THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

28781800-67ca-4201-ac8b-1c0d28e3526a

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

“Sevginin de bir sınırı olmalı.” Sarah Churchill

“-Toprak leş gibi kokuyor.
  -Sokaklara sıçıyorlar da ondan. Bunu da politik eleştiri olarak adlandırıyorlar.”

“Güçsüz insanlara karşı zaafım var.” Sarah Churchill

“Konumum pek onurlu olmasa da, ben onurlu bir insanım.” Abigail

“Bir adamın onuru onun çıldırmasını sağlayan tek şeydir.”

“Babanı korumak için rahmini feda etmedin mi?” Sarah Churchill

GİRİŞ :

Bir kez daha Yorgos Lanthimos sinemasıyla karşı karşıyayız. Ne yapacağı belli olmayan bir yönetmendir kendileri. Bizi şaşırtmak için kostümlü dramaya bulaştığını düşünmekteyim. Ne yalan söyleyeyim onun distopik dünyalarına alışmışken 18. yüzyıl İngiltere’si de nereden çıktı demiştim projeyi ilk duyduğumda. Ama yapmış yapacağını, olmuş da. Dogtooth’u izlerken ve izledikten sonra Avrupa’nın ikiletmeden bağrına basabileceği, biraz Michael Haneke, daha çok Lars Von Trier ayarında bir yönetmen çıkageldi demiştim. Hala daha aynı fikirdeyim. O da bir şekilde Avrupa’lı otoriteleri avucunun içine almayı başardı ve bu başarısını sürdürebildi. İstikrarlı ve hırslı çıktı. Filmlerinde çok ulustan aktörlerin(şirket demiyorum, dikkatinizi çekerim) rol aldığı, evrensel temaların soğukkanlılıkla alt üst edildiği, hem cüretkar hem de zamandan ve bulunduğu ortamdan ayrı bir yere taşınmış gibi duran bir grup insanın tuhaf ilişkilerini gözler önüne seren Lanthimos, Gaspar Noe kadar çılgın olmasa da, yenilikçi ve iyi bir yönetmen olduğunu çoktan ispat etti. İstediği takdirde çok çok iyi bir yazar olabileceğini düşündüğüm işitsel yanı da güçlü bir adamın sinemasını merakla takip ediyorum ben de ister istemez. Cannes’daki başarısıyla Amerikan film endüstrisinde de kendine yer edinebilmiş, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı bir yönetmen oldu kısa zamanda. Dogtooth’un vizyon tarihi olan 2009’dan bu yana geçen dokuz yıllık zaman zarfında boş durmadığı da anlaşılıyor filmografisine bakıldığında. Neden izliyorum ben şimdi bunu diyerek pişmanlık duyduğum sahnesine rastlamadığım filmlerinde çok ciddi kumar oynadığını düşünmüşümdür her zaman. Son filmi The Favourite ile bu hal misliyle artmışken, görüyoruz ki çıtasını da bir hayli yükseltmiş yönetmen. Başrolündeki üç kadın oyuncusuna sırtını yaslayan kostümlü bir dramaya el atıyor bu defa. Dahası başrol oyuncularından ikisi Oscar ödüllü. Daha önce Lobster’da da beraber çalıştığı Olivia Colman ve Rachel Weisz’a, Emma Stone eşlik ediyor bu defasında. İşaretlere göre Oscar alması muhtemel olan Colman’ın oyunculuğunun dışında, beni ondan da çok etkileyen isim Emma Stone oldu. 18. yüzyıl başlarının İngiltere’sinde yaşamış olan Kraliçe Anne ile onu ülke idaresinde parmağında oynatan Lady Sarah’nın arasına girmek suretiyle bozan, hizmetçilikten yükselerek Kraliçe’nin yeni gözdesi olan Abigail rolünde bir alemdi doğrusu. Sokaklarda frengili askerlere g.t.m.(noktaların üzerine ve yerine sırasıyla ö, ü ve ü harflerini koymanız tavsiye olunur) satmak istemiyorum derkenki ciddiyeti, kocasıyla geçirdiği ilk düğün gecesi, fuck fuck fuck diye arşınladığı saray koridorlarındaki hali, Anne ve Sarah’yı yakaladığında yaşadığı şok, filmin ilk dakikalarında daha at arabasında gördüklerine olan tepkisiyle bizim Kezban olarak nitelendireceğimiz tatlı ve temiz yüzlü Abigail yukarıda bahsi geçen duruma karşılık, önlem olarak çevirdiği entrikalar sonucunda geldiği noktada neler hissettiğini filmin son sahnesiyle pek güzel özetleyiverdi. Dilerseniz bu muzip ve sıradışı filmi izlemiş kadar olalım, tabii henüz izlememişseniz eğer.

19173d23-b731-4ccc-96c6-74d516c0108c

aca87a69-3be2-4c89-a42b-f974acd4bb04

KRALİÇE ANNE, KUZEN SARAH VE KUZEN ABIGAIL :

İngiltere için Fransa ile savaş kapıdadır. Yıllardan pardon yollardan çok pardon yüzyıllardan 18. yüzyılın başlarıdır. Kraliçe Anne tahttadır. Yeterli özgüveni, entelektüel birikimi ve olaylara hakimiyeti mevcut değilken, bir yandan kendisini elde olmayan sebeplerden ötürü tahtta bulmuş izlenimi yaratmakta, başta gut olmak üzere kronik hastalıklarından muzdarip, sağlıksız ve mutsuz bir kadın olarak on yedi tavşanıyla beraber sarayında yaşamaktadır. Hikayesiyse acıklıdır. On yedi yılda on yedi kez hamile kalmış, bebeklerinden sadece beş tanesi canlı doğmuş, bu beş tanesinden de tek oğlunun bebekliğini görebilmiştir ancak ve onu da kaybeder tıpkı diğerleri gibi. Böylelikle de kronikleşmiş olan çocuk sahibi olma isteği defterini kapatır. O on yedi tavşan, o on yedi çocuktur işte Kraliçe’nin gözünde. Kırk dokuz yaşında hayata gözlerini yumar. Aynı zamanda bir İskoç hanedanı olan Stuart’ların son temsilcisi Anne’in ölümüyle saltanat Alman asıllı yeni hanedana geçer. Döneminde Cebelitarık ele geçirilir, İngiltere donanması bir hayli güçlenir, denizaşırı imparatorluğun temelleri bu dönemde atılır.

7e1d85d3-a058-45fa-aa48-703cc16926ce

Kendisini sadece bir kez yan atta yatağını ve devlet politikalarıyla ilgili kararlarını paylaştığı Lady Sarah ile birlikte ata binmiş giderken görürüz. Bunun dışında kapalı kapılar ardında sağlıksız sağlıksız yaşar Büyük Britanya Kraliçesi. Kendine rahatlıkla şişko ve çirkin diyebilmektedir. Biraz da öyledir. İlerleyen hastalığının neden olduğu aksayan bacağı, zamanla görme kabiliyetini yitiren gözleri ve dizginleyemediği iştahı yüzünden yiyip yiyip kustuklarının dışında, kusamadan içine attıkları vardır biriktirmek maksadıyla. Öfkesine hakim olmakta güçlük çeken, tutkulu ama tutarsız ve kolaylıkla zıvanadan çıkabilen Kraliçe Anne kompozisyonunda Olivia Colman çok başarılıydı. Ben de elimde olmayan sebeplerden ötürü Judi Dench’in Shakespeare in Love’daki sekiz dakikalık performansıyla kazandığı en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü hatırladım onun sayesinde. Buradaysa Colman başrolde olduğundan, çok daha uzun dakikalar var kendisiyle geçireceğimiz. Azametli bir kraliçeyi oynamak her oyuncunun hayali olsa gerek bir yandan.

c596a3d6-0872-466b-8c52-cedc3de30b84

Filmin ikinci adamı değil de ikinci kadını rolünde Marlborough dükü Tory’nin karısı Sarah Churchill’i canlandıran isim Rachel Weisz oluyor. Yönetmenle Lobster’dan sonra ikinci biraraya gelişleri bu filmle gerçekleşmiş. Kraliçeyle aralarındaki ilişkiden kaynaklı mesafesizlik sebebiyle yüzüne istediğini söyleyebilme lüksüne sahip. Porsuğa benzemişsin bile diyebiliyor makyajını beğenmediğinde. Zarafeti ve entelektüel birikimiyle dışişlerini ve içişlerini hallediyor istediği gibi. Kovulduğu zamanlar oluyor ya da bizzat kraliçenin kendisi tarafından tokat yediği zamanlar da, fakat çocukluk arkadaşı olmalarının getirdiği ortak geçmişe sahip olmanın verdiği bağlılık Kraliçe’yi Sarah’ya bağlıyor  tüm bunlara rağmen. Ayrı düştükleri zamanlarda Sarah’nın adını sayıklıyor Kraliçe, o meşhur aşk mektuplarının bir tarafı oluyor böyle zamanlarda. Onsuz bir hiç olduğunu çünkü pek çok şeye aklının ermediğini, verdiği kararlar sayesinde Sarah’nın onu kurtardığını sayıklıyor en çok da. Sarah ise kocasına rağmen Kraliçe ile yaşadığı ilişkide en az kocası kadar pervasız. Zehirlendiğinde ve gözlerini bir genelevde açmış olduğunda bile ilk sorduğu soru krallıkta işlerin nasıl gittiği oluyor. Hırslı, zarif ve güzel, kendinden emin, diplomatik ve gözükara bir kişilik olarak tasvir edilen Sarah, tüm bu saray entrikalarına hiç bulaşmadan, kocasıyla sakin bir hayatı tercih edebilecekken, muktedir olmak tutkusuyla tarafını belli ederek, tarihe yön veren bir karakter olarak kalıyor belleklerde. İktidar hırsı en çok onun karakterinde vücut buluyor.

8ACD7609-DA1F-4E36-B2EA-95C2B5CF1554.gif

497059d8-755e-4a31-b6cf-b3e695a7e2cc

Emma Stone’un canlandırdığı Abigail Hill’in arkasından saray dedikoducusu erkekler tarafından kraliçenin yeni fahişesi olarak fısıldansa da, bedenini satmamak için uğraş veriyor aslına bakılırsa. Gelecek korkusu var çünkü, tekrar eski hayatına dönmek istemiyor. Ondaki hırsın çok daha geçerli nedenleri var bu yüzden. Hizmetçi olduğu yüzüne vurulsa da, ne yapıp edip yükseldiği sarayın sınırları içinde yaptığı evlilikle Barones unvanı kazanıyor. “Barones Masham” oluyor bundan sonra. Kuzeni olan Sarah sayesinde, bir elinde tavsiye akraba mektubu ile düşmüş gelmişti halbuki saray kapılarına. Babası onu on beş yaşındayken bir kart oyununda kaybetmiş ve sonra da bahsi geçen Alman’a satıvermiş anlattığı kadarıyla. Bakıyor ki saray adamları da nezaketmiş gibi duran tehditlerle onu kullanmaya çalışıyorlar, erkeklerden fayda yok diyerek kuzenini çiğnemek pahasına kraliçenin yeni gözdesi olmanın gayreti içine giriyor. İlk geldiğinde mutfakta çalışıyor bu iyi eğitimli genç kız. Latince ve Fransızca biliyor. Bu haliyle de oldukça sıradışı bir hizmetçi. Güzelliğiyle çalışanların kıskançlıklarına maruz kalıyor hemen. Huyuna gittiği kraliçeyi de tatlılık ve uysallıkla baştan çıkartıyor. Atış talimi yaptıkları esnada, Sarah kuzenine seni bir katile dönüştüreceğiz derken, kendisini zehirleyeceğini hiç düşünmemiş olsa da, memleket işleri yüzünden saraydan uzak kalışını fırsat bilen Abigail, Kraliçe ile yakınlaşıyor ilk fırsatta. Karakter olarak üzerinde en derinlemesine durulan kişi de Abigail oluyor. Kendi kendine konuşurken ahlakının sınırlarını zorlaması gerektiğini, hayatının sonunda çıkabileceğini düşündüğü bir labirente benzediğini ve de sapabileceği bir köşenin mutlak var olduğunu düşünüyor ki bu da onun iyimser olduğunu düşündürtüyor. Fakat o da yozlaşıyor sonunda. Tuhaf eğlence anlayışı var saray sakinlerinin ve soyluların. Ördek yarışları yapılıyor antika mobilyaların arasında ya da bir adamı çırılçıplak soyup hedef tahtası haline getiriyorlar. Adam çaresizliğinden utanmak yerine kahkahalarla karşılık veriyor onlara. Filmin sonunda saraydaki yerini sağlamlaştırıp Kraliçe’nin gözdesi olmaya devem eden ve artık Barones Masham olan Abigail, kocasıyla aynı masayı paylaşıp içerken, başka adamların kucağına oturmaktan çekinmiyor aynı masada oturan kocasını hiçe sayarak.

Bir hizmetçi kızın yükselişinden çok, onurunu ayaklar altına alarak ne kadar yozlaşabildiğini, bir yandan kraliçe onun saçlarına yapışmışken ağrıyan bacaklarını ovmak zorunda olduğu sahnede iliklerimize kadar hissediyoruz. Ne yaparsa yapsın o hala bir hizmetçi aslında. Geldiği noktada verdiği ödünler karşılığında dönüştüğü şeyden hoşlanmadığını hissediyoruz bu son sahnede. Kazanan yok, mutluluk da. Kimse mutlu değil. Ne Anne ne de Abigail. İkisinin görüntülerinin üzerinden tavşanlar geçiyor jenerikten hemen önce. Burada bir nokta koyuyorum ve Lanthimos oradaydı diyorum. Bir de bunun feminist bir film olmadığını, yönetmen ya da senaristlerinin de bu tip bir kaygı taşımadıklarını filmin hal ve gidişatından anladığımı belirtmek istiyorum. İçinde öpüşen iki kadın gördüğünde bunun altından illaki de politik bir söylem çıkacağını hayal ededurun, filmde sadece ve sadece hayatta kalmaya, kendini kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya çalışan ve bunun bilinciyle yaşayan kadınlar var özet olarak. Kulaklarını tıkamış, rüzgarın yönünü belirlemeye çalışan ona göre de dümeni kıran, ne yapacaklarını çok iyi bildikleri halde, bu hareketlerinin sonuçlarının onlara ne getireceğini ya da onlardan ne götüreceğini bilmeyen kadınlar var. Senenin gözdelerindendi “Sarayın Gözdesi”, kısaca tavsiye ederim. Aklına estiği gibi film çekebilme özgürlüğüne sahip, mesaj kaygısız, Avrupalı bir yönetmenin dehasına şahit olduk bir kez daha, son olmamak kaydıyla.

160851b3-a5ed-4cdf-bad1-db7a048cee1a

 

I’M NOT A WITCH : BEN CADI DEĞİLİM

02C6A242-28C8-41ED-840E-C741E551665B

I’M NOT A WITCH : BEN CADI DEĞİLİM

“Öldüğüm zaman öldüreceğim seni. Ruhum uyandığında bütün aileni öldüreceğim.” Yaşlı bir Cadı

“-O sıradan değil. Bir cadı o. Bir cadının mutlu olması söz konusu değildir.
-Ya o sadece küçücük bir kız çocuğu ise?”

GİRİŞ :

İki kız arkadaşın arasında geçen şu anlamsız diyaloğa şahit olacaksınız sayılı dakikalar sonra. Benden söylemesi, yol yakınken dönmek sizin tercihiniz, tercih yapmaktan aciz misiniz? O halde kaderiniz. Yani tek seçeneğiniz. Aşağıdaki konuşmayı yapmakta olan iki hanım kızımızdan bir tanesi az sosyeti(seviyorum kelimelerle oynamayı), macerayı “fikren” seven icraata gelince ne edeceğini bilmeyen ama hep dillendiren, hayatta kaybolduğunu hayatta kabul etmeyen, ne aradığını da bilmeyen, elbette bekar, bir o kadar kindar bir bayan iken, diğeri daha oturaklı görünüp, göründüğünden daha yargılayıcı olabilen ama eleştiriye gelemeyen bu iki kadının yaşları otuz artı, vücut ölçüleri orantılı, arkadaşlıklarının geçmişi göz önüne alındığında tutarlı ve istikrarlı bir tablo çizmektedirler. İşte filmi izlemiş olan bu hanım kızlarımızın film ertesi “meşum” diyalogları :

-Afrika’ya gideceğim.
-Ne şekilde?
-Turla.
-Hımm. Neden Afrika peki?
-Çok izledim sağda solda. Masai Mara, yerli kabileler, siyah bedenler, çitalar filan.
-Siyah beden ve çita ha?
-Özkalitemi dışa vuracağım, başarılı fotoğraflara imza atacağım, kendimi ispatlayacağım bir tatil pardon tur pardon bir iç yolculuk olacağını hissediyorum şimdiden. Bol bol da yerli insan fotoğrafı çekmek istiyorum. Zimbabve, Zambiya, Kenya, Uganda, Tanzanya en çok merak ettiklerim. Oradan da ver elini Madagaskar.
-Tüm bunlara tur var mıymış peki?
-Bulunur elbet.
-Ben kapitalistim. İşçi Bayramı’nda Küba’ya gideceğim.
-Küba kapitalist bir ülke değil ki! Sosyalist Cumhuriyet.
-Olsun. Gider sosyalist görürüm ben de.
-Burada da onlardan var ki.
-Buradakiler çok mutlu görünmüyorlar ama.
-İyi ama bunun için Küba’ya gidilmez ki. Hem sosyalist cumhuriyetçi bir yapısı olan bir devlet diye halkı da tüm kalbiyle bunu yaşıyor denemz ki.
-Tamam işte ben de onu gözlemlemeye giderim. Anlamıyor musun gitmek istiyorum ve de bahaneler üretiyorum. Bir kapitalist olarak gideceğim Küba’da yaşayan mutlu insanları gözlemleyeceğim. Nokta.
-Bir şey diyeyim mi? Bence sen kapitalist değilsin.
-Ben neymişim peki?
-Elitistsin.
-Elit kulağa çok hoş geliyor doğrusu. Olabilirim bu anlamda.
-Kulağına hoş geldiği için mi?
-Aynı zamanda insana kendini klas hissettirdiği için ve de zengin bir aileden geldiğim için.
-… Ne düşünüyorum sürekli biliyor musun? Biz galiba yeterince derin düşünemiyoruz.
-Kendi adına konuşursan sevinirim. Her konuda.
-Öyle olsun. Ben yani yeterli duygusal yoğunluğa sahip değilim mesela. Çabalıyorum ama olmuyor. Bir yerden sonra sığlaşıyorum ama herhangi bir yere de sığamıyorum. Bir an geliyor kendim kendimden hoşlanmaz oluyor mesela. Kendi kendimi irkilten bir yanım var ve insanlar bunu görüyorlar. Bu yüzden de ister istemez insanlarla arama mesafe koymak zorunda kalıyorum. Geldiğim o noktadan sonra ayağımın altındaki çakal pardon çakıl taşları yüzünden kayarak düşüyorum aşağıya. İşin enteresan yanı düşerken hiçbir şey hissetmiyorum. Sonra kendimi yerde buluyorum. Yara bere olmuş yüzüm gözüm vücudum. Morarmış her yerim. Kendime kızıyorum sadece. Sonra fikrim değişiyor ve onları kabahatli görüyorum. Onlar suçlu, onlar kötü, onlar pislik.
-Bu düşünceler ne kadardır var sende?
-Kendimi bildim bileli. Hep aynı şeyler oluyor. O yüzden Afrika’ya gideceğim. Orada bu düşüncelerden sıyrılacağımı düşünüyorum. Eminim bundan.
-Siyah bedenler ve çitalar…
-Evet. Siyah bedenler ve çitalar.
-Bafta’da da ödül almış “Ben Cadı Değilim”.
-Evet en çok da adını beğendim. “Ben Cadı Değilim”.
-Aynen.
-Ben cadıyım.
-Hadi ordan! Gerçi bazen ben de…neyse.
-O anlamda demiyorum. Cadı halleri var bende. Yıkıcı bir tarafım var. İksirden, büyüden anlamam ama bu uyumsuzluk hallerini başka türlü açıklayamıyorum.
-Her uyumsuz cadı olacak diye bir şey yok ki.
-Her uyumlu da insan olacak diye bir şey yok ki.
-…

5A3529FD-8505-42A1-ADA9-9FF5E04468C9

 

BEN RUNGANO NYONI :

Film biçare siyahi bir kızın sesli sessiz haykırışlarıyla geçiyor “Ben Cadı Değilim” diye diye. Sonunda bir cadı olmadığına inandırabiliyor mu peki etrafındakileri? Nasıl bir son bekliyor peki izleyicileri? Dünyanın yükünü uzuun zamandır omuzlarında taşıyormuş gibi görünen kederli yüzlü Shula bir parça huzur bulabiliyor mu doğduğu topraklarda? Zaman mekan baki kalsın, yediğiniz içtiğiniz sizde kalsın, bilgisizlikten doğan fırsatçılık değişir mi bir kıtadan bir kıtaya, bir ülkeden bir ülkeye, komşu köyden komşu köye, bir tenden bir tene? Bu filmi yapan o toprakların insanıysa nasıl bir kısım çıkabiliyorken aydınlığa, diğeri kalıyor kör karanlıkların ortasında? Ve tüm bunların cevabını verebiliyor mu yönetmen? Evet. İlk önce de kendi hayatıyla. Zambiya’nın başkenti Lusaka doğumlu yönetmen Rungano Nyoni, üniversitede öğrenci olan annesiyle beraber Cardiff’e taşınmış sekiz yaşındayken. Kendileri gibi birçok göçmen ailesinin yer aldığı Riverside’da annesi tekrar evlenmiş, bu defa beyaz bir İngilizle. Annesi, babası, erkek kardeşi ve kendisinin aynı odayı paylaştığı stüdyo tipi bir dairede yaşarken hissedemediği fakirliklerinin farkına büyüyünce varabilmiş ancak. Röportajında, farklı yerlerin farklı kuralları vardır diyor genç yönetmen. Örneğin Zambiya’da kendisinin hala daha evli olmaması ve bir çocuğunun olmamasıyla ilgili bir takıntılı bir hal varmış ve her gittiği yerde aksan problemi yaşamış. Aktrist olmak isterken, kamera arkasının kendisine daha yakın olduğunu düşünmeye başlayan Nyoni çektiği kısa filmlerle adından söz ettirmeyi başarmış. Son ama ilk uzun metraj filmini izleyenlerden beklentisiyse gülerken, yaşanan trajediyi de hissetmeleri imiş. Nitekim hissediyorsunuz da bu satirik filmde. Pek çok anlarda ve en çok da Lars Von Trier’nin “Dalgaları Aşmak” filminin sonunda çalan çanların bir benzeri olan ve bir süredir beklenen yağmurun en nihayet bardaktan boşanırcasına yağdığı anlarda en çok da. Büyülü gerçekçilik dalgalanıyor sanki rüzgarda uçuşan beyaz kurdelelerin yerine. Bir ilk film içinse bundan iyisi Şam’da kayısı olur olsa olsa. Ve de 1000 çocuk arasından Shula rolü için seçilen Maggie Mulubwa’nın kederli ve içli yüzü damgasını vuruyor içinde olduğu her kareye.

5DC1211C-C898-44E7-8461-A1B058C39076

89F73C2E-47DF-469E-927A-3A1CAF04D309

BEN CADI DEĞİLİM :

İçinde siyah ve beyaz turistlerin bulunduğu kırık dökük yolcu otobüsünden inen yolcular, hayvanat bahçesinde yer alan ve kendilerine ayrılmış yerlerde müşteri beklemekten sakinleşmiş hayvanlar ya da halllerde sergilen meyve sebzeler, bir benzetmem daha var ama Manukyan’a kadar gider… Her neyse konuyu fazla saptırmadan bu yaşlı, boyalı yüzlü ve bir örnek giydirilmiş, sırtlarında yer alan düzenekle metrelerce kurdeleyle belli bir mesafeye mahkum olmuş siyahi kadınların kendilerini turistlere sunuşlarına tanık oluyoruz filmin ilk dakikalarında. Aralarında beyaz bacaklı tombik beyaz bir kızın bulunduğu absürd kafilenin insanları, bir yandan bu manzaranın fotoğrafını çekerken, o kurdelelerin ne için olduğunu sorup öğreniyorlar merak içerisinde. Uçmalarını engelleyen kurdeleler sayesinde insan öldürmeye gidemeyecekleri söylenen cadılar bu sayede zararsızmışlar. Bundan böyleki varlık nedenleriyse turistlere toplu halde gösteri yapmakmış. Kahramanımız olan filmin başlarında bir ismi bile olmayan dokuz yaşındaki Shula, başının üzerinde su dolu bir kovayı taşırken takılıp düşen kadının arkasından kuyudan su çekerek tekrar doldurduğu kovayı binbir zahmetle taşıyarak kadının kapısının önüne bırakır çocuk aklıyla, sırf iyilik olsun diye. Kadınsa onun uğursuzluğuna inanmıştır bir kere. Onu polisin ve köy halkının önünde cadılıkla itham eder. Ona göre Shula’nın ilk geldiği günden beri köyde daha önce hiç yaşanmamış tuhaf şeyler yaşanmaktadır. Kızın ne bir akrabası ne de arkadaşı vardır. Artık kimseler o kuyudan su çekmez, içmez ve suyuyla yıkanmaz olmuştur. Bir yandan portakal soyan kadın polis, diğer yandan köylü bir tanığın rüyasında gördüğü safsatalarla kızı cadılıkla itham edişini dinleyip, bu boş ithamların sahibini karşısından kovalarken, kızın bir cadı olduğunu ne inkar ettiğini ne de kabul ettiğini anlatır telefonda hükümet yetkilisi olan Mr. Banda’ya. Bulduğu cadı doktoruyla kızın bir cadı olup olmadığını en ilkelinden yötemlerle test eder Mr. banda da. Komik yerli kıyafetleri içerisindeki güya cadı uzmanı ve doktoru olan adam önce donuna kadar soyunur sonra da beyaz bir boyayla ufak bir daire çizer yere. Elindeki beyaz tavuğu boğazından keser ve dairenin orta yerine koyar. Eğer tavuk o küçücük dairenin içinde ölürse cadı değildir. Boğazı kesilen kanatlı hayvan elbette ki can havliyle sağa sola sıçrayacaktır ve nihayetinde dairenin dışında ölür. Hükümet yetkilisi cadı ilan edeceği kızı kaptığı gibi köye gider. Kendisine yüz vermeyen prensesin huzurunda hükümetin bu köy için getirdiği büyük hizmeti anlatır önce: turuncu yeni bir kamyon. Ne çok seviyordur hükümet bu köyü! Sonra da yeni cadı kızı takdim eder. Şapkadan çıkan tavşan gibi köyün ileri gelenlerine sunulan Shula’nın ilk yaptığı şey var gücüyle kaçmak olur. Tabii bağlı bulunduğu kurdelesinin miktarı el verdiğince. Yaşlı cadıların arasına konan Shula’ya ismini veren de onu ileride koruyup kollayacak olan cadılardan biri olcaktır ve Shula da bundan böyle diğer cadılar gibi bir devlet cadısıdır. Shula bizim bildiğimiz memur olmuştur. O gün bir teste tabii tutulur cadılığı mı yoksa keçiliği mi seçeceği hususunda. Eğer keçi olmayı seçerse kurdelesini kesecektir, cadı olmayı seçerse de kurdelesini ellemeyecektir. İkinci seçeneği kabullenen Shula takdirle karşılanır. Yaşlı cadılar yaşı küçük olduğu için, onun tarlada çalışmasını protesto ederler. Okul yaşında olan kıza plastik bir huni verirler ki, yakınlardaki bir okuldan rüzgarın getirdiği sesleri dinleyebilsin. Bu şekilde okula gitmiş kadar olsun. Bütün gün ninesi yaşında kadınlarla bir arada bulunmak zorunda bırakılan Shula’dan, kurulan mahkemede hırsızın kim olduğuna dair öngörüde bulunması istenir. Ne yapacağını bilmeyen Shula yaşlı cadıların telefondaki tavsiyelerini dinler içi sıkıla sıkıla. Karşılarındakinin dokuz yaşında bir çocuk olduğunu görmeyen aptallar sürüsü karşısında Shula yaşadıklarıyla baş etmekte son derece güçlük çeker. Canlı yayın yapan bir televizyon programı için getirildiği stüdyoda gözyaşları içindedir. Hiç arkadaşı olmadığı gibi tam okula gittiğinde yine cadılık yeteneklerini kullansın ve kuraklığa çare bulsun diye kurdelesinden çekiştirile çekiştirile getirilir gerisin geriye. Bu yetmezmiş gibi ağzı açık, boyalı dev bir istiridyeyi andıran yerde turistlere teşhir edilir fotoğrafı çekilsin diye. Devlet, malını dilediğince kullanmaktadır ve tüm bunlar da yetmezmiş gibi halk onun uğursuz olduğunu düşünüp cadıyı öldürün diye slogan atar onu gördükleri her yerde. Bir tanesi akrabalarını yediğini düşünüp otobüste kıstırır onu. Bir taşlanmadığı kalmıştır. Kaçınılmaz sona doğru ilerleriz bu şekilde. En acıklı sahnesiydi belki de küçük kız’ın tıpkı cadı doktoru gibi dans ederek yağmur yağdırmaya çalıştığı sahne. Tıpkı kesilen bir tavuk gibi can çekişmektedir Shula. Cadılık, istenmemek, bir maymun gibi sergilenmek, yaşından büyük kararlar vermek zorunda olması ve her zaman kendinden büyük insanlarla birlikte oluşundan ötürü ona ağır gelen yükü daha fazla taşıyamaz hale gelir küçük kızı. Mutsuzluğunun nedenini keçi olmayı reddedişine bağlar küçük kız dili döndüğünce. Çünkü bir keçi özgürce gezebilir ve de canı isteyince yer. Shula ise mutsuzluktan ölür sonunda. Onu tek önemseyenlerse kendi gibi cadı olarak fişlenen yaşlı cadılardır. Tek onlar vardır arkasından ağlayan, cenazesini kaldıran.

“Bu son kutlama.
Herkes gelsin Shula için söyleyelim.
Bir doğum günü kutlaması,
Bir düğün günü kutlaması
Ama bu o kızın son kutlaması.” Yaşlı ve gözü yaşlı cadılar korosu

THELMA

7C260A3A-D642-4074-87A7-E6E92418F3FD

THELMA :

“Bilgi insanı diğerlerinden üstün kılmaz. Bilgi olmadan hayat nasıl meydana geldi?” Trond

“Tanrım kurtar beni bunlardan
Çıkar bu düşünceleri aklımdan.” Thelma

“Sorduğum soruları düşün, bırak düşünceler seni bulsun.” 

“Louder Than Bombs”un üzerinden iki sene geçmişken karşıma çıkan bir başka Joachim Trier filmi oluyor Norveç’li yönetmenin son filmi olan “Thelma”. Filmden taşan kuzey ışığı Ingmar Bergman’ın filmlerini akla getiriyor ister istemez. Yönetmen kah insan psikolojisi ve kişinin eylemlerinin gerekçelerini ortaya çıkarırken derinlerde yatanları ortaya çıkarmak, kah karakterin olası sapmalarını neden ve sonuçlarıyla irdeleyişiyle fark yaratıyor her defasında. İyi bir gözlemci de aynı zamanda. Bir küçük dipnotum var bu yazıyı okumakta olan Trier hayranlarına; kendisi kendine ayırdığımız film süresi boyunca filmin her şeyi olmayı sever, açık bıraktığı her kapıyı filmin sonlarına gelindiğinde tek tek kapatmasını bilir, karanlıkta bir şey bırakmaz, cevaplar basittir asıl karmaşık olansa ruhtur, pastadan ne çıktığını bildirir, her şey mantık çerçevesinde yerine oturur ve bunu sağlayan elin varlığını da her daim hissettirir seyircisine, tüm cevapların bir sorusu vardır ve tersine indirgemeci bir yöntemle cevaptan soruya ulaşırız nihayet ve bu bize hedefi ıskalamadığımız hissi verir. Bir elin parmaklarını oluşturmasına bir kalmış yönetmenin filmografisine bakıldığında, aynı soyismi taşıdığı Danimarka’lı yönetmen Lars Von Trier gibi kendine has sinemasını usul usul oluşturduğunu görürüz. Sessiz ve derinden gittiğinden çağdaşlarından ayrılır. Takip edilmesi şarttır. Kuzey sineması Nordisk cinai dizilerinden ve filmlerinden ibaret değildir çünkü. Konforun, soğuğun, bilincin, medeniyetin ve bolca Ikea mobilyanın orta yerinde, peki ama ruh diye çırpınan pek çok zeki insan vardır muhakkak ve onların sinemaya katkıları da pek mühimdir dünya sinema tarihine katkı sağlamış Kuzey’in her daim parlayan ışıklarına bakıldığında.

91EDD896-42DC-4ED7-9D51-AA095A9FAE3B

5A25F395-DF67-4675-ACD2-C29334AE08B4

Donmuş bir göl ya da akarsu üzerinde yürümekte olan bir avcı ve küçük kız görüntüsüyle açılıyor film. Balıklar yüzüyor hemen altlarında. Baba deyişinden onun bu küçük sevimli kızın babası olduğunu anlıyoruz. Karlarla kaplı ormanın içinde geyik avlamak için bulunan babası bir anda tüfeğini kızının başına doğrultuyor, fakat tetiği çekemiyor. Kırmızı Başlıklı Kız ve zalim Avcı’nın hikayesi ile başlıyor film. Bu küçük ipucundan yola çıkıyor ve yıllar sonrasına gidiyoruz. Küçük kızı büyümüş ve koleje başlamış olarak görüyoruz. Tek başına yaşadığı ufak dairesinde, annesi ve babası internetten ders programına kadar öğrenip onu takip ediyor, telefon açıyorlar hiç durmadan neler yapıp ettiğine dair. Kızın facebook’una eklediği herkesi büyük bir titizlikle inceliyorlar. Thelma ise büyüme sancıları çekiyor girdiği yeni ortamdaki arkadaş çevresine uyum sağlamaya çalışırken. Sağlık sorunları peşini bırakmıyor. Epileptik olduğu düşünülen bir nöbet geçiriyor kütüphanede arkadaşlarının önünde. Doktoru epilepsi teşhisi için erken olduğunu düşünüyor. Eski kayıtlarına bakmak için doktorunu araması gerektiğini söylediğinde, ailesinin bilmesini istemediğini söylüyor Thelma da. Babasının da hekim olduğunu öğreniyoruz sonradan. Bu film aynı zamanda bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi. Tür olarak “Coming of Age Movies” olarak adlandırılıyor ve hemcinsi Anja ile tanıştıktan sonra yaşadıkları, çektiği aşk acısı, kimi aptalca davranışları, bir yandan yaşadığı karabasanlar, düşle karışık gerçekler, baskıcı ailesinin kuşatması ve baskılanmış geçmiş yaşantısının uzantısının sonucu olan nöbetleriyle baş etmeye çalışarak büyüyor Thelma. Bu kaosun içinde yaşadığı aşk onu hem kurtarıyor, hem de kafasını karıştırıyor. Genç kızın kimi zaman alay konusu olan dindar Hıristiyanlığı da ailesinin katı tutumundan sirayet etmiş. Koskocaman bir haç kolyesi takıyor. Hiç içki içmiyor. Ta ki Anja ile karşılaşana dek. Günahlarından arınmak için duvarın önünde diz çöküp temiz bir kalp için dua ettiğinde en nihayet babasına ve Tanrı’ya olan kızgınlığını dile getirebiliyor yüksek sesle. Doğaüstü güçleri yüzünden ailesine ve kendine yaşattığı trajedi sayesinde cezalandırılışı onun kabahati değil çünkü. Sadece kendisi olmak, istediği gibi davranmak, istediğini sevmek için neden izni olmadığını sorguladığı bir yaşta, aslında kandırılıyor bir nevi. Tanrı’yı öğrendikten sonra bir şeyi kalmayacaktı, hani?

15A45304-1403-40EA-B23F-27A13D50B21B

1A1C4163-53CC-4104-84C1-8E0451FEA95F

Film boyunca Thelma’nın hep en yakınındaki erkekleri cezalandırdığını görüyoruz. Bilinçli yapmıyor belki ama verdiği ikinci ceza ile annesini özgür kılması mümkün oluyor. Babasını kendi içinde yaşadığı arafın bir benzerinin içine düşürmek suretiyle öldürüyor. Ya boğulacak ya yanacak avcı. Yanmak daha acı verdiğinden, o da diğer şıkkı yeğliyor ve kendini suya bıraktığında sessizliği kalıyor geriye. Küçük erkek kardeşinin mezarı da bu suyun içinde, dedesinin de. Thelma’nın doğaüstü güçleri kalıtsal ve büyükannesinden geçmiş ona. Yaşlı kadının bu özel durumunu ise kendi özel doktoru sayesinde öğreniyor yıllar sonra. Thelma’nın epileptik olmayan nöbetleri başka bir şeyin sonucu, belki stres kaynaklı, belki de bir çeşit travma var altında yatan, böylelikle de vücut bastırılmış bir şeye tepki veriyor bu nöbetler sayesinde. Doktoru ailenin genetik sistemine göz atarak ulaşmış büyükannesinin zihinsel sorunlar yaşadığı gerçeğine. Halbuki ailesi ona büyükannesinin öldüğünü söylemiş. Yaşlı kadınsa halen daha bir psikiyatri kliniğinde çok ağır ilaçlarla uyutularak bir sebze gibi yaşatılmakta. Oğlu yani Thelma’nın babası ise bu duruma ses çıkarmamış hiçbir zaman. Kızı da bu ortak kaderi paylaşıyor şimdi. Babası yavaş yavaş kızını da annesine çevirmeye bakıyor. Çok ağır ilaçlarla içindeki gücü baskılamaya çalışıyor. Thelma’daki bir şey, düşündüğü şey, hisleri, içindeki, adı artık her ne ise, onun tarafından neyi çok isterse gerçekleştiriyor. Yönetmenin başarısı ise, filmi süper güçler taşıyan ve intikam hissiyle dolup taşan bir süper kahraman filminden çok, Thelma’dan bir anti kahraman hikayesi çıkarmasından kaynaklı. Brian de Palma’nın ‘76 yılı yapımı “Carrie”sinin aksine soğukkanlı bir şekilde hareket ediyor Thelma, ortalığı kan gölüne çevirmeden intikamını kendine bile hissettirmeden sessiz sessiz alıyor. Günah denen şey kaygan bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, tatlı tatlı giriyor içine. Filmde yer alan kara yılan ilk günahı temsil ederken, cama vuran serçe Thelma’nın ölümüne sebebiyet verdiği erkek kardeşi Mathias’ı dolayısıyla bastırılmış suçluluk duygusunu, geyikse kurbanı temsil ediyor. Bense bu naçizane benzetmelerimle yazıma son veriyor, hepinizin mecazi bir şekilde ayrı ayrı gözlerinden öpüyorum.

67C56E44-1678-4402-B607-B7AFE30D81C4

GOOD TIME – SOYGUN

CB28E4DF-8628-4EB2-8E46-B68917C1D7CD

GOOD TIME – SOYGUN :

“Bence önceki hayatımda bir köpektim. Ayrıca olduğumu biliyorum. O yüzden köpekler beni o kadar seviyorlar.” Connie Nikas

Büyük lafların edilmediği bir film “Good Time”. Süssüz püssüz, son derece gösterişsiz. Onun yerine nerede, ne kadar durmasını bilen şık kamera hareketleriyle fethediyor gönülleri içten içe. Müzik sözlerin yerini alıyor, söyleyeceğini söylüyor bir yandan. Filmin başlangıç sahnesinde, kamera, yüksek yüksek binaların bulunduğu şık bir manzaraya sahip semtin içindeki o yüksek binalardan birinin bilmem kaçıncı katındaki bir çeşit mülakata götürüyor seyircisini. Psikiyatrist ve hastası konumundaki Nick arasında geçen diyaloglar soru cevap şeklinde gelişiyor ve Nick zoru zoruna, bazen sessiz gözyaşları içinde akıllıca cevaplar veriyor karşısındaki doktora. Onu bu halden kurtaran kişi ise kardeşi Connie oluyor ve doktorun odasından çekip alıyor arkadaşım dediği, erkek kardeşini. Kliniğin koridorlarında ilerlerken karşılaşılan manzara uyuşturulmuş bireylerden ibaret olunca, anlıyoruz ki Connie, kardeşinin, toplumun tekleştirdiği, birbirinin aynı bireylerden birine dönüşmesini içine sindiremiyor. Film bize Connie’nin, kardeşini, sürünün dışına çıkartmak uğruna verdiği mücadelede başarılı olup olamayacağını gösteriyor nihayetinde. İlk iş olarak da sonu boka saran bir soygun düzenliyor kardeşini de bu suça ortak ederek. Bu para belki onun ve kardeşinin kurtuluşu olabilecekken Nick’in polisler tarafından yakalanması sonucunda tüm para, Nick’in kefaleti olarak bir kasaya gidiyor. Connie filmin bu noktasından itibaren, bu sefer de, Riker Adası’na gönderilmiş kardeşini kurtarmaya çalışıyor. Onun kardeşine adanmışlığı ve bu uğurda yaşadıkları, kıvrak zekası, kendinden yaşça büyük histerik ve maddi olarak annesine bağlı sevgilisine kefalet parasını tamamlayabilmek için katlanışı, büyükannesine, kanun kuvvetlerine, sisteme, sistemin bir parçası olan tüm birimlere ve temsili olan tüm bireylerine, önüne gelen herkese, hatta hatta seyirciye, kısaca tüm dünyaya meydan okuyuşunun bir destanı bir nevi bütün bu yaşananlar. Bir sürü tuhaf insanla, bir sürü tuhaf ortamda bulunmak zorunda kalıyor bu uğurda. Hastaneden kardeşim diye yanlış adamı kaçırıyor mesela. Filmin en absürd sahnesi de bu belki de. Onun uyuşturucu ve alkol eksenli garip yazgısını dinlemek zorunda kalıyor, umrunda olmazken. Her şey son derece garip olsa da, yaşanan aksiyon içinde ne Connie ne de biz bu garip halleri yadırgıyoruz. Kardeşine iyi zaman geçirtmek için, sonra da onu kurtarmak için çaresizce her yolu deneyen Connie’nin sert esen rüzgarına kapılıp gidiyoruz ve bu rolde hayatının rolünü oynamış olan Robert Pattinson’ı kariyerinin en iyi işinde izliyoruz bu vesileyle. İyi yönetmen, doğru rol ve adanmışlık son kertede, Pattinson’ı bir aktörden iyi bir aktör mertebesine çıkartıyor. Bir başka dikkatleri çeken isimse Nick rolünü oynayan ve yönetmen koltuğunu kardeşiyle paylaşan Benny Safdie. Rain Man’deki Dustin Hoffman’ı, Of Mice and Men’deki John Malkovich’i anımsatıyor ister istemez. Lars Von Trier’nin filmlerindeki tüm iyiniyetli karakterlerden bir parça taşıyor sanki. Ve Safdie Kardeşler’in çektiği ve bundan böyle çekecekleri filmler ister istemez takip edeceklerim listesine giriyor bundan böyle.

30AA5341-30E7-4062-ADC8-D828EC970252

6894E667-DD87-4EF1-98AD-25C0435CF08E

Kolaylıkla vahşileşebilecek bir köpeği bile yola getirmesini bilen Connie, filmin sonunda kıstırıldığı labirentten, elleri kelepçeli halde bindirildiği polis arabasında kameraya attığı son bakışları, hali ve tavrıyla tıpkı bir köpeği anımsatıyor. Çaresiz, fedakar, hayatını heba etmiş bir köpek görüyoruz. Kafka’nın Gregor Samsa’sının böceğe dönüşmesi gibi, o da aslında önceki hayatında olduğunu dönüştüğü bir köpeğe dönüşüyor ve tüm bunlara sırf kardeşini kurtarmak için katlanıyor. Sevginin fedakarlıktan geçtiğini yolu düşenler bilir ancak. Connie bu bilinçle yürüyor, hatta koşuyor tek bildiği yolda. Yöntemleri yanlış olsa da, iyi niyetli oluşu onun tarafını tutmanıza neden oluyor. Filmin sonunda çalan parçanın sözlerinde can buluyor tekrar Connie. Iggy Pop’un seslendirdiği “The Pure and the Damned”le eşlik ediyor adeta Nick’e. Onun yerine hapse giriyor. Kardeşine gelince, hiç tasvip etmediği merkezde karşıdan karşıya geçmesini öğreniyor sütüne havale sürünün çobanının peşinde. İnsanın içi sızlıyor boş yere çabalamış Connie’yi düşündükçe.

Film boyunca sizi şaşkına çevirdiği kadar, gülümseten bir sürü de anla karşılaşıyorsunuz. Bunlar özellikle Connie’nin hiç tanımadığı bir kadının evine izinle girip yerleştikten sonra hem evi, hem eşyalarını, hem de kadının torununu keyfe keder kullanmasıyla zirve yapıyor. Evde bulduğu saç boyasıyla boyuyor saçını. Kadının on altı yaşındaki torununu baştan çıkarıyor ve onu da suça alet ediyor. O şaşkın kız gibi biz de sesimizi çıkartamıyoruz bu durum karşısında. Yanlışlıkla kaçırdığı adam ve kızla beraber kızın anahtarlarını gizlice aldığı büyükannenin arabasına bindiklerinde dünyanın en garip üçlüsünün ne şartlar altında bir araya geldiğini düşünüyor insan. Bir de hayatta her şeyin mümkün olabileceğini. Pembeler içindeki siyahi kız, yara bere içinde ne yapacağını bilmez, ağzı bozuk, kafası kıyak, yeni hapisten çıkmış bir başka genç ve umutsuzca kardeşini arayan sarı saçlı Connie gecenin bir vakti lunaparkın yolunu tutmuşken, oradaki güvenlik görevlisiyle yaşadıkları ve adamın göğüs gerdikleri de içler acısı olsa da, insan katıla katıla gülse mi, kederden ağlasa mı bilemiyor ve filmin en büyük başarısı da bu oluyor kanımca. Şaşkınlık içinde başladığınız film, öyle de bitiyor aslında. Connie belki hapiste huzur bulacak bundan böyle. Nick tehlikeyi atlattı, psikiyatrist amacına ulaştı, büyükanne de. Her şey yerli yerinde, olması gereken yerde. Öyle mi acaba? Sorulması gereken en mühim soru da bu aslında; rahat bir nefes alabilecek miyiz acaba bundan sonra?

AEF5C509-60E2-4F25-9A52-E18FA05F0EBC

4B8743E0-6772-47FD-AD05-AACF1A3FA72B

Diziler alıp başını gitmişken, Netflix bırakılması güç bir bağımlılık yaratmışken ve ortalıkta izlenecek çok nadir kaliteli filmler varken, bir anda karşıma çıkan “Good Time” bu senenin en etkilendiğim bağımsız ruhlu filmlerinden oluyor ister istemez. Hakkında yazılan övgü dolu eleştiriler, çılgın senaryosu, ne yaptığını bilen görüntü yönetimi ve yakaladığı sinema diliyle görülmeyi, bolca görülmeyi, anlaşılmayı ve üzerine bol derin düşünülüp konuşulmayı hak ediyor. Good Time’ı atlamak, biraz Kafka’yı ıskalamak sanki.

ED7E25F1-4492-4D5D-BB32-D131E31826EA

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: