BECOMING ASTRID : UNGA ASTRID : ASTRID OLMAK

FE8F051A-08D4-43F7-88FB-BC8DF618D983

BECOMING ASTRID : UNGA ASTRID : ASTRID OLMAK

“Kitaplarınızdaki çocuklar nerdeyse her şeyin üstesinden geliyorlar. Pippi annesiz ve babasız yaşayabiliyor. Emil, cezalandırılıp kulübeye kilitlendiğinde bile hiç korkmuyor. Milo, açlıktan öleceğini düşünüyor ama sonunda kötüleri yenmeyi başarıyor. Ben de öyle olmak istiyorum. Hiç pes etmeyen, aç olsa da, tek başına kalsa da mücadeleye devam eden biri gibi.” Astrid Lindgren’e yazmış olan bir çocuk okuyucunun mektubundan

“Sevgili Astrid, benim adım Jenny. Ölüm hakkında çok şey yazıyorsun. Hikayelerinde çok fazla ölü insan var. Pippi’nin annesi öldü, Jonathan öldü, Karl öldü, Mia’nın annesi de öldü. Ama kitaplarında bunları okuduğumda ben sadece yaşamak istiyorum. Sen de sadece yaşamak istiyorsun.” Astrid’e mektup yazmış olan bir başka çocuk okuyucu

“Çocukların sadece sevgiye ihtiyacı vardır. Ve sende bu var.” Marie

”- Gazete?
 – Daktilo.
 – Basıcının mürekkebi?
 – Kağıt.
 – Haberler?
 – Işık.
 – Gelecek?
 – Özgürlük.”

GİRİŞ :

Tüm ve tam açılımıyla ismi Astrid Anna Emilia Lindgren olan ünlü İsveçli çocuk kitapları yazarının hayatının dönüm noktasını teşkil eden olaylar zinciri anlatılıyor iki saat süren film boyunca. İsveç’in güneyinde yer alan Smaland’da bir çiftlikte dünyaya gelmiş olan yazar, dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak, bölgedeki Katolik Kilisesi’nin papazına yardımcı olan bir baba ve dindardan öte çevre ne der’in kurbanı olan bir anneye sahip olmasına rağmen, kardeşler arasında sivri dili, başkaldıran yapısı ve genel olarak her konudaki asiliğiyle öne çıkıyor. Smaland dendiğinde Astrid Lindgren adı geçiyor ilk önce, sonra da IKEA’nın kurucularından birinin de buralı olduğunu ve bölgenin mobilyasıyla ünlü olduğunu öğrenebilirsiniz internette yapacağınız küçük bir araştırma neticesinde.

Filmin ismini aldığı mevzu yani Astrid’in nasıl Astrid olduğuna gelince, tıpkı 2007 yapımı “Becoming Jane”de olduğu gibi, bunun çok da kolay olmadığını, illa ki parasızlık, imkansızlık, reddedilme, hor görülme gibi aşamalardan geçildiğini ve de tüm bunların neticesinde üretim ve akabinde üşenmeden ünlenme mertebesine erişildiğine tanık oluyoruz metanetle. Coşkuyla, neşeyle, çocuksu hayallerle başlanan hayatlarda yaşanan olgunlaştırıcı bir takım deneyimler sonucunda gelinen noktada yaşanan dönüşümle, nasıl vakur ve ağır birer kadına dönüştüklerini görüyoruz kah Jane Austen’in kah Astrid Lindgren’in. Austen evlilik sayfasını kapatıyor ve kendisini kitaplarına veriyordu. Nispeten neşeli ve hep mutlu sonla biten romanlar yazmış olmasına rağmen, ağır ve suskun bir kadına dönüşüyordu Becoming Jane’de. Astrid’se ona kalıcı soyismini veren kocasıyla bir çocuk daha yapabiliyordu nihayetinde. Her ikisi de ağır bedeller ödemişlerdi kendilerince. Toplum kadını cezalandırır bir vesileyle. Yalnız kadınsa akıllı kadındır çoğu zaman. Bir yerdeyse şöyle diyordu; “iyi bir kadın yalnızdır”. Bence zayıf ve beceriksiz değil, sabırlı ve dirayetlidir yalnız bir kadın.

Gelelim filmin üzerinden ve filmdekine benzer temaların işlenip konuşulacağı diyalog bölümümüze. İki karakterimiz var her zaman olduğu üzere. Biri anne, biri de öz kızı bu seferinde. Filmi beraberce izlemişler, şimdi de tatlı tatlı başladıkları konuşmalarını, öyle de sonlandırabilecekler midir göreceğiz birlikte. Anlaşıyor gibi görünseler de, mevzu derinleştikçe silahlar çekiliyor hemencecik. A anne, K ise kızı olarak belirlendi tarafımca. İyi okumalar hepinize.

A – Görüyor musun Astrid’in hayatını…hiç böyle şeyler yaşamış olabileceğini tahmin etmezdim doğrusu. Neler çekmiş neler kadıncağız.
K – Herkes bir yerlerde bir şeyler çekiyor anne. Kendisinden yaşça çok büyük ve evli, aynı zamanda da huysuz bir karısı olan adama abayı yakan her genç kızın başına gelebilecekleri yaşadı işte.
A – Eşek herif, kız dikkatli olalım dediyse de uçkuruna sahip olamadı sübyancı. Gerçi olsun, tatlı Lars’ın dünyaya gelmesi için bir sebepmiş bütün bu yaşananlar.
K – Amma da kadercisin anne. Bir başka adamdan bir başka Lars ya da Lasse yapardı olur biterdi.
A – Öyle tatlı olur muydu bilmiyorum. Sen de evlen de böyle bir torunum olsun benim de.
K – Konuyu bu noktaya getirmiş olmana inanamıyorum. Canın çocuk çekiyorsa, beraber Çocuk Esirgeme’ye gideriz.
A – Ben kendi Lars’ımı istiyorum.
K – O zaman ben de sırf sen istiyorsun diye gayrimeşru bir Lars yapar veririm kucağına.
A – Devlet nikahı ne güne duruyor?
K – Evlenmek, bağlanmak istemiyorum ama ileride bir çocuk isteyebileceğimi düşünerek yapıp sana bırakabilirim. Önce senin için sonra da kendim için.
A – Elalem duymasın sakın, tüm antikalıkların benim kızımda olduğunu. Öyle çocuk istemem ben.
K – Ya nasıl çocuk istersin anne? Söyle ki, ben de sipariş üstüne çalışayım.
A – Analı babalı büyüsün çocuk. Ele güne ne deriz, çocuk bir parka çıkar akranları hemencecik piç derler kuzucuğuma.
K – Anne sen iyi misin? Öte yandan iyi de havalara girdin yani. Filmdeki anneyi hatırlatırım sana. İzlerken cık cık çekip duruyordun. Kınadığın şey sen oldun bak.
A – Orası İsveç.
K – Eeee…burası Norveç mi?
A – Ne bileyim? Bilmiyorum. Daha beter.
K – Nesi beter? Bir kez bir evin bir kızıyım. Bacaklarımı kıracak bir abim yok demek oluyor bu. Muğla’lıyız diğer yandan. Ne babam ne de sen cenaze olmazsa cemaate karışmazsınız. Az kişiyle konuşur, az kişiye özelinizi açarsınız. Bu korkun kime, neye? Yok böyle olmayacak, ben çocuk yapacağım. Vereceğim eline. Ne yaparsan yap.
A – Sakın ha. Sakın. Aldık deriz.
K – Çocuk Esirgeme’den mi? Anne bu toplum seni yer.
A – Sonra etraf ne der?
K – Anne bu toplum seni yer yutar, sonra da tükürür.
A – Ne biçim konuşuyorsun anneyle? Kim tükürecekmiş beni? Salya mıyım ben?
K – O ne der bu ne der, bunlar çok demode şeyler. Çelik gibi durmazsan, üzerine gelirler.
A – Kızım sen üzülmeyesin diye hep…
K – Hayır anne. Senin ve babamın başı eğilmesin, iki dangalak arkanızdan dedikodunuzu etmesin diye. Ama sana söyleyeyim, öyle de dedikodunu ederler, böyle de. Sen de hem kendinize hem de bana kısıtlı bir hayat yaşattığınla kalırsın.
A – Nankör evlat. Neyini kısıtladım bugüne kadar? Ben abilerim yüzünden burnumu dışarı çıkartamazdım. Sendeki rahatlık kimsede yok. İşten sonra arkadaşlarınla geziyorsun gönlünce, bazen leş gibi içki sigara kokuyor üstün başın. Bilmiyor muyuz sanıyorsun? Sesimizi çıkartmıyoruz sadece.
K – Duyan da sabahlara kadar pavyonlarda sabahlıyorum sanır.
A – Ondan da eksik durma. Onu da yap. Birde dansözlerin ayakkabılarından şampanya iç istersen.
K – Ne!
A – Ne bileyim, benim zamanımda öyle yapardı Adana’lı pamuk tüccarları.
K – Anne, sen beni Adana’lı ağalarla mı karıştırıyorsun?
A – Bizim gençliğimizde racon öyleydi. Kordon’da kız kıza bira içilmeye gidilmezdi.
K – Dayımlardan kaçıp kaçıp dansa gidermişsin sen de. Rahmetli anneannem anlatırdı. Abileri höt derdi zöt derdi, bizim fındık kurdu kaçmanın bir yolunu bulur derdi. Nereye kaçardın anne?
A – Bizimki masum danstı canım.
K – Otuzuma geldim, daha beni dansa davet eden olmadı.
A – Nerden olsun? Düğünlere burun kıvırıyorsun. En güzel kısmet düğünde gelir. Bak ben babanı oynaya oynaya buldum.
K – Ne yaptın benim saf babamın karşısında, göbek mi attın yoksa?
A – Bir şeyler attık işte.
K – Burjuva mıyız neyiz biz, aristokrat olamadığımıza, gidecek bir köyümüz de olmadığına göre.
A – Katılamıyorum maalesef sana. Köyümüz var ya bizim, zeytinliklerden gelen para olmasa seni yurtdışında nasıl okuturduk rahat rahat?
K – Hah ben de tam onu söyleyecektim, köyün parasını yeme hadisesini. Ben daha zeytinliklerimizi görmedim bile. Ama payıma düşen parayla pek güzel bir hayat yaşıyorum. Yoksa bu maaşla, şu devirde bırak Kordon’a, karşıdan karşıya geçemezdim.
A – Nasıl bak, aynı fikirdeymişiz işte. Biz de nasıl giderdik babanla el ele, turlarla Avrupa’yı fethetmeye.
K – …

0569BA52-E8C1-49D6-A742-BFE78F341B55

images.jpeg

NASIL ASTRID OLUNUR?

Hayal gücü bolca, sıkıntılar çokça, açlık ve erişememezlik kısmen, tüm bunlara ek olarak süresi belirsiz ama sıkı bir acı çekme olmasa, Astrid Astrid olamayacaktı belki de. Sadece yetenek ve biraz çalışmayla ama hangi hırs ve gayretle Astrid Astrid olurdu, orası meçhul. Tıpkı yukarıda bahsettiğim Jane Austen’in Jane Austen oluşu gibi. Filmin başlangıç noktası çok mühim bu açıdan. Yüzünü görmemizin mümkün olmadığı artık yaşlı bir kadına dönüşmüş olan Astrid, kendisine gelen okuyucu mektuplarını okuyor. Doğum gününü kutluyorlar çok sevdikleri yazarın. Çocuk kitapları yazarı olunca da, çocuklar oluşturuyorlar elbette okuyucu kitlesinin pek çoğunu. Ona çok uzun zamandır çocuk olmadığı halde, çocuk olmak hakkında nasıl bu kadar iyi yazabildiğini soruyorlar mektuplarında. Bu noktadan sonra Astrid’in ilk gençlik yıllarına gidiyoruz. Anne babası ve kardeşleriyle gittiği kilisede zar zor dayanıyor papazın vaazına. İçi içine sığmıyor on altı yaşındaki genç kızın. Hayal gücünün ne kadar kuvvetli olduğuna, papazın yaptığı konuşmayı allem edip kallem ederek ironik bir üslupla hikayeleştirmesi sayesinde şahit oluyoruz. Neşeli bir mizacı var Astrid’in ve de tıpkı en önemli karakteri sayılan Pippi Uzunçorap gibi iki yandan ördüğü saçları. Annesi onu dizginlemeye çalıştıkça, isyankarlaşıyor. Kafa tutuyor tüm aile bireylerine. Belki çok güzel değil ama kafası çalışıyor, çılgın bir aklın var diyor ona bir kız arkadaşı. Dansa kaldırılmayınca, o dansa kaldırıyor bir kız arkadaşını. Sonra da çılgınca dans ediyor tek başına. Akşam olup eve geç kalınca da, paparayı yediği halde anne babasına kafa tutuyor hiddetle, sırf kız erkek ayrımı yapıyorlar diye. Ona göre kız ve erkek eşit olmalı tanrının önünde. Ve bu düşünceleriyle kendisini korkmadan ifade edebilen Astrid’in yaşının üzerinde muhakeme kabiliyetinin ve eleştirel zekasının olduğunu görüyoruz. Bir arkadaşının babasının yayıncısı olduğu yerel gazetedeki staj işine zekasıyla ve aynı dili konuşuyor olabilme testinden başarıyla geçebilmesi sayesinde kabul edilmesi çok zamanını almıyor. Hayatının hem iyi hem de kötü anlamda dönüm noktası olan staj işinde ilan, haber ve makale yazmasını öğreniyor Astrid. Evdeki gümüş takımları isteyen bir eşe sahip olan patronuysa kısa bir süre sonra, aralarındaki yaş farkına rağmen tutuluyor Astrid’e. Ondaki cevheri keşfediyor bir yandan. Örgülerini kestirdiği saçıyla kendini patronuna beğendirmeye çalışan genç kız, ilk önce bu saçlarla annesinin karşısına çıktığında cehenneme gidiş bileti almış olmakla suçlanıyor yine annesi tarafından. Yaşadığı yer olan Vimmerby’de saçlarını kestirme cesareti ve cüreti gösteren ilk kız olarak da geçiyor yaşadığı yerin tarihine. Fakat olanlar oluyor ve Astrid beraber çalıştıkları Magnus Krepper’den(gerçek ismi Reinhold Blomberg) üç yıl sonra yani on dokuz yaşındayken hamile kalıyor. Astrid çaresizlikler içinde yanıp tutuşadursun, bizlerse filmin kurgusal anlamdaki başarısına şahit oluyoruz, çünkü Astrid’in hayatında bir dönüm noktası teşkil eden bu olayla birlikte, iki saatlik filmin ilk çeyreğinden yarısına doğru yol almaya başlıyoruz. Film giriş gelişme sonuçtansa, Astrid’in hayatındaki dört evre olarak tasarlanmış ve son derece başarılı olmuş kanımca.

63D41921-6CE4-4DFD-BDE5-17B5A0177F91

images.jpeg-2

Filmin bundan sonraki yarım saat süren bölümünde mızmız bir orta yaşlı erkeğin tuhaflıklarını seyre koyuluyoruz Astrid’le beraber. Sorumluluğu sözde kabul ediyor ama henüz boşanma işlemlerine başlamamış bile. Niyetim iyi dese de, çılgın bir karısı ve tam yedi tane çocuğu var. Tohumlarını saçmayı marifet sayan ayaklı bir damızlık Magnus Krepper. Bu arada iyi niyetle dönmeyen peynir gemisinde yer alan Astrid’in çekirdek ailesi, kızlarına arka çıkmayınca, Stockholm’deki sekreterlik kursuna gönderiliyor apar topar. Orada stenografi öğreniyor. Birde onun gibi evlilik dışı hamile kalan kızların Kopenhag’ın dışında doğum yaptıklarını. Üstelik geçici bir süre boyunca oradaki bir aileye bebeğini bırakma şansı olduğunu da. O da Marie’nin evinin yolunu tutuyor ürkekçe. Doğumu da burada gerçekleştiriyor. Sonra da memesinde süt, gözünde yaşlarla bırakıyor oğlunu Marie’nin yanına ve önce baba ocağına, oradan da iş bulmak üzere Stockholm’e gidiyor.

6132EA83-DD25-46A6-AF5F-07EE3CD6286A

63E88616-FAFC-4CC9-9B9F-3A250CD62C0A

Filmin üçüncü yarım saatinde Astrid’in biricik Lars’ını ailesinin yanına getirmek üzere ne mücadeleler verdiğine tanıklık ediyoruz. Annesi bu konuda son derece katı bir tutum izlese de, bir yandan da kızının potansiyelini bilip, ona kıyamadığından çocuğunun babası dahi olsa yaşlı başlı bir adamla evlenip, onun yedi çocuğuna üvey annelik yapmak zorunda olmadığını söylüyor ısrarla. Bu esnada Lars altı aylık oluyor ve gel zaman git zaman Marie’yi annesi olarak benimsiyor küçük çocuk. En nihayet Magnus boşanıyor ve kocaman taşlı bir yüzükle geliyor Astrid’in karşısına. Bu defasında Astrid istemez oluyor bu koca, hantal ve heyula gibi adamı. Kendi karnını doyuramazken çocuğuna nasıl bakacaksın diyen Magnus’u geride bırakıp gittiğinde, son yarım saatlik dönemece girmiş bulunuyoruz. Astrid bulduğu bir sekreterlik işiyle tutunuyor hayata. Tuvaleti avluda, hamamı parkın yanında, mutfağı da koridorun sonunda bulunan loş bir daire kiralıyor kendisine. Zamanın şartlarının kıt bir maaşın olduğu takdirde, Avrupa’da yaşıyor olsan dahi çok iç açıcı olmadığını gösteriyor bu bize. Bu arada Lars’ın gözünde bir yabancı konumuna düştüğünü idrak edip tam oğlundan vazgeçmişken, gelen bir telefonla Marie’nin kalp hastalığının nüksettiğini ve artık çocuğuna bakamayacağını öğreniyor. Ana oğul Astrid’in apartman dairesinde, çetin yaşam koşulları içinde, Lars’ın küskünlüğüyle yaşıyorlar bir süre. Çocuk eski hayatını, annesi bildiği Marie’yi ve çocuk aklıyla benimsediği aynı yaşam koşullarına kavuşmayı bekliyor dört gözle. Küçücük de olsa Lars’ın özlemine ve nostaljisine, sonra da yavaş yavaş gelişen adaptasyon sürecine şahit oluyoruz ve neyse ki başarılı oluyor hem Astrid hem de Lars. Bu esnadaysa yine evli olan patronu Sture Lindgren’in ilgisine maruz kalıyor ve okuduğum kadarıyla o zamanlar evli olan Sture, Astrid için eşinden boşanıyor önce, sonra da Astrid’le evleniyorlar. Karin isminde bir kızları oluyor ve Lars’a da kendi soyismini veriyor Sture. Öldüğündeyse sadece 54 yaşında imiş bu iyi kalpli adam. Sture’dan sonra yaklaşık elli yıl daha yaşayan Astrid Lindgren bir daha evlenmiyor. Toplamda doksan beş yıl yaşayacak olan Astrid’in hayatında bir de evlat kaybı var. Oğlu Lars 60 yaşında Stockholm’de ölüyor. Kimsenin hayatının, her kim olursa olsun, çok kolay geçmediğini görmüş oluyoruz bu sayede, Astrid’in yaşadıklarını izledikçe.

SON SÖZ : Bu sene Cuaron’un Roma’sında olduğu üzere, kendi çapında çok güçlü ve bir o kadar da önemli kadın karakterlerin açık ara farkla sıyrılarak öne çıktığı filmler izledik sezon boyunca. Benim için Becoming Astrid ve dolayısıyla Astrid Lindgren de onlardan biriydi. İsveç, Danimarka ortak yapımı olan filmin kadın yönetmeni Pernille Fischer Christensen’in rejisi ve başrol oyuncusu Alba August’un tatlı üslubu sayesinde dünyanın kabul gördüğü ve ödüllere boğduğu, özellikle çocuk okuyucularının kıymetlisi yazarın nasıl Astrid olduğunu izlemekten bir dakika bile sıkılmadığımı kendi adıma belirteyim burada. Bazen bazı filmler daha bir kıymetlenir gözünüzde. Bu da onlardan biriydi ve izlemenizi tavsiye ederim en kısa sürede.

Pernille+Fischer+Christensen+Becoming+Astrid+bpk1Ns7mvTUl

THE WIFE

bdd307ec-cb30-47e2-919e-aed716019e39

THE WIFE :

“Yazar neden yazar? Çünkü söylemesi gereken önemli şeyleri vardır. Gerçek yazar yayınlamak için yazmaz. Yazar, çünkü söylemesi gereken kişisel ve önemli bir şeyi vardır. Bir yazar nefes almak zorunda olduğu gibi yazmak zorundadır ve bunu yapmaya devam eder. Yalnızlığa rağmen, yoksulluğa rağmen, bir sürü reddedilme mektuplarına rağmen, seni aptal neden bir işe girmiyorsun diyen karısına ve ailesine rağmen yazar yazmalıdır yoksa ruhu açlıktan ölür.” Genç Joseph Castleman

“-Seninim.           Joe Castleman
-Ne kadar iyi!”   Joan Castleman

“-Bir mesleğiniz var mı?    İsveç Kralı
  -Kral yaratıcısıyım.”         Joan Castleman

GİRİŞ :

Aşağıdaki karşılıklı diyaloğun taraflarından A kişisi adamı, K kişisiyse kadını temsilen kullanılmıştır. Evde, ekran karşısına kurularak ve de ara ara oynaşarak filmi izlemiş, filmin sonundaysa uzun bir sohbete girmeye çalışmış fakat film üzerinden birbirlerini suçlayarak kavga edip ayrılma noktasına gelen çiftimizin şahit olacağınız rezil anları bizi kendi ilişkilerinizi kurcalamaya götürür mü bilemesem de, olayların son derece gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş olduğu, bu uğurda yazar kişisinin Kur’an’a el bile basarım dediği görülmese de duyulmuştur.

K – Beğendin mi hayatım filmimizi(derken kadın yan yana oturdukları üçlü kanepede kaykıldığı yerden doğrulmuş, adamın boynuna sarılmıştır)?
A – Filmimizi derken beraber izlediğimiz için mi böyle diyorsun?
K – Aşk olsun(derken de gürültülü bir şekilde adamı sol yanağından öper)! Bugün günlerden nedir?
A – Ne?
K – …
A – Yirmi beş ocak! Daha çok da var 14 Şubat’a(konuşurken son derece düşüncelidir, sanki konuşmanın nereye gideceğini bilmese de, hissetmiştir).
K – …
A – Annemin yaşgünü Mart’ta.
K – …
A – Benimki Nisan’da.
K – Benimki ne zamandı?
A – Yoksa bugün müydü? 
K – Ağustos doğumluyum. Nasıl unutursun? Maldivler, Bali, Yunan Adaları derken beni annenlerin yazlığına götürmüştün(genç kadın önce duraksar, sonra iç çeker). Kumla’ya.
A – Doğru ya. Güzel eğlenmiştik(genç adam tereddütsüz bir iç çekişten sonra konuşur).
K – Bornova Özkanlar’ı hatırlarsın?
A – Bir görüşme için beni de yanında götürmüştün hani, sonra da Giritliler Derneği’ne uğramıştık, çıkışta da kahvede oturmuş çay içmiştik, poğaça yemiştik.
K – Bak sen, bu kadar ayrıntıyı nasıl da aklında tutmuşsun, hayret doğrusu!
A – Mevsimlerden yazdı. Çeşme’ye gidelim diye tutturduğun zamanlardı. Her şey kazıktı, iki şezlonga servet ödemiştik. İki hamburger, iki kola ve iki şişe suya da öyle. Dönüşte Özkanlar’a geldiğimizde, kendimi güvende hissetmiştim. Her şey ucuz ucuzdu.
K – Kalite ucuza olmuyor yazık ki. Özkanlar bile beni götürdüğün Kumla’dan kaliteliydi.
A – Gittiğimizde öyle demiyordun ama aşkım. Her şey harikaydı.
K – Çünkü o zamanlar sana aşıktım.
A – Şimdi değil misin? 
K – Artık gözüm dönmüyor.
A – Sanki cinayet işleyecekmiş gibi konuşuyorsun üzerimden!
K – Saçmalama. Kimse kimseyi yaz tatilinde Kumla’ya götürdü diye öldürmez. Kumla’da turizmciler, inşaat firmaları ve yazlıkçıların o kadar çok leşi varken, bize iş düşmez.
A – Resmen abartıyorsun. İç rahatlığıyla balık yiyebildiğim tek beldeydi.
K – Kimle yemiştin? Benimle herhangi bir restoranda yemediğin aşikar da. Hatırlarsan aspiratör çalışmadığından küçük tüpte balık kızartmıştık balkonda.
A – Bak sen de unutmuyorsun ayrıntıları.
K – Nasıl unuturum, üstüm başım balık kokmuştu? Baba evinde görmediğim şeylerdi bunlar. Kumla, küçük tüpte pişen kızartma balık! Bunlar ilklerimdi, bilesin.
A – Biz maaşlı insanız kızım. Ayın sonunu zor getiriyoruz.
K – Yabancı firmada çalışıyorsun, dolar üzerinden maaş alıyorsun. Gören duyan da, seni asgari ücrete talim ediyor sanır. Yazık, bilmesem üzüleceğim.
A – Hem aşık değilsin, hem de beni beğenmiyorsun.
K – Sen de tek bir yıldönümümüz var, onu bile hatırlamıyorsun!
A – Aaaa…unutmuşum işte. Sen de amma büyüttün meseleyi. Evlilik yıldönümümüz olsa tamam da. 
K – Bir şey diyeceğim o halde. Filmdeki Joseph Castleman’dan nefret ettim. Neden biliyor musun? 
A – …
K – Çünkü aynı sen.
A – Gudubet yaşlı bunağın nesini bana benzettin, sorabilir miyim?
K – İşte sen busun. Sığlık denizinde boğuluyorsun ama kurtulmak için kulaç atmaya mecalin yok. Şekilcisin. Adam yaşlıydı ama bencil bir yaşlıydı, kadının yazılarının üzerine konup isim yaptı, eve gelen bakıcılarla bile onu aldattı, dişi sineklerle flört edecek kadar zavallı, üstelik kaypak, patavatsız- özetle dangalakça konuşuyor, hayatta olmamış, olamamış bir türlü, sığ esprileri var-İsveç Kralı’na bile yapabildi, yabancılara karşı aşırı hassas ve nazik gösteriyor kendini, James Joyce’dan alıntılarla kızları tuzağına düşürüyor, kendine gelince her yol mübah, çevresindekilere gelince kontrol manyağı kesiliyor. Şımarık bir çocuğu andırıyor. Karısı onun ceketini tutup, ilaçlarını ayarlamak, sakalından kırıntıları temizlemek için var. Oğlu ise bir ürün olmaktan öteye gidemiyor, onu silikleştirip, kişiliğini hiçe sayıyor. Ailesi olmazsa bir hiç ve karısını kaybetmekten ölesiye korktuğu halde, her fırsatta onu aldatıyor. Bu da derinlerdeki yetersizlik hissinden kaynaklanıyor. Çünkü gerçek deha karısı. 
A – Ben seni hiç aldatmadım ki! Üstelik filmde dadılarla aldattığı dediğin Joan da, o tarihlerde evli bir adamken vurulmuştu kocasına. İlk karısından olan kızına dadılık yapıyordu o da.
K – Olabilir. O filmdi. Sense o potansiyele sahipsin ama.
A – Nasıl olur? Başarını çalmadım, altına da imzamı atmadım. Esprilerime de güldüğünü hatırlıyorum.
K – Başka çarem yoktu. Bozulacağını biliyordum.
A – Kumla’nın nesi fenaydı hem! Kalbimi kırdın, şimdi kendimi yetersiz hissettim işte. Ben de isterdim seni Bali’ye götürebilmek. Ama isterdim ki ben götüreyim. Herkesin kendi parasını ödediği tatiller bana ters.
K – Kalbin kırılsın istemezdim. 
A – Havalı İzmir kızısın sen. Dedemler kaçıp da gelmişler Sivas’tan İstanbul’a. Bizimkiler az sürünmemişler o ara. Ümraniye çocuğuyum ben kızım. İstemez miydik el bebek gül bebek dadılarla büyütülmeyi, kahvaltıyı kuş sütü eşliğinde yapmayı? Dedemler tezek yakarmış köyde, babamlar odun sobası yakmışlar şehirde. Benim de götüm yeni rahat yüzü gördü. Geçmişim para savurmaya olanak vermiyor. Senin Kumla diyerek hor gördüğün yeri bizimkiler alasıya dek memeleketten getirdikleri tarhana çorbasıyla sabahı etmişler. Sen açlık nedir nerden bileceksin? Biz de isterdik rahat yaşamayı. Sen kendine bir züppe bul bence. Hiç sıkıntı çekmemiş olsun, parası çok olsun. Ailesi varlıklı olsun. Benden bu kadar gidiyorum.
K – Züppe olmaz.
A – Zengin bul o zaman.
K – Zenginler züppedir çoğu zaman. Kalbini kırdıysam özür dilerim.
A – Çok geç. Beni Kumla’ya rağmen sevecek biri olsun bundan sonra.
K – Ben seni Kumla’ya rağmen sevdim zaten. Kumla bu.
A – Bütün bu söylediklerini hazmetmem zaman alacak. Belki de seni asla affetmeyeceğim ve sözlerini senin bana yaptığın gibi başına kakacağım.
K – Kak.
A – Bu kadar yani: “kak”! 
K – Senin yanında kendimi rahat hissediyorum. O yüzden Kumla’ya rağmen sen. Gene götürür, balkonda küçük tüp üzerinde balık kızarttırırsın bana. 
A – Unutamayacağını biliyordum.
Çiftimiz yüzlerini okuyucuya dönerler ve son sözlerini söylerler:
K – Bu yazıyı The Wife’ı izlemeden okuyanlarınız varsa, şunu söyleyebilirim sadece…her erkek bir parçasıyla Joseph Castleman’dır.
A – Ve erkeklik biraz da böyle bir şeydir. Biraz Castleman olmayı gerektirir. Her erkek pohpohlanmayı ister, dünya üzerindeki tek erkeğin o olduğunun bilinmesi ister, ormanın kralı olmasalar da öyleymiş gibi davranmazsanız bir süre sonra ilgilerini üzerinizden çeker, başka sularda yüzmeye giderler. 
K – En çok da her koşulda güdülmeyi isterler. Arkalarını toplayan bir kadın isterler, bazen sırf bunun için bile evlenirler. Bize göre ilkel ve basittirler. Kahramanlık destanları yazdıklarını hayal ederler. Her çiçekten bal almak da isterler. Erkekler o yüzyıl bu yüzyıl, o ülke bu şehirdenmiş de fark etmez, çok okumuş okumamış da öyle, zengin fakir hiç fark etmez, çünkü doğaları itibariyle yoktur birbirlerinden farkı. Üstün ırka ait olduklarını düşünürler.
A – Beni soykırım yapan Nazi, Kumla’yı da etrafı dikenli tellerle kaplı Auschwitz ilan ettin ya, okuyucu ne yapsın!
K – Okusun. Onun da işi o.

b82ab4aa-dc35-414c-b0b2-002c7a26b18b

BİRAZ KURMACAYDI BURAYA KADARKİ KISMI, BUNDAN SONRASIYSA FİLMİN KURMACASI; JOSEPH CASTLEMAN VE DE KARISI :

“Widows”, “Have You Ever Forgive Me?”’dense ilk bu filmi yazmayı uygun gördüm. Film olarak en başarılı bulduğum değildi belki ama bir şekilde en çok aklımı çelmeyi başaran oldu. Madem artık aramızda bir yakınlık doğdu, rahat rahat konuşmakta fayda var diyerek Castleman’ın bir parça o. çocuğu ve en çok da anasının gözü bir piç olduğundan yola çıkarak başlamak istiyorum filmi anlatmaya. Herkes Glenn Close’un oyunculuğunu överken, Tehlikeli İlişkiler’deki hayatının rolünde görmezden gelinen aktristin bu geç de olsa gelme olasılığı yüksek olan Oscar’la Nobel misali tüm meslek hayatındaki başarılardan yola çıkılarak ödüllendirileceğinin beklentisi içinde olanların yanında, Jonathan Pryce’ın çizdiği sevimsiz ve kimi zaman şeytani Castleman kompozisyonunu da es geçmemek gerektiği düşüncesindeyim. İnsanın sabrını taşırma potansiyeline sahip, bencil, egosu yüksek, flörtöz ve geveze edebiyatçı rolünde hiç de yabana atılır gibi değildi. Sevimli olmaya çalışmadan sevimsiz bir karaktere bürünmenin ihtişamını gizemli bir şekilde taşıdı üzerinde asaletle. 

6c99e9e6-1217-4517-9aaa-118a56421f04

Film bir kitap uyarlaması. Mad Men ve benim için tüm zamanların en iyi mini dizisi diyebileceğim Olive Kitteridge’in de senaryo yazarı olan Jane Anderson var perde arkasında. Filmin yönetmeni olan Björn Runge’a gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere İsveç’li olmasına rağmen Amerikalı oyunculardan gayet iyi performanslar alıyor. Olaylar 1992 yılında Connecticut’ta başlıyor. Gece gece yatak odasına gelen Joe Castleman bir yandan da tatlı bir şeyler atıştırıyor, sonra da karısını baştan çıkarmaya çalışıyor. Aklı fikri oynaşmakta olan adamın karakteri hakkında ufak bir ipucuyla yola çıkıyoruz. Aynı gece Nobel vakfınca uyandırılıyorlar, pardon aranıyorlar. Karısını paralel telefona aldırıyor ve onun da bu muhteşem başarıya tanıklık etmesini istiyor. Tüm zaferlerinde olmazsa olmazının neden karısının olduğunuysa yavaş yavaş çözüyoruz. Aile ve arkadaş çevrelerinin katıldığı bir davetten sonra, istikamet Stockholm olarak görünüyor. Aralık ayında, tam da kara kışta katılacakları Nobel ödül törenine gitmek üzere yola çıkıyorlar bir süre sonra. Uçak yolculuğunda ve tüm tören boyunca peşlerini bırakmayan gazeteci Nathaniel Bone rolündeyse Christian Slater çıkıyor karşımıza. Ailenin üzerine bir kabus gibi çökmeyi de başarıyor. Nobel kazanmış yazarın hayatını kaleme almak isteğiyle yaklaşıyor yanlarına. Patavatsız olmasa gayet sağlam bir iz sürücü bu arada. Kokuyu alıyor, başarının asıl sahibinin kim olduğunu da biliyor. Çiftin iki çocuğu var ve kızları hamile olduğundan okyanus ötesi seyahate çıkamıyor. Oğulları David gidiyor onlarla. David yolunu çizmeye çalışan ve daha o yolun çok başında olan bir genç. Yazar olmak istiyor fakat gereken cesareti taşımıyor hnüz. Yüreklendirilmwye ihtiyacı var çokça. İnsanlarla göz kontağı kurmakta ve iletişime girmekte yetersiz kalıyor. Her ünlü ve başarılı anne babanın çocuğunun kaderini yaşıyor biraz da. Babasını geçmesi imkansız gibi görünüyor. Onaylanmak için çırpınan bir evlat var karşımızda. Bunu beklediği tek insansa babası. Babası ise kendi dalgasında, üstelik de kendinin bile olmayan fakat feci halde sahiplendiği başarısının meyvelerini toplamakla o kadar meşgul ki, başını kaldırıp güç bla bakıyor oğluna. Bir başlangıçmış gibi duran ve olaylar zincirini tetikleyen Nobel ödülü ile bir sona, daha doğrusu yeni bir başlangıca doğru sürükleniyoruz açıkçası. Kapalı kapılar ardında saklanan sırlar yüze vurmaya başlandığında ancak kurtuluşa eriyor kahramanlar.

96ff4903-2e40-4797-9470-653be4c910c3

Filmin en hoş tarafı çiftin geçmişine gittiğimiz anlardı hiç kuşkusuz. Kolej hocasıyken tanışıyor Joan ve Joe. Burada bizi bekleyen hoş sürprizse Joan’un gençliğini canlandıran aktristin gerçek hayatta Glenn Close’un kızı Annie Starke tarafından canlandırılıyor olması. Sene 1958. Yer, Smith Koleji. Dersleri esnasında başlayan ve birbirlerine karşı bitmeyen ilgileri, genç kadının dadı olarak evli ve bir kızı olan Castleman’ın evine gitmesiyle devam ediyor. Bir daire kiralayıp birlikte yaşamaya başlıyorlar. Başlayış o başlayış otuz küsur yıl boyunca aynı yastığa baş koyarak bugünlere geliyorlar. Sonra da el birliğiyle Nobel’i alıyorlar. Joan’ın şevkini kıran en önemli etkense hemcinsi ve aynı zamanda bir yazar olan Elaine Mozell oluyor o tarihlerde. Halkın bir kadının cesurca yazmasını kaldıramayacağını, röportajları yazanların, yayınevi sahiplerinin ve magazincilerin hep erkek olduğunu, kimin ciddiye alınacağına, kimin hayallerinin sonuna kadar duyulmayacağına hep bu bir avuç erkeğin karar verdiğinden bahsediyor ona acımasızca. Bir kadın yazar olarak beklentileri bu sözlerle iyice düşen Joan, ikinci adam, pardon kadın olmayı baştan kabul ediyor. Bunun için kişiliğim uygun değildi diyerek gölge yazar olmayı kabulleniyor. Yıllar sonra Joe’nun eski eşinin psikiyatr, kızınınsa başarılı bir diş hekimi olduğunu öğreniyor. Bu açıdan bakıldığında narsist kocasının göreceli başarısının ardına saklanan kendi benliğinin yanında, oğlunun da ezildiğini görüyoruz. Joe’dan kaçanın kendini kurtardığını da görmüş oluyoruz. Bazı adamlar hep kendileri için vardırlar bu dünyada.

Joan geri planda kalmayı kabullenen eş olarak, iş Nobel’e geldiğinde bu aynı zamanda çocuklarının babası olan kocası dahi olsa bir başkasının kendi başarısına sahip çıkmasına artık daha fazla dayanamaz hale geliyor. Joe’ya gelirsek eğer, karısına yalnız yaşayacak kadar cesur olup olmadığını sorduğunda, kendisinin bunu başaramayacağını gayet iyi biliyor aslında. Bu yüzden de ölerek terk ediyor maçı.

The Wife’ın ilgi çekici bir başka tarafı daha var. O da gitmeden ya da almadan diyelim, asla bilemeyeceğimiz Nobel ortamlarının nasıl olduğunu gösteriyor olması. Bir kez saat farkını önemsemeksizin, ödül alan kişiyi gecenin bir vaktinde arayabilme cüretini gösteriyorlar. Aynı şekilde Stockholm’de kaldıkları otel odasında yine gecenin bir vakti ya da sabahın köründe bir yandan Santa Lucia’yı söyleyen kızların getirmiş oldukları pastayı üfletme çabaları ve o esnada uyumakta olan çiftin şaşkın hallerinin fotoğraflanması, ödül töreninin provası esnasında ödül sahiplerine yaptırılmaya çalışılan reveransın gereksizliği, kısaca kendi koydukları kuralları sırf ödül veriyoruz diyerek zoraki yaptırdıklarını görmek son derece enteresandı. İşler gerçekten böyle mi yürüyor, bunu Orhan Pamuk ya da Aziz Sancar’a sormalı! En çok da Bob Dylan’ı böyle bir tablonun içinde düşünemediğimden, neden ödül almaya gitmediğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Akademinin  geçtiğimiz sene mızıkçılık yaparak, sudan sebeplerle edebiyat ödülünü vermeyi reddetmesi skandaldan öte tuhaftı bence. Filmden aklımda kalan bir sahnedeyse, farklı branşlarda dahi olsalar, fizik dalında Nobel ödülü alan bilim adamının, bir çeşit deneyin parçası olarak gördüğü çocuklarını ve eşini takdim edişi ve ondan aşağı kalmamak için ailesiyle ispata girişen Joe’nun haliydi. Hırs olmadan, yalnız dehayla, yetenekle ve tesadüfen bir yere gelinemeyeceğini görmüş olduk sayelerinde.

09520b79-c734-4955-97df-607d7ca642fa

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: