BIRD BOX

CD099E29-4827-4C32-BE9D-71392D78B932

BIRD BOX :

“Yalnızlık tesadüften ibaret. Asıl konu, insanların iletişim kuramamaları.” Malorie

“İnsanlık yargılandı ve suçlu bulundu.” Charlie

“İlk eşim boşanma dilekçesinde bana şerefsiz demenin diğer şerefsizlere hakaret olacağını yazmıştı. İkinci eşimse cehenneme gitmekten artık korkmadığını, çünkü bunun benimle evli olmaktan kötü olamayacağını söylemişti.” Douglas

“Hayatta kalmak yaşamak demek değildir.” Tom

GİRİŞ :

Son izlediğim film Roma olunca, beklentilerimi yüksek tutmadan başına geçtiğim, öyle olunca da beni hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu yine bir Netflix yapımı olan Bird Box. Pek çok filmini en baştan beğenmeyeceğimi düşünerek izlemediğim fakat önyargılı da olmadığım Danimarkalı kadın yönetmen Susanne Bier’se In a Better World ile bana göre zirvesini yapmış, en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da aynı filmle almıştı. Bu film bana tuhaf bir şekilde Denis Villeneuve’ün İçimdeki Yangın olarak bilinen Incendies’sini anımsatır. Belki de her iki film aynı sene yani 2010’da aynı ödül için yarıştığındandır benim bu benzeşleştirmem(tdk tarafından kabul görülen benzerleştirme değil, benzeşleştirme’yi cümle içinde ve yüklem olarak kullanmamın benim yaratım sürecime katkısı olduğunu düşünmekteyim, mesele benimle tdk arasındadır, böyle bir kelime yoktur ama bence olmalıdır: “ben-zeş-leş-tir-me”.  “Benzerleştirme”yse çok sıradan göründü gözüme, öyle de kulağıma gelmekte). Bird Box’a gelince, film bir roman uyarlaması imiş. Josh Malerman’ın güzel Türkçemize “Kafes” olarak çevrilmiş romanı bir hayli beğeniyle okunanlardanmış yayınlandığı yıl olan 2014’de. Okumadığım için yorum yapmamın imkansızlığı söz konusuyken, film, Saramago’nun “Körlük” romanına saygı duruşu ve bir eve hapsolmuş bir avuç insanın ne idiği belirsiz güçler tarafından teker teker harcanmaları ve nihayetinde selamete kimin ereceğinin anlaşılmasıyla(tabii ki Sandra) son bulur. Ben kendi adıma ne oyunculuklara çok takıldım, ne kurgu ne de senaryoya. Sadece belli bir çizgide ya da suyun üzerinde ilerleyen filmin son sahnesinde kurtulanların nereye ulaştığını gördüğümde duygulandım. Kısaca annelik filan derken, asıl metafor en sonunda bekliyor bizi, iki saati aşkın ama taşkın olmayan süresiyle film sizi bu anlar için hazırlıyor en çok. Nehrin üzerinde geçen iki gün ve bu hikayeye paralel olarak anlatılan beş yıl öncesinde başlayan olaylar zincirinin son derece geçerli bir nedeni var anlayacağınız. Sırf bu son için bile izlenmeye değer film. Sarah Paulson ve Moonlight’ın tatlı gülüşlü Trevante Rhodes’u ve uzun zamandır bir filmde yakalayamadığım John Malkovich için de değerdi ayırdığım iki saati aşkın süresine. Kimse olağanüstü bir şey yapmıyordu açıkçası ama yine de aynı kare içinde görmek bile güzeldi bu çok beğendiğim oyuncuları. Gelelim filmimize:

Bird Box

766D553E-993A-48A1-BE05-ADD8863F5AFB

Bird Box

31D1207C-EC24-4678-81E2-D3FE47F9487B

KAFES : HERKESİN BİR KAFES’i OLMALI mı?

Telsizle yapılan görüşmeden gelen cızırtlılı seslerle açılıyor film. Bir yerimiz, bir yerleşkemiz var, burada bir topluluğuz ve de güvendeyiz diyor aynı ses. Filmin bu ilk cümlelerinden anlıyoruz ki, karakterlerimiz film müddetince bulundukları ortamda güven sorunu yaşayacaklar ve her nerede iseler yalnızlar ya da tüm sorunlarını kendileri çözmek  zorundalar. Bir kadın ve biri kız diğeri erkek iki çocuk yol hazırlığı yapıyorlar. Fakat bildiğiniz anlamda, bavulların içine konacak kıyafetlerin uzun uzun tasarlandığı bir seyahat değil bu. Tetikte olmaları, sessiz olmaları ve göz bağlarını çıkarmamaları gerekiyor. Malorie rolünde Sandra Bullock çocukların anlayacağı şekilde, her bir kelimenin üzerine basa basa anlatıyor yolculuk planlarını. Zorlu bir nehir seyahatinde nasıl davranmaları gerektiğini ültimatomlarla anlatıyor ki çocukların iyice kafalarına girsin. Hemen akabinde de üç kuşu kafesinden çıkartarak, bir kutuya yerleştiriyor. Sonra da göz bağlarını bağlayıp yola koyuluyorlar. Bu zamandan beş yıl öncesine geldiğimizde Malorie’nin ressam olduğunu, bir kız kardeşi olduğunu, hamile olduğunu, doğacak çocuğunun cinsiyetini öğrenmek istemediğini, doktoru önerdiğinde evlatlık vermeyi düşünecek hisler içinde olduğunu, tuvallerle arkadaş olduğunu, gerçek dünyadan ve insanlardan uzak durduğunu, dikenlerinin olduğunu ve her fırsatta batırdığını öğreniyoruz yavaş yavaş. Kendi kafesinde yaşayan, kafesinden çıktığındaysa hamile kalan, bu yüzden de yalnız bir anne adayı olarak biraz atarlı bir neşriyat(kullandım bile) kendisi. Bu arada Rusya’da başlayan bir çeşit salgının çok yakınlarına geldiğini öğreniyor kahramanlarımız. Psikotik davranışlar içindeki insanlar olabilecek her şekilde kendilerini öldürüyorlar. Sevdiklerinin sesini duyarak intihar edenler var, dünyanın en mutsuz insanıymışçasına kendilerini ateşe atan, tırın önüne atan, bıçaklayan, vuran, hatta yanmakta olan bir otomobilin içine girip alev alev yananlar bile var. Üstelik ne yaparlarsa yapsınlar, gönüllüler, bile isteye gidiyorlar ölüme. Her ne gördüyse aynı kervana katılan Malorie’nin kardeşi Isabel’de kendini öldürüyor. Malorie o şaşkınlıkla sığındığı evde kendisi gibi ürkmüş insanlarla yeni bir hayata başlıyor. Dışarıdaysa bildiğin kıyamet gerçekleşmekte. Bu kıyametin müsebbibi olan şey her ne ise, kendisine bakıldığında ya da kalabalıklar içinde dahi görüldüğünde insanın kendisini öldürmesine neden olacak türden ve o şeyi görmemek için pencereleri sımsıkı kapatıyorlar, perdeleri çekiyorlar. O ise bir gölge gibi geçiyor çevrelerinden. Ülkede olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Sosyal medyadan uzak durun denilirken, televizyon yayını kesiliveriyor bir anda. Farklı etnisite, değişik değişik huylara ve görüşlere sahip bir grup insan hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu esnada normal hayatta bir arada durması imkansız görünen karakterler  sıkışıp kaldıkları evin içinde bir yandan birbirleriyle didişirken, diğer yandan da dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birlik olmaya çalışıyorlar. Bir kafesin içine tıkılıyorlar kısaca.  Aralarında yine normalde imkansız ama koşullar gerektirince imkanlıya dönüşen aşklar başlıyor, bazen de ayrılıklar oluyor. Kitabını yazımın başında belirttiğim gibi okumadığımı söylemiştim. Geniş zamana yayılı okuma eyleminde bu farklı karakterlerin çok daha derinlikli ve ayrıntılı tasvir edildiğini düşünmekteyim. Neden mi? Aynı zamanda ev sahibi olan ve kendini ilk önce feda eden Greg, Asyalı ve gay. Fakat partnerini görmemiz mümkün olmuyor. Kitabın içinde kendisine yer verilmiş olabilir de. Douglas beyaz, lanet ve alkolik. “Ben demiştim”den başka laf bilmiyor, fakat her dediği de çıkıyor(bu role de Malkovich yakışıyor). Tom siyah ve iyi kalpli. Cheryl beyaz ve grubun en yaşlı kadın üyesi. Olympia üç gün sonra aniden kapıda beliriveren hem çaresiz hem de hamileliğinden bağımsız obezitesi olan iyimser ve yumuşak bir anne adayı. Charlie kitap yazmak isteyen, fakat akademik bir kariyeri olmadığı ve küçük bir iş yaptığı için topluluk içinde küçümsenen siyahi bir başka karakter. O da kendini feda ediyor. Tıpkı Greg ve Tom gibi. Lucy ve Felix evde tanışan maçı erken bırakıp kendi yoluna gitmeyi tercih eden sonradan olma sevgililer. Yine sonradan eve alınan Gary’se tam bir kaçık, akıl hastanesinden çıkmış ya da kaçmış ve kuşları dondurucuya koyan bir tür manyak(buradaki kuş türünün papağan olmadığını belirtmek gerekiyor, papağanlarla haşır neşir olan bir başka kaçıksa bizim coğrafyamızdan çıkmış olup işkence edeceği kuş türünü papağandan yana seçmesinin bile delice akılcı bir seçim olduğunu düşünmekteyim ve Allah hepimizi, herkesi, her canlıyı iyi delilerle karşılaştırsın derim, kurdu kuşu bile). 

Bird Box

Bird Box

Öle, öldürüle azalan topluluktan geriye iki çocuk-biri Malorie diğeri Olympia’dan olma, yetişkinlerden de Tom ve Malorie kalıyor. Her tür tehlikeye ve kötü olasılıklara karşı çocukları katı olmaları için sert bir tutumla yetiştiren, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde hayatlarını tehlikeye sokmamaları için elinden geleni yapan Malorie’nin karşısında duran Tom’sa çocuklara umut vermeye çalışıyor elinden geldiğince. Hikayeler anlatıyor onlara içinde meşe ağacına tırmanan akranlarının olduğu. Ağaçlarından kuş seslerinin yükseldiği bahçelerde oynuyor aynı çocuklar. Çocuklar için en önemli şey kendi gibi çocukların da bu hikayelerde var olmaları. Tom belki de asla gerçekleşmeyecek hayaller vaat ediyor onlara. Malorie’yse sert görüntüsünün ardında kaybetme korkusuyla yaşıyor her an. Bu duygu yüzünden çocuklara sert çıkışları var. Kız ve oğlan olarak çağırıyor onları. Bir isimleri bile yok çocukların, onlar da ona anne demiyorlar. Diyemiyorlar. Malorie ne zaman mı onlara isim veriyor, en nihayet kendilerini güvende ve bir topluluğun parçası olarak hissettiğinde. Sorumluluklarını bir parça olsun üzerinden atabildiğinde. Kısacası rahat bir nefes alabildiğinde. Kendi anneliğiyle de barışıyor böylelikle nihayet.

Filmin handikapı Amerikalı bir yazarın kitap uyarlamasının, Avrupalı bir yönetmen tarafından İngilizce olarak çekilmesi olduğunu düşünüyorum. Avrupalı yönetmenlerin bu kadar Amerikanlaşması bazen çok iyi sonuçlar doğurmayabiliyor. Daha özgün olabilecek film klişeleşiyor yer yer. Sandra Bullock yüksek perdeden ayar çekiyor önüne gelen herkese; özellikle de gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen Douglas’a, sonra Tom’a, filmin başlarında da Isabel’e. Pek çok iyi oyuncu karedeki yerlerini tam kavrayamamış gibi görünseler de, bir şekilde tam zamanında kareden çıkmayı başarıyorlar. Bu işten tatlılıkla sıyrılanlarsa en nihayet isimlenen minik oyuncular Olivia ve Tom oluyor. Filmde dikkat çeken bir başka unsursa kayıkla nehri geçmeye çalışan Malorie ve çocukların görüntülerinin ve elbette kitaptaki olası tasvirlerinin Yunan mitolojisinde yer alan Charon’u ve üzerinde kalarak sağ salim geçmeye çalıştıkları Styx nehrini çağrıştırıyor olması. Kahraman çıktığı yolculukta, karnındaki çocuğu evlatlık verme noktasından, ikinci bir çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalışına doğru evrilirken, bir yandan korkularıyla ve depresyonuyla mücadele ederken, diğer yandan da sıyrılmak zorunda kaldığı tuvallerden ve yaşamakta olduğu münzevi hayattan uzaklaşarak hayatta istemeyerek de olsa ona sunulan misyonu yerine getirmenin mücadelesini veriyor durmadan. Bu işte tek başına ve sığınacak ya da ona destek olacak kimsesi yok çevresinde. Gerçek bir yaşama nedeni var bundan böyle. Bir birey olarak kendisiyle başa çıkma noktasından uzaklaşıp, aldığı sorumluluklarla büyüyor adeta. Karakterin gelişimi açısından son derece makul ve mantıklı bir sonla bitiyor film. Bu açıdan bakıldığında da hikayenin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Görebildiğimiz takdirde pek çok açılımı olan, üzerine düşündürten bir filmi de ben kendi adıma izlemeye değer bulduğumu belirtmek istiyorum, son kez. Ve de kendi adıma itiraf etmem gerekirse, pek çoğunuz gibi kapatıldığım ama daha çok kendimi kapattığım kafesimde yaşamaya çalışıyorum bir şekilde. Şakıyorum bazen, bazen de içime kapanıyorum. Bu kafeste mi yoksa başka bir kafeste mi nasıl ve ne şekilde öleceğimiyse şimdilik bilmiyorum. Korkularım, pişmanlıklarım, çok az iyimser tarafımla yaşamaya çalışıyorum sadece.

AFI FEST 2018 - Gala Screening Of "Bird Box"

GOOD TIME – SOYGUN

CB28E4DF-8628-4EB2-8E46-B68917C1D7CD

GOOD TIME – SOYGUN :

“Bence önceki hayatımda bir köpektim. Ayrıca olduğumu biliyorum. O yüzden köpekler beni o kadar seviyorlar.” Connie Nikas

Büyük lafların edilmediği bir film “Good Time”. Süssüz püssüz, son derece gösterişsiz. Onun yerine nerede, ne kadar durmasını bilen şık kamera hareketleriyle fethediyor gönülleri içten içe. Müzik sözlerin yerini alıyor, söyleyeceğini söylüyor bir yandan. Filmin başlangıç sahnesinde, kamera, yüksek yüksek binaların bulunduğu şık bir manzaraya sahip semtin içindeki o yüksek binalardan birinin bilmem kaçıncı katındaki bir çeşit mülakata götürüyor seyircisini. Psikiyatrist ve hastası konumundaki Nick arasında geçen diyaloglar soru cevap şeklinde gelişiyor ve Nick zoru zoruna, bazen sessiz gözyaşları içinde akıllıca cevaplar veriyor karşısındaki doktora. Onu bu halden kurtaran kişi ise kardeşi Connie oluyor ve doktorun odasından çekip alıyor arkadaşım dediği, erkek kardeşini. Kliniğin koridorlarında ilerlerken karşılaşılan manzara uyuşturulmuş bireylerden ibaret olunca, anlıyoruz ki Connie, kardeşinin, toplumun tekleştirdiği, birbirinin aynı bireylerden birine dönüşmesini içine sindiremiyor. Film bize Connie’nin, kardeşini, sürünün dışına çıkartmak uğruna verdiği mücadelede başarılı olup olamayacağını gösteriyor nihayetinde. İlk iş olarak da sonu boka saran bir soygun düzenliyor kardeşini de bu suça ortak ederek. Bu para belki onun ve kardeşinin kurtuluşu olabilecekken Nick’in polisler tarafından yakalanması sonucunda tüm para, Nick’in kefaleti olarak bir kasaya gidiyor. Connie filmin bu noktasından itibaren, bu sefer de, Riker Adası’na gönderilmiş kardeşini kurtarmaya çalışıyor. Onun kardeşine adanmışlığı ve bu uğurda yaşadıkları, kıvrak zekası, kendinden yaşça büyük histerik ve maddi olarak annesine bağlı sevgilisine kefalet parasını tamamlayabilmek için katlanışı, büyükannesine, kanun kuvvetlerine, sisteme, sistemin bir parçası olan tüm birimlere ve temsili olan tüm bireylerine, önüne gelen herkese, hatta hatta seyirciye, kısaca tüm dünyaya meydan okuyuşunun bir destanı bir nevi bütün bu yaşananlar. Bir sürü tuhaf insanla, bir sürü tuhaf ortamda bulunmak zorunda kalıyor bu uğurda. Hastaneden kardeşim diye yanlış adamı kaçırıyor mesela. Filmin en absürd sahnesi de bu belki de. Onun uyuşturucu ve alkol eksenli garip yazgısını dinlemek zorunda kalıyor, umrunda olmazken. Her şey son derece garip olsa da, yaşanan aksiyon içinde ne Connie ne de biz bu garip halleri yadırgıyoruz. Kardeşine iyi zaman geçirtmek için, sonra da onu kurtarmak için çaresizce her yolu deneyen Connie’nin sert esen rüzgarına kapılıp gidiyoruz ve bu rolde hayatının rolünü oynamış olan Robert Pattinson’ı kariyerinin en iyi işinde izliyoruz bu vesileyle. İyi yönetmen, doğru rol ve adanmışlık son kertede, Pattinson’ı bir aktörden iyi bir aktör mertebesine çıkartıyor. Bir başka dikkatleri çeken isimse Nick rolünü oynayan ve yönetmen koltuğunu kardeşiyle paylaşan Benny Safdie. Rain Man’deki Dustin Hoffman’ı, Of Mice and Men’deki John Malkovich’i anımsatıyor ister istemez. Lars Von Trier’nin filmlerindeki tüm iyiniyetli karakterlerden bir parça taşıyor sanki. Ve Safdie Kardeşler’in çektiği ve bundan böyle çekecekleri filmler ister istemez takip edeceklerim listesine giriyor bundan böyle.

30AA5341-30E7-4062-ADC8-D828EC970252

6894E667-DD87-4EF1-98AD-25C0435CF08E

Kolaylıkla vahşileşebilecek bir köpeği bile yola getirmesini bilen Connie, filmin sonunda kıstırıldığı labirentten, elleri kelepçeli halde bindirildiği polis arabasında kameraya attığı son bakışları, hali ve tavrıyla tıpkı bir köpeği anımsatıyor. Çaresiz, fedakar, hayatını heba etmiş bir köpek görüyoruz. Kafka’nın Gregor Samsa’sının böceğe dönüşmesi gibi, o da aslında önceki hayatında olduğunu dönüştüğü bir köpeğe dönüşüyor ve tüm bunlara sırf kardeşini kurtarmak için katlanıyor. Sevginin fedakarlıktan geçtiğini yolu düşenler bilir ancak. Connie bu bilinçle yürüyor, hatta koşuyor tek bildiği yolda. Yöntemleri yanlış olsa da, iyi niyetli oluşu onun tarafını tutmanıza neden oluyor. Filmin sonunda çalan parçanın sözlerinde can buluyor tekrar Connie. Iggy Pop’un seslendirdiği “The Pure and the Damned”le eşlik ediyor adeta Nick’e. Onun yerine hapse giriyor. Kardeşine gelince, hiç tasvip etmediği merkezde karşıdan karşıya geçmesini öğreniyor sütüne havale sürünün çobanının peşinde. İnsanın içi sızlıyor boş yere çabalamış Connie’yi düşündükçe.

Film boyunca sizi şaşkına çevirdiği kadar, gülümseten bir sürü de anla karşılaşıyorsunuz. Bunlar özellikle Connie’nin hiç tanımadığı bir kadının evine izinle girip yerleştikten sonra hem evi, hem eşyalarını, hem de kadının torununu keyfe keder kullanmasıyla zirve yapıyor. Evde bulduğu saç boyasıyla boyuyor saçını. Kadının on altı yaşındaki torununu baştan çıkarıyor ve onu da suça alet ediyor. O şaşkın kız gibi biz de sesimizi çıkartamıyoruz bu durum karşısında. Yanlışlıkla kaçırdığı adam ve kızla beraber kızın anahtarlarını gizlice aldığı büyükannenin arabasına bindiklerinde dünyanın en garip üçlüsünün ne şartlar altında bir araya geldiğini düşünüyor insan. Bir de hayatta her şeyin mümkün olabileceğini. Pembeler içindeki siyahi kız, yara bere içinde ne yapacağını bilmez, ağzı bozuk, kafası kıyak, yeni hapisten çıkmış bir başka genç ve umutsuzca kardeşini arayan sarı saçlı Connie gecenin bir vakti lunaparkın yolunu tutmuşken, oradaki güvenlik görevlisiyle yaşadıkları ve adamın göğüs gerdikleri de içler acısı olsa da, insan katıla katıla gülse mi, kederden ağlasa mı bilemiyor ve filmin en büyük başarısı da bu oluyor kanımca. Şaşkınlık içinde başladığınız film, öyle de bitiyor aslında. Connie belki hapiste huzur bulacak bundan böyle. Nick tehlikeyi atlattı, psikiyatrist amacına ulaştı, büyükanne de. Her şey yerli yerinde, olması gereken yerde. Öyle mi acaba? Sorulması gereken en mühim soru da bu aslında; rahat bir nefes alabilecek miyiz acaba bundan sonra?

AEF5C509-60E2-4F25-9A52-E18FA05F0EBC

4B8743E0-6772-47FD-AD05-AACF1A3FA72B

Diziler alıp başını gitmişken, Netflix bırakılması güç bir bağımlılık yaratmışken ve ortalıkta izlenecek çok nadir kaliteli filmler varken, bir anda karşıma çıkan “Good Time” bu senenin en etkilendiğim bağımsız ruhlu filmlerinden oluyor ister istemez. Hakkında yazılan övgü dolu eleştiriler, çılgın senaryosu, ne yaptığını bilen görüntü yönetimi ve yakaladığı sinema diliyle görülmeyi, bolca görülmeyi, anlaşılmayı ve üzerine bol derin düşünülüp konuşulmayı hak ediyor. Good Time’ı atlamak, biraz Kafka’yı ıskalamak sanki.

ED7E25F1-4492-4D5D-BB32-D131E31826EA

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: