THE POST

081A3A5C-4FC8-46C7-A9CE-859FD386670C

THE POST :

“Kurucu babalarımız özgür basına hak ettiği korumayı vermiştir. Basının demokrasimizdeki temel görevi yönetilenlere hizmet etmektir, yönetenlere değil.” 

“Amerika Birleşik Devletleri başkanına hayır demek çok kolay değil.” Kay Graham

“Sen de haftada bir Kennedy için Beyaz Saray’a yemeğe giderdin. Sen de tarafsız değilsin. Bütün o geziler, gemi yolculuklarında kutlanan yaşgünleri… Sözünü sakınmayıp bu davetlere katılmak çok kolay değil.” Kay Graham

“Biri, kaybederken neden hala savaştığımızla ilgili şöyle demişti; % 10 yardım için, % 20 Komünistlere karşı savaştığımızı söylemiş. % 70’se Amerika’nın yenilgisinin getireceği utançtan kaçınmak için demişti. O çocukların % 70’i utançtan kaçınmak için… Beni çıldırtan şey bu.” Ben Bagdikian 

GİRİŞ :

İki Oscar adaylığı kazanan, fakat bunu ödüle çevirip çeviremeyeceği  şüpheli olan The Post senenin en tartışmalı filmlerinden oldu hem eleştirmenler hem de izleyiciler açısından. Bir kesimin çok sıkıcı nasıl dayandık anlayamadık dediği, bir diğer kesimin biz de başlarda çok zor dayandık ve anlamadık ama film çok önemli şeyler anlatıyordu ve ders niteliğinde halihazırda büyük bir tecrübe oldu bizim için dediği, sona kalanların bir kısmınınsa ya izler izlemez çok beğendikleriydi ya da ne düşündüklerini anlamak mümkün değildi. Son derece kararsız ve fikirsiz gibiydiler. Bir parça da korkmuş sanki. Bugüne kadar böyle şeyler yaşamadıysak, bir gün yaşamayacağımız anlamına gelmez ki tüm bunlar dediler. Bu bizi aşar dediler. İzledikleri bir şeyler onların da canını sıkmış olacak ki sessiz kalmayı tercih ettiler. Besbelli azınlık idiler ve bu yüzden de çekimser kaldılar. Kim bilir. Ben ikinci gruba girmeyi bileğinin hakkıyla elde edenlerden oldum. Çünkü bir parça canım sıkkındı ilk seferinde izlemeye çalıştığımda, izledim izledim anlamadım, sabaha kadar filmle mücadele ettim durdum, dolayısıyla hem uykusuz kaldım hem de bir şey(bok) anlamadım(yaşasın basın özgürlüğü). Fakat sakin kafayla son bir şans daha verdiğimde filmin önemini keşfettim. Amerikan tarihine, Amerikan anayasasına, Amerikan gazetelerine ve de etik anlayışlarına aşina olmayan bünyelerin ilk yarıda zorlanabileceğini, ikinci yarıya ulaşabilenlerinse olaylara hakim olmasıyla ancak filmi toplayabilecekleri, Spielberg eylerse pek güzel eyler güzellemesi idi bu film kısaca. Neden mi? Çünkü Lincoln, çünkü Bridge of Spies, çünkü Munich, çünkü War Horse, çünkü Schindler’s List; arada da sırf içindeki çocuk bahtiyar olsun diye The BFG, The Adventures of (Rin)Tintin ve The E.T., The… Benimse tüm zamanların favori Spielberg filmi Munich’tir(sormadığınızın ve merak etmediğinizin farkındayım).

7CFAA3F9-B716-48AE-8A41-AD921AB33EC0

NOR_D01_053017_9465.cr2

THE POST :

Güney Vietnam’ın Hau Nghia şehrinin ormanlık alanında kamp kurmuş olan bir grup asker hava karardığında yapacakları müdahale için kamuflaj yapmaktadır ilk sahnede. Senelerden 1966’dır. Helikopter sesleri, müzik seslerine karışır. Karanlık çöktüğündeyse Er Ryan’ı aratmayan bir savaş sahnesi izlenir. Görünmeyen hedefler Amerikan askerlerini yaylım ateşine tutmaktadır. Saniyeler süren bu anlarda Vietnam’da olmanın ya da herhangi bir savaşın içinde olmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu görürüz. Hava aydınlandığındaysa gerçekler tüm çıplaklığıyla serilir önümüze. Birçok ölü, bir sürü de helikopterlere taşınmakta olan yaralı vardır. Tüm bu deneyimleri daktilosuyla yazmakta olan kişinin adıysa Daniel Ellsberg’dir. Filmdeki karakterlerin hiçbiri kurgu değildir, belirtmekte fayda vardır. Dan, takım elbiseli adamlarla Air Force’la yaptığı yolculuk esnasında dönemin savunma bakanı Robert McNamara’nın yanına çağrılır sahadaki insan olarak Vietnam’da yaşananların Amerika’nın lehine mi aleyhine mi olduğu konusundaki fikrini belirtmesi için. Vietnam bataklığına battıklarının bilincindeki bu büyük adamlar ne yazık ki kameralar karşısına geçtiklerinde askeri beklentilerimiz yükseğe çıktı, ilerleme var gibi yalanların ardına saklanırlar. Ellsberg’se kendisine hazırlatılan 7000 sayfalık rapor dosyasının fotokopisini çocuklarıyla birlikte gizlice girdiği binadan çalar ve 1971 yılında önce New York Times, sonra da Ben Bagdikian’ın aracılığıyla henüz daha ulusal bir gazete olmayan The Washington Post’a gönderir. 1945-1967 yılları aralığını kapsayan raporlarda Vietnam ilişkileri, savaş gerekçeleri, herşeyden önce kazanamayacaklarını bile bile hükümetin askerlerini feda edişlerinin deşifre edildiği sırlar vardır bu belgelerde. İleride bu olaylar Nixon’ın istifasına dek giden sürecin başlangıcı niteliğinde olacaktır. Başkan Truman on milyon dolarlık bütçe oluşturur savaş harcamaları için. Eisenhover, Johnson ve Kennedy’de dahil tüm başkanlar savaşı onaylamışlardır görev süreleri esnasında. Görünen odur ki, kimse masum değildir. Aralarında en masum görünüp suikaste kurban giden Kennedy bile.

The Post

 

1BB46DF8-2CCF-4A84-8D7B-9914ED56EFFC

Filmin iki ana karakteriyse ne Ben Bagdikian ne de Daniel Ellsberg. Hikayelerine dahil olduğumuz iki ana karakterden ilki Meryl Streep’in oynadığı, babasının ölümünden sonra damadına bıraktığı, onun da intihar etmesiyle iki çocuğuyla dul kalan biraz şaşkın biraz ürkek Kay Graham karakterinin kırkından sonra oturduğu The Washington Post’un patron koltuğunda, her zaman bir oda ya da masa dolusu adamın ortasında, onlar kendi aralarında horozlanıp dururken ve onu da hiç adam yerine koymazken, kendisine bu çok aykırı gelen dünyada, bıçak kemiğe dayanana dek patronluk taslayamayışını izleriz. Filmin ilerleyen dakikalarında Kay’in, kocaaa bir kapının önünde bekleşmekte olan kadınların arasından sıyrılarak, bir kadın olarak sadece kendisine açılan kapıdan erkeklerle dolu odaya girişiyse filmin en unutulmazdı karesiydi. O yıllarda böyle bir şey çok sık rastlanan bir durum değilmiş anlaşılan. Kızına itiraf ettiği üzere zamanında babası şirketi damadına bıraktığında, ne alınmış ne de gücenmiş. Sadece kabullenmiş. Annelik filan derken, kırk beş yaşında dul kaldığında çalışmaya başlamış ancak. Zamanla da gazeteyi sevmiş. İşini sevmiş. Kennedy eşinin yakın arkadaşı iken, McNamara ile de kendisi son derece samimi halen daha. Eşi Bay Graham’se avukatmış aynı zamanda ve çiftliklerinde silahla intihar etmesinden birkaç gün önce çıkmışmış yatmakta olduğu psikiyatri kliniğinden. Sonradan geldiğin bir yerde tutunmak ne güçtür bilen bilir. Kay’de o yaştan sonra patron koltuğunda oturduğundan, patronluk taslaması kolay olmamış hemen. Ne zaman gazete için çok kritik bir karar vermek zorunda kalıyor, insiyatifi eline alıyor, işte o zaman onu her daim küçümseyen adamlara kapıyı gösterebilecek cesareti bulabiliyor kendinde.

2A3E1E8F-1C75-4578-93F6-8E10B38808B4

3FC1F615-36B9-4123-BDB4-0A163BD13EC3

Filmin bir diğer ana karakteriyse The Washington Post’un icra editörlüğünü yapan gazeteci Ben Bradlee. Bu rolde Spielberg’in favori oyunculardan olan Tom Hanks çıkıyor karşımıza. Haberin yayınlanması hususunda şaşırtıcı bir destek alıyor Kay’den. Onu kafa kola alarak bu kararından caydırmaya çalışan bir sürü adama kulak asmayarak son derece sağduyulu davranan Kay’in bu tavrının altında yatan nedenleri en doğru şekilde çözümleyen kişi Ben’in eşi Tony oluyor. Bu rolde de Sarah Paulson oynuyor. Kay’in uzun zamandır fakat biraz geç oturduğu kurtlar sofrasındaki “tok” kurtların yüzüne tekrar tekrar yeterli olmadığını söylemelerinden, fikirlerinin diğerlerininki kadar umursanmayışından, çoğu kez görmezden gelinmesinden kaynaklanıyor bu başkaldırış diyor kocasına. Kendisi de evlerinin salonunda kamp kurmuş adamlara yiyecek içecek servisi yapmaya çalışırken, işkolik kocasına ve takım arkadaşlarına karşı beslediği hisler de bir benzeri olsa gerek.

New York Times’ın haberinden sonra sokak protestoları başlıyor. Halk McNamara’nın yaptırdığı araştırmayla Vietnam’da devam eden savaşın bir çıkmaza sürüklendiğini ve Eisenhover, Truman ve Kennedy’nin ülkeyi şaşırttığını öğreniyor. Başkan da Nixon olunca derhal yasak geliyor Beyaz Saray’dan ve Pentagon’dan. New York Times’ın editöryel ekibi savcılığa veriliyor. Nixon NY Times’ı bizzat mahkemeye veriyor. Mağduriyetin sebebiyse Times’ın son iki sayısının ulusal birliğe karşı tehdit oluşturması. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir gazete yasaklanacak bu gidişle. Ak koyun kara koyun The Washington Post’un aynı haberin daha da geniş kapsamlısını manşetten verip vermeyeceğine bağlı. Fakat bu durum yönetim kurulunda ikilik yaratıyor ister istemez. Özgürlükçüler ve muhafazakarlar, cesurlar ve olamayanlar, gazeteciler ve tüccarlar olarak. Bir kısım sistemle ters düşmeyi göze alamazken, iki Ben’de haber yapmak konusunda diretiyorlar. Bradlee’nin dediği üzere haber yapma hakkı elde etmenin tek yolu haber yapmaktır ve eğer haberi basmazlarsa, gazetenin itibarının düşeceğini, korkak görüneceklerini biliyor. NY Times kaybettiği takdirde, kendileri de kaybedecek çünkü. Ve Nixon kazanacak. Ve de ilerde Nixon’la aynı zihniyette olanlar kazanacak.

Film bize gazeteciliğin ne olduğunu değil nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Kimsenin çok bağımsız, çok masum olmadığını görüyoruz. İlişkiler ağıyla yönetilen bir gazetede tarafsız olmak çok da kolay değil aslında. Üst düzey yönetim, editörler, haberciler bir dönem başkanlarla, bakanlarla ilişkileri iyi tutmuşlar. Mesafesizlikten doğan bu yakınlaşmalar yüzünden tarafsızlıklarını koruyamazken, aynı samimi ilişkiler bağımsız gazeteci kimliklerinin önüne geçmiş. Örneğin zamanında Kennedy ile sıkı fıkı olan Ben, Kay’in McNamara’nın karşısındaki dik duruşunu, yaşıyor olsaydı Kennedy’e karşı sergileyebilir miydi bilinmez ama görevi halkı bilinçlendirmek olan gazetenin görevi dikkat çekici haber toplamak ve yapmak ve bunun için de özgür basın ilkelerine bağlı kalmaktır kesinkes. Hükümetlerin eteğine değil. Davanın sağduyulu ve adil yargıcının sayesinde ABD Anayasası’nın birinci ek maddesinde yer alan basın özgürlüğü korunmuş.

Spotlight’la benzer temalar üzerinden ilerleyen The Post, Ursula K. Le Guin’i kaybettiğimiz şu günlerde özellikle Meryl Streep’in canlandırdığı ilham veren ve yüreklendiren Kay Graham karakteri üzerinden okunduğunda çok çok önemli bir film olmuştur. Abartısız, telaşsız, son anda çıkagelen, bu açıdan Oscar’larda çok daha fazla adaylığı hak eden, feminist bir alt metne sahip, Spielberg’in kadim görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin maharetli ellerine teslim, gazetecilik mesleğinde etiğin, tarafsızlığın ve insanların haber alma özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunun altını çizen bu senenin en özel filmidir benim için. Üniversitelerin gazetecilik bölümünde izlenmesi şart koşulur belki bir gün Başkanın Bütün Adamları ve Spotlight’la beraber.

C601A3D8-228E-4D21-96B0-880AA09A6B6B

C896BEB4-E065-4EA3-BC04-F4D06317128E

SUFFRAGETTE

 

suffragette-01_612x380

SUFFRAGETTE:

“Kral hazretlerinin hükumetine rağmen buradayım… Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. Yasaları çiğneyenler değil, yasaları yapanlar olmak istiyoruz… Kendi çapınızda hepiniz militan olun. Camları kırabilenler, kırsın. İleri gidip mülkiyetin kutsal putlarına saldırabilenler, saldırsın. Bu hükûmete meydan okumaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Oy hakkını kazanmak için hapse girmemiz gerekiyorsa, bırakın kırılan, kadınların bedeni değil, hükûmetin camları olsun… Britanya’daki tüm kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa, asi olmayı yeğlerim.”  Korkusuz Emmeline Pankhurst

Göçebe kadın ilerler. Özgürlükler ülkesini arar. “Oraya nasıl ulaşacağım?” diye sorar. Mantığı cevap verir: “Yalnızca ama yalnızca tek bir yol var. İşçilik sahilinden iner, acının sularından geçersin. Başka yolu yok.” Kadın geçmişte tutunduklarını bırakarak feryat eder: “Kimselerin ulaşamadığı bu uzak ülkeye ne diye varayım? Yalnızım, yapayalnızım.”  DREAMS, OLIVE SCHREINER

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”  Maud Watts

“Her evdeyiz. İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi durduramazsınız.”  Maud Watts

Kimi film vardır, yönetmeninden ötürü merakla beklenir. Kimi film vardır, aktörlerinin rüzgarına kapılır potansiyel seyircisi. Bu biraz teenage işidir; hastalıklı, rahatsızlık verici bir şeyler vardır bu bekleyişte. Senenin iyilerinin nereden çıkacağı belli olmaz ama sizin de sabrınızın bir sınırı vardır. Sundance’ın bağımsızları bağımlılık yaratmaktan uzaktır. Avrupa filmleri arasında yeni bir şey yoktur. Gay çiftler, Naziler,  Uzayda koloni kuranlar, mültecilik, çaresizlik, işsizlik; milyon kere izlemişsinizdir, milyon kere de aynı temalar işlenmiştir. Çaresiz ama gururlu izleyiciyseniz, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Blockbuster’lara burun kıvırırsınız, dizilere sığınırsınız. Filmin aktörlerini nazlı Amerikan bayrağının altında gördüğünüz anda burnunuza milliyetçi kokular gelir, çünkü sanat bayraktan, topraktan, hükumetlerden bağımsız olması gereken bir şeydir. -Polonya asıllı bir yönetmen vardı gerçi Fransa bayrağının renklerinden seri halde film çeken, e ama o başkadır haliyle- Hollywood dediğin nedir ki? Alt tarafı endüstridir kimselerin bir parçası olmak istemediği, ben olsam ben de içerisinde Inarritu’nun film çektiği devasa bir endüstrinin parçası olmak istemem. Haksız mıyım, aptal mı? Sanırım aptal. Bu arada aç kaldınız. Mideniz değil, beyniniz aç, ruhunuz aç. Filmlerdeki ölümler çok kahramanca değil, dolayısıyla gözyaşlarınızı kendinize saklıyorsunuz ya da aşırı kahraman karakterler tuhaf kahramanlık destanları yaratarak kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlar, gözyaşlarınız da buharlaşmaya fırsat bulamıyorlar haliyle. Arayışa devam benim akıllı izleyicim. Kusurları olan ama önemli bir çift sözü olan bir film arıyorsanız ve nereden geldiği önemli değil diyorsanız, şimdi Suffragette’in tam zamanı derim size sadece. İyiniyetli işlerin her zaman başarılı olduğuna inanmışımdır. Bu film de yola iyiniyetle çıkanların ortaya çıkardığı bir çalışma. Yönetmen koltuğunda Sarah Gavron, senarist olaraksa çok daha tanıdık bir isim var, birbirinden çok farklı işlere imzasını atmış ve benim de sıkı sıkı takip ettiğim ve ismini bildiğim nadir senaristlerden: “Abi Morgan”. Tatlı yüzlü Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne-Marie Duff, ilk kez müşerref olduğum David Lloyd George rolünde Adrian Schiller ve Meryl Streep benim için filmin öne çıkan isimleri oldular. Meryl Streep’in filmde çok kısa bir rolde göründüğü doğrudur. Ama yazımın girişinde kullandığım sözlerle, korkusuzca balkon konuşması yaparkenki gücü ve sadece iki cümle sarf ettiği Maud’un yeşermiş fikirlerini o kısacık anda güçlendiriveren de odur. Hangi devrim, hangi dava olursa olsun “Asla teslim olma! Asla mücadeleden vazgeçme!” bu sihirli iki cümle ne kadar sıkıntıda olursanız olun, sizi kurtaracaktır pes etmişken, ayağa kaldırıp yürütecektir takıldığınız taşların büyüklüğüne rağmen. Ve Meryl Streep’in gölgesi yeterdir. Tüm başrollerinden daha bir başkadır bu filmde benim gözümde. Çok beğendim kendisini “Korkusuz Emmeline Pankhurst” rolünde.

images-138

images-106

images-77

images-103

Gelelim filmimize. Kurgu ve gerçek karakterlerin bir arada olduğu bir film var karşımızda. Bir kurgu karakter olan Maud Watts rolünde, doğuştan gelen hitabet yeteneği tesadüf sonucu keşfedilen, çamaşırhanede çalışmış bir annenin gene çamaşırhane yazgılı kızı rolünde, evli, bir oğul ve bir pısırık koca sahibi Carey Mulligan var. 1921 Londra’sının Glass House Çamaşırhanesinde kendi gibi çamaşırhane yazgılı işçi sınıfından olma ve doğma kadınlar ve erkeklerle günlerini geçiriyor bıkkınlıkla. Ta ki bir gün etrafında onun gibi boyun eğmekten bıkmış ama ne yapacağını bilen kadınların varlığını keşfedene ve iş arkadaşı Violet Miller’ın yerine Lloyd George’un karşısında kadınların oy hakkını savunmak için ifade verene dek. Dört yaşında annesi ölen, babasını hiç bilmeyen, yedi yaşına kadar yarı zamanlı, on dört yaşına kadar tam zamanlı olarak aynı çamaşırhanede çalışmış, on yedisinde baş temizleyici, yirmisinde işçi başı olup şimdi yirmi dört yaşında olan Maud’un özgeçmişi Lloyd George’u da sarsıyor. Hayattan bıkkınlığını ve aynı bıkkınlık karşısındaki çaresizliğini, bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı diyerek ifade ediyor en yalın haliyle. Kadınlara kısa bir yaşam biçen çamaşırcılık ve bıraktığı arazlar kısaca ağrı, öksürük, çarpılan parmaklar, bacaklarda görülen irinli yaralar, yanıklar ve baş ağrıları ve tüm bunlara rağmen erkeklerin üçte biri fazla mesai yapmalarına rağmen haftalık on üç şilinlik kazançları, erkekler on dokuz şilin alıp, daha az yıpranırken bu kadınların kaderi olarak gösteriliyor. Maud’un kocası zamanında patronu tarafından cinsel tacize uğrayan karısını korumaktan acizken, karısının ön ayak olduğu şeylerden rahatsızlık duyarak, onu eve almamakla, tek adam olarak çocukları üzerinde karar verip sonra da kanunlar böyle diyerek adil olmayan yasalara sığınarak cezalandırıyor. Tek oğlunu evlatlık veriyor, daha iyi bakılır diye. Bir baba daha ne kadar aciz ve sersem olabilir ki bu dünyada? Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Edith Ellyn insan gelecek nesle önem vermelidir derken, bir küçük oğlu için bile savaşacak nefesi yok kocasının. Yalnızca karısını kolladığını sanan eş oy haklarını aldıklarında karısına ne yapacağını soruyor. Maud senin yaptığını yapacağım diyor. Yani kocasının yaptığı gibi bu sefer o  kocasının çalışarak kazandığı yevmiyesini alacak elinden. Sorumsuzca hareket edebilecek, kendi çocuğunun sorumluluğunu almaktan kaçabilecek pekala. Erkek ve tacizkar patronu gibi küçük yaştaki oğlanları taciz edebilecek kızıl bıyıkları olmasa da. Bol bol içebilecek ve evdeki çamaşırları kocasına yıkatabilecek bundan sonra. Bir koca nasıl korkmaz bu olasılıklardan.

images-157

images-89

images-82

images-136

images-158

images-178

Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara, nüfusunun hepsi erkeklerce temsil edilen parlamentodan yasayı değiştirmek suretiyle oy hakkı kullanımını zoraki kılacak olan izin çıkmıyor bir türlü. Neden olarak da kadınların sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip olmadıkları gösteriliyor. Kadınlara oy kullanma hakkını vermek demek, sosyal yapıyı bozmak demek. Zaten onları layıkıyla temsil edebilen babaları, ağabeyleri ve kocaları var… Ve erkekler bilmişler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğünü. Kadınlara oy hakkı verdikten sonra bunun dönüşünün olamayacağını. Kadınların daha çok isteyeceklerini, parlamento üyesi, bakan, hakim olmak isteyeceklerini bilip, onlardaki gücü görmüşler. Bu film o kadınların oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’in yanında yer almasının ve mücadeleye katılışlarının öyküsünü anlatıyor. Mücadeleden, devrimden geçmişteki yaşantılarına yabancılaşan kadınlar oy haklarını kelimelerle değil, eylemlerle kazanacaklarının farkına varıyorlar. Yıllarca görmezden gelinmenin, alay edilmenin ve delice yıpranışlarının acısını çıkartıyorlar. Kölelikten bıkmış, asi olmayı kabullenen cesur kadınlar teslim olmak yok diye haykırıyorlar. Fondaysa çamaşırlarla bezeli arka sokakları var Londra’nın. Tıpkı fakir İtalyan mahalleleri gibi. Ve İngiltere’nin ve tüm Avrupa’nın savaşla imtihanı var daha önlerinde. Yüksek yüksek iplere gerilmiş kasvetli ama günümüzle ve bizim ülkemizle karşılaştırıldığında hiç bozulmamış dokusu ve mimarisiyle doğal plato Londra sokakları. Aradan geçen bir yüzyıl tarihi dokuyu hiç bozmamış. İnsan ister istemez kıyaslamaya gidiyor, Ahh İstanbul…

images-115

Maud ve diğer kadınlar defalarca tutuklanıyorlar, hapse giriyorlar. Siyasi suçlular olarak açlık grevi yapıyorlar. Hükumet yetkilileri her ne kadar polisleri maşa gibi üstlerine coplatmak için sürse de, aslında ödleri patlıyor elleri kana bulanacak diye. Aralarından bir şehit çıkarmalarından, Pankhurst’ün de bunu aleyhlerine kullanıp daha beter isyan çıkartacağından eminler çünkü. Hayatı boyunca hapse girip çıkma rekoru kırıyor Pankhurst. Ödleri kopuyor küçücük bir kadından ve onun gücünden. Polis baskın düzenliyor konuşma yapacağı yerleri öğrenir öğrenmez. Diğer kadınlar yüzlerinde peçe, onun kılığına girip Pankhurst’ü koruyorlar. Bu yüzden hapishane yetkilileri, açlık grevi yapan mahkum süfrajetleri zoraki bir işkence gibi ağızlarından besliyorlar. Kral’ın da bulunacağı at yarışında bir eylem gerçekleştireceklerinden eminler ama mani olamıyorlar. Korktukları başlarına geliyor. Emily Wilding Davison kendisini Kral Beşinci George’un, izleyicilerin ve basın mensuplarının önünde hızla koşan atların önüne atıyor, ağır yaralanıyor, iki gün sonra da hayata gözlerini yumuyor. Çantasında bulunan dönüş bileti ve yakın zamanlarda gerçekleştireceği Fransa seyahati ölümünün bir intihar mı yoksa eylemlerine dikkat çekme çabasının beklenmeyen sonucu olarak mı gerçekleştiğini anlaşılmaz kılıyor. Ama tam 6000 kadın geliyor cenazesine. Tüm dünyada kadın hakları mücadelesine olan ilgi artıyor. Bu esnada da binden fazla Britanyalı kadın hapse giriyor. 1918 yılında otuz yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanınıyor. 1925 yılında bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebiliyor sadece. Britanyalı kadınların oy hakkını kazanmaları ise araya giren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ancak 1928 yılında gerçekleşiyor. Kadınlar yıllarca mücadele ediyorlar “Üzerinde Güneş Batmayan Ülkede”. Filmin sonunda, ülke ülke, kadınların seçme ve seçilme haklarının hangi yıllarda tanınmış olduğunu gösteriyor film. 1934 yılında Türkiye diyor. Biz bu hakkı hiç mücadele etmeden, hiç ölmeden almışız, bize verilmiş sadece. Atatürk bunu da düşünebilmiş, giderayak. Suudi Arabistan’sa hala versem mi vermesem mi diye bakarken en sonunda bu sene içerisinde kadınlara oy hakkı tanımıştır. Yazık. Çok yazık. Bu kadınlar bu kadar çekmişken, kendilerini feda etmişken.

images-197

article-2606928-1D29B51100000578-544_634x385

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler şunlardır:

1893: Yeni Zelanda
1902: Avustralya
1913: Norveç
1917: Rusya
1918: Avusturya
Almanya
Polonya
1920: ABD
1932: Brezilya
1934: Türkiye
1944: Fransa
1945: İtalya
1949: Çin
Hindistan
1953: Meksika
1971: İsviçre
1974: Ürdün
1976: Nijerya
2003: Katar
2015: Suudi Arabistan, nihayet, o da reformcu kralları sayesinde.

downloadfile-2

law-makers

images-87

images-167

images-114

images-94

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: