GREEN BOOK

591882f4-9613-4870-b422-aff911ac3064

GREEN BOOK :

“Yeterince beyaz değilsem, yeterince zenci değilsem, yeterince erkek değilsem, söylesene Tony, neyim ben?” Dr. Don Shirley

“Dünya ilk adımı karşıdan bekleyen yalnız insanlarla dolu.” Tony Lip Vallelonga

“Annem olsa, senin gibi aptallara hep şunu söylerdi… Şiddet ile kazanamazsın Tony. Sadece asaletini koruduğun zaman kazanırsın. Asalet ise her zaman üstün gelir. Ve bu akşam sayende üstün gelemedik.” Dr. Don Shirley

“Babamın söylediği gibi, ne yapıyorsan tam yap. Çalışıyorsan cidden çok çalış. Gülüyorsan sahiden gül. Yemek yediğin zaman ise son yemeğinmiş gibi ye.” Tony Lip Vallelonga

GİRİŞ :

A – Biraz geç kalmadın mı bu film hakkında ahkam kesmek için? Vizyona gireli haftalar belki aylar oldu. Eleştirmenler de üzerine ne varsa yazmıştır. Sırası mıydı şimdi?
B – Ben hayata geç kaldım, bırak filmi.
A – Abarttığını düşünmekteyim.
B – Belki biraz. Bu arada Green Book’u ilk duyduğunda Kur’an-ı Kerim’i anlattığını düşünen insanlar gördüm.
A – Yeşil demek dolar demek bir yandan.
B – O da doğru ama tıpkı filme ismini veren kitabın içeriğinden de anlaşıldığı gibi, inanç boyutunda da, maddesel anlamda kurtuluş açısından da yol gösterici bir özelliği var bak bu yeşilin. Sinema dilinde yeşil bilgi demek. 
A – Fazlası zarar ama. Dinde saplantı yapar, imkanlardaki sınırsızlık duygusuyla gelen  bir kaybediş(yani sapıtma, ileri boyutta kudurma ya da sınırları zorlama kibarca) yaratabilir bünyelerde, filmde olduğu üzere de ırkçılık zamanlarında renkli insanları tek tipleştiren bir durum oluşabilir. Öte yandan bil bil nereye kadar?
B- Yeşile rağmen zaaflarına yenilmemeli insan. Kısaca böyle mi söylemeliyiz yani?
A – Aynen. Dünyevi şeyler bunlar. Ruhlar Müslüman, Hristiyan, Budist diye dolaşmıyorlardır herhalde öteki tarafta. Parayla da işi olmayabilir ruhların. Hamburger yemek isteyen, Versace’den giyinmek isteyen bir ruh duymadım daha. Güçlü olmak, bilmek, bulmak, hatırlamak isteyen bir ruh da. Ruhun ruh olduğunu da duymadım ya… 
B – Alengirli konular bunlar. Socrates’a göre filozofların tüm yaşamı ölüm üzerine düşünmeyle geçermiş. 
A – Ölümü ölmeden bilmek mümkün değil ki!
B – Yaşamdan yaşarken ne anlıyoruz ki?
A – Filozoflar gibi konuştun. Bak çok etkilendim şimdi.
B – Cicero okudum da yakın zamanda(Ey sevgili okuyucu sana sesleniyorum bu arada, bu yazıda Cicero’dan birkaç alıntı yapmış olmakla beraber, neticede akademik bir çalışma olmadığından hangileri olduğunu belirtmeyeceğim, sadece söylüyorum).
A – Aferin sana(Ah bu okuyucu ile karşındaymış gibi aç parantez, kapa parantez konuşmaların da yok mu…iç sesse buyur buradaki daha mütevazi bir yandan).
B – Eğitimsizlerin anlayamayacağı, eğitimlilerin de okurken sıkıntı çekeceği yazılar yazmak istemedim(Palavra. Cicero’ya inat tam tersini yapmak istedim, uzun cümleler kurarak karmaşık olmak, oturduğum yerden sıktığım palavraların ilk kez düşünülmüş olduğu havasını yaratmak istedim. Kibrimden boğulduğum günde beni alkışlayın istedim. Son olarak diyorum ki, iç ses olunmaz iç ses doğulur ve benim iç sesim pek çok iç sesi parçalar, böler ve de döööver. Çünkü çok beter).
A – Bravo doğrusu(Bir çeşit ruh hastalığın olduğunun çevrendekiler farkında olsa gerek. Olmayanlar da okuduktan sonra şıp diye kavrayacaklardır. Şu çok kibar ve sözde nazik Doktor Don Shirley’nin de seninki gibi bir iç sese sahip olduğunu düşünüyorum. Bak benim içimdekine, o tam bir Tony. Sürekli ne yemek yesek diye düşünmekten keyif alan, menüyü beğenmeyince yüzü düşen, morali bozulan, natürel gurme ve de eve ekmek götürmek telaşında kaba saba bir iç sesim ben. Romantizmden anlamam, mangallık bir kilo etle eve dönmenin sevgimin bir göstergesi olduğunu bildim ve takdir edilmeyi bekledim hep. Çoluk çocuk et yedikten sonra önce ben çocuklarla, sonra yine ben hanımla güreşiriz. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur çünkü aynı zamanda. Bunun için iyi beslenmeliyiz, ben ne yersem oyum mesela. Et, süt, dana. Benim lakabım da “dana” bu arada. Ama sen içinde korkunç bir parça taşıyorsun. Gizli kalmış, karanlık bir yan bu. Ürkütüyor beni, sevdiklerini, en çok da kendin korkmuyor musun acaba içindeki bu ne zaman ne yapacağı belli olmayan hayvandan? Hiç sanmıyorum, kurtulamadığın alışkanlığın olmuş, görmez işitmez hissetmez olmuşsun. Buna rağmen bununla yaşamayı kabul eder olmuşsun, içindeki hayvanla barışmış bulunmuşsun, yazık değil mi sana?)
B – Hayırdır bir şey mi var ters giden, bakışların değişti de. Her neyse üzerine daha çok konuşuruz ama belirteyim ki bu senenin en iyi filmi Green Book değil, benim en beğendiğim film olmayı da başaramadı ama bir şekilde kendini sevdirmeyi başarıyor, kaldı ki senaryo da bu maksatla yazılmış zaten. Golden Globe’dan da eli boş dönmediği düşünülürse şayet, sonuç yapımcılarını sevindirmiş olsa gerek. Adeta beni sevin diye haykıran bir film var ortada. Bizler de hem birer izleyiciyiz hem de birer insanız sonuçta. Sev beni diyen bir filmin bu bir parça hazin çağrısına aynı şevkle olmasa da benzer hissiyatla karşılık veriyorum ben de bu sayede. Ben de seni Green Book’cuğum. Ben de seni. İlk yarınsa kesinlikle daha iyiydi finalden ve bizi finale götüren süreçten. Yine de ağızlarda bıraktığı tat ballıydı, unutulmaz olmasıysa belki de bundandı. Tatlı bir film kısaca karşınızdaki. Olmazsa olsa da Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin oyunculuğu için bile değer, benden hatırlatması(Siz hiç size karşı tam olarak ne hissettiğini bilemediğiniz bir adamın ruh çözümlemesini yapmak zorunda kaldınız mı? Ben şu an bu durumla karşı karşıyayım ve bu adam bendeki bir şeyi sevmiyor, kendince belli etmemeye çalışsa da. Benimse kendimle ilgili bildiğim tek şey şu sıradan, sıkıntılı, bomboş hayatım. Yoksa siz hayatını dolu dolu yaşadığını sanan gerzek adamlardan mısınız? Obama bile ne dolu bir hayat benimkisi diye düşünmemiştir kanımca: Siyah doğdum, okudum avukat oldum, saray’ın başkanı oldum, ünlülerle arkadaş oldum, şimdiyse emekli oldum, standart bir emeklinin hayali turlarla yurtdışı gezilerine çıkmakken ben onları Airforce’la herşey dahil sistemiyle hale yola koydum. Bedavaya kondum. Cibuti’de bile bulundum. Obama bu kadar sığ değildir herhalde!)

 

556b94f6-6358-4aa5-a436-f58b6a9122a6

GREEN BOOK :

Inspired by a true story yazısıyla açılıyor film yani gerçek bir hikayeden esinlenilmiş olduğunu ve bir parça araştırma yaptığınızda her iki karakterin de gerçekten yaşamış olduklarını görüyorsunuz. Sonrasındaysa senaryoya ve dolayısıyla filme ateş püsküren bir taraf var. O da Doktor’un tarafı. Yaşanmışlıkların gerçekten yaşanmış olup olmadıkları bir yana, biz bakalım filmimizin genel gidişatına. Yani filmin bütününe. 60’lar gençliğinin idolü Bobby Rydell sahnededir. New York City’de yer alan ünlü Copacabana gece kulübünün sahibi Jules Podell’in yanında çalışan gösterişli ve boğazlak Tony ve arkadaşları çıkan kavgadan sonra kulüp kapatılınca işsiz kalırlar. Dediğim gibi feci boğazlak ve aynı zamanda pasaklı, göbekli ama iyi kalpli aile babası İtalyan Tony iki küçük oğluna ve karısına bakmak zorundadır. Dişli rakibine rağmen en fazla hotdog’u yemek suretiyle kazandığı 260 doların üzerinden henüz çok da vakit geçmemişken, saatini rehinciye bırakmak noktasına gelmesi çok zamanını almaz. İyi referansları sayesinde çağrıldığı şoförlük işi için Carnegie Hall’ün üst katında ikamet eden titiz mi titiz ama yetenekli mi yetenekli siyahi bir piyanistin şoförü olarak çağrılması ve akabinde karşılıklı inatlaşarak geçirilen görüşmeden sonra Güney’e yani New York’dan Alabama’ya dek uzanan yolculuklarında yaşadıklarına tanık oluruz bu ikilinin. Bu bir yol filmidir aynı zamanda.

0aa4ed25-4b02-469a-bc53-6fe728af8204

Sadece şoför olarak değil, hem vale, hem kişisel asistan, gerektiğinde çamaşırlarını yıkayacak, ayakkabılarını boyayacak, otomobilinin kapısını açacak bir çeşit yardımcıdır Doktor’un aradığı. Tony ise uşaklığı, kısaca ütüyü, ayakkabı cilalamayı şiddetle reddeder. Tek yapabileceğinin bela ile başa çıkmak ve emniyetlerini sağlamak olduğunu söyler. Bahsi geçen yıllar 60’lardır ve zenciye zenci denen zamanlardır. Amerika’nın güneyine seyahat eden bir siyah, özel şoförü olarak da bir beyazın, ırkçı bölgelerde nasıl karşılanacağını aşağı yukarı tahmin eden Doktor, gecenin bir vakti sekiz hafta yanından uzak tutacağı için ve Noel’de eve dönme şanslarının olmayacağından ötürü Tony’nin eşinden izin almak için evi arar. Dolores’den onay aldıktan sonraysa da bu gece ve gündüz kadar zıt ikili yollara düşerler. İlk durakları Pittsburgh’dur. Sonrasındaysa Indiana, kızarmış tavuğuyla ünlü Kentucky, Raleigh North Carolina, Macon Georgia, Memphis Tennesse, Louisiana, Mississipi ve nihayet Birmingham Alabama’da sonlandıracakları turlarının ardından, bu sefer de aynı yolları eve dönebilmek için aynı otomobilin içinde katedeceklerdir. Zorlu seyahat şartları ve yaşadıkları onca şeyden sonra iki adam kendilerini merhametin ve günlerin alışkanlığından kalan dayanışmanın görünmez ipleriyle bağlı halde bulurlar.

ac561092-bd73-4eb0-9a76-b60a6c76e2d5

Yolculukları esnasında Tony hiç durmadan tıkınır, Doktor’sa bu hödük ve kaba saba adamı hiç durmadan ezikler. Üç yaşından itibaren psikoloji, müzik ve litürji dallarında uzmanlaşan, Leningrad Üniversitesi’ne kabul edilen ilk siyah olup 14 ayda iki defa Beyaz Saray’da sahne alan bir deha ve virtüözdür ne de olsa. Kırılgan ama kibirli, yol gösterici ama aynı yollara karşı mesafeli, yalnız ve bunun yüzünden içkiye karşı mesafesiz biri. Diksiyonunu düzeltmesi konusunda ona yardımcı olabileceğini söyler. Şivesi bozuk, kelime seçimleri yanlış ve ağzı da bozuktur. Tony ise Dolores’e yazdığı mektuplarda onun Liberace gibi bir yetenek olduğundan bahsetmektedir. Aynı Tony onun Aretha Franklin’i bilmediğini öğrendiğinde de çok şaşırır. Ona göre kendisinden olan yani siyahi bir şarkıcıyı bilmemek affedilmezdir. Bu arada herkes en çok kendinden olanı mı bilmelidir, tartışılır. Filmin en büyük handikapı da budur. Tony, Doktor’dan daha siyahtır, Bronx sakinidir, gecelerin bekçisidir, aile birliğini koruma gayretindedir, halk adamıdır, cesurdur, serttir kaba saba filandır ama yumuşacık kalpli adam gibi de adamdır. Orpheus’u Orphans’la karıştırsa da, karısına yazdığı mektuplar içerik olarak sabahtan akşama ne yediği üzerine kurulu bir menü gibi olsa da yolculukları boyunca hem Doktor ve saz arkadaşlarına hem de bize kendini iyice sevdirtmeyi başarır. Bunu o kadar çok başarır ki, kendisi dışında Doktor’u da başta Doktor’un kendisine, sonra Hintli emektarına, tüm aile dostlarına ve siyah halkına yürekten sevdirtmeyi başarır. Sonuç olarak bunu başarı sayanlar için bu da bir başarıdır. 

8f9b8f98-6436-49cc-ab92-e7a596c3e32b

3a8819d7-e9ce-4ac8-ba01-92b81567337d

Filmin ismini aldığı Green Book’sa bir çeşit seyahat rehberi aslında. İçerisinde seyahat edebilen siyah insanların kalabilecekleri otelleri gösteriyor. Üzerinde de gücenmeden seyahat edin diyor. Bir yanlışlığa mahal vermemek adına oluşturulmuş bir rehber kitap Tony’nin elinin altındaki. Altmışlı yıllar siyah insanının Booking.com’u bir nevi. Trivago’su ya da. Bizim iki kafadarsa kaldıkları yerlerden ziyade, beyaz insanların ırkçılığı ve bağnazlığıyla boğuşuyorlar en fazla. Neyse ki Ku Klux Klan çıkmıyor karşılarına. Onun yerine kan ter içinde tarlada çalışan kadınlı erkekli siyah işçilerle yüzleşiyor Doktor. Arabanın arkasına kurulmuş siyah adamın şoför koltuğundaki beyaz bir adam tarafından kapısının açılması onlara son derece fantastik geliyor. İki taraf da karşılıklı birbirini süzüyor bu kısacık anda. Doktor’un o an tarlada çalışan ırkdaşlarına üzülmektense, eğer dehası olmasa ve o da zamanında bir Güney kasabasında doğmuş olsa kendisinin de şu an o tarlanın içinde çalışıyor olacağını düşündüğünü hissediyorsunuz. Gelelim Güney’in beyaz halkına. Müziksever ve sanatsever ama yine de alışkanlıklarından vazgeçmeyen, işine de öyle gelerek hareket eden tipler çoğu. Kah çiftliklerinde, kah evlerinde kullandıkları siyahları müzikal anlamda da ruhsal tatminleri için kullandıktan sonra yolun sonunda yer alan renkli insanların kullandığı tuvalete doğru yönlendirebiliyorlar kolaylıkla. Veba bulaşabilir aynı salonda yemek yiyip, aynı tuvaleti kullandıkları takdirde. Cicero’nun dediği gibi alışkanlığın büyük bir gücü var, buna ek olarak da insan insanı çıkarları doğrultusunda kullanır pek çok zaman. Kadın kocasını kullanır, çocuk annesini, yeri gelir ebeveynler çocuklarını, dostlar dostları, yığınlar yığınları, kısaca herkes herkesi küçük, orta ya da büyük ölçekli menfaatleri için kullanır. Bu menfaatlerden bazen sevgi doğar, bazen de hiçlik.

Son bir söz olarak filmin en unutulmaz sahnesinin tarlada çalışan siyah işçilerle Doktor’un sessizce bakıştığı sahne olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Bazen bir filmi tek bir sahnesi unutulmaz kılar. O sahne bu sahneydi benim için. Viggo Mortensen’a gelince sadece bu filmdeki rolüyle değil, meslek hayatı boyunca canlandırdığı pek çok role istinaden bir Oscar ödülünü öyle hak ediyor ki. Restoranda Doktor’la karşılıklı yemek yedikleri sahnede, tuz üzerine başlayan konuşma esnasındaki vücut dili unutulmazdı.

1b7437bc-d726-4dd3-8967-897e33fece68

'Green Book' film screening, Arrivals, AFI Fest, Los Angeles, USA - 09 Nov 2018

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

F35CA33E-B1A9-4697-BDD0-03581CBD8231

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

“Senin yükselme saplantın ters tepiyor ve bu bencilce. Bu sen ve senin günahlarınla ilgili. Bu tür yerlerin aradığı da bu. Sen, avlamak istedikleri tüketici, suçlu nüfussun. Çevrenin güzelliği orada kalanlar için değil. Gerçekten ne olduğunu itiraf edemeyecek bizim gibi akrabalar için. İnsanlar ölüyor Wendy. Hemen şimdi şu güzel binanın içinde, korku filmlerinde olduğu gibi. Vee tüm sağlık propagandası ile çevre güzelliği insanların öldüğü gerçeğini saklamak için. Ölüm gazlı, dehşetlidir. Kir ve küflenmiş koku doludur.” Jon Savage

“-Evli misin?
Hayır ama erkek arkadaşım evli.”

2007 yılında çekilmiş, üzerinden on yıl geçmiş bir filmi vizyona giren bunca film varken izlemiş olmanın, üzerine de marifetmiş gibi paragraflar dolusu cümleler döşenmeye hazırlanmamın zamanı mıdır sorusuna vereceğim cevapla başlıyorum yazıma: Evet, zamanıdır. Hem de tam zamanı. Hani bazı kitapların bir zamanı vardır derler. Hani öğrenci hazır olmadan öğretmen ortaya çıkmaz da derler. Bu filmler için de geçerli bir kural. En azından benim için öyle oldu çoğu zaman. Zamanı gelmiş bu film de on yıl sonra bir vesileyle çıktı karşıma. Tavsiye sonucu diyeyim size. Bunama belirtileri gösteren babalarına huzurevi arayışındaki iki entelektüel kardeşin çektiklerine ortak, aşama aşama neler yaşadıklarına şahit oldum filmi izledikçe. Ben de çok yakın bir tarihte seksen iki yaşında kaybettiğim halamın hastaneden çıktıktan sonra yaşadıklarına şahit oldum buna benzer bir şekilde. Bir hafta hastane, iki hafta huzurevi, bir hafta kadar da yoğun bakımda kalan, hayata, insanlara karşı öfkeli halam ne kendini ne de bizi daha fazla yıpratmadan sessizce ölüverdi bir anda Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin hasta soğuk yoğun bakım odasında. Doktorları yarın bir gün odaya çıkartacağız deseler de yağmurlu bir pazara denk gelen on aralık gününde morga düşüverdi sessizce. Vasilik için belirlenen on ocak’taki mahkeme gününü göremedi bile. Bekardı, yalnızdı, pencere önü çiçeğiydi. Dolu düşüncelerle gitti. Kalabalık yaşadı her zaman. Bavullar dolusu hiç giyilmemiş kıyafetlerini hiç gidemeyeceği seyahatler için sakladığı arka odasında bulduk. Evine dönemeyeceğini hissettiği anda at demişti hepsini. Öldüğü gün dağıldı eşyaları, giymelere kıyamadıkları. Protez dişlerini aldım getirdim yanımda. Cımbızları vardı bir kutuda, tırnak makası, boncukları, özel eşyaları. Sandığında da küflenmiş havluları, atkıları, şalları, hepsi birbirinden şık masa örtüleri. Bu kadar zevkli olduğunu bilmezdim halamın. Ben onu hiç tanımamışım. Altı yaşına kadar kaldım yanında. Babaannem sağdı o zamanlar. Onun bana baktığı kadar ben ona bakamadım son zamanlarında. Yaklaştırmazdı sağlığında kimseleri yanına. Dikenleri vardı, batardı. Evinin karşısında yer alan aşevinin çalışanlarından huylanmış, camlarını indirmişti bir gün. Çalışan kadını saçından yakaldığı gibi fırlatmıştı duvara. Korkusundan kırılmaz cam taktırıp, en kalınından perde koydurmuştu kaygılı aşevi çalışanları. Kızılay hemşiresi olan halam, gençliğinde kendini Jeanne D’arc’la özdeşleştirirmiş. Dünyayı kurtarmak imiş gayesi. Kendince bir Jean D’arc’lık yapmıştı giderayak karşının camlarını kırarak. Milliyetini karıştırdığı için pis Bulgar dediği, aslen Arnavut olan aşçı Kemal’e tencerelerini verirdi yıkatmak için. İlk duyduğunda bozulduğunu itiraf eden Kemal duya duya alışmış zamanla yeni milliyetine. Sorun yok demişti bir gün, nasılsa komşu coğrafyalardı halamın aklında kalan. Bir defasında da karşı kahveye gelenlere takmış, pis Kürtler demiş onlara da. O pis Kürtler bir gece onun camını indirmişti yalnızca. Bu olaydan sonra misilleme yapıp, yandaki aşevinin camlarını indirdiğini düşünmüşümdür her zaman pis aşevciler diye diye. Kendisine yapılanı yapmıştı bir başkasına. Hastaneye kaldırılma anlarını gören, duyan aynı kahve sakinleri ceketlerinin önünü ilikleyerek gelmişlerdi taziye için kapısına. Yerlere saçılmış paraların orta yerinde yatar halde bulmuşlar onu. Yeni aldığı üç aylığını yatıramamış bile bankaya. Bize tek kuruş para harcatmadan gitti halam. Kefen parası yanındaymış. Tek laf söyletmedi ardından, yük olmadan gitti uzaklara. Bütün hastane masraflarını ordan karşıladık, ambülans ve özel huzurevi aylığını bile ordan verdik. Sanki olacakları bilmiş bir şekilde. Polis camı kırıp girmiş içeriye. Bir kez evine gitmiştim, kısa bir süre için bavulumu bırakmıştım. İki saat sonra döndüğümde bavulum kapıdaydı. Yarım saat oturdum oturmadım içerde. Benim kalacağımı düşünmüş olacak ki, döndüğümde sevinçliydi halam ben gidiyorum dediğimde. Dedim ya bavulumu koridora koymuş, ben demeden tutuşturuvermişti elime. Bekar ve yalnız halam benim, kanım o benim. Hala gözyaşlarım var ona karşı saklamalara kıyamadığım. Onunla beraber bitti gitti, tükendi tüm hırsım. Canım istemiyor bir şey yapmak, canım istemiyor sokağa çıkmak. Sadece yapmak zorundayım, yaşamak zorundayım. Bir film izlemek zorundayım mesela içinde halam olan. The Savages’ın içinde benim de halamdan bir tutam var, meğer ondan çıkmış karşıma on yıl sonra karşıma.

8A92D2ED-4CB6-4A9C-B597-5D21D3650388

Amigo kızların muntazam evlerin ve muntazam traşlı ağaçların olduğu Arizona Sun City’nin sakin, geniş ve düzenli sokaklarından birinde ponponlu ve tonton vaziyette ortaya çıktıkları sahneyle açılıyor film. Etrafta nefes alan herkes de tıpkı bu ponpon kızlar gibi ayrı ayrı tontonlar. Sakin sakin araç kullanıyorlar, öyle de hareket ediyorlar. Sun City insanların şortla, terlikle ortalıkta gezdiği bir çeşit açıkhava huzurevi sanki. Bu evlerden birinde ben hasta bakıcı değil, ev sağlığı bakım uzmanıyım diyen görevli ortalıkta don paça gezen Larry’ye kızıyor sifonu çekmediği için. İlgilenmek zorunda olduğu yaşlı kadınsa boş bakışlarıyla yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil. Tuvaletten çıkmak bilmeyen Larry’yi fark eden görevli, içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında dona kalıyor. Tuvaletin içinde birikmiş pisliklerle aynaya yazı yazmış Larry. Şuuru gitmiş gibi, bir çocuk gibi ağlıyor mu gülüyor mu belli değil. Aynı gün New York City’de bekar yaşayan kızı Wendy’e haber uçuruluyor ilk önce. O da Buffalo’daki erkek kardeşini arıyor. İkisi de bekar olan kardeşleri tanıyoruz böylelikle yavaş yavaş. İki kardeş de “yazmak” işindeler. Jon profesör ve Brecht üzerine bir kitap yazıyor. Mesleğinde hırslı, ödül almak peşinde. Polonyalı kız arkadaşı ile evlenmediğinden, vizesinin süresi dolan kadın sınırdışı edilecek ve o buna bile sessiz kalıyor. Fakat her sabah ona yumurta pişirdiğinde ağlıyor suçluluk duygusundan ve minnetten. Wendy’se tiyatrocu ve piyesler yazıyor. Aynı zamanda da bir ofiste çalışıyor geçici olarak. Evinde kedisiyle yaşıyor. Evli bir adamla ilişkisi var. Adam tipik ne yardan ne serden. Yani hem karısını hem Wendy’i idare ediyor. İki kardeşin hayatlarına bakılacak olursa, her ikisinin de hem kariyer açısından hem de özel yaşantılarında bir şeyleri ıskaladıklarını görüyoruz. Hayatlarını düzene sokamamışlar halen daha.

83AE18E9-50FC-4986-A787-61E56D1AD1F9

AA6B0EA4-CD10-4598-95C7-FCAF754DE789

Babalarının resmi nikahsız beraber yaşadığı kız arkadaşı ölünce, çocukları aileden olmadığı için Larry’e bakamayacaklarını söylüyor. İş başa düşünce de Sun City’de elleri kolları bağlı vaziyette bir hastaneye yatırılmış babalarını almaya gidiyorlar. Babaları üzerlerine kalıyor böylelikle. Fakat modern zamanlar bunlar ve Jon tıpkı anneleri gibi kendilerine pek bakmamış ihtiyar babalarını bir huzurevine yatırmanın en doğru karar olacağını söylüyor. Bakıcıya verecek paraları da olmadığından, altını değiştirip, temizlemek zorunda kalacaklar yoksa. Wendy’se korkunç korkunç insanlar olduklarını tekrarlayıp duruyor bu kararlarından ötürü. İş uygun bir huzurevi bulmaya kalıyor ve Jon takibi kolay olacağı için Buffalo’da bir yer aramak üzere yola çıkıyor. Destekli yaşam merkezleri bunama sorunu olan hastaları kabul etmediğinden daha demode, ilkel ve hastanevari huzurevlerinden birine yatırılmak üzere kutu kutu ilaçları ve yedek bağlama bezleriyle yola düşen baba kızın uçakla Buffalo’ya giderken yaşadıklarıysa tam bir efsane. Geldiklerinde aynı odayı paylaşacağı akranıyla aralarındaki perdeyi çektiklerinde, gözünde gözlükleri, elinde kitabı, evinden taşınmış özel eşyaları, kitapları ve çerçeveler arasında yatağında oturmakta olan adama merhaba diyorlar ezile ezile. Onlar da zamanla kendi taraflarında bir düzen kuruyorlar bundan böyle. Bu süreci yaşamamış olan biri tüm bu ayrıntıları bilemeyeceğinden filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Tamara Jenkins’in çektikleri ve gözlem yeteneği hakkında bir fikir sahibi oluyorsunuz bu sayede. İlk huzurevi günü akşamında hemşire sıkı sıkı tembihliyor Wendy ve Jon’a ilk ayrıldıkları akşam olayı fazla abartmamaları ve sıradan bir şekilde vedalaşmaları hususunda. Larry ise kafa karışıklığı içinde. Odadan çıkarken kıza bahşiş vermeyi unutmayın diyor, çünkü kendini otelde zannediyor. Çoğu yaşlı insan gibi duyma sorunu yaşadığından, kulaklık alıyorlar ona ve nerede olduğunu söylemek mecburiyetinde kalıyorlar bir süre sonra. Prosedür gereği kendisine soruyorlar gömülmek mi yoksa yakılmak mı istediğini ve de komaya girerse eğer solunum cihazına bağlanmak isteyip istemediğini. Aklı başına gelen Larry fişimi çekin, gömün beni idiotlar diyor öfkeyle. Hastalığın cilvesi ve biraz da tabiatından kaynaklı ara ara öfkesi dışına taşıyor yaşlı adamın. Yine de çocukları arabada onun için kavga ederlerken, kulaklığının sesini kapatıp, montunun kapüşonun başına çekiyor ve kendi dünyasına dalıyor. Hastanede kendi film gecesinde ırkçı bir film izletiyor hastalara ve çalışanlara. Çoğunluğu zenci olan hasta bakıcılar tepki gösteriyorlar siyah boyayla zencileşmeye çalışan fakat daha çok maymuna benzeyen Fred Astaire’in haline. Babasının ona attığı tokatlar geliyor aklına bu anlarda. Babasından gördüğü sevgisizliği aktarmış çocuklarına, daha iyisini görmediğinden öyle de devam etmiş aksiliği.

A94F95ED-5ADD-4AF5-9A2D-85EB59C02BE2

Wendy babasının bulunduğu ortamdan rahatsızlık duyuyor ve onu daha iyi bir yere yatırmanın telaşı içine düşüyor. Wendy’nin göremediklerini söylüyor Jon ona nihayet. Benim için filmin anlatmak istediği şeyleri bu birkaç cümle ile özetliyor Jon rolünde Philip Seymour Hoffman. Aktörün hiçbir rolü unutulur gibi değil ki. Kendisinin “kötü” bir tane bile performansını izlemedim ki… Wendy bundan böyle kabullenmeyi öğreniyor. Ara ara çıkışları oluyor yine de. Babasının kırmızı yastığını tekerlekli sandalyedeki kadının elinden çekip alırken içindeki şirret çıkıyor meydana. Çok işler başarmış gibi alıp babasına götürdüğünde adam istemiyor bile. Hasta bakıcı sanıyor onu, tanımıyor. Bundan böyle de terminal aşamaya giriyorlar. Çeşitli nedenlerden ötürü yakınlaştığı Nijeryalı erkek bakıcı babasının daha ölmeyeceğini söylüyor ona. Çünkü havanın bedeni terk etmesinden ötürü, ayak parmakları ölüme birkaç gün kala muhakkak bükülürmüş. Wendy merakla açıp baktığında bükülmediklerini görse de, bir gün geliyor ve bükülüyorlar nihayetinde.

Bütün hastalıklarda geçirilen aşamalar vardır. İlk duyulduğunda yaşanan şok, gerçeklerle yüzleşmekten duyulan sıkıntı, kaçış, reddediş, bahaneler üretme ama sonunda illaki kabulleniş. Bu film bu zaman dilimini hasta yakınları açısından çok gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Nereden mi biliyorum, yirmi dört saat içinde üç huzurevi değiştirdim çünkü. Neden, hiçbirini  beğenmedim çünkü. Neden? Halamı eve alıp bakamayacaktım ve onu lüksün içinde yatırdığım takdirde huzurum olacaktı, başımı yastığa rahatça koyabilecektim çünkü. Ve bunlar da benim günahlarım çünkü. Yaşlılık en kötüsüymüş, yaşlılıkta yalnızlık en fenasıymış. Dört gün boyunca felçten aç susuz kala kaldığı yatağında yatarken bulunup hastaneye getirildiğinde ve ben ona ancak altı saat sonra ulaşabildiğimde yoğun bakımda şuuru yarı açık, ağzı köpükler içinde gördüğüm andaki çaresizliğini, böylelikle onu terk eden dikenlerini şimdi ben aldım batırıyorum her gün yüreğime.

Bir arkadaşımın tavsiyesiydi bu film. Üzerine Meyerowitz Stories’i, onun üzerine de Amour’u izlersen eğer kendi intihar üçlemeni de tamamlamış olursun dedi bana. Henüz bir intihar girişimim olmamakla beraber, insan ara ara da düşünmüyor değil hani, çağımızın kanserden daha büyük bir vebası olan ve kişiyi bir sebzeye dönüştüren Alzheimer öncesinde demansa yakalanırsam diye gizli bir vasiyetle üçüncü şahıslara duyurmadan, Allah(hastalık) aklımı almadan canımı alsın diye ve hem kendime hem de çevremdekilere vereceğim en az hasarla yaşam döngümü tamamlama kaygısıyla bir yakınıma gerekli talimatlarda bulunmak isteğiyle yanıp tutuşmadım da değil bu filmler, en başta da halam sayesinde.

Meyerowitz Stories’de babaları hastalanan üç evlat bir süre sonra ellerinde kağıt kalem doktorun ağzından çıkan her ayrıntıyı not ediyorlardı. Doktorlarının yurtdışına çıkacağını öğrendiklerinde kadına tavır alıyor, gitmemelerini rica ediyorlardı. Doktorsa hastadan daha çılgın hasta yakınlarıyla uğraşmaktan oldukça antrenmanlı ve kontrollü bir şekilde kocam gitmezsem beni öldürür diyordu sakin sakin. Sonra da hemşireye takıyorlardı. O gidince hüzünlenip, tekrar karşılaşınca sarılıyorlardı kimselerin anlayamayacağı bir coşkuyla kızın şaşkın bakışları karşısında. Ne de olsa o da ailelerinden biriydi. Bablarına bakmıştı çünkü. Hastanede kurdukları düzene o kadar alışmışlardı ki, evde yedikleri yemek onlara tat vermiyordu. Çünkü babaları ordaydı. Çünkü babanın olduğu yer yuvalarıydı. Hastane zamanla bir yuvaya dönüşmüştü gözlerinde. Ben bunları o kadar çok yaşadım ki ve bunları yaşamazsan bilemezsin… Ki.

2772B9D1-CD7D-4E66-A332-65C0C5BCFC83

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: