WIND RIVER / KARDAKİ İZLER

IMG_0690

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER :

Şiiri kimin için yazdığı değil, kimin yazdığı önemli.” Cory

Acın hafiflemeyecek. Eğer insanı rahatlatan bir an varsa, o da acıya alıştığın andır.” Cory

Bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Kendini hep eksik hissedeceksin, bu hiç değişmeyecek. Kızını kaybettin ve hiçbir şey onun yerini tutmayacak. İyi haber, bu fikirle barıştığın anda kendine acı çektireceksin… Acıdan kaçamazsın. Eğer kaçarsan, kendini esirgersin. Kızına ait bütün anılardan kendini yoksun bırakırsın. Attığı her adımdan, son gülücüğüne kadar. Acıyı kabullen. Kızından kopmamanın tek yolu bu.” Cory

Taylor Sheridan’ı dizilerde ve sinema filmlerinde aktör olarak izlemiş olanlar, “Sicario” ve “Hell or High Water” sayesinde ise senarist olarak rüştünü ispat ettiğini bilenler için, beyaz bir kelebek misali gelmiş ve ekranlarımıza konmuş bir film “Wind River”. Sinema yazısı şiir gibi mi olurmuş, beyaz kelebek de nereden çıktı şimdi diyenlere, filmin ilk sahnesinde kullanılan dizeler birer referans olacaktır kanaatimce. Bu bir film üzerine yazılmış ve paragraflara sığdırılmış düşüncelerimin bir bütünüdür neticede ve onu okuma sabrını gösterdiğiniz sürece bu yazıdaki kanaat önderiniz de ben olacağım bundan böyle. Bir film izleyene, bir kanaat önderliği benden size hediye. Kaç kaçabilirsen yazdıklarımdan ama yakalandın bir kez… Bir parçacık şansın varsa eğer, Jeremy Renner’ın canlandırdığı Cory karakteri gibi bir avcı koruyup kollayacaktır seni ya da bir savaşçıysan eğer teslim olmayacaksındır hain kurtlara. Ciğerin patlayana dek, barometreler eksi yirmi dokuz dereceyi gösterirken, altı mil boyunca koşabileceksindir kangren olmaya yüz tutmuş çıplak ayaklarınla buz gibi karın üzerinde. Çok zor şartlar altında kalmış birinin yaşama arzusunun şiddetini bilemeyeceğin gibi, kendi sınırlarını da bu zor şartlar altında kalmadan tartamazsın. Natalie kadar dayanıp dayanamayacağını düşündüğün anda kendini kurbanın yerine koymakta olduğun gerçeğiyle yüzleşirsin ve okyanusun öte tarafında konumlanmış olan üç tarafı denizlerle çevrili, yedi bölge, cins cins insanla bezeli ülkende benzer korkularla yüzleştiğini ve hele de bir kadınsan eğer kendini daha daha çok kurbanla özdeşleştirmekte olduğunu görürsün için ürpere ürpere. Sen kara kara düşünürken, siyah sana en çok yakışan renk olsa da, bu hal çok başkadır aslında. Hele de kadına karşı her tür şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda, ne yaş, ne baş, ne ırk, ne mezhep mühimdir dönüp de baktığında. Bu ülkede yaşayan bütün kadınlar, erkek egemen toplumun, siyasi hedeflerin, kadına aç gözlerin “şimdilik canlı” hedefleriyiz. Bunun için haddimizi bilip ıssız yerlerde dolaşmamaya, evimize hava kararmadan dönmeye, erkek arkadaş edinmemeye gayret ediyoruz. Batı’ya, sıcak iklimlere, denize yakın yerlere yerleşmeye çalışıyoruz hep bu yüzden. Evimiz, okulumuz Batı’da olsun, sosyalleşme umudumuz bizimle olsun diye. Beyaz bir Amerikalı’nın kaleminden çıkmış olsa da benim zihnimden çıkan haliyle feminist olarak değerlendirilebilinecek ama gittikçe şiddetlenen korkularıma hitap eden bir filme ait düşüncelerim var yazımın her satırının içinde. Kadınlardan nefret eden adamlarla çevrelendik kanaatimce. Kanımı donduran bu düşünce için filmin çekilmiş olduğu buz gibi Wyoming’e ya da Kars’a gitmeye gerek yok bir de. Şimdi dönelim filmimize…

Sektörün çok yönlü işlere imza atan insanı olarak Taylor Sheridan için “çok yönlü” sıfatı doğru bir tabir olsa gerek. Emin adımlarla ilerliyor ve git gide çıtayı yükseltiyor filmografisiyle. Bir filmi tamamiyle sahipleniyor ikinci defaya mahsus olmak üzere. Hem yazmış hem de yönetmiş bu defasında. Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı bir çok adaylığın yanısıra, ödülle taçlandırılma kısmına gelindiğinde Avrupa’dan hem de en prestijli semalarından kayda değer ödülleri topladığını görüyoruz ve bunu da usulca yapıyor Teksas doğumlu beyaz adam. Avrupalıların, Amerika’nın bu bakir ve nispeten az bilinen coğrafyasından gelen sade insanlarının hikayelerini önemsediklerini ve ondan öte entelektüel kesimin ilgisini fena halde çektiğini düşünüyorum. Kara mizaha yatkınlıklarıyla bilinen Coen Kardeşler’den aşina olduğumuz topraklar, kar, kış, sonsuz da bir beyaz, bu defa dram odaklı bir hikayeye fon oluşturmuş. Şartlar gereği münzevi ve mütevazi hayatlar yaşanıyor burada. Filmin, yaşamları ellerinden alınan iki kayıp kızı da yaşıyor olsalardı eğer, ilk fırsatta gideceklerdi buradan. Onlar da öldüklerinden, şansları da beraberlerinde giriyor mezara yazık ki.

IMG_0691

IMG_0693

Film Kızılderili bir kızın, gecenin bir vakti, çıplak ayakla nefes nefese ve çığlık çığlığa karın üzerinde koştuğu, bir an yere çöktükten sonra tekrar koşmaya devam ettiği sahne ile açılıyor. Pırıl pırıl bir havada bembeyazlığa geçiyoruz bir sonraki sahnede. Bir avcı, kılsız tüysüz koyunları gözleyen aç kurtları tek tek vuruyor pusuya yattığı yerden. Kapısını çaldığı evde onu karşılayan ve aralarının limoni olduğu her halinden belli Kızılderili kadının, onun karısı olduğunu ve yavaş yavaş gizemi çözülen fotoğraftaki kızın, yine gizemli bir şekilde ölen kızları olduğunu öğreniyoruz. Sonuçta bunca acıya dayanamayan bireylerden oluşan aile parçalanmış; kızları umutlarıyla beraber gömülmüş, geriye kalan bir tek oğulları da annesiyle yaşıyor. Olaydan mesuliyet duyan baba da film boyunca gördüğümüz üzere bir yaşam bilgesine dönmüş, felsefe yapıyor acı çeken herkese. Kendini, masumları korumaya adamış bir avcıya dönüşmüş vaziyette kar kıyafetleri, tüfeği ve kar motoruyla mesai yapıyor sağda solda. Oğlunu insancıl yetiştirmeye gayret ediyor öte yandan. Ona ata binmesini, fakat bunun için atın saygısını kazanması ve ona karşı nazik olması gerektiğini anlatıyor. Ona bir kadına ve genel olarak bütün insanalara karşı takınması gereken tavrı anlatıyor gibi. Karısının ailesi Arapaho yerlilerinden ve hem kızı Emily hem de oğlu Casey Kızılderili ırkının belirgin fiziksel özelliklerine sahipler. Belki de tam da sular duruldu derken Natalie’nin cesedini bulan kişi yime Cory oluyor ve mazi gözünde canlanıyor adeta. Üstelik Natalie, Emily’nin en yakın arkadaşı. Babasıyla da Cory çok yakın iki dost. Şimdiyse ortak bir kaderi ve de kederi paylaşıyorlar adına evlat acısı denen. Filme ismini veren Wind River’sa Kızılderili Koruma Bölgesi’ne verilen ad. Cinayet ihtimali üzerine olay yerine gönderilen FBI görevlisi ise bir damlacık bir kadın. Meraklı ve kinayeli bakışlar karşısında “sırf” ben geldim diyor umutsuzca. Üstelik görev yeri olan Las Vegas’tan buraya kadar kiraladığı araçla, üzerinde bir de ince bir paltoyla gelmiş bulunmakta. Bundan böyle, şartlara, ortama yabancı genç bir kadının bu büyük ve güçlü adamlara kendini kabul ettirme çabasına tanık oluyoruz. Cory’nin ölmüş kızının kar kıyafetlerini veriyor ona anneannesi. Önce cinayet mahalline, oradan otopsiye, oradan da kızın ailesinin yanına gidiyor. Olay mahallinde kızın çaresizliğine, otopside kendi yetersizliğine, en nihayet ailenin yanında da onların dramına tanıklık ediyor genç kadın. Kızın nasıl öldüğünü ve ölmeden önce neler çektiğini öğreniyor. Tecavüze uğramış kız koşarak kaçarken, ciğerleri soğuk hava yüzünden buz tutup, içleri kanla dolunca öksürmeye başlamış ve patlamış bir süre sonra. Kız kendi kanında boğulmuş kısaca. Otopsi esnasında adli tabip bunun bir cinayet olarak kayda geçirilemeyeceğini söylüyor. Koşmuş koşmuş yorulmuş ve donmuş gibi duruyor çünkü. Fakat bu durumda FBI bölgeye ekip gönderemeyeceğinden, amiri dosyayı kapatacak, onu da derhal Vegas’a geri çağıracak. Buradaki ekipse şerif dahil altı kişi kadar ve onlar da Rhode Island’a kadar her yerden sorumlular. Pek fazla yardımı dokunmadığını bile bile, ondan başka bu işi üstlenecek kimse çıkmayacağının da bilincinde ve bu rolde Olsen kardeşlerden, Elizabeth olan, rol için son derece uygun düşmüş. Ne eksik ne fazla. Jane ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, yaban hayatı korumada görevli Cory’den yardım istiyor bu yüzden. Ailenin yaşadıklarını gördüğünde ise bayrakları iyice suya indiriyor. Anne kendini doğruyor yatak odasında, babayı avutmaksa aynı sınavdan geçmiş Cory’e düşüyor. İş bu haldeyken elde edilen ipuçlarıyla potansiyel suçluların peşine düşüyor bu bir avuç insan. Başlarında da FBI’dan çaresiz Jane. Destek birim çağırmayı teklif ettiğinde, şartları iyi bilen Şerif, burada kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor ona. İkinci bir ceset daha bulunuyor, akbabalara yem olmakta olan.

IMG_0689

Filmin en önemli yan karakterlerinden biri olan Chip, Natalie’nin bağımlı erkek kardeşi. Beyaz Adam’a karşı içinde biriktirdiği öfkeyle başa çıkamamış, esas olarak kendisiyle ne yapacağını bilemeyen, hiçbir fırsatı değerlendiremeyen, kısacası kendini harcamış ve harcamakta olan bir genç. Kardeşinin tecavüze uğradığını ve öldüğünü duyduktan sonra da daha çok acı, daha çok çaresizlik ekleniyor bu hislerine. Öyle öfkeliyim ki, bütün dünyayla kavga etmek istiyorum diyor. Cory bunun yerine o hisle mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde her nasılsa sonunda dünyanın onu yeneceğini söylüyor. Yeri gelmişken burada belirtmek gerekiyor; film boyunca, yeni moda tabirle Amerikan Yerlileri dediğimiz Kızılderililer genel olarak iyi, dürüst, mazlum olarak tasvir ediliyorlar, kızları tecavüze uğruyor ya da öldürülüyor, sonunda mutsuz oluyorlar, hayat onlardan çok şey çalıyor. Beyazlarsa o kadar iyi değiller, ama aralarında iyi olanları da var. Filmin bilge karakteri Cory evlat acısıyla sınanmış beyaz bir adam mesela. Ailem dediği Kızılderililer’in bu bölgeye zorla getirilişinin ve bir asır boyunca burada hapsolduklarının bilincinde ama yine de ellerinden alınmayan tek şey olan kar ve sessizlikle iç dünyasında barışık bir adam. Kendini Kızılderililere yakın hissetmesinin nedeni, onlardan bir zarar görmeyeceğinin bilincinde olmasından kaynaklı, kaldı ki Kızılderililer de onu benimsemiş vaziyetteler. Buraya gelen yabancılar huzurlarını kaçırıyor sadece, bir de kızlarını bu kar ve sessizliğin içinde. Geride onlardan kalan izler de siliniyor yeni bir kar yağışının ertesinde. Etraf gene beyaza ve sessizliğe bürünüyor. Kar görünürde örtüyor bütün izleri, geriye her tür çaresizlik hissiyle dünyanın orta yerinde kalmış görünen, dertlerle başa çıkamayan,  zarar görmüş, hep düşünceli, yorgun insanlar bırakıyor.

Jane açısından baktığımızda, film bir yandan, bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi anlatıyor. Sonlara geldiğimizde, canını bir avuç manyağından elinden Cory sayesinde kurtaran Jane, hastane yatağında bozulan sinirleriyle teslim oluyor gözyaşlarına. Karda altı mil boyunca çıplak ayakla koşabilmiş Natalie için, kendi çektikleri için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onu, masum bir kuzu olarak gören ve kızının yerine koyan Cory avutuyor her zamanki gibi, kurtlar şanssız geyikleri öldürmez, zayıf olanları öldürür diyor. Diğer yandan bu ikilinin arasında yaşanabilecek olası bir mızmız aşk hikayesi yok ve bu da senaryoyu değerlendirirken verilmiş en makul karar gibi görünüyor. Wind River senenin izlenmesi gerekenlerinden. Savaşçı bir kız’ın yaşam mücadelesine ve hayatta kalma güdüsüne tanık oluyorsunuz, sonunda kazanamayacağını bilseniz de. Bu kez Dostoyevski’den bir alıntıyla bitirelim yazımızı: “Bir insana, uçurumun kenarında sadece ayaklarının sığabileceği kadar yer sağlansa ve orda sonsuzluğa mahkum edilse yine de yaşamak isteyecektir.” Bizler de direniyoruz olduğumuz yerde, yaşamaya çalışıyoruz kendi bildiğimizce.

IMG_0694

 

HELL OR HIGH WATER 

hell-or-high-water

HELL OR HIGH WATER :

“Zekanla yeneceğin biri olmadan nasıl hayatta kalırsın?” Alberto

“Yangının beni küle çevirip acizliğimden çıkarmasına izin verebilirsiniz. Yirmi birinci yüzyıldayız. Bense bir sürüyle bir yangını dereye kovalıyorum. Bir de çocuklarımın neden bir bok yapmadıklarını merak ediyorum.” At üzerinde umutsuz ama bilinçli bir Kovboy; Taylor Sheridan

“Başkasını bana inandırmam gerek.” Cilveli Jenny Ann

“Oğullarının hayatında kara bir leke olmak istemiyorsan, aslanlar gibi olmalısın.”  Tanner

“Futbolu Aztekler mi keşfetti? Kurukafa filan tekmeliyorlardır.”  Marcus

“Ne olursa olsun”, “iki eli kanda”, “bütün zorluklara rağmen” gibi anlamları var filme ismini veren deyimin güzel türkçemizdeki karşılığında ve her ne olursa olsun, iki eliniz kanda olursa da olsun, son zamanların en akılcı ve akıcı diyaloglara sahip David Mackenzie filmine en azından başlayın, çünkü gerisi gelecektir; siz farkına varamadansa sona erecektir bir nefeste. Nick Cave ve Warren Ellis ortak çalışması olan başarılı film müzikleri Teksas’tan başlayıp Oklahoma’ya doğru annelerinden kalan çiftliğin üzerindeki haczi kaldırmak için banka soymak üzere yollara düşen iki beyaz kardeşin hazin macerasında kuvvetli bir fon oluşturuyor. Filmin başındaki iki dakikalık plan sekans boyunca duyulan müziğin hüznü, genel olarak filme hakim olan umutsuz atmosferi ve gidişatı da yansıtıyor. Aynı dakikalarda karşımıza çıkan duvar yazısı bu umutsuzluğun sessiz sesi oluyor sanki. “Irak’ta üç tura rağmen bizim gibiler için kurtuluş yok” diyor o ses, o duvar yazısında. Film boyunca kapitalizme, üzerine basa basa ırk ayrımcılığına ağır göndermeler var. Amerikan Anadolusunda sert adamların ayakta kalma savaşını izliyoruz bankaların ve silahların gölgesinde.

images-1

hell-or-high-water-film-clip-blaze-of-glory-15749-large

Köken olarak olmasa da misal vermek gerektiğinde istedikleri yeri yağmalayan Komançi kardeşlere benzetilen Howard kardeşlerden büyüğü olan abi Tanner, otuz dokuz yaşında ve bekar. Hayatının son on yılını babalarını kazara vurmak suçundan hapishanede geçirmiş. Babasına karşı koydukça maruz kaldığı dayağın sertleştiğinden bihaber, ailenin problemli, serseri ruhlu, gözü kara ve yer yer acımasız karakterine dönüşmüş zamanla. Böbürlenmekten,  büyüklenmekten ve yer yer ona kendini iyi hissettirdiğinden adam öldürmekten zevk alıyor. Bu rolüyle Ben Foster’sa harikalar yaratıyor. Annelerinin hastalığında kendisi hapisteyken, diğer kardeş bakımını üstlenmiş yaşlı ve hasta kadının. Tanner her zamanki gibi dışarıdaki içerideyken, Trevor evlerini, çiftliklerini, annelerinin başını beklemiş. Evlenmiş, barklanmış, iki çocuk, bir de mutsuz ettiği bir eş sahibi olmuş. Önceden sabıka kaydı olmamasına rağmen, beraber soygun yapma fikri daha uysal mizaçlı bu kardeşten çıkıyor. Ama beyin eyleme geçmek hususunda o kadar cesur hareket edemeyeceğini bildiğinden tetikçi olarak abisi olmadan bu işi pratikte halledemeyeceğini de biliyor. Tüm hayatı boyunca salgın bir hastalık gibi tanıdığı herkese bulaşarak ilerleyen, jenerasyondan jenerasyona geçen, hem kendisinin hem ailesinin hem de ailesinin ailesinin çektiği fakirliğin bir son bulması için, iki oğlunun bundan muzdarip olmaması için girişiyor tüm bunlara ve; kederli, düşünceli, kararlı aile babası rolünde Chris Pine’da rolü el verdiği ölçüde çok iyi bir oyunculuk veriyor. Vücut dilini ve mimiklerini çok doğru kullanıyor. İki kardeş beraber ve ayrı ayrı boy gösterdikleri her sahnede göz dolduruyorlar.

images

downloadfile-1

images-4

images-5

Sabah sabah birimlerine ulaşan iki soygun haberiyle olay yerine gelen iki korucudan Marcus Hamilton(sanırsın Romalı kumandan) rolünde Jeff Bridges emekiliği için gün sayarken ortağı Katolik Kızılderili Alberto Parker(o da Pi’nin Hayatı’ndaki Bengal kaplanı sanki) ile karşılıklı atışarak, kimi zaman birbirlerinin damarına basarak, en çok da uğradıkları kasabalardaki halkın garipliklerine katlanmaya çalışarak  çözmeye çalışıyorlar soygunların üzerindeki sis perdesini. Yüzlük banknotları almayan soyguncularınsa, gerekli miktara ulaşana dek yeni soygunlar gerçekleştireceğini tahmin ediyorlar. Çok garip kasabalardan geçiyoruz bu sürek avı dahilinde. Miskin sokaklara evsahipliği yapıyor bu kasabalar. Yaşadıkları yerden hiç ayrılmamış olduğu izlenimi yaratıyor içindekilerle. Köhneleşmiş dükkanlarda yıllarca aynı işi yapıp bunca zaman zarfında bedenleri yaşlansa da, aynı zemine yaslanmaktan sabit fikirli kimselere dönüşmüş aynı insanlar. T-Bone adındaki restoranda kırk dört yıl boyunca garsonluk yapmaktan bıkmış ve yaşından beklenmeyecek kadar şirret, nine olmuş garson “Ne istemiyorsunuz?” derken alternatifsizliği sunuyor merkezinde kendisinin olduğu. Hem T-Bone isimli restoranda T-Bone biftek yenir. Yanında da en fazla haşlanmış patates servis edilir. Ama kesinlikle bir alabalık değil. O sipariş bir kez verilmiştir, yıllardan da 1887’dir. Bir daha da aksi gerçekleşmemiştir. Yani, kısaca, yemekte ya mısır ya da yeşil bezelye istemezsiniz. Dolayısıyla da böyle bir kadının çalıştığı bu yer tarihi boyunca kimse tarafından soyulamayacaktır. Aksiyse sabır ve cesaret istemektedir. Alberto’nun dediği gibi çıngıraklı yılan gibi bir garsonu bünyesinde barındıran, kasabanın muhtemelen tek restoranını da gördükten sonra burada insanların yaşamak istemeyeceğini düşünseniz de, 150 bin yıl boyunca mağarada yaşayan insanlar da insandı ve onlar o mağaralarda biz artık çok sıkıldık, usandık bu lanet mağara hayatından demeden yaşadı. Bu topraklar uzun zaman önce Alberto’nun Atalarınındı. Bir gün beyaz adam geldi, soylarını kurutana dek onları öldürdü ve onları kendilerinden biri yaptı. Bunu yapansa bir ordu değildi, karşılarındaki bankaydı diyor Alberto. Diğer yandan kardeşler soygunu gerçekleştirirken yaşlı, beyaz bir adam onlara bunun delilik olduğunu, Meksikalı bile olmadıklarını söylüyor hayretle. Beyaz adam beyaz adamdan çalıyor bu kez de. Olamaz mı yani?

images-6

downloadfile-2

hell-or-high-water-still

v1

Çekirge iki kez sıçrıyor yazık ki. Üçüncü soygun esnasında iki kişi vuruluyor. Trevor’sa yaralanıyor. Silahlanmış kasaba halkı tarafından kovalanıyorlar. Oysa ki karşılarında Lord of the Plains/ Plains’in Lord’u var. Yani Tanner. Tabancasını bırakıp makineliyi alıyor eline ve başlıyor taramaya. Tek başına ilerliyor arabaların ve insanların üzerine doğru. Kimse ona karşı koyamıyor. Ters esen rüzgara karşı dönüyor yüzünü. Onlara karşı tek de olsa, püskürtmeyi başarıyor hepsini. Tıpkı çaldıkları paraları aklamak için gittikleri kumarhanede rulet masasının başına geçtiğinde güneş gözlüğü takmış bir Kızılderiliye durduk yere çatıp, karşısına dikildiği gibi. Aynı kararlılıkla duruyor fiziksel olarak kendisinden güçlü görünen adamın karşısında, korkusuzca. Meydan okuyor hayata. Uzun zamandır sinemalarda karşılaştığım en başarılı anti kahramanlardan biri Tanner. Kardeşi Trevor’ınsa kahramanı. Sonunu bile bile bu işe giriştiği anlaşılıyor. Kardeşi “bir” işten şimdiye kadar paçayı sıyıranı görmedim dediğinde, Trevor o zaman neden bunu yapmayı kabul ettin diye soruyor. “Çünkü sen istedin kardeşim” diyor Tanner. Ölerek, kendini feda ederek, tüm dünyayı karşısına almayı göze alarak ama geride kendisine inanmış tek insan olan kardeşini bırakarak yok oluyor genç adam. Tek adamın kurtarıcısı, ilahı oluyor. Sadece bir kişinin her şeyini borçlu olduğu adam olarak ölüyor. Öldüğünde ayaklarının altında dolaşan bir yılan var. Çocuklarımız için yaptığımız şeyler diyordu Marcus filmin sonunda… Ailemiz için yaptığımız şeyler, kardeşlerimiz, annemiz babamız için yaptığımız şeyler… Aile bütünlüğünü korumak için yaptıklarımız… Çok şey üzerine çok şey anlatan ama amacından şaşmamayı başarabilen filmin en büyük başarısı tüm bu akılcı diyalogları, doğru ana ve yan karakterler üzerinden dillendirmeyi başarabilen aynı zamanda aktör olan ve Sicario’nun da senaristi Taylor Sheridan’sa at üzerinde, yangından sürüsünü kaçırmak için uğraşan, tek başına bırakılmış kovboy rolünde boy gösteriyor tek seferlik. Ana karakterlerin dışında film boyunca bir görünüp bir kaybolan ve bu esnada vurucu cümlelerin efendileri olan oyuncular da harikalar yaratıyorlar rol aldıkları kısacık anlar boyunca.

-Komançi misin? Plains’in Lordu?
-Artık hiçim… Komançi ne demek bilir misin? Sonsuza dek düşman demek.
-Kimle düşman?
-Herkesle.
-Bu beni ne yapar biliyor musun?
-Düşman.
-Hayır. Komançi yapar.

Texas Red Carpet Screening Of

chris-pine-ben-foster-gil-birmingham-and-jeff-bridges-attend-a-of-picture-id588332546                       ”Harika Dörtlü”

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: