TARSUS, ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM(DÜNYA KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN)

KİMMİŞ BU ARZU TEKELİ?:

20150302_144117

Özkısmet Sürücü Kursu’nda olduğunu öğrendiğim kadını görmeye gidiyorum. Arzu Tekeli. İsminin çağrışımları bir yana Emine Hoca’nın, kendisinin geleneksel bir kadın olduğuna dair betimlemeleri karşısında bocalıyorum düşündükçe yol boyunca. Ne ile karşılaşacağım konusunda ise daha bir meraklanıyorum. Tariflere göre sürücü kursunda aynı zamanda direksiyon dersi veren, eli ayağı her yere yetişen geleneksel kıyafetler içerisinde bir kadın bahsi geçen. Yüksekçe bir tahta oturmuş Hürrem beliriyor gözümün önünde. Hükümet gibi kadın dediklerinden. Tarif edilen bankanın hemen yanındaki ara sokaktan içeriye sapıyor ve bir sürü adamın oturduğu tabureleri geçip sürücü kursunun kapısından içeriye giriyorum. Büyükçe bir bahçe var karşımda, iki tarafı kah avlusundan girebileceğiniz, yahut merdivenlerle dershaneliklerine çıkacağınız bir üst katı olan binalarca çevrelenmiş olan. Kibar bir bey karşılıyor beni. Arzu Tekeli’yi soruyorum. Yemekte olduğunu söyleyip, oturduğu yeri gösteriyor. Birkaç adım sonrası karşılıklı oturmuş iki kadından arkası dönük olanın telefonla konuştuğunu, yüzü bana dönük olanınsa iştahla yemek yediğini görüyorum. Kimselere bir şey söylemeden yüzüm avluya dönük olsun diye iştahla yemek yiyen kadının yanına geçiyorum. Oranın çalışanı olan kadın hemen bir tabak ve kaşık koyuyor önüme. Kazan büyüklüğünde tencerelerin içlerine bakıyorum. Barbunya(dünkü menü hatırlarsanız, kaderimde hep barbunya var Tarsus’ta), pirinç pilavı ve nefis turşu. Pilav koyduruyorum bir parça. Benim gibi başkaları da geliyor sofraya. Hepsi erkek. Burası bir çeşit aşevi gibi işliyor. Acıkanlar ve bilenler soluğu sofrada alıyorlar. Gelen erkeklerden biri limon istiyor barbunyasına. Şöyle bir sıkacak herhalde derken ortasından ikiye ayrılmış limonun ikisini birden sıkmıyor, eziyor adete avucunun içinde sularını çıkarmak için. Limon suyuna barbunyasını kaşıklıyor sonra da. Ekşiye aşermek böyle bir şey olsa gerek. Karşımdaki kadın hala ateşli bir şekilde telefonda. Yanımdakiyse bir iştah bir iştah tabak tabak barbunya, pilav, turşu ne varsa götürüyor. En sonunda da önümdeki tazecik ekmekten bir lokmacık alıp tabağını mis gibi yapıyor. “Bir sürü hastalığım olsa da boğazımdan feragat etmem” diyor. Yanımda oturduğundan yan gözle bakabiliyorum ancak fiziki yapısına. Taş gibi, kaya gibi sağlam. Ne yese öğütecek cinsten. Yüzü gergin, gözleri çekik. Tek bir kırışıklığı yok. Siyah çarşafının altına gizli heybetli bir bedeni var. Bu arada en nihayet karşımdaki kadının uzun ve pek mühim telefon görüşmesi bitiyor. Bana bakıyor soran gözlerle. İlk önce yanımdaki hanımın torunu olduğunu düşünüyor. Beni size Emine Hoca gönderdi diyorum. Bir tabak kaptığı gibi içini barbunyayla dolduruyor(Tanrım ben barbunya sevmem ama yiyeceğim mecburen. Herkes getirip getirip önüme barbunya koyuyor). Yiyenler kalkıyor, yeni açlar geliyor. Bir şeyin farkına varıyorum, yanımdaki hanım oturan tüm adamlardan daha çok yedi ve hiçbir sıkıntı yok görünürde, kuş gibi kalkıyor masadan da. Gelen misafir sayısı arttıkça gölgelikte duran bir küçük masanın olduğu yan tarafa geçiyoruz. Avluya dolayısıyla giriş kapısına nazır bir masa bu ve herkesi görmek mümkün. Anında geliyor çaylarımız. Bir yandan lıkırdıyor, bir yandan laflıyoruz. Ve benim hayatıma bir daha görüp görmeyeceğimi bilemediğim iki unutulmaz kadın daha girmiş oluyor: Arzu Tekeli ve Fatma Kılıboz.

FATMA KILIBOZ:

Az önce bahsettiğim gergin yüzü, çekik gözleri ve sağlam yapısıyla ellilerinde olmadı altmışlarında gösteren kadının yetmiş beş yaşında olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Özbekmiş aslen. Çekik gözlerini, dolgun yanaklarını ve gergin yüzünü açıklamaya yetiyor bu ipucu. Hayat hikayesini ben sormadan anlatmaya başlıyor. “Bacılığız bir Arzu’yla” diyor. Hayat hikayesi bir Alman gazetesinde yayınlanmış. Yıllar yıllar evvel Tarsus’ta evlendiklerinde kocasıyla beraber eskiden şehirde kanalizasyon sistemi kurulmamışken foseptik kuyuları açarlarmış. Bir oda, bir mutfak evlerinde rahmetli kocası ailesini çok sevip ayrılamadığından odayı büyüklere verip, kendileri el ayak çekilince mutfakta yere serdikleri döşeklerde uyurlarmış, iki de çocukla beraber. Sonra duruyor ve gözyaşları bölüyor hararetli konuşmasını. Geçmişten günümüze geçiyor. Altı ay önce ölen kızını anıyor. Yazgı imiş ismi. Onun niyetine Umre’ye gidecekmiş. Daha önce defalarca gitmiş. Sonra da yaşayan ama o da bir parça hasta olan kızı Kader’den bahsediyor(Kader ismini çok önemserim). Kaç çocuğu olduğunu soruyorum. “Yedi” diyor. İkinci eşiyle evlendiğinde yani teyzesinin eşiyle, onun da üç çocuğu varmış, bir de ortak çocukları olmuş. “Evlenmek farz, boşanmak sünnettir. Bense Allah’a şükür kazandıklarımla kimselere muhtaç olmadan yedi çocuğuma birden arsa, arazi, bir sürü de ev bıraktım. Hali hazırda bağlı üç emekli maaşı bana yetiyor, daha da ne yapayım malı mülkü, üzerime çöp bırakmadım.” diyor. “Bunca malı mülkü bu işle mi yaptınız? Nasıl bunca varlığa sahip oldunuz?” diye soruyorum. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Fatma Kılıboz oluyor aktarıyorum size yaşadıklarımı: “Kızım, o zamanlar Almanya işçi alıyordu. Beni de bir tanıdık yazdırıverdi. Ne olduysa önden benim isteğim kabul oldu. Baktım burada çocuklar sefil, onların geleceği için gideceğim dedim kendi kendime. Onları kurtaracağım dedim. Daha küçük olan memeden kesilmemişti. Giderken yol boyunca memem sızladı durdu. Bu ne demek bilir misin? Çocuğum orada ağlarmış, benimse ondan uzakta memem sızlarmış. Allahtan kayınbabam, kaynanam iyiler de gözüm açık gitmedim gurbet ellere. Bir hastanede iş buldum. Hastabakıcıydım. O zamanlar Berlin Duvarı, bir sürü siyasi olaylar filan, fıttıran bizim hastanede alıyor soluğu. Deliren delirene. Bir bereket bir bereket. Ben çok çalışkandım kızım. Doktor vardı beni çok tutuyordu. O ara memlekete döndüm, erime, çocuklarıma kavuştum, hasret giderdim, tam beraber döneceğiz ki eşim kalp krizinden ölüverdi. Tekrar Almanya’ya döndüm ama çalışmak istemiyorum. O kadar fenayım anlayacağın. O doktor hep beni kolladı, idare etti, Allah razı olsun ondan. Hemşire oldum sayesinde. Ama bende hep bir iç sıkıntısı, keder. Geçmek bilmiyor. Benden iyi maaşın var, bırakma, yazık olacak emeklerine dedi durdu bana doktor. Söz dinleyeceğim mi varmış, kaderim öyle mi yazılmış, Allah bilir. Ama ben kaldım kızım. Direndim, tutundum. Tutunmayacaksın da ne yapacaksın. Üç tane çocuk. O ara ben ölü yıkanan yere geçtim. Kusura bakma Almanca konuşmaktan yıllardır, dilim kolay dönmüyor. Nerede kalmıştık.. öyle işte ama ben ölü yıkamadım çok. Ben güçlü kuvvetliydim. O yüzden ölüleri kestim. Nasıl mı? Uzun çizmeler çekerdik dizlerimize kadar. Gene de içi kanla dolardı akşamına. Aletler vardı, alırdım elime uzuvları ayırırdım tek tek. Kol, bacak ne varsa. Bir süre sonra alıştım. Patlıcan keser gibi keserdim. Ne yaparsın? Ölüyü bütün halinde yakmazlardı. Koyarlardı uzuvları tek tek ayrı poşetlere, üzerine de künyesini yazarlardı, şunun kolu, bunun bacağı diye. Sonra da verirlerdi fırına, yakma işlemi için. Göreceksen görgü çok, çekeceksen çile çok kızım. Hayat işte.” Arzu Tekeli giriyor burada söze. “Bu kadarını ben bile bilmiyordum.” diye. Bense o acımasız soruyu soruyorum kendisine. “Çocuğunuz ölmüş. Büyük bir acı çekmişsiniz ama zamanında çok çalışmışsınız, iyi insan olmaya çalışmışsınız. Karşılığını alabildiniz mi sonunda?” diyorum. Önce hayır manasında başını bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sallıyor ama sonra topluyor kendini sulanan gözlerine rağmen.”Allah’ın takdiri işte. İyilik yap, denize at!” diyor. Açtırmış oldukları ve isimlerini verdirdikleri kuyulardan bahsediyorlar sonra. Somali ya da Mekke tarafında kuyu açtırılıyormuş, ücret karşılığında hayrına. “Arzu ismi nereden geliyor?” diye soruyorum. “Anneannemin ismiydi” diyor. Dershanelerinde düşük gelir gruplu ailelerden gelen gençler için bir fırsat olsun diye fiyatı yarı yarıya düşürmüşler. Rakipleri haksız rekabet diyerek bir parça mırın kırın etmiş olsalar da(Dershaneler kimlerin biliyorsunuzdur!), sonunda uzlaşmışlar. Birden bir ses başlıyor Arapça dua okumaya. Şaşırıp Sela veriyorlar sanıyorum-zira aklımda kesilen uzuvlar kalmış- sofra duası ediyormuş gençten bir çocuk. Susup dinliyoruz. Sonra çevrede bir hareketlenmedir başlıyor. Herkes harıl harıl abdest alıyor. “Aferin aferin” diyor Fatma Kılıboz. Onu avukata yollarken, uzun uzun bakıyorum arkasından. Yıllarca ölülerin uzuvlarını kesmiş bir kadın az önce Tarsus’ta işlenen malum cinayeti anarken gözyaşlarına hakim olamıştı. “Minibüs iki saat kapının önünde bekledi, yardım eden oğlanın ailesi komşumuzdu. Kötü bir aile değillerdi. Nereden bilebilirdik? Gözümüzün önündeymiş vahşet.” diyor. Faillerin tanıdıkları birer birer terketmişler şehri. Bir numaralı failin karısı çocuğunu almış çekip gitmiş. Aile soyadını değiştirmiş. Tarsus’taki esnaf konu komşu o bizden değil diyerek faillerin kökenine dair başka başka şeyler söylüyorlar ama.. ama Fatma Kılıboz’un dediği üzere buranın çocuğuymuş kendisi. Geçmişi değiştirse kaçmak.. Uzakta olsa da tek gerçek şey geçmişimiz. Aklıma Gümüşler Kasabası’ndan Yunus Amca’nın sözü geliyor: “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diye. İnsan ruhu çok karanlık olabiliyor bazen, kimseler bilemiyor kötülüğün nereden çıkacağını.

image

ARZU TEKELİ:

Araplar için tatlı dilli derler. Arzu Tekeli’de öyle. Hükümet gibi kadın beklentilerimi ise karşılamaktan biraz uzak. Zira gelmeden gözümde canlandırdığım, saltanatına kurulmuş, etine dolgun, selamları başının tek hareketiyle kabul eden suskun siluet, karşımdaki minyon kadına dönüşüverince bir parça şaşırtıyor beni. Arzu Tekeli elli üç yaşında, Mekke’den göçmüş ailesi. Bu arada son derece cabbar bir kadın. Çok hızlı hareket ediyor. Pır pır. Kanatları olsa uçacak. Hızlı hızlı yürüyor, öyle de konuşuyor ve kafasında düşüncesiz geçirdiği bir an yok gibi. Zihni sürekli meşgul. Bakışlarına, en kolaysa diline yansıyor düşündükleri. İşini anlatıyor, çocuklarını anıyor, cinayete hayıflanıyor, Tarsus’un geri kalmışlığına, bir üniversite olmayışına, Mersin’in gölgesinde kalışına, her şeye, herkese.. Düzeltilmesi gereken her şeyi düzeltiyor gündelik hayatında elinden geldiğince. Düzeltemediğini de söylüyor hiç çekinmeden. Aklı ticarete yatıyor. Bilmese de o da bir kelime avcısı. Sözcüklerden etkileniyor. Hayatı boyunca önemsediği kelimeler karşısındakinin ağzından çıktığından hemen kulak kesiliyor. Eğitim eğitim eğitim diyor. Kız çocukları özellikle okutulmalı diyor. Çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Toplum tarafından kabul gören meslekleri var. Eşraftanmış ailesi. Ben yobazım, çocuklarım öyle değildir diyor. O kadar tanımıyorum ama kendine yobaz sanırım. Çoğu kadın laf gelmesin, söz gelmesin diye mahrum eder kendini çoğu şeyden. Korunma mekanizmaları geliştirir kendince. Bir de şu örtü meselesi var; örtünmek Arap kültüründe bir gelenek ve Türkiye’ye politik nedenlerle dayattırılmaması gerekiyor. Buradaki kadınların örtünmeleri beni rahatsız etmiyor. Bu yörelerin meselesi olmalı zaten, devlet erkanının değil. Kaldı ki bu kadınlar şatafattan uzak, sade kıyafetler içerisindeler. Başkasının ateşini üzerine salmayacaksın diyorlar. Kırkkaşık Bedesteni’nde erkek çalışanın olmaması bu yüzden önemli. Kadınlar kendi yağlarında kavruluyorlar. Dayanışma halindeler ve özgürler kendi metrekarelerinde. Erkeklerin de desturla girmeleri gereken yerler olmalı. Her yer erkek zaten böyle toplumlarda; sokaklar, çarşılar, şoförler, esnaf, milletvekilleri, onların aday adayları.. Kadınlara çalışacak ve rahat bir nefes alacak yer kalması mühim. Hiçbir tehdit unsuru olmayan yerlerde gezmek insana özgüven veriyor. Yoksa küçücük kalıyorsun olduğun yerde. Bir sürü adam sana kendini öyle hissettirtiyor çünkü bilerek ve isteyerek. Erkekler kadınları çok eziyor.

20150301_144522

Kadın direksiyon hocamla beraber yola çıkıyoruz. Tarsus’ta sınıf atlamış gibi hissediyorum kendimi. Trafikteki sayılı şoförlerden biri benim yanımda çünkü. Tarsus’un daracık ara sokaklarında çılgınca kullanıyor arabayı. Dediğim gibi dinamik ve seri bir kadın ve mıymıntı gibi araba kullanmasını beklemiyorum kendisinden. Beni bırakmıyor tek başıma. Ben götürürüm diyor. İyi ki de götürmüş yoksa uçağı kaçırırmışım yok Eshab-ı Kehf, yok Taşkuyu Mağarası derken.

20150302_152915
Taşkuyu Mağarası Girişi

Taşkuyu Mağarası Beyrut’taki benzeri Jeita Grotto kadar büyük olmasa da sarkıtlar ve dikitlerden oluşuyor olması ve Eshab-ı Kehf’in eteklerinde oluşundan ötürü önemli bir turizm merkezi olmaya aday. Bekletmemek adına bir koşu inip, bir koşu da çıkıyorum. Sonra mı? Sıkma yiyorum ilk defa, peynirli. Güzeldi evet, hamur olsun da çamurdan olsun, o hesap. Büyük hayalleri olan ve bu hayallerin bir kısmını gerçekleştirmiş aynı zamanda mahallenin muhtarı ve mağaranın çevresindeki tek işletmenin işletmecisi Yusuf Elgin’le çalışanları, sonradan aramıza katılan tarlada çalışmış gelmiş eşi Ayşe ile beraber oturuyoruz. Zeytinler ve zeytinyağları var kasalarda. Kilosunun fiyatını duyunca ağzım bir karış açık kalıyor. Altı liraymış. Biz şehrin kazığını yemekten ölürken ve zeytin ağaçları hiç acımadan kesilirken ve Komili bile bu sene zeytinleri Tunus’tan ithal etmişken.. Giderayak muhtarın akrabamız dediği bir amcayı da arka koltukta buluyoruz. Bizimle Tarsus’a gelecekmiş. Önce Eshab-ı Kehf’e gideceğiz diyoruz. Olsun, ben beklerim diyor. Caminin imamı Arzu Tekeli’nin de ricasıyla mağaranın Kur’an ayetleri doğrultusunda tarihini anlatıyor. Dinliyoruz küçük çapta bir kalabalık olarak. Sonra dışarıya çıkıyoruz. Sanıyorum benim yüzümden namazını kaçırıyor mihmandarım. Aynı anda ise bir başka şeyi unuttuğumuzu anlıyoruz. Arabanın arka koltuğundaki amca! Yaklaşık bir saattir buradayız ve bu zaman zarfında kendi imkanlarıyla üç kez Tarsus merkeze gidebilecek olan amcayı bıraktığımız yerde sakin vaziyette buluyoruz. Adana Osmaniyeli ve siyah şalvarı ilk defa bir erkekte sempatik buluyorum. Gözüm alışmış olabilir mi acaba? Amcanın iyi niyetinden de olabilir. “İyi ki gelmişim bak burada da namaz kılmak nasip oldu.” diyor. “Hayat nasıl geçiyor?” diye soruyorum. “İşte diyor. Yetmiş yaşındayım. Bağkur emeklisiyim. Kahvehanem vardı. Devrettim. Gittiğimde benden para almıyorlar. Şükür, namazımı kılıyorum. Bir şey beklemiyorum. İyiyim, sağlıklıyım.” İsmini sorduğum ama unuttuğum tek insanı önemsiyorum. Çok dürüst ve doğal bir şekilde insanların hayatının nasıl olması gerektiğini dürüstçe özetleyiverdiği için. Hayat kolay, basit, çok uğraşılmaması gereken bir şey olmalı. Hırslanmadan, kibirlenmeden, namazı niyazı kaçırmadan(tercih meselesi, inanç meselesi, isteyen kılar), sıkıntı çıkartıp, insanların sıkıntısı olmadan, kolay yaşayıp, kolay ölebilmeliyiz. Ağaçların altında, kuş seslerinin arasında, sessizliğin ortasında olması gereken bu galiba. Biraz basit yaşayıp, her şeyin öyle olmasını dilemek, öyle de ölmek bir gün aniden, sessizce.

TARSUS, İKİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

İç sesimin en geveze olduğu yer oldu Tarsus. Hiç geçmeyen, zalim bir baş ağrısı gibi ısrarcı, küçük küçük havlamaktan hiç bıkmayan bir fino yavrusu gibi enerjik ve sabahın erken saatlerinden beri hiç aralıksız suçluyor beni çekip gidebilecekken, ve daha henüz vakit varken. Tuvaletine silmeden oturmanın mümkün olmadığı, sildikten sonra da kolonyalı mendilin yüzeyinde arta kalan kahverengi kir tutulumunun insanın zihnine kazındığını ve hiç nedensiz ara ara aklına geldiğini, duşakabinsiz ve elbette perdesiz duşluğunun gider kısmında ucu bucağı gözükmeyen sevimsiz bir kara delik olduğunu, lavabosunda dişlerimi fırçalarken en az sıçramayla, en atak hamlelerle bu işi başarabilme çabalarımı da göz önüne alarak, zayıf noktalarımdan nazik ama sivri iğnelerini sokup duruyor hiç durmadan. Bana neydi, kime neydi burada olmak! Kimin umurundaydı? Biz kimin umurundayız ki? Şu anda Lizbon’da olabilirdik mesela. Onu hiç ilgilendirmiyordu bitmiş tarih, şalvar giymiş bir sürü adam, meraklı bakışlar. Hem Roma da değilmiş burası günlerce gezip bitiremeyeceğim. Bir sanat tarihçi de değimişim üstelik. Taksisine tek başına binmekten ürktüğüm memlekette işim neydi bre salak(dedi. bana salak dedi, küstah Bobo. Ne sanmıştınız benim içimde konformist bir Bobo var, pratikte ortak hareket ediyor olabiliriz mecburen ama fikir çatışmamız ve birbirimize duyduğumuz kısmi nefretimiz bizi ayakta tutuyor). Çık yataktan diyor. Kahvaltıya inecekmişim. Dırdırından fırsat mı var? Mıhladı sanki beni buraya, bu yatağa, kafamda onlarca düşünce, midemde kıvrınıp duran bir engerekle. Akşam uçağımın kalkmasına varmış daha, pek zengin içerikli programımı uygulamaya başlamalıymışım bir an önce. Ona en azından çarşaflarım temizdi diyorum. Neyse ki diyor. Bir türlü memnun edemiyorum onu. Bu ne zevksiz kahvaltı böyle diye diye lokmaları burnumdan getiriyor. Yöresel mutfak arayıp bulacak kadar vaktim yok kendilerine. Yapacaklarmış işte diyorum, parkelerdeki oyuk ve deliklerde tamir edilecekmiş en kısa zamanda. Uzun zaman burada kalmak zorunda kalan öğretmenler bundan daha iyisini hak ediyorlar diyorum en nihayet dışımdan(bu da mı gelecekti başıma, kendi kendime konuşur oldum sonunda, kimseler duymasa bari). Beni toplum dışına itmeye çalışan, ara ara anarşistleşen bir iç ses bendeki şansıma. Git bak aşağı katta bir yerde bir mescit vardı, orada dua et, olumsuzlukları unut filan diyorum en nihayet, baş edemeyip. Sen gelmezsin ki diyor ve ekliyor: “Nasıl gideceğim sensiz, tek başıma? Sıkıştım kaldım burada? Kanat takıp uçmam mı gerek illa?”

MESCİT’teki ZÜLEYHA:

20150302_090525

Mescit’e beraber gidelim miymiş? Gitmiyorum işte. Ben Hz. Danyal’in türbesine gidiyorum dün karar verdiğim üzere. Başörtümü de kendimle beraber götürüyorum. Varır varmaz bir hırs bir hırs görevliyi yakalıyorum ve başlıyorum anlatmaya: “Dün ne yapacağımı bilmiyordum, bugün gene geldim”. “Bir şey yapmana gerek yok, namaz bilmene, dua bilmene de gerek yok. Sadece besmele çek. An O’nu.” diyor. Mescitte bir kişi var sadece. Hem ağlıyor, hem Kur’an okuyor. Arkalarında bir yere, duvar dibine geçiyorum. Mırıltıları içli içli. Ne dediğini anlamıyorum. Arapça okuyor, yakarıyor hiç durmadan. Burnunu çekiyor ara ara kimselere rahatsızlık vermeden. Bir şeyler istiyor. Sağlık belki, kendisi ya da sevdiği biri için. Başında bir bela var belki, defolsun istiyor ve var gücüyle yakarıyor; belki borcu var ödeyemiyor, çok sıkıştı ve daraldı, hayatta yalnız kaldı ya da kocası manyak çıktı. Hiç bilemiyorum. Belki biri, belki de hepsi içindir bu gözyaşları. İnsanların ne çektiklerini asla bilemezsiniz. Onun yerinde olmanız gerek. Herkes kendi ve sevdikleri için kıvranıyor. İnsanoğlu çok zavallı, içinde koskocaman bir güç taşısa bile. Taşıdığımız can’la baş edemiyoruz, hayatla nasıl baş edeceğiz ki? Hayat bizden büyük olmamalıydı. Nereden başladık yanlışı yapmaya?

Ayağa kalkıp dua kitaplarının ve seccadelerin bulunduğu girişteki rafa doğru gidiyor kız. Yerine dönmeden önce gelip elini uzatıyor. Sonra da kalbine götürüyor. Beklemediğim bir hamle. Şaşırıyorum. Yüzüne bakamıyorum. Kızın yüzü aklımda yok. Ben yüzlere çok bakarım halbuki. Nedense onunkini görmek istememişim. Yerine oturmadan daha beni de dualarına kat diyebiliyorum sadece. İsmimi soruyor:

-Meriç.
-Seninki?
-Züleyha.

Dün dakikalarca kitlendiğim camlı yoldan uçarak geçiyorum çıkışta. Anılmak isteyeni anmak gerekmiş şimdi anlıyorum. Kırkkaşık Bedesteni’ndeki Serpil’in dediği gibi inanç meselesi. Size kalmış.

ODTÜ MİMARLIK’tan AYŞE VE EMİNE:

image

Şelale’ye gidiyorum ve kendi kendime hiç şelale mi görmedin diyorum. Etrafında tesislerin, çay bahçelerinin olduğu bir yer burası. Suyun sesi yetiyor serinliği hissetmeniz için. Apansız karşıma çıkan vakitsiz bir vahaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Henüz açık bir tesis yok. Dört genç çocuk var, ellerinde ise oltalar. Tatlı su balığı peşindeler sanırım ya da balıkçılıkları gelmiş. Birkaç fotoğraf çekip dönüş yolundaki güvenliğe doğru gidiyorum. Buranın ilerisinde ne olduğunu soruyorum. Bana bakıp Hayvanat Bahçesi diyor. Alınmıyorum. “Sıkıntı olur bu mevsimde, tek başınıza gitmeyin bence, zaten görecek bir şey yok.” diyor. Gidecek hal bırakmıyor bu son üç cümle. Olsun diyorum içimden, serinledim dönüyorum. Yola çıkmışken bana doğru gelmekte olan iki kadını tanıyorum hemen. Yan yana masalarda kaynar içtiğim üniversite hocaları bunlar. Beni kahve içmeye çağırıyorlar. Güveniğin önünden geçerken artık sıkıntı kalmadığını söylüyorum. Adam gülüyor. Mutlu azınlık kalabalığımla şimdi şimdi açılmaya başlamış kafeteryalardan birinde bir masaya geçiyoruz. Ayşe, Emine Hoca’nın asistanı. Bugün bir buçukta otobüsleri kalkıyormuş. Vakit sıkıntıları var. Osmanlı kahvesi söylüyoruz, tadı menengiçe benzeyen ama sütlü gibi duran fakat telvesi siyah çıkan. Ayşe makinesiyle gelmiş, gitmeden Tarihi Tarsus Evleri’ni fotoğraflamak istiyor. Gitmeden bir yerde oturmak isterlerse eğer Teras Cafe’den Gül’e uğrayın diyorum. Emine Hoca ise beni sürücü kursundan Arzu Tekeli’ye yolluyor, bir tanışmanı isterim diyor. O an anlıyorum hiçbirimiz bir diğeri için basit bir tesadüften ibaret değildik ve bu koca şehirde birbirimizi bulmadık öylesine. Herkes birini bir başka bildiğine yolladı. Hep aynı insanlarla döndük durduk bu yerde. Her neyse onun farklı bir kadın olduğunu söylüyor ısrarla. Bu cümle sihirli bir cümledir ey okuyucu, içerdiği sıfat dikkate alındığında tabii. Benim tek yaptığımsa işaretleri ve sıfatları takip etmek oluyor. Önüme çıkan her ekmek kırıntısını afiyetle indiriyorum mideme. Sırf bu yüzden gidip göreceğim bakalım kimmiş bu Arzu Tekeli.

Herkes misafir ama ben ağırlanıyorum. Masadan kalkıyoruz. Ayşe fotoğraflar çekiyor. Bense üç siyah/kara çarşaflı kadının olduğu masaya yöneliyorum. Termoslarını getirmişler, çay içiyorlar. Arapça konuşuyorlar aralarında kikirdeyerek. Ayrı bir masada oturan iki adam var. Bir de bunlara hiç benzemeyen sarı bir velet. İngilizce bilip bilmediğimi soruyor adamlar. Suriye’den gelmişler. Esat’tan kaçtık diyor, bombalıyordu bizi diyor. İçimden devletlerin huyudur diyorum kendi çocuklarını bombalamak. Hatasız merci olmuyor ve eğer mümkünse siz siz olun, sakın ölmeyin devlet zulmüyle. Aksi takdirde kaderden diyeceklerdir arkanızdan. Sakın onlara bu hakkı tanımayın. Bombayı gördünüz mü kaçın. Bize gelin.

20150302_105456

Adamlardan biri telaşla masasında bir şeyler arıyor ve yaka paça içerisinde hurmaların olduğu kutuyu uzatıyor aramış olduğu şeyi bulduğunu düşünerek. Uzanıp alıyorum bir tane. Arkadaşlarına da diyor. Onlar için de alıyorum. Üç hurmam var şimdi avucumda. İnsanlık gördüm. Çok ağır insanlık gördüm az önce. Gözlerim doluyor. Bereket gözlüklerim var. İran’dan gelmiş hurmalar. Hayat işte. Tarsus’ta, akan şelalenin karşısında ülkelerindeki bombalardan kaçmış gelmiş Suriyeliler’in İran hurmasını paylaşıyorum Ankara’dan gelmiş başka insanlarla. İnsanlar başlarına yağan bombalardan kaçıp sığındıkları bir ülkede ev sahibini ağırlamak durumunda kalıyorlar yüksünmeden. Geleceklerini bilmeden, bir hurma bir hurmadır demeden. Bin türlü bela gelse de başına insanın, bin türlü kötülük, kavga, hiddet, şiddet, bomba, kıyamet; gene de bir yerlerde iyi insanlarla karşılaşma ihtimali var. Dünya belki onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, durdukça.

image
Karacaoğlan

 

image
Üçüncü dörtlük, ikinci satır çağlayanlara bakış açımı değiştirmiştir. Çağlar’dan çağlayanlara..

image

TARSUS, BİRİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

Karlı Toroslar’ı aşarak varıyoruz Tarsus’a. Eteklerinde piknik yapıp, mangal yakan insanlar, kartopu oynayan çocuklar var. Dört mevsimi aynı anda yaşamanın ne demek olduğunu yarım saat sonra ulaştığım Tarsus’un yakıcı sıcağı farkettirtiyor aniden. Baskın bir ağırlık(inanın ne demek istediğimi ben bile bilmiyorum) ve rutubetli bir havayla karşılanıyorum. Anlaşılamaz bir otogar kenarından ilçenin merkezine doğru ilerlerken Arabistan’da olduğumu düşünmeye başlıyorum iyiden iyiye. Erkekler kolay yolu bulmuş, bir parça da geleneksellikten olsa gerek şalvarlarla geziyorlar. Tarsus bir ilçe olmakla beraber, isminden, zengin tarihi ve kültüründen ötürü bir şehri çağrıştırıyor ve ister istemez çok başka şeyler bekliyorsunuz bu uzaktan il havası veren ilçeden.

-Hayal kırıklığına uğradım mı peki?
-Çok.
-Neden?
-Çok anlam yüklemişim gelmeden. Zihniyet farklılığı sanırım burada etken.
-Bu ilk hayal kırıklığım mı?
-Hayır.
-İlki hangisiydi peki?
-Antakya.
-Peki sonra nasıl gelişti Antakya ile ilişkim, duygusal bir bağ kurabildim mi kendisiyle?
-Sonra sevdim ben Antakya’yı. Duygusal bağı taşla, toprakla değil, insanlarıyla kuruyorsun haliyle ve ben de önümde açılan kapılardan geçtim korkusuzca. Bazen bir kapı açılır ve o kapı başka kapılar açar ve cüretkardır bütün o kapılar. Benimki de öyle olmuştu. Ama bende cüretkardım. Neyse. Neyse.
-Sansür var.
-Biraz. Değil aslında. Uzun hikaye. Dileyen Antakya yazımı okuyabilir. Orada sansür yoktu, üşenmek de yoktu. Samimiyet vardı.
-Tarsus yazım da samimi olacak mı acaba?
-İçimden bir ses pardon iç sesim sendin, yani sen diyorsun ki; bu en iyi gezi ve anı yazılarımdan biri olabilir.
-Bu farkı yaratan ne ya da kimdi peki?
-Kadınlar. Beni hiç sıkmayan, hiç gücendirmeyen, tevazu sahibi, bir parça çılgın, bir elin parmakları kadar birbirlerinden hem farklı, hem aynı, kimi buralı, kimi sonradan göçüp yerleşmiş, kimi konmuş da birkaç gün sonra göçecek olan ya da göçmesi an meselesi olan farklı kültürlerden, farklı adetlerden gelmiş, çook ayrı işlerle ayakta kalmaya çalışan, bazen bir cümledeki bir söz olan, anne olan, eş olan, kardeş olan, bir babanın kızı olan, memur olan, tüccar olan, aslında kalabalıklar arasında bir sürü adamın arasında ve tam karşısında savunmasızlığını belli etmeden yaşayabilmek için geniş kalplerini ufaltmış, paylaşamadıkları yalnızlıkları eş kadınlar onlar. Kadından bir yer burası akşam altıdan sonra sokağa çıkmanın yine kadınlar için çok tekin olmadığı ve bu güvensizliği yaratanın erkekler olduğu. Kadından bir yer burası bir sürü hayal kırıklığı yaşasa da, olumsuzlukları olumluya çevirebilmek için var gücüyle çabalayan. Simsiyah bir leke bulaşmış olsa da ve o kara leke tüm geçmişini, tarihini unuttursa da bu yerin halkına ve tüm ülkeye, temizlemeye çalışan yine aynı kadınlar oluyor çalınan karayı. Erkeklerse şimdilik pıstıkları köşelerinde benzer suçluluk duyguları içinde; aynı zamanda bu ortamı yarattıkları için aynı suçluluk duygusunu taşımaktan acizler fena halde. Bir günah keçisi arıyordum belki de, onu da bulmuş oldum nihayetinde. Bir ayıbı bin ayıp parçaya böldüm, verdim kalplerinin derin bir yerinde sıkışmış kalmış, çırpındıkça boğuk sesler çıkartan vicdan isimli zemin kat komşularının ellerine. Bense sırt çantamı Tarsus Merkez’de bulunan Öğretmenevi’nde bıraktım ve başlıyorum keşfe.

image

KIRKKAŞIK BEDESTENİ’NDEN SERPİL:

Kırkkaşık Bedesteni’nden içeriye girdiğimde bir tuhaflık olduğunu hissediyor ama anlam veremiyorum. Bir sürü kadın var çalışan. Her dükkandan bir kadın çıkıyor. Erkeklerse sadece müşteri. Küçük masaların atılmış olduğu Tarsusi Serpil Cafe’ye oturuyorum. Camekanda asılı bahsi geçen karışımlar, iksirler hiç ilgimi çekmiyor. Bildiğimden şaşmayıp bir Türk kahvesi söylüyorum. Solumdaki masaya üç genç geliyor, bir tanesi kız. Sağ tarafıma ise iki hanım oturuyor. Sorup öğreniyorum. ODTÜ Mimarlık(Sağlam bölümdür). Herkes kaynar söylüyor. Derken bembeyaz teni, kızıl saçlarıyla Serpil geliyor. Ellili yaşların hükmünü süren, etine dolgun, korkunç enerjik(hayatımda görüp göreceğim en enerjik kadındı sanırım, bir kediden daha hızlı kedi kovalayan başka bir kadın tanımadım hayatımda), dilbaz, açıksözlü, fıkır fıkır, kendiyle, çevresiyle barışık, hiç çekinmeden hayatını önünüze seren, böylelikle de bambaşka bir şekilde kendi zırhını kuşanmış olan, çok farklı bir ruha sahip bir kadın karşımdaki. Hiç usanmadan, zevkle, sanki bir oyunun başrolündeymişçesine çarşının, Şahmeran’ın, Tarsus’un ve kendisinin hikayesini anlatıyor ve bizler de oturmuş ağzımız bir karış açık, kıkırdaşarak ama zevkle izliyoruz kendisini. Tüm masa etkileniyor görselliğinden. Memur bir ailenin çocuğu Serpil. Bankadan emekli olmuş. Evde oturmanın kendisine uygun olmadığını o ve çevresi kısa sürede anladığından olsa gerek çalışma hayatından hiç kopmamış. Eşi yaylada yaşıyormuş. Kendisi şehirde. Çocukları büyütmüşler ve aile bağlarını koparmadan, evlerini ayırarak yollarına devam etmişler. Eşinin maaş kartı kendisindeymiş ve ayda bir hem maaşını almak hem de alışverişini yapmak üzere gelirmiş şehre. Serpil’se senenin on gününü yaylada eşiyle geçirirmiş kalan zamanlarda çalıştığından. Baş etmesi zor bir kadın karşımdaki. Hele de bir erkek için yenilir yutulur lokma olmadığından anlayabiliyorum neden yaylada olduğunu beyefendinin. Onu Rumlara benzetiyorum. “Yok”diyor. “Ben Arabım”. Vitiligo hastasıymış ve bir yılan gibi deri değiştirmiş zamanla. Kızıl saçlı, akça pakça bir kadın var benim karşımda. Beyaz lekeler birleşerek daha geniş beyaz lekeler oluşturmuşlar dış yüzeyinde. Zamanla ama yavaş yavaş bütün vücudunu kaplamış, renk pigmentleri ölmüş, yeni bir tenle tekrar doğmuş sanki. Alacalıyken üzülmüştüm ama zamanla alıştım diyor. Bazı insanların hastalıkları da kendine özgüdür. Serpil’inki ona yeni bir ten bahşeden cinsten.

20150301_140300

“Kahveyi her yerde içerdiniz, bir kaynarımızı denememişsiniz.” deyince bir tane söyleme gereği duyuyorum. İlk intibam şu; insana vakit geçirten içecekler vardır. Kaynar onlardan işte. Aşurenin posasız halini kaynar kaynar kaynattıktan sonra dövülmüş ceviz ve tarçın koyup fincanlarda servis yapıyorlar. Cevizleri yemek bile insanın ağzını oyalıyor. Güzel tarafı çok şekerli olmaması ve insanın içine ferahlık veriyor olması. Kaynarı içince zihnim açılıyor, Serpil’se çarşının içindeki tüm dükkanların kadınlar tarafından işletildiğini, başkana çıkıp çarşıda hiç erkek istemediklerini, zaten 800 yıldır erkeklerin hükmünün sürdüğünü belirttiğinden bahsediyor. Vallahi bravo MHP’li başkana, hanım sözü dinlemiş, çok da iyi etmiş diye, her ne kadar çanın sesini teke indirip, meydandaki saati durdursa da. Saati neden durdurdu ki acaba saat iki yönünde? Hayattaki bir sürü bilinmezin yanında bu hiçbir şey sanırım.

Nüfusun çoğunluğunu Sünni Araplar oluşturuyor. Nusayriler, Kürtler ve Conalar’a da rastlamak mümkünmüş. Ermeni mahallesi ve üç katlı evleri çok olmuş boşalalı. Metruk ve sessizce bekliyorlar kaderlerini. Yatırım yapılmadığından vakur hallerinden ödün vermeden eskiyorlar durdukları yerde. Arap Rom Ortodoks Kilisesi’nde yani Saint Paulus Kilisesi’nde ise ayin yapılmasını sağlayacak bir nüfus yok. Ayin istiyorsanız önceden belirtmeniz gerekiyor. Rahibeler halkla diyalog kurmayı reddediyorlarmış. Papaz Mersin’den geliyormuş. Herkes kendi yağında kavruluyor anlaşıldığı üzere, benim anladığım üzere. Dayanamayan da çekmiş gitmiş uzaklara.

Türkiye’nin köklü bir kurumu olan ve değerli insanlar yetiştiren okullarından biri olan Tarsus Amerikan Koleji eski ve yeni binaları ve yatılı kısmıyla şehrin merkezinde arz-ı endam ediyor tüm ihtişamıyla. Eğitimcilerin çoğu Mersin’de yaşıyor, günübirlik gidip geliyorlarmış söylediklerine göre. Eski binası bir harika idi her ne kadar içine giremesem de.

image
Saint Paulus Kilisesi

20150301_135916

20150302_091737

20150301_135937

20150301_140103

20150301_135946
Saatler gece gündüz hep iki.

Akşama gitmek istediğimden bahsediyorum ve Tarsus’u hiç sevmediğimi söylüyorum. “Bir şans ver diyor” Serpil. “Bir gece kal” diyor. “Tek bir gece.” “Sabaha fikrin değişmiş uyanabilirsin yeni güne.” diyor. Bense resepsiyona emanet ettiğim kirli çamaşırlarla dolu çantamı düşünüyorum ve en yakın havaalanını. “Biliyor musun” diyor ve ekliyor; “Bazen siftah yapamadığımız günler olur, çalışanlarla bir koşu çıkar hemen yakındaki Danyal Peygamber’in türbesine gideriz, dua ederiz.” diyor. Duanın vakti saati yok, istemek önemli olan, döndüğümüzde bir bakarız ki müşteri gelmiş bizi bekliyor, bu inançtır.” diyor. Bense söylene söylene gittiğimi, içeriye kan ter içinde girdiğimi, başörtüm olmadığından kim bilir hangi pis kafalar takmıştır şimdi bu örtüleri deyip(aslında çoğu yerlisi olan halkın zaten başörtülerinin başlarında olduğunu düşünmeden ve burnuma gelen mis gibi deterjan kokusuna aldırış etmeden) bir hırsla, anlamlandıramadığım taş parçalarına neden camekandan bakıp, üzerinde yürümek zorunda olduğuma anlam veremediğim için homurdanıp, O burada uslu uslu yatarken neden en gaddar cinayetin onun topraklarında işlendiğini tüm öfkemle ama içimden Hz. Danyal’a sorduğumu söylemiyorum bile. Ama o an bir karar veriyorum. Gitmiyorum ben bu gece. Yarın kendi başörtümle gideceğim huzurlarına. Çünkü taşıdığım tüm negatif düşüncelerle dizlerim dakikalar boyunca kilitlendi camlı yolun üzerinde. Kendimi nasıl tırmanmış olduğumu kendimin de bilmediği Everest’ten aşağıya bakmakta güçlük çeker bir halde bulduğumda yarın bir şekilde buraya gelip, bunu aşmam gerektiğine karar veriyorum kendi kendime.

TERAS CAFE’DEN GÜL VE DURSUN:

Hava kararmak üzere olduğundan koşar adım çok da uzakta olmayan Tarihi Tarsus Evleri’nin bulunduğu sokağa doğru gidiyorum. Yaklaşık 150-200 yıllık bir tarihi var bu evlerin. Sahipleri alt katında oturuyor, üst katlarsa kafe ve restoran olarak hizmet veriyor. Çok acı ama namusunuzla bir kadeh bir şeyler içip kalkabileceğiniz tek yer burası sanırım. Ama sokağın başındaki şalvarlı adamların bakışı pek dostane görünmediğinden, oturmadan kaçmak planım. Eskişehir Odun Pazarı’na benzeyen ve fakat benzer zihniyetten çook uzak burası. Birkaç fotoğraf yanıma kar kalır ümidiyle sokaktan içeriye giriyorum. Beni çağıran hiçbir dükkan sahibine yüz vermiyorum. Tek bir işletmenin kapısındaki kadına menüdeki Toma’nın ne olduğunu soruyorum sadece. Açıklıyor ve yukarı çay içmek üzere buyur ediyor. Tamam diyorum. Planlarım arasında burada mola vermek yoktu ama çıkıyorum işte beraberinde kuzu kuzu tepeye. Teras katındaki Teras Cafe’nin çalışanı Gül. Bir oğlu İzmir’de psikoloji okuyormuş. Aslen Dersim’liymiş. Tunceli’nin Mazgirt ilçesi ve onun da bir köyünden. Sert bir mizacı var. Simsiyah saçları ve kavisli kaşları. Yuvarlak hatlardan çok uzak. Kemikli bir yüzü ve sağlam bir iskelet yapısı var. Erkeklerin ondan ürkebileceğini hissediyorum. Yoksa bunca adamın arasında, Tarsus’ta alkol satan bir yerde bir kadının çalışması öyle kolay değil. Eşi buradaki bir fabrikadan emekli olmuş ve çocukların okulları bitince memleketlerine hatta köylerine dönmeyi düşünüyorlarmış. Sıkılacağını düşünerek soruyorum ama ne sıkılacağım diyor. Memleketim güzel diyor. Burası zorunlu göçebelik onlar için. Kirada durmamak için altmış beş metrekarelik bir ev almışlar, giderken onu da satacaklarmış. Bir sürü sigara yakıyor. Beni de bir çay tatmin etmiyor. Bir bira söylüyorum. Yapmayacağım deyip de yapacağım başka da ne var hiç bilmiyorum. Zaten nasılsa gitmeyeceğim bir yere. Kaldım ben bu yerde.

20150301_164515

image

20150301_164421

20150301_164300

Bir teyze gelip oturuyor masamıza. Dursun Teyze mal sahibi, yetmiş yaşında. Bira şişesine bakıp, kafamın nasıl olduğunu çıkartmaya çalışıyor. Her mimiği kendini ele veriyor. Ufak tefek bir kadın. Bir oğlu varmış. Anne babasının da bir kızı olmuş. O da kendisi. Diğerleri öldüğünden dursun artık ölümler deyip Dursun koymuşlar adını. Genç yaşta kocası da ölmüş. Hayatında hep ölümlerle imtihan edilmiş ve kabuğu bir parça sert bu yüzden. Konuşmak yerine soru soran, anlatmak yerine dinleyen türden. Bir daha evlenmemesinin sebebi de bu belki. “Bir erin dibine oturmuşun görmüşün işte, ne gerek var ki ikincisine.” diyor. Sert giriyor virajlara ama esneklik payı da var. Hava karardıkça bir telaştır onu sarıyor, benim yerime. Gül’ün geceye doğru nasıl evine gittiğini soruyorum. Dursun Teyze giriyormuş koluna, bindiriyormuş minibüsüne. İkisini kolkola, karanlıkta yürürken hayal ediyorum. Gözümün önüne gelen bu iki kadının görüntüsü hoşuma gidiyor. Dursun Teyze üzerinde onu şirinleştiren şalvarı ve karşılarına çıkacak her türden tehlikeye karşı kolladığı manevi kızıyla yürüyor işte önümde. Hesabı ödüyorum ama benden çok zor alıyorlar parayı. Yemek hazırlıyormuş Gül, gitmeden sofraya oturtuyor zorla. Barbunya pilaki, kısır, kuru soğan var menüde. Barbunya pek sevmem, kuru soğan yemesem iyi olur. Nefis kısırdan yiyorum acılı acılı. Dilimse acıklı bir hal alıyor ister istemez. Dursun Teyze’nin kilosu altı liradan aldığı barbunyayı kendisi beğenmiyor. Hiçbir bakliyatın kilosunu bilmediğimden gülümsüyorum. “Tadı tuzu yok.” diyor. Sofrada karşımda oturmuş yemeklerini kaşıklarlarken izlediğim farklı kökenlerden gelme bu iki kadını anne kıza benzetiyorum. Ya zaman onları birbirine benzetmiş yahut benzer yapıda olduklarından burada beraber yaşayabiliyorlar. Bir şey onları bir araya getirmiş. Kim bilir? Bugün maç var ve gençten, iri kıyım, kaytan bıyıklı bir adam digiturk’ü soruyor ve bir bira söylüyor. İçime bir kurt düşüyor. Biliyorum ki bir şey olmayacak ama onları bu ve benzeri adamlarla burada bırakmaktan hiç hoşlanmıyorum. Bir şey olmayacak biliyorum. Kırkkaşık Bedesteni dışında ve Saint Paulus Kilisesi’ndeki güvenlik dışında kadınların çarşıda pek fazla iş bulamayacaklarını da anlamış bulunuyorum lakin.. Lakin işte. Buralar böyle.

Dışarısı mı nasıl saat daha yedi bile olmamışken? Zifiri karanlık sokaklar. Benim dışımda tek başına yürüyen dişilerse ya köpekler ya da kediler. Ailelerin sıkı tembihleri var sanki kızların yolda bir başlarına yürümemelerine dair. Buralar böyle, ne yaparsın?

20150302_112728

20150302_112836

20150301_115757

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: