BURNING

C4729FC0-FAD3-4507-AAE6-73786172AD74

BURNING :

“İki tür aç insan vardır. Küçük açlık ve büyük açlık çekenler. Küçük açlık fiziksel olarak acı çekmektir. Büyük açlıksa insanın hayatın anlamına karşı çektiği açlıktır. Neden yaşıyoruz, hayatın anlamı nedir gibi şeyleri araştıran insan gerçekten açtır.” Hae-mi

“En iyi gün bugün olabilir.” Hae-mi

GİRİŞ :

Güney Kore’ye uzanıyoruz. Yönetmen koltuğunda Lee Chang-dong var. Senaryosunun uyarlandığı hikayenin yaratıcısı olaraksa Haruki Murakami. Yönetmenin 2010 yılında çekmiş olduğu Poetry’nin başarısından tam sekiz yıl sonra bu projeyle karşımıza çıkmış olması da elbette ki beklentilerimizi arttırıyor. En azından Peotry’e hayran olmuş olan benim. Film Cannes’da yarışmıştı bu sene. Büyük ödüle uzanamadan dönmüş olmakla birlikte, burada beni asıl ilgilendiren mevzuysa projenin varlığından haberdar olduğum andan itibaren Murakami’nin izlerini ekranda görüp görmeyeceğimdi. Bu hususta filmi ne ölçüde başarılı bulduğumu yazımın ilerleyen satırlarında sizlerle paylaşacağım. Ya da sizleri daha fazla merakta bırakmadan çala kalem yazacağım. Bakalım hangisini gerçekleştireceğim! Bir kez filmin sabır isteyen bir süresi var. Yaklaşık iki buçuk saatlik zaman zarfında hakkını ağır ağır veren bir gidişatla baş başa kalıyorsunuz ve zaman zaman yönetmen aklınızı başınızdan alıyor. Metnin başarısını tartışma şansım yok çünkü okumadım. Okusaydım eğer çok başka türlü olabilirdi her şey. Öte yandan filmin, uyarlandığı kitap ya da hikayeden bağımsız olması kanısındayım. Ama üzerine basa basa söyleyeyim Murakami’nin havasının sirayet ettiği pek çok anı barındırıyor film. En son “Sputnik Sevgilim”ini okuduğum ve hem genel hem de geleneksel olarak takipçisi olduğum yazarın isminin heyecanıyla öncelikli olarak ekran karşısına geçtiğimi de belirteyim son bir defa. 

“9 1/2 Hafta”yı anlatıyorum gibi olacak ama filmde yer alan erotizm içeren sahneleri son derece başarılı buldum. Bu arada yaşım yüzünden vermiş olduğum erotik film örneğimin de son derece demode olduğunun farkına varabildim. “Grinin Bir Milyon Rengi”, “Daha Daha Bin Milyon Rengi” olabilirdi muadili. Ama inanın “9 1/2 Hafta” hepsinden iyi. Her neyse konumuz Burning ve filmin uyarlandığı öykü Barn Burning ilk defasında The New Yorker’da yayınlanmış. Sene 1992, aylardan ekim, yazarın yaşı kırk üç imiş. Sonra da “The Elephant Vanishes” adındaki kitabının içinde yer alan on yedi hikayesinden biri olmuş. Murakami’nin öyküsünün isim babasıysa filmde bahsi sıkça geçen William Faulkner’in aynı adlı hikayesi imiş. Bu kadarcık ön bilgiden sonra gelelim filmimize. 

6601B6EF-AB6C-4587-AA46-8171B1BB7A56

YANIYOR YANIYOR :

Kız ve oğlan karşılaşır. Biri çekingen, diğeriyse dışa dönüktür. Biri karamsar, diğeri hayat doludur. Elbette ki dışa dönük olan ilk hamleyi gerçekleştirir. Küçükken aynı kasabada yaşamış olduklarından girer, yakın zamanda estetik ameliyat olup güzelleştiğinden çıkar. Kız tarafından bahsediyorum, yani Hae-mi’den. Okulu bitirmiş, bir mağazada part-time çalışmaktadır. Yazar olmak isteyen, bir roman yazdığını söyleyen Lee Jong-su ile bir şeyler içip ona yakın gelecek planlarından bahseder tüm tatlılığıyla. Afrika’ya gidecek ve hayatın anlamını arayacaktır. Genç kız genç oğlanı günde yalnızca bir kez güneş ışığının girdiği evine davet eder. Ortaokul boyunca onun yüzüne sarf ettiği tek cümleyi hatırlatıverir tüm doğallığıyla: “Sen çirkinsin!” Sonra da yabancı geldiğinde kendini saklayan kedisini ona emanet eder genç kız. Evim dediği odasının anahtarını da. Sonra da kız oğlanı baştan çıkarır ve sevişirler. Ve kız Afrika’ya gider. Oğlan da kendi problemlerine gömülür. Aklıysa kızdadır. Kamu görevlisini darp etmekten tutuklanan, çiftçilik yapan, savaş gazisi babasının duruşmasına katılır. Aynı zamanda babasının en iyi arkadaşı olan adam avukatlığını üstlenmiştir. Sınıf birincisi olan babasının kendi tercihiyle hayvancılığa başladığını öğreniriz arkadaşından. Jong-su ile beraber evindeki bıçak koleksiyonunun varlığını keşfederiz. Evi kırsal bir bölgede, Kuzey Kore sınırındadır. Uzaktan askeri anons sesleri duyulur. Komşularından öğrendiği kadarıyla babası hiç de öyle dost ve komşu canlısı değildir. Münzevi bir hayat yaşamaktadır. Jong-su’nun annesinin onu ve kocasını terk edişinin üzerinden yıllar geçmiştir. Kabahat babasındadır. Kendisinden çok şey beklenen adam savaş görüp, çiftçiliği tercih edince asi ve geçimsiz bir bireye dönüşmüştür hayatta.

Hae-mi’nin gidişinin ardından ona karşı duyduğu özlem bir gün bir telefonla son bulur. Genç kız ondan kendisini havalimanında karşılamasını istemektedir. Gittiğinde onu beklemekte olan Ben isminde bir sürpriz vardır. Jong-su Ben’i, Fiztgerald’ın muhteşem kahramanı Gatsby’e benzetir. Her manada sofistike bir hayat yaşayan ve ondan sadece altı yedi yaş büyük olan Ben altında Porsche’si, lüks apartman katı dairesi, gurme zevkleri ve yurtdışı seyahatleri için kaynağı belirsiz kaynaklardan beslene dursun, orta alt gelire sahip Jong-su’nun kıskançlığına mazhar olmuştur çoktan. Kısa bir zaman içinde de Jong-su’nun içten içe ve alttan alta(nasıl ama) rakibi olarak gördüğü genç adama karşı beslediği kıskançlığı artık düşmanlığa doğru evrilmektedir. Onu Hae-mi’den ve yaşamın kendisine değil de Ben’e sağladığı konfordan ötürü kıskanmaktadır. Oysa ki Ben’in de karanlık tarafları vardır. Seraları yakmak yani kundakçılık en büyük tutkusudur. Terk edilmiş, çirkin görünen, göze batan seraları yakmaktan zevk alır. Bu arada Hae-mi bir kez daha ortadan kaybolur. Ben, onun göründüğünden de yalnız olduğunu, beş parasız ailesiz ve arkadaşsız olduğunu söyler Jong-su’ya. Üstelik bu dünyada güvendiği tek insan Jong-su’dur. Bir zamanlar evinin bitişiğindeki kuyuya düşen Hae-mi’yi Jong-su kurtarmıştır. O zamanlar henüz daha yedi yaşlarındalarmış. 

D6A42591-386E-4B80-9262-E19FC47FBB80

Bundan sonra neler olduğuna gelince işte Murakami orada dilleniyor. Herkes birbirinin içindeki dipsiz kuyuda kayboluyor. Kaçan kurtuluyor, kaçamayan bıçak darbelerine maruz kalıyor, metafor metaforu takip ediyor, tüm hikayenin klişeye kaçmadan ve yaslanmadan sadece ve sadece koşan bir çocuğun kafasının içindeki yazarlık hevesinden, tutunduğu hayallerden, yarattığı karakterlerden, yalnızlıktan, özlemini çektiği kız arkadaş yoksunluğundan kaynaklandığını ve dananın ağzının sonunda bağlandığını görüyoruz. Hala ne tür bir roman yazdığının bilincinde olmayan, kafası karışık yazar adayının gizem arayışının olmak istediği kişi Ben’de, beraber olmak istediği kız Hae-mi’de vücut bulmasını takiben, ıssızlığında boğulan bir Jong-su kalıyor geride. Murakami’nin karanlık bir çağına denk gelmiş bir hikaye karşımızdaki ama maharetli bir yönetmenin elinde, dilinden anlayacak seyircisine amade. Zordu ama güzeldi özetle. Yandık kavrulduk içten içe. 

F3DCF69D-EB70-4C9A-AEFB-D639089E882B

GENIUS

images-170

GENIUS

Eski çağları düşündüm de, atalarımız eskilerde gece olunca ateşin etrafında toplanırmış ve kurtlar da gecenin karanlığında, yıldızların altında ulurmuş. Bir insan çıkıp konuşurmuş. Bir hikaye anlatır, böylece diğerlerinin karanlıktan korkmamasını sağlarmış.” Maxwell Perkins

“Bizler olmak istediğimiz karakterler değiliz. Bizler halihazırda olduğumuz karakterleriz.” Thomas Wolfe

Amerikan edebiyat dünyasında geniş çevrelerce çokça bilinen ve önemsenen Charles Scribner’s Sons’ın editörü Maxwell Perkins’in, Hemingway ve Fitzgerald’dan sonra aniden çıkıp geliveren dahi ve taptaze yazarı Thomas Wolfe ile zamanla oluşan dostluğunun ve onu edebiyat dünyasına kazandırma serüveninin anlatıldığı, iyi oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, sırtlandığı otuzların ruhu, caz kulüpleri ve hepsi birbirinden efsane yazar ve sanat dünyasının önemli isimlerinin beyazperdeye aktarılmasıyla büründüğü karanlık atmosferden sıyrılarak renklenen, en önemlisi editörlük mesleğine bir de içerden bakmamızı sağlayan, uyarlandığı ödüllü kitaptan iyi bir senaryoyla sıyrılmayı ise başardığını düşündüğüm ama her şeyden önce kitap kurtlarına ve edebiyat camiasına daha çok hitap edeceğini tahmin ettiğim bir film geldi bir anda ve ağustos ayının kurtarıcılarından oluverdi son anda. Eğer gücünüz yeterse benim yerime en az üç nokta koyun bu paragrafı daha anlaşılır kılmak için, olmaz mı? Ve evet etrafta çok fazla anlamsız film var ve Maxwell Perkins’in dediği gibi dünyanın şairlere ihtiyacı var. Ve eklemem gerekiyor dünyanın iyi filmlere de ihtiyacı var ve arada bir de olsa karşılaşınca çok mutlu oluyor insan. Hayatta en gerekli şey mutluluk iken ve çoğunluk gibi mutsuz ve huzursuzken, sonu kötü biten masalların bile güzel tarafları olduğunu bilip anlarla yetinebilmenin ve bir yazarın ağzından sanki yaşıyormuşçasına duyduğum büyülü satırların coşkusuyla yaşamak istiyorum film bittikten hemen sonra. Ne olur ve lütfen James Joyce kadar başarılı bulunan Wolfe’un kitapları çevrilsin bir an önce Türkçeye. Aynen şöyle ve şu kadar web’den çalmış olduğum Wolfe’tan satırlar:

“… bir taş, bir yaprak, yitik bir kapı; bir taş, bir yaprak, bir kapı ve tüm unutulmuş yüzler.

Biz bu sürgüne çıplak ve yalnız geldik. karanlık rahminde anamızın yüzünü göremedik; hapsolduğumuz etinden kurtulup bu dünyada kelimelerle anlatılmayan hücre hapsine mahkum olduk.


Hangimiz erkek kardeşini tanıyabildi? Hangimiz babasının yüreğinin içine bakabildi? Hangimiz sonsuza dek hücre hapsine mahkum olmadı? Hangimiz sonsuza dek bir yabancı ve yalnız değiliz?”

Bu satırların da içerisinde yer aldığı tuğla gibi kalın kitap ilk haliyle Max’in önüne geldiğinde kendisi Hemingway’in “Silahlara Veda” adlı romanını redakte etmekle meşguldür. Güzel değil ama eşsiz sıfatı kullanılmıştır Wolfe’un kitabı için. Puslu ve yağmurlu bir New York’ta onun ne düşündüğünü öğrenmek için sabırsızlanan metnin sahibiyse yağan yağmura aldırmaksızın bir cevap almanın sabırsızlığıyla beklemektedir insan selinin ortasında. Max’e gelince aynı akşam, iş dönüşünde eline aldığı ve trende okumaya başladığı satırları okumaktan kendini alamaz olur bundan sonra bulduğu her fırsatta. Bir dehayla karşılaştığını anlamasıysa çok zamanını almaz. İyi kitapları okuyucularla buluşturmaktır ne de olsa görevi. İş icabı başlayan dostluklarına aile bireyleri de dahil olur zamanla. Beş kız babası Max’in hiç sahip olamadığı oğludur Tom bundan sonra. Tom içinse yirmi iki yaşında kaybettiği ve “Zamana ve Nehre Dair” adlı romanının adını koyarken bile bahsi geçen nehrin aslında babasını çağrıştırdığından ötürü bu ismi vermek istediğini söylediği babasıdır Max. Uğruna eşini, çocuklarını kısacası ailesini ve işini terk eden, itibarından da vazgeçen Aline Bernstein bile, Wolfe’dan, kendisine ayırmasını istediği uzun ve düzensiz çalışma saatlerini çalmayı başaramaz. Ne de Max’in eşi ve kızları o derece maharetli çıkarlar. Ve nihayet kitabın editoryal çalışması bitip de basıma hazır hale geldiğinde bütün o kavgalar, çekişmeler unutulur ve masanın üzerinde paketlenmiş haliyle içerisinde saatli bir bomba varmışçasına bir doğumgünü pastasına benzer haliyle kitap durmaktadır öylece. Bir kitabın hangi sancılarla ortaya çıktığına tanık oluruz. Acı, karşılıklı ya da ayrı ayrı sinir krizleri, gerginlik ve gözyaşı, vazgeçiş, soyutlanma, kopuş, yabancılaşma, umut, beğenilme arzusu, takdir görme arzusu, para kazanma gereksinimi, uykusuz geceleri birbirine bağlayan uykusuz gündüzler, vs.

Fitzgerald, Max’in işyerine uğradığında içinde bulunduğu sıkıntılı çaresizlikten ötürü Hollywood’a dönme isteğini Max’e söyler. Max bunun iyi bir fikir olmadığını ve onun bir yazar olduğunu söylemesiyle, Fitzgerald’ın bunu sadece para için yaptığını ve iyi ve yetenekli bir yazar için Hollywood’un düşüş olduğunu kavrarız. Kelimelerin ağırlığının yanında, görselliğin kitlelere ulaşan tatlı akışkanlığı ve ikinci plandaki senaryo değersizdir Max gibi bir editörün gözünde. Ve evet öyledir, kısmen.

images-265

genius_Screen-Shot-2016-05-12-at-11.46.33-PM-768x324

Kitap, eleştirmenlerce beğenildikten çok da uzun olmayan bir süre sonra 5000 sayfa, yani tam dört kasa el yazmasıyla döner Wolfe sahalara ama ilk önce Max’in çalışma odasına. Yazmak tutkusuyla karşı karşıya kalır insan bir anda. Yazmak ve yaratmak. Wolfe’un takma bir isimle yazdığı otobiyografik romanlarının bir başka özelliğidir çok uzun olmaları. Writer’s block’un kapısına hiçbir zaman dayanmadığı yazar, hiç durmadan bir şeyler karalar durur. Küçücük apartman dairesindeki buzdolabının üstünü bile yazı masası olarak kullanır yeri geldiğinde. Max ona dur demese sonsuza kadar yazacakmış gibi bir hali vardır. Saraya tutulmuş gibi yazar ya da sanrılar tarafından kovalanıyormuşçasına. Fitzgerald’larla akşam yemeğine davet edildiğindeki küstah ve kibirli tavrı, yemeğe alkollü gelmesi, çok çaresiz görünen Zelda’nın zerre umrunda olmaması, zaten yeni hastaneden çıkmış ve elktro şok tedavisi görmüş ve beyni pelteye dönmüş kadını ürkütmesi, Max’le olan dostluklarını zedeler. Max onu zalimlikle suçlar. Fakat bilmez ki genç dostunun hayatının otuz sekizinci doğumgününe on sekiz gün kala sona ereceğini. İçgüdüsel bir tezlikle yazmaktadr Wolfe. Her zerresiyle, her anıyla, bir daha hiç yazamayacağı malum olmuşçasına romanlar, daha kısa romanlar, bir sürü hikayeler yazar durur. Hep telaşlı, hep gürültülü, hep tantanalı bir şekilde hareket edip, konuşur, ve yazar. Böyle bir yaşam enerjisi olan adam elbette daha mütevazi ve durgun bir hayatı olan Max’i derinden etkilemeyi çok kolaylıkla başarır. Bir daha onun gibi bir yazarın karşısına çıkma ihtimalinin olamayacağının bilincinde olan Max’se, bir yandan da Aline Bernstein’ın ve Hemingway’in sözlerini önemsemeden duramaz. Hemingway onun için değişik bir idrak ve hayal yeteneği var der. Bu arada bu seçilmiş kalemlerden Hemingway ilerleyen yaşında tüfekle kendini vuruyor, Fitzgerald kalp krizi geçirmiş olmakla beraber daha çok unutulmaktan, son olarak Wolfe’sa beyin tüberkülozu dolayısıyla oluşan çoklu tümörler yüzünden ölüyor. Üstelik yaşamı boyunca takip ettiği babasının da öldüğü hastanede, aynı koridorun az ilerisinde. Ve ne yaparsan yap ölüyorsun işte. Babanın izinden gitsen de gitmesen de, dünyada senin yazdıklarını okumak için heveslenen milyon tane hayran olsa bile, ölüyorsun ölüyorsun, ölüyoruz ölüyoruz. Dünya saatiyle bir kez, bilmediğimiz şekillerde defalarca kez ölüyoruz belki de. Ölmeden önce vakti ve duygularını kağıda dökerek ifade edebilenler içinse son mektubu kime yazdığın çok önemli belki de. Tom bunun için Max’i seçiyor ve beynindeki tümörlere rağmen başucuna gelen hemşireden istediği kağıt kalemle yazdıklarının hastaneden postaya verilmesini sağlıyor son bir gayretle.

Sevgili Max,

İçimden geldi. Bu cümleleri senin için yazmak istedim. Uzun bir yola çıktım ve çok tuhaf bir yerde bulundum ve bana yaklaşmakta olan karanlık bir adam gördüm. Ondan çok fazla korktuğumu söyleyemem. Fakat, delicesine yaşamak istiyorum. Seni tekrar görmek istiyorum. Sana asla söyleyemediğim şeyler için, yapmam gereken bütün işler için. İçimde büyük bir pişmanlık ve ızdırap var. Hayata açılmış bir pencereymişim gibi hissediyorum. Ve bunun üstesinden gelirsem, umarım daha iyi bir adam olacağım ve seninle yaşayabileceğim. Fakat hepsinden öte, ne olursa olsun, tüm söylemek istediğim, botta tanıştığımızdaki gibi, o kasım gününde olduğu gibi, binanın tepesine çıktığımız zamanki gibi ve bütün tuhaflıkların, zaferlerin ve hayatın gücünün ayaklarımızın altında olduğu an gibi, seni hep hissedeceğim.

Her daim saygılarımla,

Tom.

Bu gördüğüm ve duyduğum en zarif ve en şık veda olmuştur. Wolfe, Max aracılığıyla dünyaya son bir gayretle ve kendi tarzıyla yani yazısıyla mesajını göndermiştir giderayak. Bir filmin en azından benim içimde çağrıştırdığı o yazarı okumalıyım dürtüsü, o filmin bir gücü olduğunun açık ara göstergesidir. Kopyalar asıllarını, asıllar tarihi, sinema sahiplerini yaşatır. Bu dünyadan çok önemli eserler vererek ayrılmış, uzak kıtadan ve okyanus ötesinden bir yazarı hatırlatan ve tanımayanlara tanıtan bir deneyim için sinemanın gerçek sahipleri olan izleyiciler, Thomas Wolfe ve satırlarıyla tanışmak için çok geç kalmamışızdır umarım. Film boyunca şapkasını çıkardığı görülmeyen Max’e gelince, en nihayet Tom’un mektubunu okurken bir yandan gözyaşlarına boğulurken diğer yandan yemek masasında ya da akşamın kör karanlığında olsun bir türlü vazgeçmediği şapkasını çıkartır başından ve gözyaşlarına boğulur filmin son saniyelerinde.

images-266

images-293

İlk kitabını adadığı ve kendisinden yirmi yaş büyük sevgilisi Aline Bernstein ilişkisini bitirirken Tom’a yalnız zaman geçirmesini tembihler. Ancak bu şekilde büyüyebilecek ve bir zamanlar sahip olduklarının kıymetini anlayacaktır. Hayatı boyunca hiç yalnız kalmamıştır Tom. Kalabalık ve çok kardeşli bir aile içinde büyümüş, derken Aline’le tanışmış, sonra da Max’i bulmuştur hayatta tek dostum dediği. Hayatta her daim sahiplenilmiş, korunup kollanmıştır. Hep kahramanlarıyla vakit geçirdiğinden olsa gerek, tek başına kaldığında nasıl vakit geçirdiğini görmesi gerekmektedir. Fakat tüm bu yalnızlıklar ve daha da bir çok şey için Tom’un vakti tükenmektedir yazık ki. Demek yalnızlığı çok beceremeyecektir Tom. Günümüz yazarlarından Karl Ove Knausgaard’ın altı ciltlik Kavgam serisinde yazdığı kendi hayatıyla Thomas Wolfe’un izinden gittiğini düşündüm bir anda. Hiç olmazsa onun kitapları çevriliyor dilimize azar azar.

images-322

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: