I, DANIEL BLAKE

IMG_0001

I, DANIEL BLAKE : BEN, DANIEL BLAKE

“Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcısı değilim. Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci veya bir hırsız değilim. Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir iz değilim. Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim. Bununla da gurur duyuyorum. Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakar ve ona yardım ederim. Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değilim. Bir sıfatla haklarımı talep ediyorum. Ben, Daniel Blake, bir vatandaşım. Ne bir eksik, ne bir fazla. Teşekkür ederim.” Daniel Blake

“Bu senin hatan değil. Harika bir iş başardın. İki çocukla kendi başına, burada sıkışıp kaldın. Utanılacak bir şey yapmadın.” Daniel Blake

“Hangisi daha çok insan öldürür? Hindistan cevizi mi köpek balığı mı?” Daniel Blake

“Kendine saygını yitirdiğin takdirde, işin bitik demektir.” Daniel Blake

Cannes Film Festivali kapsamında dinlemiş olduğum en etkileyici teşekkür konuşmasının sahibi, iki kez Altın Palmiye ödüllü, emekçi babanın Oxford’da hukuk okumuş, istese çok çok büyük paralar kazanabilecekken, günümüze dek seçtiği ve asla dönmediği meşakkatli yolda hiç durmadan ilerlemiş ve seksen yaşında ikinci Palmiye’sini alarak ayakta alkışlanan yönetmeni Ken Loach’un “Ben Daniel Blake”ini izleyebildim nihayet. Bu senenin en kıymetlilerindenmiş çok geç yakaladığım. Dardenne Kardeşlerle birlikte Avrupalı işçi kesiminİn dramını en iyi anlatan İngiliz bağımsız yönetmenidir kendisi. John Lennon’un “Working Class Hero”sunu getirir akıllara. Çalışan kesimin kahramanıdır çoğu kişinin gözünde. Hayatı ıskalamadığı ise yaptığı işlerden aşikar yönetmenin cafcafsız son şaheseri var karşımızda. Filmin duygu sömürüsüne müsait konusuna rağmen, karakterlerini hiç harcamadan, sığlıklar denizinde boğulmalarına da hiç mi hiç müsaade etmeyen yönetmenin usul usul ilerlemiş ustalık dönemine ait bir şaheser var karşımızda. Öte yandan filmin bu kadar başarılı olmasındaki önemli bir paya sahip bir diğer etken de senaryo yazarı Paul Laverty. Carla’nın Şarkısı ile birlikte yürüdükleri yaklaşık yirmi yıllık mazilerinde birçok ortak iş yapmışlar. “The wind that shakes the Barley” ilk defa Altın Palmiye ile ödüllendirilirken, benim hafızamda en çok yer eden filmleri ise Peter Mullan’lı “My name is Joe” idi bir nedenden ötürü. Loach’a filmografisine ekleyeceği yeni filmler ve bunun için de sağlıklı ve uzun bir ömür diliyor ve filmimize geçiyorum aklım dağılmadan, arkası yarın olmadan. İşte size “I, Daniel Blake”:

IMG_0008

Ekran henüz siyah olduğundan, bir telefon konuşması olduğunu düşündüğümüz karşılıklı görüşmenin yüz yüze yapıldığını anlıyoruz nihayet ekran aydınlandığında. Yoğun İngiliz aksanına sahip bir kadın, Daniel’in çalışma yardımına uygun olup olmadığını anlamak için sorduğu sorularla bizim Tübitak’ta yapılan projelere mantıken taş çıkartıyor. Şimdi bu bununla karşılaştırılır mı diyeceksiniz biliyorum ama kelimelerle kararttığım bu sayfa da, başımın içindeki beynim de benimse eğer, her türden karşılaştırma da benim keyfime kalmış demektir. Daniel’a yöneltilen sorularsa kısaca şöyleler: “Kimseden yardım almadan elli metre kadar yürüyebilir misiniz? Gömlek ceketinize uzanabilir misiniz? Kolunuzu kaldırıp şapka giyer gibi başınıza uzanabilir misiniz? Telefon klavyesi gibi bir şeyin düğmesine basabilir misiniz? Yabancılarla basit bir konuda konuşurken demek istediğinizi kolayca anlatabilir misiniz?” Yetmediyse eğer devamında da bunlar var: “Hiç aşırı ishal olup dengenizi yitirdiğiniz oldu mu? Bir çalar saati kurmayı başarabilir misiniz?” gibi. Daniel’ın problemi ve çalışmasına engel olan uzvuysa kalbi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir Amerikan firması tarafından atanmış olan şirket çalışanı ise ne doktor ne de hemşire. O bir Sağlık Bakımı Uzmanı ve ciddi bir kalp krizi geçirip neredeyse iskeleden düşmek üzere olan Daniel’ın halinden ve kalbinden anlamaktan fersah fersah uzakta. Aldığı cevaplarsa önündeki belgelerin içindeki küçük kutulara koyacağı birer çarpıdan ibaret. Duygular bu odada yaşamıyor kısaca. Bunun üzerine doktoruna gidip durum değerlendirmesi yapan Daniel’sa, henüz işine dönebilmek için erken olduğu cevabını alıyor. Karısı ölen ve mesleği marangozluk olan Daniel’in çok ciddi bir sağlık sorunu yaşadığını bizler anlasak bile, yetkililer anlamamakta bir hayli ısrarcı davranıyorlar ve yardım parası alamayacağını buyuruyorlar. İtiraz edeceğini söyleyen Daniel içinse asıl film bundan sonra başlıyor. iş arama yardımı için başvuru yapmak üzere Çalışma ve Destek birimine itiraz etmesi gerekiyor. Güçlüklerin ilki bu şekilde gösteriyor kendini. Daniel bir evi yapabilir, pek çokları bir çiviyi bile çakmayı bilmezken. Daniel bir evi ısıtacak yöntemleri de bilebilir, bizler doğal gazla ısıtılan peteklerde üşümüş ayaklarımızı ısıtmaktan başka bir şey düşünemezken. Ama Daniel internet kullanmayı bilmemektedir ve bu onun bürokratik başvurular yaparken çekeceği çileyi, telaşı, sıkıntıyı ve yetersizliği tarif edilemez boyutlara taşır. Pes etmemeye and içse de, henüz daha bu yola yeni baş koymuştur ve başka da bir alternatife sahip değildir. Zorunlu güncel özgeçmiş yazma kursuna katılır. Katılmadığı takdirde yaptırımı olacağından mecburen katılır. Kursu veren uzmanla katılımcılar arasındaki çelişki çarpar hemen gözümüze. Yeterince iş olmadığı gibi zaten çoğu düşük vasıflı katılımcılar için hırslı ve adanmış görünmek ve aynı zamanda özgeçmişlerini şekillendirmek için türlü atraksiyonlara girmek öyle tezat bir durumdur ki, kamera, aralarında gezinip az biraz looser tiplerin üzerinde dolaşırken insanın içinden gülmek gelir. Hepsi bu. Bazı firmaların akıllı telefondan gönderilmiş özgeçmiş videosu istediğini anlatan uzmanla inceden dalga geçer aynı çaresiz insanlar. Kapitalizmin sonu yokmuş gerçekten. Ona bilgisayarda yardım eden siyahi gencin sözleriyse insanın aklında yer edecek cinsten. Kırk beş dakikada boşalttıkları kamyon için kendilerine ödenen para sadece üç pound ve yetmiş dokuz pensmiş. Çin’de bile daha iyi derken, burası düşmez kalkmaz, güneşin batmadığı ülke İngiltere ve insan sömürmenin sonu  yok gerçekten.

IMG_0005

Daniel’ın hayatındaki en güzel şeyse tam da bu açmazın ortasında çıkar karşısına; Katie ve iki çocuğu yine bir başvuru merkezinde bir sürü de sevimsiz personelin hoşgörüsüzlüğünün ortasında yaşama tutunabilmek adına bir lütufmuşçasına var olacaktır bundan böyle hayatında. Maddi anlamda ne kendilerine ne de birbirlerine hayırları dokunacaktır halbuki. Katie Londra’dan New Castle’a gelmek zorunda kalmıştır ve iki ayrı babadan olma çocuklarıyla yapayalnızdır. Telefonla konuştuğu annesiyse Londra’da kalmış, ara ara yaptıkları telefon görüşmelerinde onu üzmemek adına mutlu olduklarını söylemektedirler nezaketen. Devletin onlara verdiği ev burada olduğundan buradadırlar. Daha önce kaldıkları yerse tek odalı bir evsizler yurdudur. Gündelikçi olarak evlere işe gitmeyi bile dener çaresizce. Evlerin posta kutularına telefonunu ve ismini bıraksa da, geri dönüş olmaz. Filmin en dramatik sahnesinin kahramanı Katie’yi canlandıran oyuncu bu sahneye hazırlanmak için benzer bir süreçten geçmiş ve bu sayede en doğal haliyle açlığın ve açlıktan gözü dönmenin ne demek olduğunu canlandırmıştır başarıyla. Tek eliyle musluktan su içer gibi yer titreyen elleriyle açtığı içinde makarna sosu olan konserveyi. Sonra da ağlar herkesin gözü önünde utancından. Başta da çocuklarının gözü önünde. İnsanın gözlerinin dolmaması elinde değil bu sahnede. Hiç ajite etmeden ama insanı mahveden bir sahne bu. Çok uzun zamandır bir filmin orta yerinde gözlerim dolmamıştı.

IMG_0002

IMG_0004

Emekli maaşı, kira yardımı ve herhangi bir geliri olmadan yaşamaya çalışan ve olmayan işleri arayan Daniel Black’in hazin hikayesini hem üzülerek hem de merakla izleriz film boyunca. İşe girse sağlık durumu el vermeyen, bu yüzden iş arıyor görünen, fakat kendisine iş bulunduğunda da bunu reddetmek mecburiyetinde kalan Daniel’a, en çok Katie’ye teselli vermeye çalıştığı zamanlarda üzülüyor insan. Sistemin dışına itilen yaşlı, hasta ve yorgun adam, daha çok gençsin, önünde uzun bir hayat var diyerek avutuyordu genç kadını. Yakın bir tarihte ölen karısını anlattığı zamanlarda da görüyoruz ki, hiçbir zaman kolay bir hayatı olmamış Daniel’in. Molly özel olmasına özel olmakla birlikte, zor bir kadınmış. Çocukları olmayan çiftten Molly’nin psikolojik sorunlarının o ölünce biteceğini ve tüm zorluklarından kurtulacağını düşünen Daniel, şimdiyse hayatta yalnız kalmış. Bir anlığına Molly öldüğünde kendisini kaybolmuş hissettiğini itiraf ediyor Katie’ye. Pes edip, çok az bir parayla geçinmesine sebebiyet verecek işsizlik parası başvurusu yaptığının ertesindeyse son çare olarak kurumun dış duvarlarına sprey boyayla derdini döküyor, insanların dikkatini çekebilmek için. Daniel Blake, Daniel Bansky’e dönüşüyor bir anlığına ve her ülkenin duvarlarının dili konuşur zor zamanlarda. Duvarlardan hayatlar çıkar ortaya tüm çıplaklığıyla. Ekonomik krizin içindeki ülkelerin duvarları daha bir renklidir her zaman. Polise ise kendisini bu benim sanat akımım diyerek savunan ve kaybedecek bir şeyi kalmamış adama destek çıkan bir adamın sözleriyse efsane niteliğindedir. Elit semtin zengin piçlerine, lanet büyük kulübün üyelerine, Muhafazakar Parti’den Çalışma ve Emeklilik Bürosu Genel Sekreterliği(umarım doğru çevirmişimdir) yapan Ian Duncan’a sesleniyor bir de, keltoş pislik diye. Daniel’a senin heykelini dikmeliler derken, Ken Loach’un sıradan bir hayat yaşayan ama kendisi gibi binler ve onbinler ve ne kadarsa o kadarın sesi olabilmeyi başaran ölümsüz karakterini ve ismini unutmanın mümkün olmayacağını hissediyor insan bundan böyle, bir an bile. I… Ben… iyi ki tanışmışız sizinle Sir Daniel Blake.

IMG_0006

IMG_0003
Mhairi Black

-İzledin mi?
-İzledim.
-Nasıldı?
-Bu sene izlediğim en iyi filmdi. Etkisinden kurtulamıyorum.
-Ben de.
-İyi ki bu ülkedeyiz.
-O nasıl söz şimdi?
-Ne bileyim, ölsek kalsak oralarda başımıza gelecek olan bir gariban cenazesi sadece. Hastalansak bir kap çorba yapıp vermezler. Tarhana bilmez adamlar.
-Tarhana ?
-He ya.
-Duygusala bağladın iyice.
-Çok üzüldüm. Daniel’a, Katie’ye, çocuklarına. Hep aç gezdiler. Hep yemek az. Nereye gitseler az. Daniel, komşusu olan çocukların evine gidiyor; tek tabak, tek kurabiye, üç adam var. Yemek yapıyor Katie, tabakta azıcık bir şeyler var. Onu da önce çocuklara koyuyor. Kendi payını da Daniel’a veriyor. O da binbir itirazla kabul ediyor. Kendisiyse kaç akşamdır bilinmez yeşil elmasını ısırıyor aç biilaç.
-İngiltere öyle. Sterlin almış başını gitmiş. Biz gittiğimizde ki maaşlarımız iyiydi o zamanlar, çok fazla dışarıda yemek yiyememiştik. Hiç öyle bolluk bereket yok. Herşey çok pahalıydı.
-Değil mi? Biz de olsa pırasanın kilosu çok ucuz pazarda, pişirir yersin limonla.
-Sen acıktın galiba! Pırasa, tarhana…
-Misal verdim. En ucuz sebze diye. Yaz gelir sebze meyve bollaşır. Cennet ülkem be.
-Devlet büyüklerimize teşekkürü de ihmal etme.
-Onlar bana etsin. Burada da dolar, euro olmuş kaç para. Bozduracakmışım bir de, hassiktirsinler ordan. Mhairi Black’i örnek alsınlar.
-Aç ve asi ? Kim ki o?
-Ve de küfürbaz. İngiliz Parlamentosunun en genç, İskoç ve lezbiyen üyesi.
-Senin anıtını dikmeliler. Mhairi şu genç yaşına rağmen bizim meclis için birkaç beden büyük öte yandan. Direk Silivri’deydi şimdiye. Ian Duncan’a benzer bir devlet büyüğümüze hakarettense filmin senaristi ve yönetmeni Atatürk Havalimanı’na ayak bastıkları andan itibaren mehter, linç ve meczup ekiplerce birnvenue edilirlerdi bir çırpıda.
-Orası öyle. Benimse kıymetim bilinmedi. Henüz anıtım yok yani. Acı ama…
-Duygusal insanlar diyarı burası. Şu filmi burda çekseler melodramdan göz gözü görmezdi. Gözyaşı çılgını olurduk hepimiz. Neden bu kadar gözyaşı döktüğümüzü anlamamızsa yıllarımızı alırdı ama ağlar dururduk hiç nedensiz.
-Abartıyorsun.
-Coğrafyamdan kaynaklı.
-Ben Haneke hayranıyım.
-Michael olan mı?
-Evet.
-Gotik. Bernhard’ın memleketlisi. Coetzee dış görünüşlüsü. Mesafesinden yanına yaklaşılmaz sanki. Korku filminden çıkmış gelmiş bir hali var gene de.
-Olsun. Karizmatik.
-Bir şey demedim. Ürkütücü sadece. Bu arada Ken Loach bu filmiyle benzer dertten muzdarip ülke vatandaşlarının kaderini değiştirmeyi başarabilmiş ve Mhairi de referans olarak bu filmi göstermiş parlamentoda yaptığı bir konuşmasında. Bir adamın gücüne bak hele. Adaletsizliğe, haksızlığa,kraldan çok kralcı personelin anlayışsızlığına, tıkanmış kalmış bürokratik engellerin ortasındaki vatandaşın derdine, bütün o yemek kuyruklarında çekilen cefaya tercüman olmuş ve yasayı değiştirebilmiş sanatının gücüyle.

TESTAMENT OF YOUTH/GENÇLİK AHTİ

TESTAMENT OF YOUTH / GENÇLİK AHTİ:

Acı, bilincin biricik nedenidir.” Dostoyevski     “İnsanlar iki kategoriye ayrılır. Bunu anlamış olanlar ve ötekiler.” Cioran

“Hatıra güneşi asla batmaz.”

image

İnsanlar, yaşamlarında karşılaşacakları önce kendilerini ve çevrelerini, akabinde ise ülkelerini ve aynı zaman diliminde olsun olmasın tüm dünyayı etkileyecek olan önemli dönüm noktalarını geride kalarak ifade edecek insanlara gereksinim duyarlar her zaman. Filmin ve uyarlandığı kitabın yazarı ve başkarakteri olan Vera Brittain’sa bizzat bu önemli dönüm noktasına anılarını bir araya getirerek kaleme almış olduğu otobiyografik romanıyla tanıklık ediyor ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlıyor. Yaşanmış olanlarsa çok ama çok acı. Ufukta kısa süreceği öngörülen bir savaş var ve beraberinde getirdiği ölümler ve de kayıplar.. Gencecik bir kızın, hayatının baharında, onca acıya göğüs gerebilmek için saklanmak, kaçmak ya da uzaklaşmak yerine mücadele edişine şahit oluyoruz film boyunca. Bir insan acılarla büyüyüp olgunlaşmak durumunda/mecburiyetinde kalıyor. Bizi mutsuz ediyor Vera ve şahit oldukları. Öngörülen kısa süreli savaş yıllarca sürüyor ve bir girip hemen çıkacağı düşünülen oğullar, kardeşler ve evlatlar çamura saplanıyorlar. Evlerine ve sevdiklerine kavuşmaları ise kimi zaman gazetelerin sayfalar süren ölüm ilanlarındaki bir tek satırı kaplayan isimlerinin okunmasıyla gerçekleşiyor ancak.

image

image

Birinci Dünya Savaşı henüz çıkmamış ama savaş borularının sesi gitgide daha da yakınlardan gelmeye başlamışken, en büyük arzusu Oxford’da eğitim görmek Vera’nın. Fakat içten içe bunu istemeyen babası ve orta sınıf ahlak kurallarıyla çevrili annesinin baskılarıyla bir piyano alınıyor kendisine rızası alınmadan. Bu Oxford ‘da alacağı bir yıllık eğitim masrafına eşdeğer ve Vera şiddetle karşı çıkıyor babasına ve emrivaki piyanosuna. Başının dikine giden, hayalleri, umutları ve hayattan beklentileri olan bir genç ne yazık ki biricik kızları. Babasının kızı hakkındaki endişesi onun entellektüel bir kadına dönüşüp evlenemeyecek olması iken, genç kız asla babasının istediği gibi bir kız olmayacağını ve ne şimdi ne de sonra asla kimseyle evlenmeyeceğini haykırıyor. İlk temennisi tutsa da, ikincisinde işler düşündüğü gibi gitmiyor. Ve kader denen hem mazlum, bir o kadar da bilgenin öngörmesiyle hayatının ilk aşkı da o anda giriyor hayatına ve yaşamlarının ortasına. Erkek kardeşinin arkadaşı Roland Leighton. “Yaz” diyor ona. Vera’ya hayatı boyunca bunu söyleyen ilk insan oluyor. Kızın önünü kesmiyor ve Vera’nın belki de hayatının ilk öğretmeni oluyor sözleriyle üzerinde etki yaratan, o her ne kadar daha birbirlerini pek az tanırken ve bir parça da gençliğin verdiği küstahlıkla, bunun öğretmenden öğrencisine geçen masonik bir sır olduğunu düşündüğünü söylemiş olsa da. Ve film boyunca iki defa yazmasını istiyor ondan Roland. İkincisinde tren garındalar ve ayrılmak üzereler. Ondan kendisine mektup yazmasını istiyor cephedeyken. Sözün uçup, yazının kaldığına şahit oluyoruz bir kez daha. Ölmeden önce pek fazla yaşama hakk bulamamış tüm diğer gençler gibi Roland’da savaşta ölüp, ülkesinden uzakta Fransa’da bir mezara gömüldüğünde, ondan geriye gönderilen eşyalar arasında bir avuç buruşmuş ve mürekkebi solacak olan şiirleri kalıyor sonsuzluğa giden; denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden gönderilen menekşelerle birlikte(ben de ağladım bu sahnede).

image

image

Savaş beraberinde yeni koşullar yaratıyor ve vatanseverlik nidalarıyla gönüllü olarak cepheye yazılan bedenler birer hayalete dönüşüyorlar. Şehirde kalan bir sürü insan, çoğunluğu kadın, bir hayalet ordusuyla yaşamak durumunda kalıyor. Vera ise binbir zahmetle girdiği Oxford’daki eğitimini erteliyor, gönüllü hemşire olarak cephe gerisine gitmek üzere. Kimbilir belki de fırtınanın göbeğinde olmak, onun vereceği zararların neler olduğunu bizzat görmek, fırtınayla nasıl mücadele edileceği hususunda kendisine fikir verecek diye.

Filmin başından itibaren hiçbir kalıba sığmıyor genç kız ve her ortamda dışlanıyor. En nihayet aynı ortama kendini kabul ettirtip, uyum sağlamayı başardığındaysa bir başka yerde olması gerekiyor. Anne ve babasının gözünde biraz fazlaca asi tabiatlı, ne evlilik için uygun ne de kibarcık hanımlarla birlikte geçirilecek beş çayları için. Oxford’daki hocalarının nazarında uçarı ve sonradan görme, aynı zamanda göze çarpmaya da fazla hevesli. Kendisini kitaplara gömemeyecek kadar duyarlı olduğundan da, sevdikleri siperlerde vurulmadan hayatta kalmaya çalışırken, o ampute kollar ve bacaklarla haşır neşir olmak üzere gönüllü hemşire oluyor. Oxford’dan gelme nazik elli bir prenses olduğunu düşünen hemşireler tarafından en zor işlere koşuluyor. Ama direniyor her zaman olduğu gibi. Zamana, acımasızlara, savaşa, parçalanmış organlara, özleme, sevdiklerinin kaybına ve genel olarak kendi payına düşen hayatın tamamına.

image

image

“Güven” “Güvende”… Kendi kendine aynı kelimiyi tekrarlayıp duruyor Vera, Roland’ın mektubunu okuyup bitirdikten sonra. Güven. Güvende olmak. Ölmeyecek olmak. Savaşın, kötülüğün, düşmanın, bombaların, kurşunların ve kötü talihin uzaklardaki bir limana doğru yol aldığını hissettirtiyor insana. O kadar uzak ki, bir daha asla dönmeyecekmiş gibi. Ama kader verdiğini almaya kararlı ve düğün arifesi kötü haber geliyor cepheden. Roland ölüyor. Öldüğü yerde yani Fransa’da gömülüyor. Etrafındaki erkeklere göre daha çetin bir ceviz olan Vera, kalanlar için mücadele etmeye devam ettikçe, hepsi inatla birer birer ölüyorlar sanki. Zayıf tabiatlı fakat Vera’ya aşık Victor ölüyor önce. Daha sonra da küçük kardeşi “sevilen” Edward’ın bir kez hayatını kurtarıyor tesadüfen ama acı haberin gelmesi uzun sürmüyor evlerine. Camın ardından izliyor ulağın bisikletle gelişini. Sonra elinde poşet Edward’ı görüyor kapının önünde. Sonra babasının hıçkırıkları ulaşıyor ikinci kata.. Hayat Edward’a ikinci bir şans tanımıyor. Ve sevdiği insanla bu dünyanın dışında bir araya geleceği kesinleşiyor bir gün onun da. İtalya’ya gömülüyor yani savaştığı cephenin olduğu yerdeki mezarlığa. Savaş işte. Öldüğün yerde kalıyorsun. Toprak her yerde topraktır diye.

image

Bunca kaybın üzerine ateşkes ilan ediliyor. Bir gün. İnsanlar şapkalarını fırlatıyorlar havalara. Çığlıklarla kucaklıyorlar birbirlerini. Vera coşkun kalabalığın ortasında kalıveriyor tek başına. Sürükleniyor insan selinin arasında. Sığındığı kilisede kaybettikleri için mum yakan acılı insanların arasında buluyor kendisini. Ne ateşkes ne de barış gidenleri geri getirmeyecek bundan sonra. Kayıplarıyla beraber asla unutmayacağına söz verirken buluyor kendini bir zamanlar beraber neşe içinde girmiş oldukları nehire dalmışken. Gelebildiğin zamana kadar ben her hafta burada olacağım demişti bir defasında cephe hastanesinde çalışırken. Hissetmek buydu belki de gidenin aslında sessizce gelebileceğini de. Bu verilmiş en namuslu söz olmalıydı belki de bu dünyadan diğer bir dünyaya gönderilmiş olan, bir vaat niteliğinde. Aradaysa inceden bir tül sadece giden ve hep özlenecek olan sevdiklerimizle aramızdaki ve gökyüzünde, tam üzerimizde hiç batmayan hatıraların güneşi parlarken.

image

Geride kalıp sevdiklerini kaybedenler için, Almanlar, en büyük düşman daha. Vera ise hastane tecrübelerine dayanarak bunun böyle olmadığını söylüyor. Onların da birer insan olduklarını, bir kalpleri ve geride sevdikleri insanlar olduğunu, onları iyi ederken kardeşinin, nişanlısının yarasını iyi ettiğini düşündüğünü söylüyor insanların önünde konuşurken. Savaşın ve savaşmanın yanlış olduğunu söylüyor.Ve film haricinde bahsi geçtiği üzere Brittain kalan uzun sayılabilecek ömrü boyunca yazıyor, üretiyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor,savaş karşıtı söylemler ve feminizm üzerine çalışmalar yapıyor. Zamana direnmeye çalışıyor kendi tarzında, ta ki ölene dek. Aynı adlı kitabı 1933 yılında yayınlanıyor ve bir klasik olarak geçiyor literatüre. Filmde de yeri geldiğinde üzerinde durulmaya çalışılmış olan Brittain’ın feminist tavırları aslında kitapta sıkça bahsi geçen ve üzerinde durulan, kadının toplum içerisinde bağımsız bir kariyer edinebilme savaşının alabileceği iyi bir eğitimden geçiyor olmasına bağlanıyor. Kitabın başarısı ise göreceli olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında Büyük Britanyalı sivil halkın ve özellikle kadınlarının hayatlarının tasvirinin başarısına dayandırılıyor ülkesinde ve dünyada.

Film hakkında düşüncelerime gelecek olursak eğer, filmin başarısından öte Vera Brittain karakterinin önemini hatırlatması açısından paha biçilemez. Sadece mızmız bir aşk ve klasik bir savaş romanından uyarlanmış bir eser yok karşınızda. İzledikten sonra merakla araştıracağınız gerçek hayat hikayeleriyle karşılaşacaksınız ve fotoğraflar ve şiirler ve üzeri menekşelerle bezeli Plug Street Wood gelecek gözünüzün önüne. Kanımca doğa tasvirleri, oyunculuk yönetiminden çok daha başarılı. Ve yaşasaydı eğer Roland Leighton’ın; ne Brittain’ın ne de annesinin gölgesinde kalmadan yazdığı şiirleri okuyacağınızı düşüneceksiniz içiniz sızlayarak aynı doğaya kitlenerak. Kit Harrington var bu rolde. Her haliyle Richard Gere’in gençliğini anımsatıyor nedense.. Yılın en iyilerinden değil ama iyi bir film “Testament of Youth”. İzlenmeli, bir fırsat yaratmalı da.

“Plug Street Wood’dan menekşeler,
Tatlım seni denizaşırı bir yere gönderdim.
Mavi olmaları, kırmızı kanına bulandıkları halde mavi olmaları tuhaf.
Kafasının etrafında büyüdükleri halde mavi olmaları tuhaf.
Plug Street Wood’daki menekşelerin bana ifade ettiklerini düşünüyorum.
Hayat, umut, aşk ve sen.
Ezilmiş bedenin yattığı yerde büyürken onları görmedin.
Korkuyu günden saklamak en tatlısı, böylesi çok daha iyiydi.
Denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden sana menekşeler yolluyorum canım,
Anılarımdan yolladığım bu çiçekleri biliyorum ki anlayacaksın.”  R.A.L.

image

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: