MEZARLIK BEKÇİSİ

20171119_122903-01

MEZARLIK BEKÇİSİ :

-Paramı ver, vermezsen şimdi istifa eder giderim.
-Nereye?
-Eve, evime. Yatağımda uyumaya. Günlerdir uykusuzum.
-…
-Ne sanmıştın ki? Her gece uykusuzluk kolay mı sanırsın? Gece bekçiliği kolay mı sanırsın? Sabahı beklerken dakikaları sayarsın, gene de gelmez mübarek. Zaten hava geç aydınlanıyor, beş’ten sonra o gözleri gel de sen açık tut kolaysa. Ne çektiğimi bir ben, bir Allah, bir de şu dilsiz mezarlar bilir. Ben gidiyorum arkadaş, sen git benden iyisini bul.
Genç adam kapıyı güüm diye çeker ve gider. Diğer adamın arkada kalmaya niyeti yoktur. Peşinden giderek güüm diye kapanan kapıyı açar ve arkasından seslenir “Pişman olacaksın” diye.
Hasan mezarlıkların arasından bayır aşağıya doğru hızlı adımlarla ilerleyerek gözden kaybolmuştur bile, kısa bir süre içinde.

—.—

-Hasan!
-Ne olmuş? İnsan evine gelemez mi? İlla kahveye mi gideyim yani?
-İşe gitmedin mi sen?
-İstifa ettim. Doğru düzgün para yok pul yok. Aybaşı geldi geçti çoktan. Paraları yokmuş bekçi maaşı ödeyecek kadar.
-Ee… ne yapacağız şimdi?
-Ne bileyim ben.
-Ara söyle ben pişmanım de. İki çocuğum var, zar zor geçiniyoruz zaten de.
-Ben o işe gitmem artık.
-Peki nereye gideceksin?
-Bilmiyorum.
-Kız okula başladı, oğlan gelecek sene gider, ev kira dünya para, tek annemin getirdiği parayla mı geçineceğiz?
-Gidip başka iş bakarım.
-İş mi var anasını satayım?
-Gelme üstüme.
Kapı çalar, gelen anneleridir.
-A oğul işe gitmedin mi sen?
Gelin kocasının lafını ağzından alır.
-Hasan istifa etmiş.
-Ne diyosun? Öyle mi yaptın oğul?
-Para vermiyorlar pul vermiyorlar doğru düzgün. Ben ekmeğimi taştan çıkartırım.
-Boş taş mı var oğul?
-Olmadı günlüklü işe giderim. Alırım yüz yüz elli…
-Yevmiyesi o kadar olan iş bul, öp de başına koy. Bu kışta kıyamette kim kaybetmiş de sen iş bulacaksın? Doğalgaz gelmiş yüz seksen lira, elektrik var yolda, kız gelin oldu borcu üstümde, aç kalırız aç gurbet ellerde.
-Napim anne?
Hasan’ın telefonu çalmaktadır. Arayan az önce münakaşa ettiği patronudur.
-Açmam ben bunu.
-Aç da bir bak hele. Ne diyecekmiş bilelim.
-Kendine başka enayi eşek bulsun. Ben kendimi yedirtmem gayrı.
-Adamdan kalan üç aydan üç aya aldığım para kızın çeyiz parasına, sizin sıkılıp da değiştirdiğiniz salon takımına gidiyor. Çalışıp kazandığım para daha iyi daha iyi diye taşıttığınız evin kirasına gidiyor. Bin yüz liralık ev bizim neyimize? Hastam ölüp gitse o para da yok. O zaman ne yaparız Allah kerim. Aç telefonu, dön işine.
-Dönmemmm.
Dedikten sonra Hasan lavaboya gider. Masanın üzerinde bıraktığı telefonu tekrar çaldığında, annesi salonun kapısını usulca kapatıp gelinine telefonu açmasını işaret eder.
-Efendim.
-Alo!
-Ben Hasan’ın annesiyim, buyrun!
-Ablacım kusuruma bakma rahatsız ettim. Hasan’la aramızda ufak bir yanlış anlaşma oldu. Senin oğlan işi bırakıyorum dedi gitti. Ben küçük patronum bir de emir kuluyum. Hemen yeni eleman buldum yerine. Yalan yok bende. Oğlan baktı baktı ben bütün gece mezarlık bekleyemem, hayalet kovalayamam, çarparlar beni dedi, kaçtı gitti. Senin oğlun cesur, öteki korkak çıktı sıkıntıya gelemedi. Önümüz bahar bundan sonra serindir hep buralar. Gelsin oğlun tekrar işinin başına.
-Siz de parasını vermiyormuşsunuz çocuğumun. İki çocuğu var, ev kira.
-Şirket işleri böyle abla. Kışın işler durgun, para yok. Az dayansın hele. Şirketin bin tane çalışanı var. Gün geliyor ödeyemiyor. Para oldumuydu veriyorum, neden vermeyeyim abla durumlar fena olmasa? Sen söyle Hasan’a, gelsin işinin başına.
Hasan lavabodan çıkar, salonun kapalı olan kapısını açar, annesinin uzattığı telefona bakar.
-İşten bekliyorlar oğlum.
Ana oğul sessizce bakışırlar. Gelin, oturmakta olduğu kanepeden süzmektedir ikisini de ayrı ayrı. Hasan’ın bir sonraki hamlesi beklenmektedir merak içinde. Annesi hadi dercesine uzatır elindeki telefonu. Eli havada kalmıştır. Hasan bir telefona, bir de annesinin yüzüne bakar son kez.
-Söyle gelip alsın beni, çıkamam bir daha tepelere.

—.—

İki kadın kuşlar gibi tünedikleri pencereden, Hasan’ın bindiği kamyonetin olduğu tarafa doğru bakarlar hülyalı hülyalı.
-Gitti oğlan.
-Gitsin anne. Yoksa ben gideceğim temelli. Sabah geliyor uykusuz duraksız, çıt çıkartamıyoruz çocuklarla. O gitmeden ben gidemiyorum bir yere. Üçten dörtten önce ayılıp kahveye gitmiyor, ondan sonra da akşam oluyor, hava kararıyor ben nereye gideyim o saatten sonra çoluk çocuklan?
-Doğru ya senin de gezmen kalıyor.
-…
Gelin çareyi konuyu değiştirmekte bulur.
-Sabah olay olmuş çarşıda, bir ölü bir de yaralı varmış. Sen de tanırsın tefecilik yaparlardı hani?
-Kimlerden ki? Yetmiş bir ilden insan var çarşıda geçim peşinde.
-Seksen bir. Alacağı varmış Bekir’in. Suculuk yaparlardı eskiden bizim eski mahallede. Elinde tespih dolanırdı çarşıda, tombul toraman bir şeydi. Oğlunu da almış yanına, gitmişler adamın kapısına, ya paranı verirsin ya da karını alırım demiş karşı tarafa.
-Bak bak! Tanıdım ya. O da vurmuş, he mi?
-He ya. Karşı taraf da çekmiş vurmuş valla. Bunu da, oğlunu da.
-Oğlunu ne diye almış yanına?
-Meslek öğretiyordur oğlana.
-Tefecilik meslek miymiş de? Başka meslek bulamamış mı kendisine? Bak gördün mü, ölen işte ölen. Şu dil var ya şu dil, tutup kes o dilleri her seferinde. Ya paranı ya karını diyeni vurmak yerine dilini kesip eline vereydi, mahpusa girmezdi hiç olmazsa.
-Gene girerdi de, daha az yatardı belki. İki taraf da belalıymış baksana. Bekir’ler dokuz kardeş. Biri vay benim kardeşimin dili der onu vururdu elbet bir dahaki tura. Mahpusa düştü de kurtuldu belki adamcağız.
-Kurtulmak buysa… Vurduğu oğlan yoğun bakımda, babası öte yanda.
-Sen ne yazıyorsun anne o kağıda?
Elinde kağıt kalem, az evvel oğlunu götüren kamyonetin plakasını yazıyordur gazetenin ucundan kopardığı bir parça kağıdın üzerine. Ne olur ne olmaz diye.

—.—

-Abim, hoş gelmişsin.
-Sağ ol sağ ol. İşler nasıl Hasanım?
-Nasıl olsun? Masa verdiler bana. Burası senindir dediler geceleri. Burası dediğim mezarlıktan, inşaatındaki demirden, mermerden sorumluyum. Hırsızlık çokmuş benden önce. Kesildi ben geldim geleli. Babamın tabancasını alıyorum yanıma gece yarısında. Bir şey gördüm mü, duydum mu mermileri boşaltıyorum havaya.
-Zor olmuyor mu Hasan? Bizimkilerin mezarını ziyarete çıkayım, hem de seni göreyim istedim. Bir yandan da ürperdim kendi kendime. Ne bileyim işte. Onlar orada yatay, biz burada dikey vaziyette. İnsanın garibine gidiyor.
-Ne yapacaksın, iş yok abi. Burayı da abim buldu zoru zoruna. İlk başladığımda garipsedim çok. Bir çıkıyorum dışarıya babamın mezarı tam karşımda. Konuşuyor ediyordum ilk başlarda sen orada, ben burada diye. Korkuyordum da. İnsan ne de olsa insan. İnsanla uğraşmak ayrı zor, ölüleri beklemek çok başka. İlk gün sesler duydum, bir parıltı, bir çift göz. Silahı sıkacakken o panikle, önümdeki mezarı görmeyivermiştim de bir yandan düşerken neredeyse kendi kendimi vuracaktım.
-Hırsız mıymış gördüğün, yoksa üçharfliler mi çıkmışlar acaba?
-Yok abi ne üçharflisi, ne ini ne cini! Alt tarafı kediymiş kedi.
-Yapma ya, ben de sanmıştım ki… Neyse neyse…
-Onlar herkese gözükmez güzel abicim. Güler ve sözlerine devam eder Hasan.
-Bizim kahveye gelen Memed Amca var ya…o dediydi geçenlerde, daha derin düşüncelerin olacak bundan böyle diye. Yaptığım iş beni büyütecekmiş. Zoru başarıyormuşum ben. Bir yandan korkularla, diğer yandan yalnızlıkla sınavımı veriyormuşum burada, bu odada, bu dünyada.
-Derviş Memed mi dedi tüm bunları sana?
-He ya. Tahtacıların Memed.
-Onun için az kaçık da derler. Karısı terk etmiş gitmiş bunu diyorlar.
-Nereye?
-Memlekete. Çocukları da almış beraberinde. Bi daha da dönmemiş geriye.
-Hee ondan yalnızlıkla sınavımız var deyip durur gençlere.
-Gençler ne derler peki bu böyle deyince?
-Bilmem ki. Hep söyledikleri evli barklı, çoluklu çocuklu, ben gibi yani. Dinleyip dururlar, ses etmezler fazla. Malum Memed Abi elinde baston dolanıp durur.
-Topallıktan öyledir o.
-Yok ya düz yürür o.
-Mahsus muymuş?
-He ya, geçen dediydi bana, yalnızlıkta şu baston iyi geliyor, arkadaş oluyor bana diye.
-Evlendirsek ya. Köyden möyden getiririz uygun bir kadın. Maksat bunun arkası toplansın.
-İstemez o. Çekilmem ben diyor.
-Tövbekar olmuş içmezmiş hem.
-Ne tövbesi abi? Şarap yetiştiremiyoruz biz ona.
-Yapma ya. Nasıl dönüyor sonra eve?
-Bilmem ki. Yalnız bir keresinde kaldıramamışlar yerinden. O gün kahvede koymuş kollarını masaya, öylece kalmış uyuya. Kapıyı kilitlemişler üstüne. Sabah bir gelmişler ki hala bıraktıkları şekilde. Kollarım uyuşmuş demiş sadece. Ama çok iyi adamdır. Çook severim ben Memed Abi’yi.
-Yapma ya! Tuh! Olmaz o zaman. Alkoliğe karı dayandırmak zor.
-Aşık olsa düzelmez mi Memed Abi?
-Güldürme adamı. Bu yaştan sonra ne aşkı ne meşki?
-Ne bileyim abi. Yaşın kaç mesela senin?
-Elli yedi. Memed de benledir herhal.
-Çok mu?
-Az mı?
-Abi senin hanım da memlekette miydi?
-Öyle. Herkes çocuğu büyükşehirde, daha iyi üniversitelerde okusun diye bu tarafa gelmeye bakar, bizim kızın ilk tercihi memleketiydi. Gidiş o gidiş, bir daha da dönmediler geri. Okul tatil olduğunda tatilde bir iki geldiler, sonra stajdı, kurstu derken temelli kaldılar. Derken kız orada işe girdi, nişanlandı, evlendi.
-E gelse ya artık geriye!
-Yok şimdi de kız hamile. Oğlan işte. Doğum yakın. Hiç gelmez artık torun yüzü görünce bizimki de.
-Sen git abi oraya?
-Ben ne gideceğim bu yaştan sonra? Eş yok dost yok orada.
-Eşin var ya abi!
-O lafın gelişi. Burada iyi oluyor, akşam oldu muydu takılıyorum kahveye. Sohbet muhabbet. Sonra bakıyorum kaç kuruş var cebimde diye. Yeterse arkadaşlarla meyhane yapıyoruz.
-Ya yoksa?
-Yoksa da borç yapıyoruz Kaptan’ın Yeri’nde.
-Yani…her gece?
-Her gece Hasan, her gece. Bir gece atlasam mutsuz oluyorum, ertesi sabah canım yataktan çıkmak istemiyor. Yüreğimin içi bomboşmuş gibi hissediyorum.
-Abi sen de fena kaptırmışın merete.
-Napim Hasanım onsuz dünyanın tadı tuzu yok. Öleceğiz nasılsa, öyle değil mi ya?
-Bırak abi…sen öleceğine düşmanın ölsün.
-Düşmanım yok ama karım ilk ben öleyim diye istemiştir her zaman. Bunu da sık sık dile getirmişti bir zamanlar. Çocuklarla mutlu mesut yaşarmış ben olmasam.
-Sen yoksun ki yanlarında abi!
-Ben de öyle söylemiştim ama bu dünyadaki varlığın bile huzursuz ediyor, öl istiyorum derdi bana. Bir başka dünya bulsam gideceğim de…öte taraftan başka alternatifim yok aileme huzur vermek için. İşte ben de bunu çabuklaştırıyorum içerek. Bir nevi hanım sözü dinliyorum anlayacağın.
-…

—.—

-Duydun mu abi?
-Şeyi mi? derken eliyle arkayı yani günün erken saatlerinde gerçekleşen cinayeti kastetmektedir.
-Oğlu yoğun bakımdaymış daha.
-Yapma ya. Bir uğrayayım bakalım, ayıp olmasın şimdi. Gençtir, günahtır, yazıktır. Haydi kal Sağlıcakla.
Mezarlığa giderek aynı zamanda uzaktan akrabasının en sevdiği oğluna yaptığı ziyaretten sonra çiçekçiden aldığı haber sonrası kendisini hastanenin acil servisinde bulan Hikmet, çoğu efkardan içli içli sigara tellendirmekte olan erkeklerin yanına gider. Hoş geldin, geçmiş olsun, başın sağ olsun, nasıl oldu’lara müteakip, nihayet kendine bulduğu kuytu bir köşeye çekilir. Bir süre sonra Hasan’ın anası da çıkagelir hastaneye.
-Gel bu yandan Sevim Abla. Nasılsın?
-Nasıl olsun Hikmet kardeş? Bizim büyük oğlanın iş arkadaşıydı rahmetlinin bir kardeşi. Duyunca geldik biz de. Hasan işte bu saatlerde. Herkes bir yerde anlayacağın.
-Sorma sorma gel otur, ben bir çay alayım geleyim bize. Aç mısın?
-Yook değilim. Çay da istemem. Şimdi yeni içtim işyerimde. Çıktım geldim sonra buraya böyle.
-Kahve?
-Sütlü olsun madem.
Hikmet çay kahve almak için uzaklaştığında Acil’den çıkmak üzere olan bir kızın itmekte olduğu tekerlekli iskemlenin içinde bir köşeye büzüşmüş, ayakları enfeksiyon kapmış, yaraları dışarıya akmakta olan yaşlı kadına takılır gözü. Tam yanında dururlar. Az sonra gelini olduğunu öğreneceği kadınsa oflaya puflaya gelir yanlarına.
-Trafikte sıkışmışlar.
-Yapma.
-Yarım saate ancak gelirlermiş. Benim belim kırıldı valla. Onlar gelesiye geçip oturacağım bir yana.
Sevim lafa karışır o anda.
-Neyin olur kızım bu?
-Nenem. Nenem benim.
-Nerelidir nenen?
-Bitlis’li.
Yanına oturan kadın lafa karışır hemen.
-Benim de kaynanam olur.
-Çıkardı mı doktorlar sizi bu bacakla?
-Yook…nerdee… Enfeksiyon’a gönderdiler. Sabaha kaldı bizim işimiz. Benim adam gelip götürecek, yarın bir daha gelecekmişiz bu halde. Biz bilmiyoruz ki bu hastaneyi. Ben tee karşı yakada oturuyorum.
-Siz sıra alırsınız da, teyzenin ayak bacak enfeksiyon içinde. Öyle ağızdan ilaç ona fayda vermez. Damar yollu antibiyotik verecekler öyle kurtulacak. Benim baktığım bir teyzede de aynısından oldu. Tam on gün yattık hastanede.
-On gün?
-On gün ya.
-Tuba ara kızını gelsin alsın anasını. Gelmeyecekse de bakıcı tutsunlar gecelik.
-Gecesi yüz elli lira, verebilecek misiniz? der Sevim şaşkınlıkla.
-Tuba söyle, gecesi yüz elli liraymış. Hazırlasınlar paraları.
Tuba numarayı çevirir, durumu izah etmektedir. Karşı tarafı sessizlikle dinler. Yüzü değişir ve telefonu kapatır.
-Ne dedi kız?
-Ben bakamam da, gelemem de, ölürse ölsün dedi.
-Dedi ha?
-Dedi valla.
Sevim Tuba’ya döner.
-Sen mi kalırsın bu gece nenenle?
-Benim yeni bebeğim oldu. Gece bırakacak kimsem yok.
Sevim bu sefer de diğer yanındaki gelinden yana döner.
-Tuba’nın mazereti varmış, kızı da gelmiyor. Sen kalacaksın gayri.
-Zaten hep bizimle ki. Yıllardır yığdılar başıma. Kızları oralı değil. Öteki gelinler de istemiyor. Ben gecekondu mahallesinde kapıcı dairesinde kalıyorum. Evde çocuklar da var. İki göz odada mahpus hayatı anlayacağın. Bugün işten zar zor izin aldım da getirdik buralara. Sağ olsun iyi ki Tuba’nın kocasının taksisi var da getirdi bizi bıraktı buraya. Bak adam gelemiyor bile trafikten bu yana.
-Çıplak ayakla basmış, dışarıdan getirmiş bu mikrobu teyze.
-Öyle ya. Sen bakma bunun sessiz göründüğüne. Kıyameti koparır bir anda istediği olmayınca. Şimdi şaşkınlıktan böyle. Terlik giydiremiyoruz ayağına. Otuz yıldır buradayız, otuz yıldır kendisin köyünde zannediyor. Gençliğinde hele göreydin, ne çektiydim elinden. Genç kız idim, gelin geldim ellerine, ne gençlik bıraktı geriye ne de gelinlik nedir bildim sayesinde. Hep çalıştım eşek gibi, hala daha çalışıyorum sayesinde. Borcumuz var bir dolu. Kız evlendi gitti, borcu kaldı geri. Sokakta çalış, evde çalış… Sırtlarım, bellerim kopuyor geceleri ağrıdan.
-Al benden de o kadar. Ben de hala çalışıyorum. Oğlan bir doğru düzgün iş bulamadı gitti. İki çocuk, gelin, ev kira.
-Ne iş yapardı senin oğlan?
-Bekçilik yapıyor şimdi. Yukarı mezarlıkta. Başka mesleği var da iş yok çocuğuma göre.
-Allah büyüktür.
-Büyüktür büyük olmasına da, bazen bakıyorum da Allah fakirin kapısına pek fazla uğramıyor galiba.
-Tövbe de bacım. Uğrar elbet günü geldiğinde.
-Tövbe ama…ama’sı var işte.

—.—

-Hoş gelmişsin Memed Abi.
-Hoş bulduk oğul. Kahveye gidecektim aklıma düştün bir anda. Bak sana kabak çekirdeği ve mandalina getirdim. Vakit geçirirsin hem yiye içe. Zaman kolay geçer derler de, geçtikten sonra öyle derler. Geçmek bilmeyen zamanı eritmek kolay değil öyle.
-Bir uyku bastırıyor abi…böyle dört buçuk, beş gibi. Göz kapaklarım kapanıyor. Bazen dalıyorum da. Sonra hemen dışarı fırlıyorum mezarlığı kontrole. Geçen bir olay oldu anlatayım bak. İşçilerin kaldığı yer var ileride. Baraka yapmışlar, hepsi bir kalıyorlar. Hepsi gurbetten gelmiş adamların, aldıkları beş kuruş’un üç’ünü içkiye veriyorlar. Bir geliyorlar gece zil zurna sarhoş hepsi. Basıyorlar küfrü, işiyorlar sağa sola, kafalar bir dünya olunca. Beni de çağırır oldular ara ara. Dedim ben gelmem, gelemem çünkü mesai başındayım. Gelsem de içemem. Ordan bi gıcıklandı bunlar bana. Sonra bir gün çok bağırdılar, aralarında kavga ettiler, sonunda dayanamadım artık ölülere saygı gösterin, bak civarda evler var hem dedim. İkinci kez bana düşman oldular. O evler kaç para senin haberin var mı, cebinde kaç kuruşun var ki onları koruyorsun dediler. Ölüler çoktan gitmişler deyip bana bir iyi sert çıktılar. Baktım ki üzerime geliyorlar sarhoş sarhoş, çektim silahımı yüzlerine, dağıldılar neyse de…
-Eee…
-O arada kabak çekirdeklerini koyayım. Şurada bir yerlerde plastik tabaklar vardı.
-Ben istemem çekirdek filan.
-Olur mu , çayı sen gelmeye koymuştum, demlenmiştir iyice.
Dolabın içinden arayıp bulduğu plastik tabakların içine koyduğu kabak çekirdeklerinin yanına anasının koyduğu kuru kayısılardan da ekler ikişer üçer tane.
-Ne gerek vardı oğul?
-Olsun abi yeriz işte ne güzel. Annem koymuştu.
-Annen nasıl, çalışıyor mu?
-Çalışıyor ya. Altmış yaşında kadın bizi geçindirmek için çalışıyor hala. Bu adamlar doğru düzgün para verse tamam da, o da yok. Kira vermezsen ev sahibi tutmaz, borcunu vermezsen, bakkal hayrına dağıtmaz, elektriği ödemezsen yandın, doğalgazı yakmazsan dondun. Nasıl yetiyor, nasıl ay sonunu ediyoruz ben de bilmiyorum. Çocukların okul da başladı artık. Kız seneye birinci sınıf, oğlan anaokuluna gidecek. Nasıl olacak bilsem…
-Zor hayat zor.
-Demli mi olsun abi?
-Olsun nasıl olursa olsun. İşçileri anlat sen hele.
-Nerede kalmıştım? Hah…silahı çekince kaçışmışlardı, değil mi?
-Evet.
-Bir ben değilmişim meğer rahatsız olan. Çevre binalardan bunları şikayet etmişler tabii küfür kıyamet nereye kadar çeker insanlar? Milletin çoluğu var çocuğu var. Küçük patron bunların işine son vermiş hemen. Beni de yanına çağırdı derhal dedi neden bana anlatmadın diye. Dedim ben de ben ne yapayım burada tek başınayım her  gece her gece. Gafil avlasalar, çökerler ümüğüme, bir de Allah korusun ot çöp vardıysa bunlarda, ırzıma geçerlerse işte o zaman ya katil olsunlar ya ben olurum onların sayesinde.
-Ağzından yel alsın oğul. Sen öleceğine düşmanın ölsün boş versene.
-Şimdilik ses seda yok ama benden bilirlerse ki öyle bilmişlerdir bir gün bir yerde düşerler peşime.
-O zaman sen de uyanık olacaksın. Gaflet uykusuna düşmeyeceksin. İş yoksa ne yapacaksın. Çaresiz olmak senin kabahatin değil ki. İki çocuk olmasa neyse de… Büyük insan aç girebilir yatağa ama çocuklar aç yatmamalı. Güven lazım, barınacak ev lazım, ihtiyaçlarını karşılamak lazım. Zor hayat zor Hasanım, biz elimizden geleni yapalım da, Allah mahçup etmesin, kula muhtaç etmesin en zayıf noktamızdan.
-Geleceği göremez oldum. Ben günü geçiriyorum abi. Ne bir plan ne de program… Aysonu gelsin hepsi o düşünebildiğim. Ama şu hayatta her şey aklıma gelirdi de bir gün hem de tam babamın mezarına karşı bir mezarlık bekçisi olarak işe gireceğim hiç aklıma gelmezdi. Dünya ne tuhafmış meğerse… İnsanın aklına gelmeyen, başına geliyormuş meğerse…

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

20171004_173227-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

Ne gün ama! Ne geçmek bildi, ne de gitmek! Şikayetçi değilim ama bilsem daha erken düşerdim yollara ki akşam kalkacak olan otobüsüme sayılı saatler kaldığından bunca endişeyi de taşımazdım beraberimde gittiğim her yere. Bir Aşağı bir de Yukarı olmak üzere Germir’de dolandım durdum sabahtan akşama. Germir kadınları her şekilde bakımımı üstlenip, tıka basa doyurdular beni. Sağ olsunlar. Telefonumun şarjı bitti dedim, bulup buluşturdular, kahve üstüne kahve, peynir ekmek-hayatta en sevdiğim şeydir peynir ekmek-hele bir de davetsiz gidince olanı çıkarıverdiler. Ben zaten bulduğunu yiyenlerdenim. Yemek programlarında çıldırmış gibi yiyorlar ya hani. Karşındaki çıldırmış gibi yaparsa, sen de çıldırmış gibi yersin de… Aklıma yıllar yıllar önce Sivas’ın bir ilçesi olan Ulaş’ın Acıyurt köyünde yaşadıklarım geliyor. Ani bir baskınla Mir Ali Bey Konağını görmek için geldiğim köyde, yer sofrasında ağırlanmıştım bir güzel. Tekrar gitsem yıllar sonra, evin ikizleri olan iki sarı velet büyümüş kocaman olmuşlardır şimdiye. Doğan büyüyor, ne yaparsın? Herkes yerinde güzel bir de. Herkes yerinde kalsın sözünü düşündüm durdum bu insanları gördükçe. Zerre kadar gördüğün iyiliğin gayretini güdücen demişti Yukarı Germirli Elif. O sözünü unutmadım Elif.

Sözde Ağırnas’a gidecektim ama nasıl olduğunu hala daha tam kavrayamadığım bir sebepten ötürü kendimi bindiğim taksinin içinde Tavlusun’a giderken buluyorum. Hiç durmadan gülen ve bana sormadığım halde acıklı yaşam öyküsünü anlatan şoförü dinlemek durumunda kalıyorum. Hafriyat işi yapmışlar İzmir, Bornova’da. İki ortak alacaklarını takip etmemişler, zevküsefaya düşmüşler ve bir trilyonu batırmışlar. Sanıyorum Kordon’da, barda, pavyonda yediler-Kordon deyince birkaç saniye sesi çıkmayı erdi çünkü-. Adanalı pamuk tüccarları gibi karşılandıkları sazlı sözlü mekanlarda ne raconlar kestiler kim bilir zamanında. Tatlı tatlı batırdığımız için tam anlamadık, o yüzden çok koymadı diyor sonra da. Tatlı tatlı yemenin… Şu kilise diyor, şu yerler diyor hep define arayıcılar geliyor buraya diyor. Geçen de jandarmayla geldik ama çektiğim fotoğrafları teek teek sildirdiler bana diyor. Sonra da gülüyor. Zaten hep bir gülme hali var üzerinde. Saflıktan mı, sonradan mı böyle oldu yoksa paraları batırınca dünyayı mı boşladı anlaşılamıyor öyle hemen dışarıdan. Çeek çeek diyor, sağı solu gösterip, hep tarih imiş buralar diyor. Öyle diyor, böyle diyor; sonra da bir selfie çekiyor mutlu mesut. Şu an burada bulunmaktan benden daha mutlu olmuş gibi görünüyor. Çok garip çook.

20171004_160727-01.jpeg
Surp Toros Ermeni Kilisesi

Bizden başka bu bölgeyi gezmek için gelmiş bir otobüs dolusu insan daha var. Onlar Ankara’dan gelmişler. Surp Toros Ermeni Kilisesi’ni geziyoruz beraber. Virane içerisi. Duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılmış, devlet burayı çoktan gözden çıkarmış. Eşek bağlasan durmaz ya da hayvan bağlı olduğundan durur, sonra da kahrından ölür şurda. Tekrar arabaya bindiğimizde beni köyün girişinde bırakıver diyorum. Issız buralar, ne yapacaksın diyor. Ben birilerini bulurum nasıl olsa, sen rahat ol diyorum.

20171004_172155-02.jpeg

20171004_161234-01.jpeg

TAVLUSUN :

Taksi şoförü haklı mı ne? Bu köy iyice ıssız. Kimsecikler yok. O yola sapıyorum, bu sokağa giriyorum tek bir Allah’ın kulu yok. Çocuk bile yok. En nihayet bir eşek görüyorum. Onunla konuşacağım nerdeyse bu köy ne böyle diye. Eşek beni hiç umursamıyor öte yandan. Derken bir evin önüne çıkmış oturmuş anne kız oldukları her hallerinden belli iki insan görünce, beni bekleyin biraz fotoğraf çekip geleceğim yanınıza diyorum. Gitme olasılıklarını düşünerek, bir yere gitmezsiniz değil mi diye de soruyorum can havliyle. Nereye gidelim gibisinden omuz silkiyorlar. Ortalıkta bir alternatif göremiyorum zaten. Tekrar eşek sıpasına dönüyorum fakat her zamanki gibi bana hiç yüz vermiyor. Rotamı insanlara çeviriyorum kendisinden yüz bulamayınca. Dilek ve annesi Aysun’un yanına oturuyorum. O kadar alışmışım ki bu oturmalara, hiç garipsemiyorum. Bir şeyler yiyip içer misin diyorlar, çay varsa çay içerim diyorum. Dilek çay demleyip getiriyor hemen. Germir’den verdikleri ekmeği çıkartıyorum. Peynir getirelim diyorlar. Dilek gofret getiriyor bana. Erkek kardeşi çıkıyor içeriden, çantama attığım ama unutmadığım, Harran’da Güneş’in bahçesinden dalından koparıp verdiği iki acı biberi uzatıyorum ona. Daha faydalı bir şeyin aracılığını yapmış olmayı isterdim aslında. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yok, sizin ne işiniz vardı dışarıda diyorum. Ev soğuktu, güneşi görmek için çıkmıştık dışarı diyorlar. O esnada iki adam geliyor. Dileklerin oturduğu ev satılıyormuş, bir bakmak niyetindeki alıcıları içeri almıyorlar nazikçe. Beyimi ararsınız diyor Aysun yine nazikçe. Beyi ise direksiyon sallıyormuş şu saatlerde. Yirmi beş bin liraymış evin satış fiyatı. Büyükşehirde bıçak parası bundan çok. Demiyorum. Gerek yok. Buraya bu para çok bile. Dilek güzel bir kız. Boylu poslu, yürürken görsen dönüp bir daha bakarsın endamına. Burada sıkılmıyor musun diyorum. Akşam olup, karanlık çöktü mü etraf çok ürkütücü olur gibi geliyor. Markette çalışıyormuş, çıkmış. Şimdi tekrar başvurmuş sağa sola iş güç için. Ablam evlendi, şehirde yaşıyor diyor. O yırtmış yani. Demiyorum. Atıl vaziyette, şu genç yaşta burada yapılacak hiçbir şey yok ki. Seni ne bir gören çıkar, ne de değerlendiren. Köyün ulaşımı da kısıtlı. İki üç saatte bir kalkacak otobüsü bekle ki gelsin. Vay yandığımın dünyası, hiç adil değilmişsin be! Germir’de kadınlar bir dayanışma içindeydi, belki ondan, çok çaresiz görünmediler gözüme. Ama burası gençler için bir çeşit sürgün yeri. Hadi burada doğmuş olduğunu düşünelim, o zaman doğuştan sürgünsün. Bekle ki kısmetin çıksın seni kurtarsın, ara ki bir iş bulasın sağda solda. İlk defa bir köy yerinde içim sıkılıyor. Dilek sanırım bana tüm bu hisleri yaşatan. Annesi dert değil. O nerde olsa yaşar, ama şurada insanın gençliği çürür gider göz açıp kapayana.

20171004_163125-01.jpeg

20171004_163051-01.jpeg

74937C06-F3D4-4457-9456-09E13F1495CD

Otururken otururken bir kadın ve çocuğunu görüyorum uzaktan gelmekte olan. Vayy insan diyorum. Hani bakayım diyor Aysun, Dilek hemen başını o insan’dan yana çeviriyor. Komşu imiş. Bilmem vaziyeti anlatabildim mi? Sonra bir hareketlenme de tam karşımızdaki boş arazide gerçekleşiyor. Eşek acı acı anırmaya başlıyor. Yaşlıca bir kadın önümüzdeki boş arazideki çalı çırpıyı topluyor. Ona doğru sesleniyor ver bana ver bana dercesine. Hemen bakışlarımız o yöne kayıyor. “Kız Fatma Teyze” diyor Dilek, “Nasıl oldu Ahmet Amca?”. “Yatıyor”diyor kadın, o da merakla beni soruyor. Merak etmeyecek de ne yapacak şu insansızlıkta. Şurada beni tek merak etmeyen şu eşek idi. Onun da derdi gücü sahibinin topladığı çerde çöpte idi. Yeryüzünde her canlı önce aş peşinde, tıpkı şu eşek gibi.

Bu arada akşam kalkacak olan bir otobüsüm var ve Dilek’ten şarja koyduğu telefonumu geri getirmesini istiyorum. Ben seni götürürüm diyor. Önünde yürüyorum, beni arkadan süzüyor biliyorum. Yaşına göre fiziğin iyi imiş, çok yürümüşsün belli, ayakkabılar ayağını yara etmiş, saçlarını doğal kullanıyorsun demek, gür saçların varmış ama fönsüzsün. Çeşmeye giden sokağa sapmadan önce kalabalık bir insan grubu görüyoruz. Aralarında evin satılma durumunu soran iki adam da var. Bir de hastaneden çıkmış ya da elinin üzerindeki kapanmış musluk yerine istinaden ben öyle düşünüyorum. Bir fotoğrafını çeksem diyorum. Dilek rica edince, beni hiç kırmıyor Hasan Amca. Tatlı tatlı da pozlar veriyor bana. Ben en sevecen halini paylaşmayı uygun gördüm sizlerle çeşmenin önünde. Bir nedenden ötürü her Hasan’a sempatim vardır. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı kısa öyküsündeki Hasan’a, bir de Avanoslusuna… Bizim yaşayan en değerli ve en saygın yazarımızın da ismi Hasan’dır. Kalabalığa karışmaz, şan şöhrete takılmaz, sanki aklı hep romanlarındadır.

20171004_172508-01-01.jpeg

Tavlusun’a tepeden bakıyoruz otların bürüdüğü genişçe bir alanı geçtikten sonra. Burada da doku bozulmak üzere. Aradaki betonarmeler tüm zevksizlikleriyle sırıtıyor yazık ki. Zamanım tükenmek üzere. Ne niyetle çıkmıştım yola, neler neler buldum, kimlerle tanıştım, nerelere gittim nerelere gidecekken. Hiç gerçekleşmeyecek bir tarihi yazdım buraya gelmeden önce, şimdiyse oturmuş kendi kişisel tarihimden son bir yaprağı daha paylaşıyorum sizlerle. Mardin’de başlayan yolculuğumun son durağı idi Kayseri. Yakın bir tarihte tekrar gelmek üzere ayrılıyorum şimdi. Bu arada dizin iyileşmiş diyenlerinize cevaben hayır diyeceğim. Seyahate çıkmadan önce, artık neyin üzerine düştüysem enfeksiyon kapan dizim Kayseri’de de sızım sızım sızladı bu arada. Eve gelişimin ertesinde tee Gaziantep’ten buralara kadar bir pet şişe içerisinde taşıdığım dört sülükten ikisiyle yaptığım tedavi sonucunda ancak aynı gün iyileşme görüldü. Gel de eski usül şifacı tariflerine inanma. Kanıt olsun diye de dizim üzerinde kullandığım ve etimden sütümden beslenen ve bu sayede iyice tombikleşen, bu yüzden de cılız kardeşlerinden ayırdığım kan kardeşlerimin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Depremde ilk kurtaracaklarımdan, benim şifacılarım, doktorlarım, kanım, canım, bundan böyle de “kan kardeşlerimdir” onlar. Bana bu son seyahatimin tek yadigarıdır onlar.

20171029_174945-01.jpeg

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: