meydan manzaralı kafeden ayrıldıktan sonra metroya doğru yürüdüğümüz bir akşam yüzlerinde simsiyah bereler, ellerinde çelikten bir kap sessiz sessiz dilenmekte olan dilenciler sokak lambalarının ışığında belli belirsiz çıkıyorlar karşımıza. Apartmanların basamaklarında usul usul oturuyorlar. Burada dilenmek gurur meselesi. Kimse kucağında çocuğu, acındırmıyor kendini. Tek kelime etmeden, Tanrının adını ağzına almadan, hiç duygu sömürüsü yapmadan dileniyorlar. Ankara’ya son gidişimde her yer dilenci kaynıyordu. Bahçelievler, Kızılay, Tunalı, Sıhhiye adım başı dilenci doluydu. Bir Mayıs’ta Cebeci’de eylemler bittikten sonra bir dilencinin hazırlanışını izledim gizlice. Sabah işe gittiğinizi hayal edin, masanızı düzeltip, bilgisayarınızı açıp ortamınızı hazırlamanız gerek değil mi? Sabit sokak dilencilerinin de böyle bir ön çalışmaları oluyor. Önce yere karton seriyor dilenci kadın. Sonra çocuğunu yanına yerleştirip, içi süt dolu biberonunu, para atılsın diye hazırladığı madeni kutusunu ayarlayıp, boğazını temizliyor bir güzel. Sonra yerinden kalkıp, önündeki fırına gidip parasız olarak aldığı ekmekten kopardığı bir parçayı çocuğun eline veriyor. Boğazını temizliyor gürültüyle tekrar tekrar, yüzünün mimikleri değişiyor sonra, kaşları düşüyor ve efsanevi repliğini mırıldanmaya başlıyor: “Allah ne muradını…” O da başkent, o da başkent, o da insan o da insan, o da dilenci o da… Öteki tasasız hallediyor işini, tek maskeyle iş bitti. Bizimkilere bir ön çalışma gerek. Bir çocuk, bir park, bir biberon gerek. Bir de içli bir ses. VATİKAN: Sabah namazını müteakip Vatikan’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Otobüsler parasız, sabahları ise kalabalık. Taksiler makul. Avrupa pahalı değil, bizim paramız değersiz. Bense hemen önümde oturan İtalyan’dan gözlerimi alamıyorum. O kadar tombik ki, tekli koltuktan sızmış bedeni, yayılmış çepeçevre. Öyle gamsız ki. İtalyanlar genel olarak gamsız. Kimse acelesi varmış gibi hareket etmiyor. Tek konuşurken aceleciler ve bu onlara belli bir efor harcatıyor. Turistler ve göçmenler olmasa ortada insan olmayacağı endişesini duyuyor insan ve tüm şehir turist istilasına uğramış, o müze senin bu kilise benim ellerinde türlü çeşit fotoğraf makineleri, navigasyon cihazları yahut ben gibi ilkel haritalarıyla dolaşan insan ordusu akın akın meydanlara yağıyor mancınıkla atılmışçasına ve tam olarak kimsenin nereden geldiğini, indiğini göremiyorsunuz. Anca geliyorlar dört bir koldan. Restoranlarda çalışanlar Tunuslu, Faslı, Cezayirli, Türk ya da Kürt, Arap ya da bir yerli. Zaten onlar olmasa hizmet sektörü içler acısı. Canla başla çalışan bir garson bulmak mümkün değil. Kahve hariç her şey geç geliyor. Gevşek gevşek, paralanmadan çalışıyorlar. Yirmi altı dolar gelen hesabı ödemek için elimi cüzdanıma atıp otuz dolar çıkardığımda garson İngilizce “Üzeri benim olsun.” diyor ve ekliyor “Prego!” Tombiğe dönersek tekrar, tabletten alamıyor gözlerini. İlk defa şişman bir İtalyan görüyorum. İncecik bacaklarının üzerinde gene nazik olan gövdelerini zahmetsizce taşıyan erkeklerine nazaran bu adam ondan dikkatimi çekiyor. Deniz anasına benziyor. Birden yol sorma gereği duyuyorum. “Gelmişsiniz, burada inmeniz gerek.”diyor. Sayesinde tombiğin, doğru yerde iniyoruz. IMG_2393   IMG_2398 Bir sürü turizm acentesi var Vatikan’ın karşısında ve elemanları yolunuzu kesip, Vatikan’a doğru kilometreleri bulan kuyruğa girmeden belli bir ücret karşılığında götürmek için teklifler sunuyorlar. Vaatleri binlerce kişinin önüne geçmemizi sağlamak ve sayelerinde saatler kazanıyoruz. Tüm gezi boyunca yalnızca bir kez Türklerle karşılaşıyoruz hepi topu. Rahip ve rahibelerse en çok St. Pierre Bazilikası’nı ziyaret ediyorlar, onların yolculuğu uhrevi olduğundan sanat kısmını turistlere bırakmışlar. Bence ikisi de olmalı. İslamiyetteki maneviyatın gücü, Kur’an’ın dili ve sadelikle, Batı’nın sanat ve kültüründen bir sentez oluşturmalı. İkisi de gerekli insan hayatında. Hem maneviyat, hem sanat. Biri içe yolculuk, öbürü dışa. Biri serzeniştir Tanrı’ya, öteki başkaldırıdır dünyaya. Nihayetinde ikisinde de boyun eğersin. İkisinin de karşısında saygıyla eğilirsin. Sanat yapmak için gücün ve güçlünün yani en çok kilisenin ve aristokratların desteğiyle beslenen insanların dönemlerinden, günümüze hep muhalif olarak aksi takdirde hiç hoş karşılanmayacağın bir döneme milyonlarca ışık yılı atlayarak geçmiş buluyorum kendimi. Artısı mı? Adamlar kendilerini adamışlar, çünkü buna fırsatları olmuş. Fakirin derdiyle uğraşmaktan deliye dönmektense, tavanlara astıkları iplerle Yaradılışı resmetmişler, Tanrı’yı yerde değil gökte aramışlar. Sırf bu yüzden günde milyonlarca insanın ziyaretçi akınına uğrayan Sistine Chapel’de insanlar boyunları tutulana kadar tavana baktılar. Uzağı iyi göremeyen gözlerinle ne gördünüz derseniz, çok değil, hiç değil, biraz gördüm. Ama hep yukarı baktım. Hep ileriye baktım. Vatikan’ı maddi anlamda sırtlayan şeyle aynı olsaydı, Efes’teki Meryem Ana’dan İzmir ya da Kültür Bakanlığı bir cumhuriyet kurardı. Bu kadar azla kalmazdı. IMG_2490 IMG_2445 Netice itibariyle devirler, dönemler, uluslar, akımlar, modalar geçiyor aradan. İnsanlar evrilmiyor artık. Bizler tür olarak evrimimizi tamamlamış bulunmaktayız. Biz olduk bitti. Bundan sonrası yeni bir başlangıç. Adem’in de bir sonu olmalı, tıpkı bir yaradılışının olduğu gibi. IMG_2720 IMG_2514     IMG_2516 image image image 20140514_132643 Ve neden Via Giulio, çünkü burası pek fazla turistik değil ve şehrin keşmekeşinde nadiren karşılaştığınız yerli halkı gördüğünüzde gerçek İtalya’ya geldiğinizi anlıyorsunuz ve sis perdesi aralanıyor ve rüyadan gerçekliğe geçiyorsunuz bir anda. Aynı zamanda Santa Caterina da Siena adında çok kimseler uğramadığından Tanrı’yla başbaşa kalmayı başarabileceğiniz bir  kilise de barındırıyor dahilinde. Neden Ponte Sisto, çünkü diğer köprülere nazaran ihtişamdan uzak ve gün batımında Tiber Nehri çok romantik görünüyor. Neden İtalyan erkekleri, çünkü maçolukları onları çok cazip kılabiliyor ve çoğu giyimlerinde, yaşamlarında tarz sahibi. Neden İtalya, çünkü çok tuhaf hislerle doluyorsunuz aynı anda romantizm, hüzün, acıma, korku, geçmiş, gelecek, çokluk, yokluk, hiçlik ve kaybolmuşluk. Sanki şehrin orta yerinde kaybolup gideceğim ve bir daha kimse beni bulamayacak gibi hissettim çoğu kez. Ve neden Roma, çünkü harikulade bir ışığı ve yemyeşil bir doğası var. —-.—- Uzaktan bir kastratonun sesini duyuyorum. Çok içli söylüyor, sanki bir derdi varmış gibi.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: