CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

images.jpeg

CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

“Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için.” Zain

“İyi insanlar olacağımızı ve sevileceğimizi düşünmüştüm. Ama Allah bunu bizim için istemedi. Bizim ötekiler için paspas olmamızı tercih ediyor.” Zain

“Çocuğun yoksa adam değilsin dediler bana. Çocukların senin omurgan olacak. Direğimi yıktılar, gönlümü yaktılar. Evlendiğim güne lanet osun. Nasıl bir sefalete atıldım ben?” Zain’in babası

“Kimse ne seni ne bizi umursamıyor. Biz hiçiz oğul, parazitiz.” Zain’in babası

GİRİŞ :

İsim olarak Capernaum ve Kefernaum olarak da çıkacaktır karşınıza. Siz nasıl isterseniz öyle okuyun ve de telaffuz edin. Ben yazımda Kefernahum’u tercih edeceğim. Böyle bir şehrin var olup olmadığı üzerine yaptığım küçük bir araştırma sonucunda öğrendim ki varmış. Günümüz İsrail topraklarında yer alan ve artık Tell Hum olarak anılan şehirden İncil’de de sık sık bahsedilmekle birlikte, bir balıkçı kasabası ve aynı zamanda ticaret merkezi olarak da bilinen şehir, İsa’nın mucizelerinden pek çoğunu gerçekleştirdiği-ölüyü diriltmek, şeytan kovalamak, hastalıkları iyileştirmek, rüzgar ve dalgaların durdurulması gibi, dolayısıyla kendisinden İsa’nın şehri olarak bahsedilen bir yermiş. Fakat büyük de bir hayalkırıklığı olmuş İsa için. Neden mi, çünkü kasaba halkının inanç eksikliğinden duyduğu hayal kırıklığı sonucunda onu lanetleyivermiş bir zaman sonra. Bir peygamberseniz, kendinizi bu şekilde sıfatlandırıyor ve görüyorsanız eğer, dininizi, görüşlerinizi boş vaktinizi ayırarak anlatıyor ve yayamıyorsanız düş kırıklığı yaşarsınız elbette. Hz. İsa marangoz iken, ikinci mesleği peygamberlikti. Böyle düşününce ikinci bir işe gönül vermiş, içinde yatan aslanı ortaya çıkaran günümüz insanı gelecektir aklınıza. Peygamberlerde de durum çok farklı değilmiş. Bir misyon edinerek yaşamına anlam katmaya çalışan pek çok sıradan insanın arasından maharetleri ve seçilmişliğiyle ön plana çıkan İsa peygamber, bir çıkış yolu arıyordu ve nihayet bulmuştu. Kendini peygamber yani seçilmiş kişi olarak ifade ediyordu o genç yaşında. Yunus peygamber balıkçıydı mesela, Hz. Nuh denizciydi, şimdi olsa gemi mühendisliği okumak zorundaydı. Hz. Musa çobandı, tıpkı genç yaşlarındaki Hz. Muhammed gibi. Dağdaki çobanla oyum bir olmamalı derken, o çobanın bir gün peygamber olabileceğini düşünmek gerekiyor inceden. İnsan, doğanın o çok sesli ahengine ve renkliliğine, toprağın mucizesine tanık olmadan sırra vakıf olamıyordur belki de. Hayatı boyunca bir süreliğine çobanlık yapmak gerekiyordur bir şekilde. Öte yandan Hz. İbrahim mimardı, her ne kadar o dönemde mimara mimar denmese de. Hz İdris iğneyi ilk icad eden, ona delik açan kişi olarak terzilerin piri sayılırken, peygamberlerin Yves Saint Laurent’i olarak anabiliriz kendisini. Bunların konumuzla ne ilgisi var diyecekseniz eğer, dinini yaymaya çalışan İsa’nın çevresi ve ihanetler yüzünden yaşadığı hayal kırıklığı ve çilesiyle, küçük Zain’in yaşadığı çile arasında büyük benzerlikler var aslında. İkisi de böyle olsun istemezdi. Ama ikisi de mücadele ettiler içinde bulundukları zor koşullara rağmen. Zain’in isyanı insanoğlunaydı aslında. Onu bu sefaletin içine atmış, kendisi de ailesinden daha iyisini görmemiş olan anne babasınaydı en başta. Filme dağınık diyenler var yabancı basında. Katılmıyorum. Nedenlerinden bahsedeceğim uzun uzun, yavaş yavaş, sabır sabır. Malum peygamberlere özgü bir meziyettir sabretmek. İlk önce adet olduğu üzere diyalog kısmı var. Bu filme özgü olarak yarattığım bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor olacak diyaloglar. Onlar evlilik aşamasındaki iki sevgili, niyetleri ciddi. Bu film onları çeşitli düşüncelere sürükledi. A kişisi Adem, H kişisi Havva olsun bu sefer de. Adem fena halde sığ, Havva’ysa bu filme kadar çözememiş durumu, az sonra ortaya çıkacak aralarındaki uçurum ve çözülecek elleri yavaş yavaş. Bu arada özür dileyerek belirtiyorum ki, diyalogları ben yazmıyorum, sadece karakterleri yarattım, yazıma attım. Ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini ve sorunlarını nasıl dile getirecekleriniyse kendileri bilir. Dediğim gibi ben yalnızca yarattım. 

Çift elele tutuşmuş yolda yürüyerek ayrılmaktadırlar sinemadan. Bir hikaye de böyle başlar. Gerçekteyse bitmesine ramak kalmıştır.

A – Beğendin mi sevgilim?
H – Beğendim. Sen?
A – Çok karışıktı.
H – Nesi karışıktı?
A – Kurgusu.
H – Sonunda bağladığına göre!
A – Ara yollarda çıkmazlar vardı.
H – Ben bir çıkmaz göremedim.
A – Rahil karakteri çok gereksizdi. Uzatmışlar çok fazla.
H – Tam tersi. Onun hikayesi sayesinde filmin parçaları birleşti. Göçmenlik ve sefalet iki çok eski arkadaş gibiler. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. 
A – Ee tamam da, Zain’in hikayesinde zaten yeterince var olan sefalet yetmez miydi? Arada da olsa içlerinden başarı hikayesi çıkmaz mı?
H – Sefaletin miktarı, azı kararı mı olur canım? Üstelik Zain başardı.
A – Olmalı. Seyirciye de yazık çünkü. Zain mapushanelere düşerek neyi başardı, üstelik de beş yıl yiyerek?
H – Sesini duyurabildi.
A – Ne değişecek ki? Ortadoğu’da bir şey değişmez. Hep aynı hikaye. Sen değişirsin, orası değişmez. Kaos, sefalet, savaşlar bitmez. Sınırlar değişir, bir de zalimlerin isimleri.
H – Doğru söylüyorsun, bence de Ortadoğu boşaltılsın ve sıfırdan başlasın orada her şey ama bu arada Zain ve Zain gibiler ne yapsın? El elde baş başta otursa mıydı çocuklarla sübyancılar koğuşunda beş yıl boyunca?
A – Aman diyeyim, ne boşaltması! Bizde alıyorlar soluğu ilk etapta. Yeterince geldiler zaten. Zain o sırığı bıçaklayarak en iyisini yaptı. Hem de intikamını aldı. Eşekler gibi çalıştırıyordu onu ailesi. Adam on beş kilo var yok, on yedi kiloluk suları, tüpleri taşıyıp duruyordu kaç kat boyunca. Düştü de kurtuldu be…
H – Bak ne diyeceğim…sefalet görmek istememek filan…seninle ilk nişanlandığımızda Beyrut’a gitmiştik, bayılmıştın yemeklerine. Bir daha gelelim diyordun. Sefalette yoksun ama. İyisi mi biz bir dahaki sefere Avengers’a filan gidelim seninle. Araplar o tür filmlerde çarşaf giyip fünyeyi çeken, bombayı patlatan saldırganlar olarak varlar sadece. Hani için rahat etsin diye!
A – Gerçekten mi(erkeğin bir an için gözleri parlar)?
H – …
A – Evlenmeden önce böyle şeyler izlemek gerekiyor gerçekten. Bir gün dara düşersek diye az çocuk getirmeliyiz dünyaya.
H – Bu dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğruysa artık!
A – Olur mu? Babası ne güzel dedi mahkemede! Çocuğun yoksa adam değilsin çocuklar senin omurgandır dediler, ondan yaptım diye.
H – Ha sen öyle algıladın vaziyeti? Ben o sefaletin içinde en az yedi çocuk saydım. Tavşanlar gibi üremenin manası ne, hele bir de anam babam, atam dedem öyle dedi diye. Yazık değil mi o çocuklara? 
A – Ben kendimi özdeşleştirdim babayla.
H – Süper kahramanlarla özdeşleştirsen daha iyi olur. Bundan sonra Marvel izleyelim gerçekten. Kaldıramayacak gibisin, daha doğrusu ben seni kaldıramayabilirim gibi geldi(son cümleyi sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle söyler).
A – Ortadoğu böyle bir yer.
H – Ortadoğu öyle bir yer değil. Öyle bir yer haline gelmiş. Getirilmiş. İnsanlar, din savaşları, politikacılar ve politikaları sayesinde. Bu kadar çocuk imal eden ailelerin yaşadıkları yerleri neden ziyaret etmezler? Doğum kontrolü denen bir şey var. Allah var tamam da doğum kontrolü de var. Tavşanlar gibi ürenir mi? Kaldı ki Hıristiyan bunlar. Lübnan’da yaşayan katı Şiilerden de değiller. Maruni olmayabilirler ama Arap Hıristiyanları kısaca.
A – Ne olmuş? Arap işte sonunda. Arap Araptır.
H – Ya evet, Türk Türk’tür. Bizim için de Avrupa’da böyle düşündüklerinden eminim. 
A – Üniversite boyunca dizeleriyle başımın etini yediğin Halil Cibran’da Maruni. Amin Maalouf da.
H – Yani?
A – Arap Araptır işte!
H – Gel bi de slogan atalım beraber. O odur, bu budur diye.
A – Yok hayatım. Film mesaj kaygılı olsa da, acıdır gerçekler.
H – Bir yerde de Ermeni’dir o, sözüne güvenilmez diyordu hani!
A – Ne kadar doğru.
H – Hayat beni de seninle karşı karşıya getirdi ve bu filme getirtti. Ne tuhaf değil mi? Yoksa filmdeki annenin dediği gibi benim yerimde, benim şartlarımda yaşıyor olsaydın sen kendini asardın dedi ya…
A – Yani?
H – Ortada çoluk çocuk yokken daha insanda kendini asma hissi uyandırabiliyorsun kolaylıkla.
A – Bir film yüzünden mi bana karşı bunca önyargın oluştu?
H – Kim olsa aynısını düşünür.
A – Çocuk filminden nereye geldik!
H – İlk defa doğru bir söz ettin. Bu aslında bir çocuğun hikayesi. Çocuklar anlamayacağından ya da izledikleri takdirde çok kederleneceklerinden, büyüklere fakir bir ailede doğmuş karakterli fakat bıkmış bir çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmış Labaki. Çalışıp çalışıp kimselere yaranamamaktan, koşullarını değiştirememekten bıkan ve başka bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünen zavallı ama iyi kalpli bir çocuk vardı başrolde. Aç kalmadıkça çalmadı, çaldığı da bir biberon süttü onu da Yonas için çaldı. En sevdiği kız kardeşi için o sübyancıyı bıçakladı, Tanrı’ya kızgındı çünkü hangi baba çocuğu aç yatsın, sokağa düşsün ister, sorumlulukları dururken içer içer kendini kaybeder? Ana baba olarak cehaletlerinin ötesinde o kadar bilinçsizler ki ve de kaygısızlar fakirliklerinin çok çok ötesinde. Kız aybaşı oluyor, onu bile kardeşi olarak zavallı Zain düşünmek zorunda kalıyor. Zavallılar. Çocuk her yerde çocuk, gerzek her yerde, her daim gerzek işte.

Filmden el ele çıkan çiftin arasındaki mesafe bir uçuruma dönüşür adeta. Kızın eli belindedir. Adem’se süklüm püklümdür karşıdında.

A – Çok üzüldüm inan. Bize…yani Ortadoğu’nun bizi de bulmasına. Yani seni beni bile birbirimizden ayıracak kadar etkiliymiş baksana.
H – Zain Türkiye ve İsveç’e gitmenin hayallerini kuruyordu.
A – Aman aman bizde yeterince Suriyeli Arap var…yani demek istediğim Zain gibiler gelsin de ne de olsa Lübnan’lı çünkü, ama daha fazla Suriyeli gelmesin lütfen.
H – Hiç değişmeyeceksin değil mi?
A – Aslına bakarsan hayır. Düşünmüyorum.
H – Yani ben evlenirsem böyle bir kütükle yaşayacağım, öyle mi?
A – …
H – Bir sürü de çocuk istersin sen?
A – …
H – Sanıyorum bir yerlerde hata yapıyorum ben! Zain gibi kaçıp kurtulmam gerek senden.

Gördünüz mü sinemanın gücünü sevgili okuyucu! 

MV5BNTRhZjkwYTMtNGE4YS00ZDBjLThkZDEtZTIwODFjMjgyNmFkXkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1499,1000_AL_

images.jpeg-6

images.jpeg-8

CEHENNEM’E GİRİŞ VE ORTADOĞU’DA ARAPSAÇI OLMAK :

Film, kirli bir erkek çocuğunun üzerinde külot fanilayla biçare vaziyette doktor muayenesine girmiş haliyle açılıyor. Doktorun diş muayenesinden çıkardığı kadarıyla hiç süt dişi kalmamış çocuğun on iki on üç yaşlarında olabileceği varsayımından anlıyoruz ki, bu çocuk tam olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyor. Ya annesi babası yok, yahut onlar da bilmiyorlar ya da unuttular. Az evvel Beyrut sokaklarında kendi gibi çocuklarla oyun oynarken gösterilen Zain, bir sonraki sahnede bileklerinden kelepçelenmiş vaziyette mahkemeye çıkartılıyor. Bu noktaya nasıl gelindiğini, mahkeme görüntülerine paralel, kronolojik sırayla anlatıyor yönetmen Nadine Labaki. Bu filmde de küçük Zain’in avukatı rolünde izliyoruz kendisini. Zain, anne ve babası ve Etiyopyalı anne Rahil de dahil olmak üzere mahkemede hazır ve nazır vaziyette bekliyorlar. Davacı tutukludur diyor hakim. Zain hem tutuklu hem davacı. Almış olduğu beş yıllık hapis cezasına rağmen, anne babasından davacı. Kesin doğum tarihinin bilinememesinin nedeniyse, muhtemelen doğum evde gerçekleştikten sonra,  doğumunun yetkililere bildirilmemiş olması. Kısaca Zain’in bu dünyada var olduğuna dair hiçbir kanıt, belge yok ailenin elinde. Ne bir doğum kağıdı, ne bir nüfus belgesi. Tek Zain var. Zain’se bir itoğlunu bıçakladım diye tereddütsüz istikrar gösteriyor mahkeme önünde. Cezaevinden bağlanarak yaptığı konuşma onu ve ailesini mahkeme önüne taşıyor. Anne ve babasından onu dünyaya getirdikleri için şikayetçi oluyor. Bir zamanlar annesiyle beraber görüş gününe gittikleri abisi İbrahim gibi o da bir gün hapse düşüyor. 

images.jpeg-3

images.jpeg-7

Zain ve ailesinin yaşantısına tanık oluyoruz. Bir sürü küçük çocuk yerlerde nefes nefese yatıyorlar. Üstte yok başta yok, ne bulurlarsa yiyorlar, annesi domuz ahırı diyor yaşadıkları eve, ben diyeceğim mezbele. Baba içmeye para buluyor, anne sigaraya bir de süse püse. Kız kardeşi Sahar’ın ilk aybaşısına bile o çare bulmak zorunda kalıyor. Onun kanlı çamaşırını yıkıyor, tshirtünü ped yapıp veriyor. Tüm bunlar  tuvalet demeye bin şahit pislik içinde bir ortamda gerçekleşiyor. İyi bu çocuklar ölmüyor! Sokaklarda pancar şerbeti, domates suyu satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyorlar. Hiçbiri okul yüzü görmüyor. Zain’in okula gidip gitmemesi hususunda konuşan anne ve babadan baba şiddetle gitmesine karşı çıksa da, annesi ona yiyecek içecek vereceklerini düşünerek okulu ve dolayısıyla oğlunu da bir istifade aracı olarak düşünüyor. Bu insanlar fütursuzca doğurdukları bütün bu çocukları bir istifade aracı olarak kullanıyorlar mahkeme önünde aslını reddetseler de. Anne baba çalışmıyor, çocuklar sokaklara iş icabı salınıyor. Zain abisi de hapse düşünce evin en büyük erkeği olarak her şeyi üstleniyor. Tüp ya da su taşıdığı evlerde onu öpmeye çalışan sübyancıların bile canına okuyor. Sahar’ı istemeye geldiklerinde kıyameti kopartıyor. Esasında tam bir çetin ceviz. Başka türlü bu şartlarda yaşamasıysa mümkün değil. Yine de anne babasına yeniliyor ve aile Sahar’ı kurda teslim ediyor. Babası kızı zengin diye on bir yaşında bakkalın oğluna, aynı zamanda ev sahiplerine satıyor.

images.jpeg-2

MV5BYzkzYjcwOTktNDA5My00NTZmLTliZmYtZTNkNjRiMDU2YzE3XkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1500,1000_AL_

Sahar’ın götürülüşünün ardından Zain’in ikinci hayatı başlıyor. Lunaparkta bir dönme dolabın bölmeleri içinde uyuyor uyanıyor. Aç kalıyor, iş istiyor dükkanlardan ama kimse gözünün yaşına bakmıyor. Rahil ona evini açıyor çünkü o da çaresiz. Ülkede barınmaya çalışan kaçak bir göçmen. Gerekli izinleri yok. Çalıştığı yerde kaçak ve bir de memede çocuğu var. İşteyken çocuğuna baksın diye Zain’i eve getiriyor, aklıyor paklıyor önce ve çocuğunu bir başka çocuğa teslim edip işe gidiyor her sabah çaresizlikten. Zain’in bir türlü bitmeyen çilesine tanıklık ediyoruz kaldığı yerden. Kendi evinde hiç bez görmediği için çocuğun bezini zar zor bağladığı gibi yine zor şartlarda, ışıksız, güneş görmeyen barakadan bozma, yarı prefabrik dört duvarın içinde boğaz tokluğuna dadılık yapıyor küçük Yonas’a. Öylesi mi iyiydi, böylesi mi derken, Rahil polis tarafından yakalanınca kalıyorlar bir başlarına ortada. Gene açlık, gene fukaralık. Şekerli buzlarla besliyor çocuğu, evde o var çünkü. Kendi evinde annesi de onu yapmış çünkü. Bir defasında balık pişiriyor ona. Sıskalaşıyorlar gitgide ama iyi gene ölmüyorlar. Dünyanın kahrını çekmek zorunda mı Zain diye düşünmeden edemiyor insan. Ebeveynler hayata tutunsun diye bencilce çocuk yaparlarken, onların günahını çekiyor bu masumlar. Filmin fragmanında da yer alan tencereler de Zain’in aklından çıkms. Fakirlik türlü çaresizliklerle mücadele ede ede pratik fikirler üretmeyi kolaylaştırdığından, çocukların elinden aldığı kayağın üzerine bağladığı tencerelerin içine koyduğu Yonas’ı kilometrelerce taşımak eziyetinden kurtuluyor. Öyle garibanlar ki…neyse ki Zain çok çocuklu bir aileden çıktığından bu konularda bir hayli idmanlı. Yine de merhametli bir çocuk ve tüm gücüyle, çocuk aklıyla direniyor ve bakabildiği kadar bakıyor ufaklığa. Kardeşi gibi görüyor onu. Çünkü hayatı boyunca kardeşlerinin sorumluluğunu taşımış ve bahsettiğim çocuk sadece on bir yaşında. Bazılarının neden erken büyüdüğünü anlıyoruz. Acı çekmeden, sıkıntı görmeden adam olan yok bu hayatta. Zain’e gelince en nihayet fotoğraf çektirirken gülümsüyor. Çünkü hiç şımartılmamış hayatı boyunca ve nihayet bir kimliği olacak bu hayatta. Bir birey, bir vatandaş, bir insan olarak kabul görecek ve bu yüzden ilk defa çocuk gülüşüyle bakıyor kameraya. Mevcudiyetinin kanıtı olacak fotoğraf için bakıyor kameraya.

İzlemiş olduğum Labaki filmleri arasında en iyisiydi diyebilirim. Çünkü çok zor bir film bu. Zor bir konu ve amatör, üstelik çoğu da çocuklardan oluşan harikulade bir cast’i var. Zor bir coğrafyanın hakkını veren bir senaryo söz konusu. Anlamlı ve değerli, kayda değer ve önemli. Yonas’ın on beş kişilik bir grubun içinde tecrit edilmiş vaziyette bir depoda bulunduğu sahne Kieslowski’ye ait Üç Renk Üçlemesinin sonuncusunda ve son sahnesinde yer alan “Kırmızı”nın finalini hatırlattı. Labaki’ye bir Oscar, bir Altın Küre adaylığı getiren, Cannes’dan da üç ödülle dönmesini sağlayan filmi eller beğenmiş diyelim sonuç olarak. Ama ben de çok beğendim. En çok Zain, Yonas ve Sahar…yine de en çok çocuklar…süt dişlerini sıka sıka hayata katlanmaya çalışan çocuklar.

MV5BMWExOGViZjYtOGMzNy00OWYxLWI5NzMtMWVmZmFjYTAyOTcyXkEyXkFqcGdeQXVyNTU5Mzk0NjE@._V1_

images.jpeg-5

LAST DAYS IN THE DESERT

images-259

LAST DAYS IN THE DESERT

“İnsan her yerde var olanla yetinebilir.” Hz. İsa

“Mezarlık erkeği sonsuza dek toprağına bağlar.”

“Bundan bin yıl sonraki insanlar umursayacaklar mı seni?”

Manipüle edilmesi çok kolay bir konuyu ve sırtlandığı hikayeyi, duygusallığa batmadan ve objektifliğini yitirmeden, gözyaşlarıyla dolup taşmış duygusallık denizinin derinliklerinde boğulup, beraberinde seyirciyi de sürüklemeden, çok beğendiğim hem yerinde hem de dozunda diyaloglarla anlatmış aynı zamanda filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Rodrigo Garcia. İsa’nın huzur içerisinde düşünüp taşınabileceği ve dua edebileceği, derinlerine indiğindeyse kendini bulabileceği bir yer arayışının, kısaca çarmıha gerilmezden önce Tanrı’yı arayıp bulmak için geldiği çölde geçirdiği 40 gün 40 gece boyunca yaşadıklarının kurgusal bir metne dönüştürülerek anlatımıyla karşı karşıyayız film boyunca. Zamanın-söz konusu milattan çok önce- ve mekanın-söz konusu uçsuz bucaksız ama Kudüs manzaralı bir çöl- ruhunu yansıtmakta ise son derece başarılı bir iş çıkarmış. Olağandışı olarak İsa’nın gördüğü halisünasyonlar haricinde karşısına çıkan bir aile oluyor bu koskoca çölde. Bir de ara ara şeytanıyla başa çıkmak gayretiyle hiç bastıramadığı bu iç ses, tüm iyi niyetine rağmen olaylara bir de şeytani tarafından bakmasını söylüyor ikizi olarak perdeye yansıtılmış haliyle. İsa’nın tüm bunlarla başa çıkması ise hiç bitmeyen ve hiç geçmeyen yorgunluğu oluyor geçirdiği sakin günler boyunca, ve de kısa süren yaşamının bir zaman dilimi boyunca…

images-276

images-137

Ölmekte olan çok hasta bir anne, yaşlıca bir baba ve onların oğulları bahsi geçen aile. Çölde yaşamakta ısrarcı, kendi dünyası dışındaki her şeyin kendisine korkunç geldiği ve huzuru burada, bu çölde bulmuş babanın aksine, genç oğlan Kudüs’e gitmek istiyor. Her erkeğin sırası gelince bir başkası tarafından yazılmış kaderi değil de kendi kaderini yaşamak üzere sırasını devralıp, yoluna gitmesi gerektiğini düşünüyor. İsa’nın dediği gibi Kudüs her ne kadar kirli ve yozlaşmış olsa da, bir o kadar da canlı aslında. Bu yüzden vaktini orada harcamak istemiyor. Hayatı boşa harcamak günah derken; bir erkek, bir birey olarak dünyaya izini bırakmak istiyor. Ölümü bilen, zamanı zamanında doğru kullanmak endişesi taşıyan, yaşama azmi, kendini gerçekleştirebilme ve yaratmak güdüsünün Tanrı’nın izdüşümü olan insanda vücut bulduğunun bilincindeki bireyin yemek, içmek, nefes almak gibi fizyolojik ihtiyaçlarından hemen sonra geldiğini, bu bilincin bazı insanlarda bir nedenden ötürü daha yoğun ve baskın olduğunu görüyoruz. Kitle iletişim araçlarının olmadığı bir çölde, insanlar kendilerini dinleyecek bol bol zamana sahipler. Trafik yok, araç yok, ticaret yapacak insan yok. Çölde gerçekte kim olduğunu görecek kadar çok vaktin var. Çünkü bunu arayıp bulacağın hem dingin, azar azar da tüyler ürpertici bir sessizlik var. “Her şeyin ben, benimse her şey olduğum” hissine kapıldığını söylüyor çocuk. İnsanın içinde barındırdığı bu gizemli ululuk tam manasıyla çocuğun kastettiği. İşte onu bulmak gayretindeki insanoğlunun, çöllere ve sonu kestirilemeyen yollara düşüşünün, ormanın en derinine gitmesinin nedeni bu. Çilehanelere kapanma nedeni. Bazense o yer basit bir evin en kuytu köşesi. Ama muhakkak sessizlik, yalınlık, unutuş, unutuluş ve şu her şeyden çıkan ve insanı boğan yoğun hisler. Zamana teslim olmak, olan biten her şeye ve aynı zamanda her şerre, her kayba, her acıya, bütün yokluğa. Bu film bu soruların kısmi cevaplarını veriyor, anlayana. Bu yüzden de beğendiğimi belirteyim burada, sıkıştırmışım gibi dursa da.

images-176

 

 

Bazı filmleri belleğinizde unutulmaz kılan bir sahne vardır muhakkak. Benim için ve bu film için bu sahne en sonunda geldi. Filmdeki ailenin sorunları göreceli olarak çözüme kavuştuktan, İsa yoluna devam ettikten ve çarmıhta günler ve geceler boyunca kuruduktan binlerce yıl sonra turistik amaçlı gelmiş oldukları her hallerinden belli iki kişi, günümüz kıyafetleri içerisinde bir tanesi arkasına aldığı manzara önünde fotoğraf çektirirken, bir diğeri ise onu fotoğrafladıktan sonra mutlu mesut ayrılıyorlar zerre yara almadan. O topraklar ki bir zamanlar kan ve gözyaşı olmuş yorganları. Güneş yakmış kavurmuş, rüzgar esmiş dağıtmış. İnsanlar bir bir düşmüşler üstüne. Mütevazi gezilerimdeki küçük ve keyifli anlarımı yaşarken bir zamanlar etten kemikten yapılmış bir sürü insanın ne acılardan geçerek yaşamlarını binbir güçlükle sürdürdüklerini hatırlattı bu kısacık an. Bastığın yeri toprak diyerek geçme sözü geliverdi aklıma. Güneşli bir günde, sevdiğinle kol kola, birkaç anı paylaşmak ve gelecekteki olası torunlarına hikayeler biriktirmek üzere geldiğin topraklarda insanın insana ettiğini düşünmeden geçmemek gerekmiş biraz da.

 

Filmde süregiden durağanlık sırf mekanın değil aynı zamanda çağın ruhundan da kaynaklı. Yapılacak işler az ve oyalanacak insanlar da kısıtlı. Dolayısıyla herkes zaman durmuş gibi hareket ediyor. Ağırdan alıyor çoğu zaman. Zamanın tarihi son dolunaydan beriyle tarif edilebiliyor rahatlıkla. Akrep ve yelkovan gökyüzündeki takım yıldızlar oluveriyor bir anda. Ve söz konusu filmin kahramanı İsa’da olsa ayakkabısının içine girip ayağını inciten çakıl taşı yüzünden sıkıntı çekebiliyor uzun uzun, ve biz de bunu daha filmin başında çok önemliymişçesine izliyoruz. Çünkü o an, İsa için önemli bir an. Sonra yürüyor çöllerde kumları savurtarak. Bunu ve benzer günlük rutinlerini de izliyoruz aynı ağırlıkla. İnsansız ve medeniyetsiz vadilere sığınıyor. Bir deliyi, bir mecnunu andırıyor bu haliyle. Bir an gülüp, sonra çığlıklar atıyor. Sığınmakta olduğu çalıların arasında saçlarına karışan kuru otları temizlerken, dikenli tacın bir ön provası sanki tüm bu yaşananlar. Bir de hiç susturamadığı şeytanı var ona yol boyunca eşlik eden. Oğlanla karşılaştıklarında ona çölde vakit harcamaktan geliyorum diyor. Bir mesai harcıyor İsa tüm bunlara. Çok geçmeden karşılaştığı babaysa senin gibilerden çok gelir buralara diyor biraz alaylı bir edayla. Şu başka hiçbir yerde bulamadığı bir şeyi çölde arayanlardan biri onun gözünde. Ailenin karşısına çıkması da İsa’yı sorun çözmeye yöneltiyor. Evet anne hasta ve burada çölde ölecek, fakat kadın aynı zamanda kocasından olmayan oğlunun burada tıkılı kalmasını istemiyor. Kadının yardım çığlığıysa içten içe bu ailenin işlerine karışıp karışmamakta tereddütlü İsa’nın iç sesinden yükseliyor. Tıpkı bazen var mıdır yok mudur diye tereddüt ettiğimiz ve bu anlarda eğer bir parça asi isek eğer, başkaldırmaktan çekinmediğimiz, kah yakarıp, kah çaresizce neden tüm bu yaşananlar diye sorup sorguladığımız Tanrı’yı suçluyor o şeytani iç ses. Sadece kendini seven, küçük tabiat hadiseleriyle meşgul olmaktan ve bir çiy tanesinin şeklinden ve kökleri toprakta ilerlerken çıkardıkları sesleri bile daha çok önemseyen bir Tanrı onun değersizleştirmeye çalıştığı. İnsanın bazen en yakınındakine hınç duymasını anlatıyor ve bu bazen o insanın kendisi olabildiği gibi, sonuçta kendi kendini yiyip, ruhunu tüketmesiyle de sonuçlanabiliyor her şey. Ama onu bulduğun anda da yüzü olmasa da onun huzurunda hem bin parçaya bölünüp hem de değersiz hissedebiliyorsun ve bunlar aynı zamanda bizim günlük kaygılarımız olup böyle hissetmeye devam etmene de neden olabiliyorlar. Saldırı dışarıdan gelebildiği ve insan kaynaklı olabildiği gibi, bazen içeriden bir yerden ta derinlerden de gelebiliyor ansızın.

 

images-284

Söyleyin o zaman bana nedir, kimindir bu sessizlikten yükselen ses? Neden farklı duygularımıza onun adını veriyoruz? Neden hep onu bir yerlerde arıyoruz? Nereden çıkar gelir bu iç ses? Bir çölde tek başınayken bile neden yalnız değiliz? Neden iç sesimizi bastıramıyoruz? Neden insanoğlu acı çekmeye ve acıyı yaratmaya bu kadar eğilimli? Ve neden neden neden… Bu soruların cevabı bu filmde var mı diye soracak olursanız, kısmen var kısmen yok. Bu tam olarak ne aradığınıza bağlı. En çoksa size bağlı. Keşke hayat cevabı beş şıklı bir test sorusu olsaydı. Ve kesin bir cevabı olsaydı. Tek doğru da o olsaydı. Keşke.

Filmde üzerinde durulan bir başka konuysa baba oğul ilişkisi. Bir oğulun erkek olabilmesi için babasının onayına olan ihtiyacı ve her ne pahasına olursa olsun onu geçme arzusu. Tıpkı buradaki aile zincirini devralmış baba oğul gibi. Bencil ve beceride kendi başına ustalaşmış bir başka babanın oğlu olarak şimdi kendisi de bir baba olan adam, oğluna her erkeğin kendi başının çaresine bakabilmesi gerektiğini söylerken güç bela bırakıyor onu kendi kaderini yaratmak üzere. O son hüzünlü bakış geliyor elleri birbirinden kopmadan ve uçurumdan yuvarlanmadan önce. Gönlü kalmaktan yana olan adam, kendini feda ediyor oğlu için, ölmek üzere. Yolundan çekiliyor onun, kendi kanından olsun olmasın. İç ses hayatlarını mahvetmek hususunda ailenin onlara ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başlarına da becerebildiklerini söylerken kader çizmenin ve bir kadere girmenin gökten gelmeyebileceğini söylüyor sanki. Kaderin bir başkasının elinde olabiliyor. Müdahil olup olmamak bir mesele sadece. Film çok farklı okumalara açık ve bu yazdıklarım tamamiyle benim çıkarımlarım. Ve dolayısıyla objektif olamıyorum, istesem de. Siz kusuruma bakmayın benim. Okuyun öylece. Bunlar da bir beynin ürünleri diye. Herkes tanrısını arıyor bir yerde. Bir gün bir satır arasında çıkar belki sizinki de. Belli olmaz işler, belli olmaz sonuçlar ve adına gerçek denenler. Bu dünyada netliği bulamayanlarsa çoktan göçtüler, gökyüzü denizinde yıldızları öpüyorlar delirmişçesine.

images-316

images-226

Gabriel Garcia Marquez’in oğlu olan yönetmen Rodrigo Garcia görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile çalışmış ilk defa. Hal böyle olunca doğal ışık kullanılmış film boyunca. Unutulmaz kareler var akıllarda yer edecek olan özellikle de meraklısına. İsa’nın ağırsızlaşarak yükseldiği ve tüm çölü, Kudüs’ü ve hatta hatta tüm dünyayı ve insanlığın üzerindeymişçesine durduğu sahne filme bedel kanımca. Bu ve birçok nedenden ötürü kişisel olarak çok beğendiğim filmi tavsiye ederim bir çırpıda. Nitelikli filmler çeken yönetmenlerin filmlerindeki her kare üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken deneyimin ve hayat bilgeliğinin peliküle aktarılması olduğundan Marquez’li ya da Marquez’siz Garcia’nın filmini ve harika müziklerini ve mavi gözlü İsa’sını izleyin derim son bir defa.

images-244

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: