CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

F8BBE3D6-A6F6-46C8-893C-1CA1D2B8A60B

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

-“Liszt’in Bach’ın değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım. Busoni’nin Liszt’in değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım.” Elio Perlman
-“Bach’ın Bach versiyonunu Bach gibi çalmanın ne sakıncası var?” Oliver

Genç ve yakışıklı bir şövalye, bir prensese delicesine aşıkmış. Prenses de ona aşıkmış. Ama şövalyenin ona olan aşkından bihabermiş. Aralarında gelişen arkadaşlığa ve dostluğa rağmen ya da belki de bizzat o arkadaşlık yüzünden şövalye kendisini öylesine aciz ve suskun halde bulmuş ki, ona olan aşkını bir türlü dile getirememiş. Ta ki bir gün bir anda şu soruyu sorana dek: Söylemek mi daha iyi yoksa ölmek mi?” 16. yüzyıldan bir aşk hikayesi

“Çok okuyan kimseler biraz gizemli oluyorlar. Gerçek kişiliklerini saklıyorlar.” Marzia

Senenin hacı bekler gibi beklemekten telef olduğum filmi gelmiş ve de konmuş malum ortamlara. Ekşi sözlük beyinleri-beyleri, bayanları uzun uzun paylaşmışlar bu eşsiz deneyimlerini. Dile kolay yüz otuz dakika gibi bir süresi var ve son saniyesine kadar filmini izletmeyi başarıyor yönetmeni. Sonunda arka jenerik akıyor bir yandan, Elio ağlıyor öte yandan. Daha önce izlemiş bir akılla da bizzat konuştum film biter bitmez. Bana birçok soruyla geldi. Duyguları tam geçirememiş, cevaplanmamış sorular, anlaşılmaz yerler var, bunlar ne ara aşık oldular, hem ben eşcinsel terminolojiye hakim değilim ki dedi. Haklı olabilirdi. Ben de değilim ki. O tip bir terminolojiden haberdar bile değilim. Fakat bazen bir filmi sadece beğenirsiniz. Her şeyiyle kabullenirsiniz. Ne bir olumsuzluk ne de bir terslik görünür gözünüze. Var olsalar bile tek görmeyen sizin gözlerinizdir. Aşık olacağınız vardır, karşınıza ilk çıkana aşık olursunuz nitekim. Bu film benim için öyle oldu. Daha ilk dakikasından itibaren sevdim kendisini. Bir bütün olarak bana sunduğu kadarını, hiç sorgulamadan, hiç eleştirmeden kapasitem kadar sevdim, bir an geldi kapasitemden de çok sevdim. Filmin yüz otuz dakikalık süresi bir rakamdan ibaretti.  Dolayısıyla film ne olduğunu anlayamadan bitiverdi. Tıpkı ilk gençlikte yaşanan yaz aşkları gibi. Aşk her mevsimde yaşanır belki ama yazın daha bir ateşli olur sanki. Güneş yakar dışardan, sen yanarsın içerden. Tıpkı bu filme konu olan, seksen üç yazında başlayan ama bitmesi gereken, bittiğinde de acıtan Elio ve Oliver’ın aşkı gibi. Elio 17, Oliver’sa 24 yaşındalar seksen üç yazında. Filmin ağır topları “I am Love” ve “A Bigger Splash”in yönetmeni Luca Guadagnino, en çok “Günden Kalanlar” ve “Manzaralı Oda” ile hatırlanası bol Oscar ödüllü senaryo yazarı ve yönetmen James Ivory ve filmde küçük bir rolle karşımıza çıkan, Sony ve Cher’den birini canlandıran yazar, akademisyen, Proustsever Andre Aciman. Guadagnino fiziksel olarak giderek Stanley Kubrick’e benzese de, filmlerini hep bir Bertolucci filmi izler gibi izledim ve bu filminde de aynı his benimleydi. Biraz da Fransızvari bir Bertolucci galiba kendisi. Ama evrenini her fırsatta takipteyim.

3293C30C-0831-4660-9941-DD859AEFB428

6BDAABA8-6443-422F-A196-76F9BE275E76

Seksenlerin bir parça kitsch ruhunu, kıyafet ve saçlarla ve de türlü detaylarla gayet güzel yansıtan filmin başrolünde ise İtalya var. Kuzey İtalya’da bir yer diyordu filmin geçtiği coğrafya hakkında, ta filmin başında. Seksen üç yazında geçiyor film. Kanları bir hayli karışık ama Yahudi bir ailenin oğlu olan Elio’nun gelmeden kendisine oda gaspçısı dediği, çünkü odasını vermek zorunda kaldığı, ilk bakışta kendinden gayet emin görünen, iki metre boyunda, Yunan heykellerini andıran bedeni, pırıl pırıl dişleri ve tüm yakışıklılığıyla indiği arabadan dosdoğru hayatlarına giren adamın tüm aile fertlerinin kalbini kazanmayı başarıp, Elio’yu da kendine aşık etmesini anlatıyor film. Aynı banyoyu paylaşıyorlar bu zaman zarfında, aynı gölü, aynı denizi ve de havuzu. Zamanla da aynı yatağı. Ev halkını çan çalarak yemeğe çağıran çalışanlarının bile gönlünü almayı başarıyor Oliver. Evin iki kadını hayranlıkla bahsediyorlar ondan tam bir film yıldızı, Ah şu Amerikalılar diye. Pier Paolo Pasolini’nin Teorema’sındaki ziyaretçi gibi şeytan tüylerini dağıtıyor Oliver, teker teker. O da Yahudi kanı taşıyor, tıpkı ev sahipleri gibi. Oliver’daki yüksek özgüveni kendini beğenmişlik olarak algılayan tek kişiyse Elio oluyor ilk başlarda. Babası ise utangaç olarak değerlendiriyor ziyaretçilerini. Ara ara hırlaşıyor iki genç adam. Gizli bir rekabet ve çatışma halindeler. En azından Elio açısından böyle; o çok bilmiş, dünyaya hakim olmak gayretindeki fazla parlak, ziyadesiyle yakışıklı, aniden hayatlarının merkezine oturuveren küstah Amerikalı. Adını koyamadığı bu haller gece uykularını kaçırıyor Elio’nun. Annesinin ağacındaki kayısıları toplamaya giden Oliver’ı iteliyor adeta çekil şöyle der gibi. O benim annemin ağacındaki meyveler, sana ne oluyor der gibi. Önlerinde ise altı uzun hafta var birbirlerine katlanmak zorunda oldukları.

6B036954-9E29-418B-A8B2-098CB77BC0D0

8B7EFCD9-BEBB-4B5B-A95F-774C1176C11B

 

İtalya’nın tarihle iç içe sokaklarındaki sükunet, insan kalabalığının olmayışı ve oldukça durgun akan günler New England’ın küçük bir kasabasından gelen Oliver’ı bile şaşırtıyor. Yazın bitmesini bekleyen, kış gelince de yazın gelmesini bekleyen insanların burada nasıl vakit geçirdiğini sorduktan sonra, kendi yöntemleriyle aralarına giriyor. Elio’dan ayrıldığı zamanlarda kahvelere giderek yaşlı İtalyanlarla kağıt oynuyor. Onlar da doğal bir şekilde kabul ediyorlar onu aralarına. Elio vaktini klasik müzik yaparak, kitap okuyarak, nehirde yüzerek ve kız arkadaşı Marzia ile flörtleşip, geceleri dışarı çıkarak geçirirken, Oliver sayesinde bir başka evrende buluyor kendini. Elio ilk önce metaforlarla dile getirmeye çalışıyor aşkını. Bach’ı sevmediğini ona söylediğinde, tepkisinin neden bu kadar sert olduğunu, Oliver’ın onu sevmediğini düşünmesinde yattığını yazıyor notunda. Dans pistinde onun dikkatini çekmeye çalışıyor. Kız arkadaşım var diye böbürleniyor. Küçük yaşına rağmen her şey hakkında bir fikri ve bilgisi var. Oliver’ın onda en çok şaşırdığı şey de bu oluyor. Felsefe kitapları okuyan Oliver’ın filozof Herakleitos’un Fragmanlar’ından alıntıladığı “Her şey akar” sözünü filmin ruhuna uygun bir şekilde yorumladığını görüyoruz. Ona göre, her şey değiştiği için aynı şeylerle karşılaşmayacağımız değil de, bazı şeylerin ancak değişerek aynı kalacağı yorumunu düşüyor notlarına. Theseus’un gemisi hala Theseus’un gemisidir o halde. Değişen parçalarına rağmen. Bense aksini düşünmüşümdür her zaman. Ben eski ben değilim ki.

Oliver yaşça daha büyük olduğundan, karşı tarafı dizginleyen, kendini belli bir çizgiye çekmeye çalışan taraf oluyor her zaman. Elio ona ilk açıldığında, böyle şeyleri birbirleriyle konuşmanın uygunsuz olduğunu söylüyor. İyi insanlar olduklarını, utanılacak bir şey yapmadıklarını, iyi biri olmaya devam etmeleri gerektiğini düşünüyor. Hiçbir şeyden pişmanlık duymamaları gerekiyor, ne kendisi ne de Elio bir bedel ödememeli yaşadıklarından ötürü. Bu yüzden kendini uzaklaştırmaya çalışsa da en nihayet sevenler kavuşuyor. Romana ismini veren cümleler bir aşk gecesinde çıkıyor Oliver’ın ağzından: “Sen bana adınla seslen, ben de sana adımla sesleneyim.”

DB50E40D-131C-430A-A63C-EE08CE0E41E8

Aşk bacayı sardıktan sonra altı haftadan geriye kalan zaman su gibi akıyor ve Elio’nun hem aydın hem de anlayışlı ailesinin örtülü desteği sayesinde son günlerinde ikisi beraber özgürce bir seyahate çıkıyorlar. Bergamo sokaklarında aşk yaşıyorlar bu defasında. Ayrılık vakti geldiğinde çok zor ayrılıyorlar birbirlerinden. Elio yaşının verdiği coşkudan ve duygularını saklamaktaki güçsüzlüğünden ötürü daha çok üzülen ve bunu belli eden taraf oluyor. Annesinden onu arabayla gelip alması için istasyondan telefon açıyor titrek bir sesle. Enkazdan farksız bir vaziyette dönüyor evine. Yaşananları dillendirmese de bilmekte olan anne babası oğullarını rencide etmeden ve yüzlemeden idare ediyorlar bu durumu. Ta ki babasının yaptığı o efsane konuşmaya kadar. Son zamanların gözde karakter oyuncularından Michael Stuhlbarg anlayışlı ve duyarlı profesör baba rolünde sakin sakin kalpleri kazanıyor. Elio’nun erken bir yaşta kendi kararlarını kendi verebilmesinde, birey olabilmiş bir genç olabilmesinde, kendini cesur ve özgürce ifade edişinin altında hep onu sayan, asla yargılamayan ve kendi olmasına izin veren böyle bir baba var çünkü. Sırrını açıyor o da ona. Sırf çocuğu kendini iyi hissetsin diye. Bunun doğal olduğunu anlatma gayreti içinde istiyor ki, biricik oğulları bundan böyle hayatı kendine ve çevresine zehir etmesin. Keşke tüm anne babalar böyle olsa diye düşünüyor insan. Aciman’a sormak isterdim böyle bir babası mı vardı yoksa hayalindeki babayı mı dillendirdi bu cümleler eşliğinde. Paylaşmasam olmazdı diye düşündüğüm ve bu yüzden alıntıladığım bir babanın oğluna nasihatleri benden size:

Hiç beklemediğimiz bir anda doğa ana bir katakulli çevirip en zayıf noktamızı bulur. Ama yanında olduğumu unutma. Şu an hiçbir şey hissetmek istemiyor olabilirsin. Belki hiçbir zaman bir şey hissetmek istemeyeceksin. Bu konuları benimle konuşmak istemiyor olabilirsin ama önceden açıkça hissettiğin şeyi yine hisset. Güzel bir arkadaşlık kurdunuz. Belki arkadaşlıktan da öteydi. Size imreniyorum. Benim yerimdeki çoğu ebeveyn tüm bunların unutulup gitmesini ister. Oğullarının bu durumdan kurtulmasını ister ama ben o ebeveynlerden değilim. Yaralarımız daha hızlı iyileşsin diye kendimizi hırpalayıp dururuz. Otuz yaşına geldiğimizde de çökmüş oluruz ve yeni biriyle her başlangıcımızda, kendimizden sunacağımız daha az şey kalır. Ama kendini bir şey hissetmemek için zorlamak veya hiçbir şey hissetmemek çok büyük kayıp olur. Bir şey daha söyleyeceğim. Şüpheleri ortadan kaldıracaktır. Yaklaşmış olsam da asla sizin gibi bir şey yaşamadım. Bir şey beni hep tuttu. Ya da engel oldu. Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir. Sonra bir de bakarsın kalbin yorgun düşmüş. Bedenin de. Kimsenin bakmayacağı bir hale gelmiş, yanına  yaklaşmak istenilmesi şöyle dursun. Şu an kederlisin. Acı çekiyorsun. Bunu yok etme. Aldığın keyfi de öyle.” Mr. Perlman

Okuma listeme aldığım aynı adlı kitabını elimde olmayan sebeplerden ötürü kaybetmiş(yalan) olduğumdan(kütüphanemde kaybettim demek istedim), bir takım sorularınızın cevabı bende yok henüz. Fakat Guadagnino ile beraber katılmış oldukları bir açık oturumda ben o tip yazarlardan biri değilim, yani film kitaptan bağımsızdır ve yönetmenin eserine dönüşür, o yüzden senaryoda yapılan değişiklikler beni rahatsız etmedi demişti Andre Aciman. Zira filmin bittiği yerden bir on yıl sonrasında tekrar karşılaşan Elio ve Oliver’ın yaşadıkları kitapta varken, biz filmi Oliver’dan gelen telefon sonrası sarsılan ve şöminenin karşısında ailesinden gizlediği gözyaşlarıyla onu anarkenki halini izleyerek noktalamış olduk. Filmde yazarın cinsel kimliğini açık ettiği bir rolle karşımıza çıkması da bu kabulleniştendi belki de. Pek çok yazar arkasında durdukları işlerin, öncelikle de ustalığına güvendikleri yönetmenlerin filmlerinde görünmeyi, ufak bir rolde de olsa o filmde var olmayı(cebren ve hileyle olanını duymadım) kabul ederler. Bertolucci’nin The Sheltering Sky’ındaki Paul Bowles, Ümit Ünal’ın Gölgesizler’indeki Hasan Ali Toptaş ilk aklıma gelen taş(kaya da yakışırdı aslında) örnekler. Guadagnino’nun bir sonraki projesi olan Dario Argento’nun Luca usulü Suspiria’sını şimdiden merakla bekliyorum. Call me by your name’i de uzun bir süre beklemiştim ve beklediğime de değdi doğrusu. Birkaç cümle de filmin başrolünde yer alan ve aktörlüğün muasır medeniyet seviyesine erişmiş topraklarda özgürce icra edildiğinde ortaya çıkan sanat eserinin büyüklüğüne de değinmeden geçemeyeceğim. Yıldız ışığı taşıyan iyi birer oyuncu olmalarının dışında tatlılığıyla ve özgünlüğüyle işi götüren Timothee Chalamet ve ilahtan da öte bir Armie Hammer var başrollerde. İkisi de tüm cesaretleriyle eldiven giyer gibi üstlenmişler rollerini. Psikolojik olarak üstesinden çok kolay gelinebilecek karakterler olmamasına rağmen mevzuyu aşmış gördüm ikisini de izlediğim tüm neşeli röportajlarında. Filmin müziklerine gelince hepsi bir harikaydı ama Sufjan Stevens ‘ın Mystery of Love’ı ve Visions of Gideon’ı hala kulaklarımda. Bir de seksenler partisinde çalan Love My Way ve dans eden iki kabarık saçlı kızın çıldırışları da gülümsetti. Seksenler ve disko ortamları öyle garipti işte. Tuhaf tuhaf danslar ederdik barlarda, diskolarda. Y ve Z kuşağı siz o ortamları bilmezsiniz. Bir de Oliver’ın bir gece vakti sigarasını tuttuğu elini Elio’nun elinin üzerine koyduğu sahne vardı ve bu çook nazik bir detaydı. Söylemesem olmazdı. Şeftali ise filmin en çok konuşulan meyvesi pardon sahnesi oldu sanal ortamlarda. Yazarının da ne gerek var diyerek kitaba koymaktan neredeyse caymak üzere olduğu ama olmasının da kimseleri rahatsız etmediği Elio’nun çocukluğu saklıydı o şeftalide. Üstelik Brokeback Mountain ya da Boys Don’t Cry’daki gibi feci bir son yok bu filmde. Moonlight’daki gibi bastırılmış bir cinsel kimlik de. Sadece Oliver nişanlanmış, evlenecek belki seneye.

Son söz olarak bu filmi izlemek için her tür önyargıdan arınarak geçmeli insan ekran karşısına. Bir de Andrew Solomon okumalı bol bol.

Getty Images x Buzzfeed - 2017 Toronto International Film Festival Portraits

Call Me By Your Name - Cast

0BFDED7B-C90F-46AF-A0B6-FE6DDA7A57EF

MASTER OF NONE

IMG_0461

MASTER OF NONE :

“İnsanlar her seferinde anında büyülü hale gelmiyorlar. Bazen sonradan büyülü olabiliyorlar. Bazen de çöplük haline geliyorlar.” Denise

“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Atilla ve garip adları, değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık. Bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı ve bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başladı.” Sylvia Plath, Sırça Fanus

“Azınlık, diğerlerinin yarısı kadar başarılı olmak için iki katı çalışan insanlardır.” Angela Bassett

Bir arkadaşımın öncü bilgilendirmesi, bu öncü bilgilendirmelerin şiddetinin gitgide artması, sonrasında ise ihtar ve kınamaya dönüşüp ihtarın ihbar, kınamanın ise beni önüne geçilmez bir girdaba sürüklemesi sonucunda çok çok az merak, bir’az istek, en çok da mızmız bir vaziyette oturduğum ekran karşısından bir gün içerisinde türlü duygular arasında gide gele ama en çok da duygusal açıdan tatmin olmuş ve iyi bir şeyler izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle kalktığımda Banuhan Güvenir’e müteşekkir olduğumu buradan sizin aracılığınızla itiraf ediyorum. Her zaman bu kadar iyi bir dizi çıkmıyor insanın karşısına. Herkes dizi yapıyor da… Toplamda yirmi bölümden oluşan iki sezona başlamadan önce, ilk sezona dayandığın takdirde, ikinci sezon çok harika bölümler var demişti. Dizi bittiğinde tekrar İtalya’ya gitmek istiyordu ki haziranda o Amerika’ya giderken, ben bir başka Anadolu turnesine çıkacağım(ya evet turne kapsamında, Ramazan ayı boyunca içki içilmeyen türkü barlarda sahne alacağım Yozgat-Niğde-Konya… olur olur Tokat’ta olur). Dizinin yaratıcısı, yazarı, kimi bölümlerin yönetmeni ve de esas oyuncusu olan Aziz Ansari ve dizi hakkında anlattıklarını yarım yamalak dinlemiştim. Hani hiçbir şey hakkında hiçbir şey duymak istediğiniz zamanlar vardır ya, işte o zamansız zamanlarımdan birine denk gelmişti bu dizi. Bir kez Amerika’da doğan ilk nesil ve biraz da züppe köri insanı, restoran aşığı, lezzet aşığı, New York’lu bir Hintlinin/Hint asıllı New York’lunun hayatı, aşk hayatı, seks hayatı, eğlence hayatı, arkadaşlarıyla ne yapıp ne ettikleri, ne yiyip ne içtikleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Buna ek olarak New York bir Varanasi değildi ve Ganj’da yıkanmayan, Hindu olmayan, üstelik iki sezon boyunca kendi memleketi dururken Modena’daki gurme restoranlarında yanında da dev gibi beyaz arkadaşıyla yemek yiyen Hint asıllı Müslüman bir aileden gelen otuzlu yaşlarının başında, kariyer hayatında dikiş tutturamamış, yine de iyi bir dairede mızmızlanarak ömrünü geçiren bir adamın hayatı da beni ilgilendirmiyordu. Fakat gel gör ki evdeki hesap her zaman çarşıdakine uymayabilirdi. Master of None ara ara kültürel emperyalizm içeren subliminal mesajlar içermesine rağmen cidden çok tatlı bir iş ve ben aslında dizi hakkında kötü bir şeyler arayıp bulamayan Doğu’nun çok kötü ve kalbi buz tutmuş kraliçesiyim. Dizide daha az beğendiğim bölümler oldu ama hiç beğenmediğim ya da bitsin dediğim bir bölüm yoktu. Yönetmenlik koltuğuna da oturan Ansari yönetmen olarak da başarılı idi. Saygı duruşları bitmek bilmedi. İtalyan sinemasına, yönetmenlerine, De Sica’ya, Antonioni’ye, Amerikan filmlerine, dizilerine, Seinfeld’e, Woody Allen’a… Ve tüm bunlar yapaylıktan uzak gerçekleşiyordu. Ucuz bir taklit, gereksiz bir yeniden yapım olmaktan çok uzak bir atmosferde, tüm özgünlüğüyle cerayan ediyordu olaylar. Üstüne üstlük ilk sezon da öyle yabana atılır gibi değildi. İlk bölümden itibaren taze ve güncel espriler yakamı bırakmadı. Ama kabul etmek gerekirse ikinci sezondaki kimi bölümler ve dayandığı öykücükler ve konunun geçtiği mekanlar, son olarak da sahip olduğu dertler açısından eşsizdi. Bir bütün olarak baktığınızdaysa ister dramedy ister romcon deyin bu türü sevmeyen biri olan beni bile etkisi altına almayı başardı kolaylıkla. Netflix’ten üçüncü sezon onayını almış, kıymeti “şimdilik” az bilinen Master of None hakkında bir sürü gevezelik etmeye başlayacağım az sonra.

IMG_0457

IMG_0460

IMG_0462

BİRİNCİ SEZON :

Dizinin ismini aldığı “jack of all trades master of none”ı çevirdiğimiz takdirde “her işin adamı, hiçbirinin erbabı” gibi bir karşılığı var güzel Türkçemizde. Tıpkı Aziz Ansari’nin canlandırdığı Dev karakteri gibi. Bir tarihte-ki bu tarih bundan yaklaşık beş yıl öncesi, oynadığı bir reklam filminden gelen gelirle hayatını idame ettirdiğini söyleyen ama New York’ta son derece konforlu bir hayat yaşayan 1/6 kanı siyah olan Dev’in, ben buradayım ve Hintliyim diyen dış görünüşü sayesinde beyaz ekranda sadece küçük roller alabildiğini görüyoruz. Olayı kelimeler olmayan dandik filmlerdeki küçük rollerle avunmak zorunda kalıyor çoğunlukla. İş bu noktaya geldiğinde Amerika’da önemli bir azınlığı oluşturan Hintlilerin ırkçılıktan ötürü televizyon dünyasında hak ettikleri yerlere gelemediklerini, kendilerine hep bir komedi unsuru olarak bakıldığını ya Hintli sosisçi, ya da Hintli büfeci gibi basmakalıp rollerle geçiştirildiklerini görüyoruz. Yıllar yıllar önce TRT1’de yayınlanan ve biri köyünden çıkıp gelmiş, diğeri şehirde yaşayan iki kuzenin şehirde aynı daireyi paylaşmaları ve bu sayede yaşananların aktarıldığı komedi dizisi Perfect Strangers’daki köylü kuzen Balki rolünün teklif edilmesi bile buna dayanıyor. Mimar, eldiven tasarımcısı gibi sofistike meslekleri oynayabilecekleri roller ya da Bradley Cooper’a teklif edilen roller onları bulmuyor yazık ki. Öte yandan insanlar Asyalı ya da Hintlilere ırkçılık yapılınca pek coşmuyorlar. Sadece siyahiler ve eşcinseller hakkında kötü bir şey söylediğinde yaygara koparma riski alıyorsun. Beraber olduğu evli bir kadının kocası tarafından basıldığında bile, öfkeli beyaz adam karısına her şeyi bir kenara bırakıp, beni ufak bir Hintli adamla mı aldattın diye çıkışıyor ilk önce. Bir erkeğin aldatılmasından daha mühim mesele, onu hangi ırktan ve nasıl bir adamla, kadın da olabilir aldattığı oluyor.

Dizinin ilk bölümü Aziz’in karakterine, arkadaşlarıyla olan ilişkisine kısaca hayatına giriş niteliğinde. Dev’in kadim dostları olan dev gibi bir bedenin içinde çocuk kalbi taşıyan, aynı zamanda çok da çapkın olan Arnold, siyahi ve Lübnanlı Denise-o da çapkın ve Asyalı Brian’la oturup evlilik, çocuk yapıp yapmamak ve cinsel hayatları hakkında konuşuyorlar açık açık. Bölümün adı olan Plan B doğum kontrol hapına verilen isim, Plan A ise çocuk yapmak. Arnold oldukça anekdotal bir yorum yapıyor çocuk meselesi söz konusu olduğunda. Şöyle; “Bebekler çok sıkıcı oğlum. Hiçbir mantığı yok. Eski günlerde o veletlerden yapardın, onlar da çiftliğinle filan ilgilenirlerdi ama o kırsal yaşam tarzı geride kaldı. Hiçbir işe yaramıyorlar artık.” Nitekim “Aileler” adını taşıyan ikinci bölümde bu sefer de babaların hayatları boyunca yaptıkları tüm fedakarlıklara rağmen, oğulların vurdumduymazlığına ve bencilliğine şahit oluyoruz. Yüksek yaşam standardına sahip oğullar, bir sürü alternatif dururken aileleriyle çok da haşır neşir olmak niyetinde değiller. İşin içine jenerasyon farkı ve ebeveynlerin geçmişte yaşadıkları sıkıntılarını paylaşmakta ketum davranmalarından ötürü karşılıklı paylaşımları iyiden iyiye azalıyor. Başında belirttiğim gibi Dev ailenin Amerika’da doğan ilk kuşak çocuğu. Çocukları ve gelecekleri için büyük fedakarlıklar yapan ailelerin rahata kavuşmuş olan neslinin sahip olduğu eğlence lüksünü sonuna kadar kullanan çocuklar hepsi. Tayvan’dan gelmiş olan Brian babasının geldiği noktayı, bir zamanlar yıkanmak için nehre giren çocuğun, şimdi kendisiyle konuşan bir araba kullanmasıyla özetliyor kısaca.

Dizinin ilk sezonu Dev’in Rachel’dan ayrılması daha doğrusu Rachel’ın kendini ve bir hayalini gerçekleştirmek üzere, zaten monotonlaşmış ve bir noktadan sonra tıkanmış ilişkisini bir kenara bırakarak Tokyo’ya gitmesi ve Dev’in de ani bir kararla valizini toplayıp İtalya’ya giden bir uçakta bilinmeze doğru yol almasıyla bitiyor. Beatrice ve Şarlman ayrılıyorlar yazık ki. Tüm bunlar esnasında ailesi ve de özellikle babası hep destek oluyor ona. Fakat bu, kariyerinin berbat gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Oynadığı bir filmdeki ufacık bir rol bile montajda kesiliyor. Ne yapacağını bilmez bir haldeyken, bir yol ayrımında ani bir kararla kendini uçakta buluyor Dev. Diğer yandan kararsız Plath gibi açlıktan ölse de, buruşup kararan incirleri izlemekten başka bir şey yapamıyor. Bir parça depresif bitiyor kısaca ilk sezonun onuncu ve son bölümü.

IMG_0456

IMG_0449

IMG_0450

İKİNCİ SEZON :

Allooora ile başlıyor ikinci sezon. Tamamı siyah beyaz olarak çekilmiş olan “Hırsız” bölümüyle Vittoria de Sica’nın Bisiklet Hırsızları’na ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne sayısız gönderme ve bir çeşit saygı duruşunda bulunuyor Ansari, çok da şık bir şekilde; üstelik hiç de yüzüne gözüne bulaştırmadan. Espresso, pasta, lazanya, formaggio, çavvv, bella, kapito, gelato ve pizza’lı bir bölümle Modena’nın tarihi dokusunu kaybetmemiş meydanlarında, siyah beyaz sokaklarında dolaşıyor, bisiklete biniyor, hırsız kovalıyor küçük ve tombik elemanıyla birlikte. Rachel uzaklarda ve yalnızlığını bir kez daha hissediyor burada. Herkes ya biriyle çıkıyor, ya evli ya da nine. İkinci bölümde Arnold geliyor İtalya’ya. Beraber İtalyan olmayı düşünüyorlar. New York’taki telaş burada yok. Gün filmlerin siyah beyaz çekildiği zamanlardaki gibi ya da bir kartpostal üzerindeki rengarenk doğanın duruşu gibi telaşsız ve tasasız geçiyor çoğu zaman. Yemekler güzel, şaraplar güzel, baharatlar güzel, manzara güzel… Luciano Pavarotti’nin doğduğu yer Modena. Enzo Ferrari şirketini burada kurmuş. Ferrari ve Maserati marka arabalar burada üretiliyor ve dünyaya pazarlanıyor hala. İkinci bölümde Dev ve dev Arnold’un gittikleri Osteria Francescana Restoranı’nda yemek yiyorlar beraber. Yerken kendilerinden geçseler de, Dev’in içindeki boşluk geçmek bilmiyor. Rachel’la mesajları iyice yüzeyselleşiyor, derinliksiz bir ilişki uzak ülkelerden ancak bu kadar yürütülebiliyor. Bitiyor yavaş yavaş, kendiliğinden, onlar bir son koymadan. Pizza ve makarna dersi aldığı yaşlı ninenin torunu olan nişanlı Francesca böylelikle giriyor hayatına yavaş yavaş. Bu defa aşık oluyor Dev. Bir İtalyan kıza.

IMG_0451

Üçüncü bölümde “din” meselesini işliyor Ansari ve evet “din” bir mesele hem de çok karmaşık bir mesele, üstelik çok basit yaşanması ve yaşatılması gerekirken. Dev, bacon hayranı çocukluğundan beri(o ne güzel şeydir öyle çıtır çıtır, lezzetli). Dindar amcası ve yengesiyle yemeğe çıkmadan önce kırk bin kez ikaz ediliyor rahat davranmaması hususunda. Dev’in Müslümanlıkla, camilerle işi yok. Ama annesi “öyle de” dedi diye Ramadan’da oruç tuttuğunu söylüyor. Aksi takdirde annesi herkes içinde çimdikliyor onu. Dev ve onun gibi genç nesil İslamiyete ayak uydurmakta güçlük çekiyorlar, onlar için dinin kültürel bir değeri yok kısaca. Ama eninde sonunda otuz yaşındaki Dev annesi tarafından çimdiklenmekten kurtulamıyor yine herkesin önünde. Gerçek hayattaki annesi ve babası oynuyorlar dizide Dev’in ebeveynleri rolünde. Annesi aklına estiği gibi konuşuyor, düşündüğünü söylüyor. Neyse o burada da. Rol yapmıyor, yapmacıklığı yok. Başkalarının ne düşündüğü onun için önemli. Teklif geldiğinde dizide oynamayı reddetmiş, hiç istememiş. Babası ise dizide olduğu gibi gerçek hayatında da doktor. Oyunculuğu sevdiği her halinden belli. Ben senin yerine oynardım diyor oğluna her fırsatta. Oynuyor da. Dev’in doğal komikliği aileden kısaca.

IMG_0458

IMG_0452

IMG_0466

Dizinin altıncı, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu bölümleri ayrı ayrı çok özel ve çok güzeldi. Hele ikinci sezon, onuncu bölümde Mina’nın seslendirdiği Un anno d’amore var ki… Francesca, Dev’in kulağına sözlerini tercüme eder bir yandan da dans ederlerken; ricorderai diye, hatırlayacaksın diye… Dev aşıktır bu seferinde.

New York’un farklı bölgelerinde farklı hayatlar yaşayan göçmenlerin hayatlarının bir sinema salonunda kesiştiği altıncı bölüm, Denise’in Lübnanlı olduğunu gençliğinde Dev’e itiraf ettiği, Dev’in de Lübnan, Ürdün fark etmez sen Denise kal diyerek onu olduğu gibi kabul ettiği ve her sene aynı masanın etrafında, aynı ellerin birleştiği Şükran Günü sofrasında, içerisinde bir de Angela Bassett barındıran sekizinci bölüm, Sergio Endrigo’nun “Canzone Per Te”si eşliğinde New York manzarası arkada, Antonioni’ye ve L’avventura, La Notte ve L’eclisse’i anımsatan anları kapsayan sonbaharda New York manzaralı, kırmızı yaprakların altında, serinin de en uzun bölümü olan dokuzuncu bölümünün ardından çok iyi bir final ile nihayetlenen “Master of None” dudak büzmekten utandıran iyi bir dizi olmuş. Aziz Ansari ve Alan Yang benzerleri arasından yakaladıkları sinemasal tatlarla çok farklı ve olgun bir iş ortaya çıkarmayı başarmışlar şu genç yaşlarında.

IMG_0465

IMG_0464

IMG_0447

ROMA

PROLOG: IMG_2547 Yalnız olarak çıktığınız yolculuklarda, kafanızın içinde bir yerde, çok da derin olmayan belki biraz sığ bir yerinde beraberinizde kimi götürürsünüz en çok? Geride bıraktığınız sorunlu aile bireylerini mi? İşyerinde üstesinden gelemediğiniz rakiplerinizi mi? Yoksa aynı binayı, aynı durağı kısa sürse bile bitmez gibi görünen dakikaları paylaştığınız, her günü aynı güne çevirip kepaze eden orta sınıf ahlaklı beyinlere sahip komşularınızı mı? Siz sanki onların içinden çıkmadınız mı? Eski eşiniz eskidir ama; sahildeki kumları kazırmış gibi elinde bir tırmık beyninizin içini eşeler durmaz mı hala? Kurtulmak mümkün müdür acaba? Kanımca başka bir tırmıklı gelene kadar mümkün görünmüyor. Hayat gökdelenin katları gibi. Yukarı doğru çıktıkça görüş açınız artmakla birlikte, her bir kat omuzlarınızda onlarca ton ağırlık taşıtıyor size. En tepede ise omuzlarınız düşüyor, kamburunuz çıkıyor. Zirvede yalnızsınız sonunda. Son bir kez bakıyorsunuz manzaraya yani geçmişe yani sizin olan geçmişe, tarihinize, her şeye. İnsanlar mı çok, binalar mı? Yemyeşil mi manzaranız, yoksa kapkaranlık mı? Yüzleri net mi insanların? Yüzler birbirine karışır derler. Demans belki bahane. Perdeler açılmaya başladı bile. Bundan sonrası serbest düşüş. Asansörsüz ve molasız. Katlarda durmak yok. Hızınız saatte çok kilometre. Gözünüzün önüne gelen her ne ise onun adı sizin pişmanlığınız. En sevdiğiniz insan bile sizin pişmanlığınız. Bir insan bunca sevilmemeliydi belki de. Etiniz yere değdiği anda bir başka hayat, bir başka dünya. Perdeler sonuna kadar açıldı artık. Ve siz ışığın içine düştünüz nihayet. Tüm acılara son. İnsanlarla didişmek bitti. Kendini kimseye beğendirmek zorunda değilsin. Eskiden bela olup yağarım dediklerine şimdi nur olur yağarım diyebilecek kıvamdasın ve inan böyle çook tatlısın. Lisan mühim değil. Hiçbir zaman değildi. Sen dert etmiştin. Ortak bir dil var artık. Işığın dili. Biraz ışık!(Goethe, yine mi sen?) Babil’i aşmak için buraya gelmek gerekmiş er ya da geç. Ama en güzeli nedir söyleyeyim: Ahh hayat ne boş, insanlar hep böyle idi ben dahil, şimdiyse çok pişmanım yaptığımdan dedikten en fazla beş gün, beş hafta, beş ay sonra aynı hatalara düşüp, insanları küçük görüp, gün içinde inanılmaz biçimde öfke nöbetlerine tutulduğun tüm o dakikalar, huysuzluktan adım adım kapris kraliçeliğine geçiş yaptığın bütün o anlar var ya, onlar burada yok. Burada vesvese yok. Unut vesveseyi. Pamuk tarlası ayağının altındaki. Duyduğun tek ses dünyadan gelen okyanusun serinletici sesi ve evet Ganj’da olağanüstü bir manzara var. Ateşe verilen tüm ölülere inat burada hayat var. Renkler Tanrı’nın işaretleri. Burada renkler olağanüstü. Mutlu musun şimdi? En tepeye çıktın. Tüm dünya önünde serili. İstediğine hükmün geçiyor. İstemediğin oyuncağın senin. Söyle mutlu musun şimdi? Mutluluk nedir ki? IMG_2706 Kalkış için aprona gelen Roma uçağı için anonsu duyar duymaz bizi uçağa götürecek servisin yaklaştığı kapıya geliyoruz. Bir telaş oluyor. Bir adam, beyaz saçlarını görüyorum, aradaki basamağı göremiyor ve düşüyor. Kafasını çarpmış. Ambülans ve sağlık ekibinin gelmesini bekliyoruz. Dakikalar sürüyor. Adam yerinden kalkamıyor. Biz gelen diğer servise biniyoruz. Adam kalıyor. Yanındaki karısı olmalı. Bu kötü şans demek. Tek düşen için değil. Geride kalanlar için de. Bugün ayın on üçü. On üç mayıs. Bir terslik var. Huysuzum ve huzursuzum. Yolculuk felaket geçiyor. Kalkış kötü, uçak keyifsiz, kısa süreli hava akımları var. İrtifa kaybederken bir anda kaybediyor. Sonra bir anda bulutları sağlıyor sanki. Kulaklarımsa basınçtan çılgına döndüler, hep şikayet halindeler. Karaya ayak basmayı en çok onlar ister gibiler. Vücudu bir bütün olarak düşünmek hata belki de. Her organ, her organın yaptığını yapmak istemiyor işte. Kulaklarım isyan ettiler işte. Keşke getirmeseydin bizi diyorlar. Nasıl bırakırdım ki sizi? Ben Van Gogh değilim ki. İniş daha da beter. Yolcular çılgınca alkışlıyor can tatlıymış dercesine. Kurtuluş alkışları bunlar. Genelde iyi inişler alkışlanır halbuki. Her neyse Fiumicino Havaalanı’nın bir özelliği yok. Sırt çantamı almış gönül rahatlığıyla giderken bir hanım o çanta eşimin diyor. Tanrım! Adamın sırt çantasını sırtlanmışım. Kocanın umurunda değil. Kadın fark ediyor. Ben aptal aptal çantaya bakıyorum. Kadın fark etmese dımdızlak ortada kalacağım otel odamda kocasının eşyalarıyla. Hadi adamı anladım, karısına güvenmiş ama ben de mi bir başkasına güvenmiş oluyorum bu durumda? Kendime hükmedemiyorum ve eşyalarıma, ya uşak kalacağım ya da bir serf tutmam gerek kendime(Goethe, lütfen git!). Hayatın insana kendini gerzek hissettirdiği anlardan biri yaşadığım. Geçer umarım. Geçsin bakalım. PİETA:

image

St. Peter Bazilikası’nın içinde ilk sağda ışıl ışıl, pırıl pırıl bekliyor sükunetle. 25 yaşındaki Michelangelo’nun dehasının bir eseri olarak Carrara’daki taş ocaklarından getirilen tek parça mermer bloktan yontularak yapılmış ve İsa insanüstü bir varlık olmaktan çok belirgin damarlarıyla, kanının bedende ne kadar az bir zaman önce aktığını vurgulamak amacıyla şiş şiş. Meryem’se iyice açılmış elleriyle kaderini kabul eder vaziyette. Teslimiyetin getirdiği bir kabulleniş bu sanki. Tam teslimiyet demişti kuzenim, bırakmak, her şeyi ve herkesi, açılan yollarda yürümek sadece… Çok acı çekmeden teslimiyetin gelmesi zor sanki ve belki de imkansız. Ama bir gün belki bir şey olur belki ve kolaydan olur her şey bir anda. Ben hiç birini göremiyorum. Ne yol var ne de patika. Ben galiba yolumu kaybettim. Kayboldum ormanın ortasında. Pieta bunları hissettirdi yığınların ortasında. Yığınlar çare değil acılara. “Bırak da ağlayayım zalim kaderim ve özgürlüğüm için iç çekeyim Hüzün kırsın zincirlerini ızdırabımın, merhamet aşkına/per pieta.”   St. PETER BAZİLİKASI: Saint Pietro bir diğer ismi. Vatikan dahilinde geniş bir alanı kaplıyor. Görkemli kubbesiyle karşınıza çıktığında ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz. Bir insana ne hissettirteceğini bilmeyen insanlar gibi. Konumu ve kapladığı alan itibariyle karşınıza her çıktığında tanışıklıktan hoşnut oluyorsunuz. Ama aynı zamanda o kadar mesafeli ki sizi yerinize mıhlatıyor. Gösterişi insanı korkutuyor. Üst katına yani kubbe kısmına çıkmaya fırsat bulamasak da saatler alıyor zemin katını gezmesi. İçeride ayin yapılıyor. Arkadaşım habire fotoğraf çekiyor. Herkes sürekli fotoğraf çekiyor, kameraya alıyor(benimkilerde olduğu gibi, bende hiç tanımadığım insanların karesinde yaşayacağım bundan sonra, aman ne hoş bir ölümsüz olma yolu!) Ama en güzeli Pieta. En güzeli benim Pieta’m, Michelangelo’nunki değil. İnsanın “Tanrım, şimdi kurtar!” diyesi geliyor baktıkça. ’72 yılında Laszlo Toth’un çekiçli saldırısına uğradıktan sonra kurşun geçirmez camlı bir bölümde sergileniyor ve bu eylem sonrası Macaristan vatandaşı Laszlo Toth herhangi bir adli ceza almamış, sadece akıl sağlığı durumuyla ilgili adli tıbba yollanmış ve akabinde akıl hastanesine “Deli mi acaba?” diye. Olası ihtimaller dahilinde. Saldırı esnasında “Ben küllerinden doğan İsa’yım.” ya da “Michelangelo”yum diyormuş. Sol kolu ve eli kırılmış saldırı esnasında heykelin, yüz kısmına aldığı darbeler sayısız ve burun kısmı zarar görmüş. Vatikan’ı sarsan olay sonrası tam on ay sürmüş restorasyon çalışmaları. Laszlo Toth nasıldır, nerededir bilemeyiz ama Meryem taptaze bir çiçek gibiydi son gördüğümde. IMG_1839 IMG_1936 IMG_1973 20140513_165250 20140513_165813 Üç yol, dört yol kısaca her yol bir meydana çıkıyor ve meydanların süsleri olarak Barok tarzda, mitolojik ögelerle süslenmiş çeşmelerden gözlerinizi alamıyorsunuz. “Fontana di Trevi”, bizde bilinen adıyla “Aşk Çeşmesi” insanın içini titretiyor. Neden mi? Herkes burada çünkü. Toprak rengi tenleriyle Roma’yı ve meydanlarını arşınlayan Bangladeşliler en çok burada, kah gül satarak, kah fotoğraf çekerek olmadı aynı model, aynı renk şallarını dön dolaş, bıktırta bıktırta satmak için burnunuza dayayarak kendi vatanları dışında varolabilmenin, ayakta durmanın gayreti içinde gün boyu arşınlıyorlar yollarda. Hırsızlıktan hiç korkmayın, adamlar ekmek parası peşinde ve sınırdışı edilmekten ölesiye korkuyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin hiçbir yer vatan değil. Sizin değil. Kendinizi aidiyetsiz ve kıymetsiz hissediyorsunuz. Vatansızlık en kötüsü ve bu adamlar da günü kurtarıyorlar. Turistik amaçla gelen bizlerse bakıyoruz, sağa sola, ona buna. Çeşmeyi görenin yüzünde hep bir tebessüm; su sesi, insanların coşkusu, dünyanın türlü çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü insan var; paylaşım çok az ama olsun, böylesi daha iyi, bir başınasın… Herkes aşk istiyor. Arkadaşım havuza kaç kez para attı ben sayamadım, herkes, hepimiz aşk; olmadı kırıntılarını istiyoruz, salt cinsellikten ibaret olmayan, evlilikle kurumsallaşmamış, insanı gamlı baykuşa çevirmeyen bir aşk ve seni senden daha çok sevecek bir adam için cebimizdeki tüm bozuklukları saçıyoruz çeşmeye. Daha çok sevmek mi isterdin, sevilmek mi söyle! Bence en güzeli sevmek, sevilmekten öte. Ben kendimce sevmeliyim önce. O sevmese de olur. O bilmese de olur. Gül Ulukan, Şenay Çınar, Hamdi Demir, Banuhan Güvenir, Hale Türkeş, Nurhayat Özdeniz paralarınız olmadı niyetleriniz aşk çeşmesinde yüzmekteler. Aranızda evli olanlar olabilir. Olsun. Çoğalan bir aşktan kimseye zarar geldiği görülmemiştir. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. IMG_2327 IMG_2584 IMG_2683 IMG_2617 IMG_2742 IMG_2304 20140513_192445 Piazza della Republica’da oturduğumuz meydan manzaralı kafeden ayrıldıktan sonra metroya doğru yürüdüğümüz bir akşam yüzlerinde simsiyah bereler, ellerinde çelikten bir kap sessiz sessiz dilenmekte olan dilenciler sokak lambalarının ışığında belli belirsiz çıkıyorlar karşımıza. Apartmanların basamaklarında usul usul oturuyorlar. Burada dilenmek gurur meselesi. Kimse kucağında çocuğu, acındırmıyor kendini. Tek kelime etmeden, Tanrının adını ağzına almadan, hiç duygu sömürüsü yapmadan dileniyorlar. Ankara’ya son gidişimde her yer dilenci kaynıyordu. Bahçelievler, Kızılay, Tunalı, Sıhhiye adım başı dilenci doluydu. Bir Mayıs’ta Cebeci’de eylemler bittikten sonra bir dilencinin hazırlanışını izledim gizlice. Sabah işe gittiğinizi hayal edin, masanızı düzeltip, bilgisayarınızı açıp ortamınızı hazırlamanız gerek değil mi? Sabit sokak dilencilerinin de böyle bir ön çalışmaları oluyor. Önce yere karton seriyor dilenci kadın. Sonra çocuğunu yanına yerleştirip, içi süt dolu biberonunu, para atılsın diye hazırladığı madeni kutusunu ayarlayıp, boğazını temizliyor bir güzel. Sonra yerinden kalkıp, önündeki fırına gidip parasız olarak aldığı ekmekten kopardığı bir parçayı çocuğun eline veriyor. Boğazını temizliyor gürültüyle tekrar tekrar, yüzünün mimikleri değişiyor sonra, kaşları düşüyor ve efsanevi repliğini mırıldanmaya başlıyor: “Allah ne muradını…” O da başkent, o da başkent, o da insan o da insan, o da dilenci o da… Öteki tasasız hallediyor işini, tek maskeyle iş bitti. Bizimkilere bir ön çalışma gerek. Bir çocuk, bir park, bir biberon gerek. Bir de içli bir ses. VATİKAN: Sabah namazını müteakip Vatikan’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Otobüsler parasız, sabahları ise kalabalık. Taksiler makul. Avrupa pahalı değil, bizim paramız değersiz. Bense hemen önümde oturan İtalyan’dan gözlerimi alamıyorum. O kadar tombik ki, tekli koltuktan sızmış bedeni, yayılmış çepeçevre. Öyle gamsız ki. İtalyanlar genel olarak gamsız. Kimse acelesi varmış gibi hareket etmiyor. Tek konuşurken aceleciler ve bu onlara belli bir efor harcatıyor. Turistler ve göçmenler olmasa ortada insan olmayacağı endişesini duyuyor insan ve tüm şehir turist istilasına uğramış, o müze senin bu kilise benim ellerinde türlü çeşit fotoğraf makineleri, navigasyon cihazları yahut ben gibi ilkel haritalarıyla dolaşan insan ordusu akın akın meydanlara yağıyor mancınıkla atılmışçasına ve tam olarak kimsenin nereden geldiğini, indiğini göremiyorsunuz. Anca geliyorlar dört bir koldan. Restoranlarda çalışanlar Tunuslu, Faslı, Cezayirli, Türk ya da Kürt, Arap ya da bir yerli. Zaten onlar olmasa hizmet sektörü içler acısı. Canla başla çalışan bir garson bulmak mümkün değil. Kahve hariç her şey geç geliyor. Gevşek gevşek, paralanmadan çalışıyorlar. Yirmi altı dolar gelen hesabı ödemek için elimi cüzdanıma atıp otuz dolar çıkardığımda garson İngilizce “Üzeri benim olsun.” diyor ve ekliyor “Prego!” Tombiğe dönersek tekrar, tabletten alamıyor gözlerini. İlk defa şişman bir İtalyan görüyorum. İncecik bacaklarının üzerinde gene nazik olan gövdelerini zahmetsizce taşıyan erkeklerine nazaran bu adam ondan dikkatimi çekiyor. Deniz anasına benziyor. Birden yol sorma gereği duyuyorum. “Gelmişsiniz, burada inmeniz gerek.”diyor. Sayesinde tombiğin, doğru yerde iniyoruz. IMG_2393   IMG_2398 Bir sürü turizm acentesi var Vatikan’ın karşısında ve elemanları yolunuzu kesip, Vatikan’a doğru kilometreleri bulan kuyruğa girmeden belli bir ücret karşılığında götürmek için teklifler sunuyorlar. Vaatleri binlerce kişinin önüne geçmemizi sağlamak ve sayelerinde saatler kazanıyoruz. Tüm gezi boyunca yalnızca bir kez Türklerle karşılaşıyoruz hepi topu. Rahip ve rahibelerse en çok St. Pierre Bazilikası’nı ziyaret ediyorlar, onların yolculuğu uhrevi olduğundan sanat kısmını turistlere bırakmışlar. Bence ikisi de olmalı. İslamiyetteki maneviyatın gücü, Kur’an’ın dili ve sadelikle, Batı’nın sanat ve kültüründen bir sentez oluşturmalı. İkisi de gerekli insan hayatında. Hem maneviyat, hem sanat. Biri içe yolculuk, öbürü dışa. Biri serzeniştir Tanrı’ya, öteki başkaldırıdır dünyaya. Nihayetinde ikisinde de boyun eğersin. İkisinin de karşısında saygıyla eğilirsin. Sanat yapmak için gücün ve güçlünün yani en çok kilisenin ve aristokratların desteğiyle beslenen insanların dönemlerinden, günümüze hep muhalif olarak aksi takdirde hiç hoş karşılanmayacağın bir döneme milyonlarca ışık yılı atlayarak geçmiş buluyorum kendimi. Artısı mı? Adamlar kendilerini adamışlar, çünkü buna fırsatları olmuş. Fakirin derdiyle uğraşmaktan deliye dönmektense, tavanlara astıkları iplerle Yaradılışı resmetmişler, Tanrı’yı yerde değil gökte aramışlar. Sırf bu yüzden günde milyonlarca insanın ziyaretçi akınına uğrayan Sistine Chapel’de insanlar boyunları tutulana kadar tavana baktılar. Uzağı iyi göremeyen gözlerinle ne gördünüz derseniz, çok değil, hiç değil, biraz gördüm. Ama hep yukarı baktım. Hep ileriye baktım. Vatikan’ı maddi anlamda sırtlayan şeyle aynı olsaydı, Efes’teki Meryem Ana’dan İzmir ya da Kültür Bakanlığı bir cumhuriyet kurardı. Bu kadar azla kalmazdı. IMG_2490 IMG_2445 Netice itibariyle devirler, dönemler, uluslar, akımlar, modalar geçiyor aradan. İnsanlar evrilmiyor artık. Bizler tür olarak evrimimizi tamamlamış bulunmaktayız. Biz olduk bitti. Bundan sonrası yeni bir başlangıç. Adem’in de bir sonu olmalı, tıpkı bir yaradılışının olduğu gibi. IMG_2720 IMG_2514     IMG_2516 image image image 20140514_132643 Ve neden Via Giulio, çünkü burası pek fazla turistik değil ve şehrin keşmekeşinde nadiren karşılaştığınız yerli halkı gördüğünüzde gerçek İtalya’ya geldiğinizi anlıyorsunuz ve sis perdesi aralanıyor ve rüyadan gerçekliğe geçiyorsunuz bir anda. Aynı zamanda Santa Caterina da Siena adında çok kimseler uğramadığından Tanrı’yla başbaşa kalmayı başarabileceğiniz bir  kilise de barındırıyor dahilinde. Neden Ponte Sisto, çünkü diğer köprülere nazaran ihtişamdan uzak ve gün batımında Tiber Nehri çok romantik görünüyor. Neden İtalyan erkekleri, çünkü maçolukları onları çok cazip kılabiliyor ve çoğu giyimlerinde, yaşamlarında tarz sahibi. Neden İtalya, çünkü çok tuhaf hislerle doluyorsunuz aynı anda romantizm, hüzün, acıma, korku, geçmiş, gelecek, çokluk, yokluk, hiçlik ve kaybolmuşluk. Sanki şehrin orta yerinde kaybolup gideceğim ve bir daha kimse beni bulamayacak gibi hissettim çoğu kez. Ve neden Roma, çünkü harikulade bir ışığı ve yemyeşil bir doğası var. —-.—- Uzaktan bir kastratonun sesini duyuyorum. Çok içli söylüyor, sanki bir derdi varmış gibi.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: