THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

THE NIGHT OF : GECESİ

thenightof9

THE NIGHT OF : GECESİ

“Yardıma ihtiyacı olana var gücünle koşmalısın.” Hz. Muhammed

“Hayatta kalman müttefiklerine bağlıdır.” Freddy

“Kanıtlar, itiraflardan üstündür.” Box

2014 yılının 24 ekim “gecesi” esnasında ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor HBO’nun sekiz bölümlük iddialı mini dizisi “Gecesi”nde. Uzun süredir bekleyen ve beklenen yapım James Gandolfini’nin ölümüyle onun yerini alan John Turturro ve başarılı oyuncu kadrosuyla, sade ama etkileyici jeneriği ve hepsinden öte güçlü senaryosu ve özgün karakterleriyle çıkıyor karşımıza. Dizinin orjinali 2009’dan itibaren iki sezon boyunca İngiliz televizyonlarında gösterilmiş olan Criminal Justice iken bu özgünlük nasıl oluyormuş diye, ben sandığınız ekranlara soracakken tam da, diziyi izlerken ve izleyip bitirdikten sonra taşlar bir bir yerlerine oturduğunda Rikers Hapishanesi gözünüzün önünde sizi kocaman açmış ağzıyla yutmaya hazır bekliyorsa eğer ve bindiğiniz metroda ya da herhangi bir toplu taşıma aracında John Stone rolündeki Turturro’nun streç filmli ya da filmsiz, her acı acı kaşındığında elinde Çin çubuklarıyla yaz kış giymek zorunda kaldığı açık ayakkabılarının içindeki kıpkırmızı olmuş koca ayaklarını fütursuzca hatır hutur kaşıması eğer geliyorsa gözünüzün önüne ve aklınızın bir yerinde kalmış bu anlar sizi gülümsetiyorsa eğer belki en çok ne söylemek istediğimi o zaman anlayacaksınız bensizce. Uyarlamanın uyarlaması var uyarlanamaması var beyler bayanlar ve karşınızda olmuş bir uyarlama var diyelim o zaman kısaca.

images-6

Olaylar New York’ta Jackson Heights, Queens’de yaşanıyor. Babaları üç ortak dönüşümlü olarak çalıştırdıkları takside şoförlük yapan, anneleriyse rengarenk Hint işi kumaşların satıldığı bir dükkanda satış elemanı olarak çalışan ve iki erkek çocuk büyütmeye çalışan, aslen Pakistanlı bir ailenin büyük oğulları Naz(ir)’ın babasının taksisini o uyurken gizlice alıp, yolda arabasına binen yeni tanıştığı kızla alkol ve türlü çeşitte uyuşturucu aldıktan sonra kendine gelip de uyandığında aynı kızın kanlar içindeki delik deşik olmuş cesediyle karşılaşmasını, tesadüfen yakalanıp bir başka suçtan tutuklanarak getirildiği polis karakolunda üzerinde kızın kanı ve olası cinayet silahıyla yakalanıp içeri alınması ve akabinde de yargılanma sürecinin nasıl işlediği anlatılıyor sekiz bölüm boyunca.

images-13

Her insan iki bendir sözünü(böyle bir söz olmayabilir yahut ben uydurmuş da olabilirim bilemiyorum) doğrularcasına saf saf yakalanan, hal ve tavırlarından görgü tanığı olduğu sanılan, bambi bakışlı Naz’in içinde ama derinlerde bir yerlerde sakladığı sert çocuk sonrasında hapishane koşulları sayesinde(arkanı kolla, özellikle arkanı kolla, ama muhakkak arkanı kolla, kendini kolla, vücut bütünlüğünü sağla), öncesindeyse 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan milliyetçi nefret duygularının yöneltildiği bir müslüman olması yüzünden hiç beklenmedik anlarda açığa çıkıyor. Süreç boyunca sürekli savunma halinde olmanın, diken üstünde oturmanın verdiği gerilimle derisi zırha dönüşüyor Naz’in. Simsiyah saçlarını kazıyıp, dövmeler yaptırıyor vücudunun çeşitli yerlerine. Yakılmadan, kesilmeden, tecavüze uğramadan, birilerinin elinde oyuncak olmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Amerika’da yaşayan, burada doğmuş, burada büyümüş, köklerinin olduğu Pencap’ı bir kez olsun görmemiş Naz’a sorgu esnasında nereli olduğu sorulduğunda can havliyle Amerikan vatandaşıyım diyor. Teoride öyle olsa da pratikte hala bir Arap ya da Porto Rikolu, siyahların gözünde bile. Arap deyince şarküteride çalışan tipler geliyor hemen gözlerinin önüne. Sistemin çarklarında hep ucuz işlerde kendilerine yer bulabilen siyahlarsa birikmiş öfkeleri ve bir sürü yoksulluk ve yoksunluktan belki de ama siyah ve eğitimli bir devlet başkanına rağmen en çok suç işleyenler oluyorlar buradan bakıldığında bile. Hapishanede bir elin parmakları kadar beyaz adam var. Hapishanenin efendisi ve Queens’in kralı olan mahkum Freddy de siyah. Gardiyanlar ve NYPD’deki polislerin de çoğu siyah. Kökleri Kongo değil de şimdiki Benin Cumhuriyeti olan Dahomey Krallığına dayanan Freddy bir defasında gardiyanı kastederek onlar ve biz aynı mahallenin çocuklarıyız diyor. Kendisi de eğitimli ve hem okumaya hem de okumuşa saygısı var. Naz’ı nispeten konforlu odasına çağırdığında ona beynim için ilaçsın diyor. Hayatta kalması için Jack London’ın “Call of the Wild”ını okumasını öneriyor. “Savaş Sanatı” ve “Geceyarısının Diğer Yüzü” içeride en çok okunan popüler kitaplar. Ama bu dizinin prensi olan kitap Jack London ve “Vahşetin Çağrısı” oluyor.

Dizide üzerinde durulan bir başka konu da 11 Eylül’ün Amerika’da yaşayan müslümanların hayatına olan negatif etkileri. Bu olayda bile ırkçılık hiç nefes almadan Pakistanlıları hedef alıyor hemen. Bizlerse bir başka kıtadan olayları izlemekle yetinmişiz zamanında, içinde olmadığımızdan yaşanan baskıyı anlayamamışız. Müslümanofobi yayılmış zaten kaynakları kıt olan ülkeye. Gitsinler diye çomak sokmuş durmuş hayatlarına. Direnen direnmiş müslüman mahallelerinde korku içinde. Naz’ın ailesine baktığımızda da anne ve babası son derece uslu ve uysal görünüyorlar. Sorun istemiyorlar çünkü. Sadece yaşamanın derdindeler. Çocukları ve kendileri kazasız belasız eve gelebilsinler yeter. Oğullarının cinayet şüphesiyle yargılandığını öğrendikleri anda çaresizce dışarı fırlayan babanın ayakları çıplak. Kaldı ki taksisinin de yerinde yeller esiyor. İlk şoku atlatıp karakola vardıklarında yanlış karakola geldiklerini öğreniyorlar. Hayatlarında ilk kez önce karakol sonra hapishane şartlarını görüyorlar. Yasal haklarından bihaberler. Avukatlar onlara geliyor. Muhtemelen tanıdıkları ağır cezaya bakan bir avukat yok. Muhtemelen tanıdıkları hiç avukat yok. Ürkek, sinmiş, pısmış bir vaziyette bir köşede bekliyorlar. Amerika’da yaşayabilmek için çok zayıf görünüyorlar bu halleriyle. Onların bu sinmişliği belki de Naz’ı ara ara çığrından çıkarıyor. Ne korkuyorsunuz dediği anlarda belki şiddet eğilimi gösteriyor, intikam alıyor tüm aile fertleri adına. Ama tüm bunlara rağmen karşısındaki Box gibi tatlı tatlı dediğini yaptıran kurnaz bir kurt olunca da izin veriyor ona. Avukat tutabileceği çok geç geliyor aklına. Zaten avukat gelip buluyor onu. Suça bulaşmışların yanında o kadar saf ki aslında. Onun bu masumiyetinden etkileniyor herkes. Bir türlü arkasındaki tabloya uymuyor. Savcılık onun temiz imajını yıkmaya çalışıyor ilk önce. Astım hastası iyi çocuk, aldığı işletme eğitimi, iyi ve temiz kalabilmiş bir aileye sahip olması, okul masraflarını karşılayabilmek için yarı zamanlı çalışması gibi kalemleri sarsmak için çabalarken bir yandan, bir yandan da kendilerini ve yaptıklarının adil olup olmadığını ölçüp biçiyorlar başta Box(Bill Camp) ve Helen Weiss(Jeannie Berlin). Bu iki isim aynı zamanda sessiz sessiz diziyi yüklenen ağır toplar ve çok iyi oyunculuklar veriyorlar. Savcılık adına iddianame hazırlayan Weiss özellikle mahkeme sahnelerinde; bir rahip gibi demir parmaklıkların diğer ucundan Naz’ın itirafını sabırla bekleyen ve bunun için çocuğu ikna etmek adına düşük perdeden, naif bir sesle konuşan Box ve genel olarak göründüğü her sahnede Box çok iyiler. Davalara bakmaktan hepsi bir alem yargıçlar da ufak ufak dalgalarını geçerek sıkıntılı mesai saatlerini geçiriyorlar. Bu halleri insanlardan sıkılmış bir üst merciyi anımsatıyor. O da bizimle dalgasını geçiyor uzaktan uzaktan.

the-night-of-john-stone-khans

images-3

tumblr_inline_oaqk0uloip1tdxcm2_540

Televizyon ve belki de sinema tarihine geçebilecek en sevimli, bir hayli çapkın, bir o kadar da yalnız ve çaresiz avukat rolünü oynamak kısmet olmuş John Turturro’ya. Upuzun boyu, omzunda taşıdığı içi evrak ve ıvır zıvır dolu postacı çantası, yine her bir cebi olmadık şeylerle dolu pardösüsü, sarsak yürüyüşü ve Çin çubuklarıyla kaşıdığı açık ayakkabılarının içindeki egzamadan yara bere içinde kalmış yanık ayaklarıyla barışık yaşamaya çalışıyor tek başına. Doktor doktor geziyor, her tür tedaviyi deniyor. Bay Yee’nin ona sağladığı ve ne yazık ki kısa sürecek olan makosen ayakkabı giyme lüksünü tümü egzamalılardan oluşan yara bere içindeki kalmış adamların önünde grup terapisinde sergiliyor binbir havayla. Bacak bacak üstüne atmış, üzerinde kısa pantolonu, çoraplarını dizine kadar çekmiş ayakkabılarını gösterirken, ağzının suyu akarak bakan adamlara adresini veriyor hemen Çin mahallesindeki Bay Yee’nin. Kendisinin genel normlar dahilinde pek başarılı bir avukat olduğu söylenemez. Büyük bir hukuk firması, çalıştırdığı onlarca avukatı yok. Çok büyük davalara da bakmıyor. O davalar ona kalmıyor zaten. Amerika’da her şeyde olduğu gibi hukuk sistemindeki avukatlar arasında da bir endüstrileşme ve marka olma hali varken, toplum dışına kolaylıkla itilebilecek John’un hiç şansı yok. Pek para da kazanamıyor bu yüzden. Metroya reklam vererek müşteri yakalamaya çalışıyor. Müvekkilleri fahişeler, erkek fahişeler, hırsızlar, uyuşturucu bağımlıları, yani kısaca adi suçlular oluyor hep. Naz’in davasını alabildiğini görünce şaşıran hakim doğru zaman, doğru yer mi yoksa tanıdık mı diye soruyor. Bizler biliyoruz ki elbette doğru zaman ve doğru yer John için.

images-8

images-9

images-10

feet_ep6-640x356

Dizinin sonlarına yaklaştıkça Naz içerde evrilirken, yirmi üç yaşında, hayatının baharında bir gencin ki suçu kanıtlanana kadar masum olan aynı gencin savaşını yapmaktan sırasıyla avukatlığını yapan hem Chandra hem de John süreç boyunca yıpranıyorlar. Chandra müvekkiliyle yaşaması yasak olan yakınlık kaydedilince davadan alınıyor, kendine aşırı güveni yüzünden yaptığı yanlış hamleler ve John’un tüm karşı koymalarına rağmen Naz’ı tanık kürsüsüne çıkartmaktaki ısrarı Weiss’ın çocuğu darmadağın etmesiyle sonuçlanıyor. Hayati hatalar yapıyor üstüste. Dizinin belki de en dramatik anlarından birini yaşıyor. Evinde savunmasını hazırlarken sipariş için aradığı yemek şirketinden gelen ve yemekleri getiren kişinin taksilerini kaybeden Naz’in babası olduğunu gördüğü andaki şaşkınlığını atar atmaz cüzdanına ücretini ödemek için koşuyor. Fakat yemek poşetlerinin senden para alamam dercesine kapının önüne bırakıldığını görüyor. Bu ve benzeri davayla alakalı yaşanan olaylar ve sanığın yakınlarının yaşadıkları neticede insan olan avukatları çok çeşitli duygularla kaşı karşıya bırakıyor. Kaç yaşında olursa olsunlar daha önce hiç tatmadıkları yoğun ve içten duyguları tattıkça, tecrübeyle olgunlaşıyorlar. Maktülün kedisiyle John’un arasında yaşananlar buna en basit örnek teşkil ediyor. Kediye acıyıp onu eve alıyor, alerjisi olduğundan bir odaya tıkıyor, maskeyle ya da eldivenle yaklaşıyor ona, hayvan sıkılıp ilk fırsatta odadan firar edince de, John onu küçücük bir kafesin içinde diğer kedi ve köpeklerin  sabah akşam miyav, hav bağır çağır yaşadıkları merkeze bırakıyor. Sonrasındaysa vicdan yapıp geri alıyor ve bunu defalarca yapıyor, bir türlü kediyle ne yapacağını bilemiyor. Bıraksa kedi sakin sakin yaşayacak. Kim mi kazanıyor sonunda? Elbette ki ”kedi”.

Dizinin bir sürü yan temasının yanında en sonunda John’a nasip olan kapanış konuşmasında ana fikre dönüyoruz nihayet. Her gün bir sürü suçlu profiliyle karşılaşan John bunların arasında masumiyetiyle dikkat çeken Naz’dan etkilenerek davayı alışını anlatıyor jüriye, üstelik her yeri tekrar yara bere içinde ve astım krizinin ertesinde. Bir çocuğu Rikers Cezaevi gibi azılı mahkumların olduğu bir çeşit cehenneme atıp, biz senin suçlu mu suçsuz mu olduğunu tartışırken, o cehennemin ortasında hayatta kal dediklerini, polisin aynı gece başka hiçbir şüpheliyi sorgulamadığını, aslında davayla uzaktan yakından ilgili kimseyi sorgulamadığını söylüyor. Box bile suçlamalardan sonra bir anlık hırsıyla cinayetten şüpheli dedikten sonra yavaş yavaş olayı deştikçe başka şüphelilerin varlığını keşfediyor. Naz’ın olayıysa yanlış zamanda yanlış yerde olması oluyor belki de. Ve jüri sisteminde suçu kanıtlanana kadar her bireyin masum olduğu ilkesinin aslında yoruma bağlı olduğunu ve bu on iki insanın hislerinde saklı olduğunu söylüyor. Bir başkasının ya da başkalarının kararı olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpıyor böylelikle ve “bu” hayatımızın hemen hemen her aşamasında böyle. Yaradılışımızdan itibaren bu döngüden kurtulmamızsa mümkün görünmüyor yazık ki.

“Herkesin ayağında bir pranga var. Siktir et. Hayatını yaşa.” John Stone

 

images

19-night-of-w529-h352

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: