WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

I, TONYA : BEN, TONYA

Margot-Robbie-I-Tonya-trailer-920x584

I, TONYA : BEN, TONYA

“Genelde insanlar Tonya’yı severler. Ya da pek hoşlanmazlar. Tıpkı insanların Amerika’yı ya sevip ya da pek hoşlanmaması gibi. Ve Tonya tamamen Amerikalıydı.” Diane Rawlinson

”Amerika’yı biliyorsunuz. Sevecek birini istiyorlar ama nefret edecek birini de istiyorlar ve kolay olsun istiyorlar.” Tonya Harding

“Sana ‘Beyaz Fakirler’ diyenin yüzüne tükür.” LaVona

“Bahçıvan mı yoksa çiçek misin Jeff? Bir ilişkide bahçıvan ve çiçek vardır. Ben çiçek olmak isteyen bir bahçıvanım. Bu(Tonya), kendi hayatını kurtarmak için bahçıvanlık yapamaz. Orada bütün bahçıvanlığı senin yapman gerek.” LaVona

“Kaba bir lezbiyen gibi kaydın.” LaVona

“Güzel olduğunu söyleyen ilk salakla evlenmek… Aptalla sevişirsin, evlenmezsin.” LaVona

GİRİŞ :

Aynı zamanda bir dönem filmi I, Tonya. Bir spor ve sporcu filmi, bir mokümanter. Bu liste daha uzar gider. Türleri daha fazla birbirine karıştırmadan Brechtyen bir üslupla yola çıkan ve çarpıcı/nefes kesen bir ilk yarıdan sonra, bir parça sarkan bir ikinci yarıyla izleyicisinin karşısına çıkan “I, Tonya” en nihayet izlenmek suretiyle girebildi benim en fazla kafes kadarlık aklıma ve bu bir yergi değil, övgü aslında(kafes büyüklüğünde bir kafam bile olmadığına göre). Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllarda, zamanın en popüler ve adı üzerinde en artistik sporunun kahramanlarından Tonya Harding’in elem dolu hayatına tanık olmak demek biraz da seksenlerin havasını solumak demekti aynı zamanda. Seksenler ne demekti peki? Kahküllü, permalı kabarık saçlar, vatkalı geniş geniş omuzlar, yırtık pantolonlar, converseler demekti. Dallas, Hanedan, E.T., Ghostbusters, Evil Dead, Laura Branigan, Modern Talking, yazlık kışlık disco, fotoroman, walkmen, TRT 1 ve 2, Beta ve VHS kasetli videolar, tatil dendiği zaman Antalya, Bodrum, Marmaris’den başka yerin bilinmediği, uçağa binmenin lüks olduğu, Samantha Fox’un hayli dikkat çekici memeleri, Big in Japan, Is This Love, Bir Zamanlar Deli Gönlüm(benim için) demekti. Evren, Özal, Thatcher, Reagen, Gorbaçov demekti. AIDS, Çernobil, Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, gazoza konan ilaçla uyutulmak suretiyle habersiz tecavüze uğradıktan sonra bir sabah beyaz çarşafların arasında çığlık çığlığa uyanan Ahu ve Banu demekti. Sokak ortasında aniden pandik yeme, otobüste minibüste fortçulara denk gelme korkusu demekti. O tarihlerde daha yeni yetme olan Serdar Ortaç’ın gün gelip de Another Brick in the Wall’u söyleyebileceğini tahayyül edememek, Nuh Peygamber’in gemisinde cep telefonuyla konuştuğunu söyleyen akademisyenlerin televizyonlarda zırvalayabileceğini akılların almayacağı zamanlar demekti biraz da. Hannah ve Kızkardeşleri, Radyo Günleri, Teyzem, Rumuz Goncagül, Fahriye Abla, Sürü, Tutunamayanlar(herkesin tutunamadığı bir zaman dilimi vardır) ve Sevgili Arsız Ölüm de demekti. Seksenler her şeye rağmen insanların daha aklı başında olduğu yıllardı kısaca. Tonya mı? O çılgınmış. Anneden kaynaklı, aileden kaynaklı, devamında kocasından kaynaklı tam bir çılgın ve de mecburen savaşçı. Tek bildiği şey bu olmuş çünkü hayatı boyunca.

544639DF-E632-4FEA-BAD2-2961844CA914

I, TONYA :

Film, Tonya Harding ve Jeff Gillooly ile gerçekleştirilen ironisiz, kesinlikle çelişkili ve tamamen doğru röportajlara dayanmaktadır sözleriyle açılıyor. Bizler de “Tamamen doğru” demiş olan yönetmeninin sütüne havale başlıyoruz filmimize. Sonra da Tonya, eski kocası Jeff, annesi LaVona, koçu Diane, Jeff’in şizofren arkadaşı Shawn, bir de erkek muhabirin sorulan sorulara verdikleri cevaplarla devam ediyoruz. LaVona altı defa evlenmiş, beş defa da boşanmış. Şimdiki ve altıncı kocası için en iyisi diyor(şu an elinde o var çünkü). Tonya ise dört numaralı kocasından olma beşinci çocuğu. Kızının küçüklüğü için ele avuca sığmazdı ve tarafımızdan şımartılmıştı diyor. Onu yarışmalara, egzersizlere götürdüğünü, kıyafetlerini kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Yine de kızının gözünde bir canavar olarak kalıyor. Çünkü başına kakıyor hayatı boyunca onun için harcadığı her kuruşu. Çünkü kızına şiddet uyguluyor küçük yaştan itibaren ve bu durum Tonya’nın Jeff’le beraber aynı evi paylaşma kararı verdiği güne kadar ara ara devam ediyor(kızın koluna bıçak fırlatıyor hasta manyak). Çünkü haklı bile olsa kızını hiçbir surette onaylamıyor, verdiği kararlardan ötürü küçümsüyor her fırsatta. Daha küçük bir kızken buz pistinde arkadaş edinmesini engelliyor, çünkü hepsi onun için potansiyel birer rakip, dolayısıyla da düşman. Beyaz ırktan, düşük eğitimliler için kullanılan “Redneck” tabirinden hiç utanmıyor Tonya, olduğundan farklı görünmeye de çalışmıyor. Kendini değiştirmek, geliştirmek hususunda da herhangi bir gayreti yok. Tonya neyse o. Fakir büyüdüğüm veya cahil olduğum için hiç özür dilemedim diyordu filmin başlarında. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren yapabildiği üçlü burguya(axel) ve bunu yapabilen ilk Amerikalı kadın olmasına rağmen, jüri hep puanlarını düşük veriyor. Çünkü eğitimli beyazlara yönelik buz pistinin üzerinde belki de ilk defaya mahsus olmak üzere bir Redneck boy gösteriyor bu zamana dek içinde biriktirdiği tüm hırsıyla.

images-3

Film boyunca bir yandan Tonya’nın annesiyle olan ilişkisine değinilirken, diğer yandan bir darılıp bir barıştığı kocası ve onun ruh hastası arkadaşının planladıkları Nancy Kerrigan’ın dizini sakatlama hadisesi ertesi açılan FBI soruşturmasıyla aldıkları ceza ve sonuçları anlatılıyor. Kırk yıl önce Portland, Oregon’da Tonya daha dört yaşındayken, anne kızın el ele verip koçlarını olmasını istedikleri Diane Rawlinson’a kendilerini kabul ettirişlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra Tonya’nın ilk yarışmasını kazanmasıyla profesyonel paten macerası(ları) başlıyor. LaVona bir anne olarak ayaklı bir facia olsa da, iyi de bir koç aslında. Kendi yetiştirdiği ve bu hallere getirdiği kızını çok iyi tanıyor. Onun hırsını, sinirlendiğinde çok daha iyi kaydığını, asla yapamazsın diyen biri olmadıkça “asla” yapamayacağını gayet iyi biliyor. Sırf bu yüzden para karşılığı adam tutup müsabaka öncesi yapamazsın diye bağırtıyor tribünlerden. Tonya inadından yapıyor bu zor hareketi. Çocukluğunda öz babası yani LaVona’nın dördüncü kocasıyla geçirdikleri zamanlar Tonya’nın belki de en mutlu oldukları zamanlar. Büyürken pek eğlenmedik, hiç Disneyland ya da gezilere gitmezdik dese de, kendisine karşı ılımlı olan babası evi terk etmesin diye arabasının önünü kesiyor gözyaşları içinde. Gayet iyi biliyor ki annesine kalacak bundan böyle. Bu arada annesi tekrar evleniyor ve evde üvey erkek kardeşiyle yaşıyorlar. Bir gün memesini sıkıştıran üvey erkek kardeşi Chris’in ağzını burnunu kırdığı gibi, polis çağırıp bir güzel tutuklatıyor. Annesi onu tam bir savşçı olarak yetiştirdiğinden asla hakkını bırakmıyor kimselere, annesinden gördüğünü yapıyor hayatı boyunca. Her zaman kan bulaşıyor işine, evliliğine, tüm hayatına. Jeff’le tatlı tatlı başlayan flörtlerinde de “şiddet” başroldeki yerini buluyor hiç zorlanmadan hem de birkaç ay içinde. Ufak tokatlar yerini kafasını duvarlara vurmalara, yumruklara bırakıyor, elinde ne varsa fırlatan anneden, aynısını yapan bir sevgili ve zamanla da hayatını karartan bir eşe doğru evriliyor Jeff. Tonya, annesinin de onu sevdiğini fakat onu dövmekten vazgeçmediğini, bunun kendi suçu olduğunu, Jeff’in de onu hem sevip hem dövdüğünü düşünüyor bu yüzden. Kendi kendine bahaneler buluyor. Çünkü bildiği tek şey bu. Tonya şiddetten besleniyor. Nancy’nin durumunu kendininkiyle kıyasladığında onun için çok normal ve sürekli olan bu halin, Nancy’e sadece bir kez yapıldığı halde kıyameti koparmasını anlamsız buluyor. Hayatı boyunca şiddet gören bir kadın olarak, bir defaya mahsus dizinin kırılması ve bunun için ortalığı velveleye vermek çok saçma geliyor ına. Neden Jeff peki? Çünkü daha ilk cümlesinde benim ailem fakir diyor. Jeff neyse o. Saklamıyor, gizlemiyor. Bu kızları etkileyen bir durum sanırım genelde. Ama ona vurmadım, ben uysalım, o bana tüfekle ateş etti derken çok da inandırıcı olamıyor yazık ki. Öte yandan Tonya inkar etmiş olsa bile, bizzat tüfekle ateş etmiş midir? Bence etmiş olma ihtimalivardır ilişkinin seyri, geçmişin gölgeleri düşünüldüğünde.

6CBB8348-8B84-4124-8509-5F829662C675

Bundan böyle katıldığı yarışmalarda bir sürü elit aile kızının arasında kah seçtiği müzikler, kah kendi diktiği rüküşan kıyafetler ve mavi ojeleriyle çok ayrıksı bir kompozisyon çiziyor. Astımına rağmen sigara içiyor. Buz dansı balerin zarafetine sahip iyi ailelerden gelen kızların klasik müzik eşliğinde dans ettiği bir kulvarken, geleneksel olmayı reddeden ve özürlü bir diş perisi gibi giyinmek istemeyen Tonya’yla jürinin başa çıkabilme şekliyse puanlarını kırmak şeklinde tezahür ediyor. LaVona yetiştirmesi Redneck Tonya, puanını kıran jürinin yanına gidip çatır çatır hesap soruyor hepsinden. Sunuma da puan verdiklerini belirten jüri üyelerine, (ah çok affedersiniz) “suck my dick” diyor tüm nezaketiyle. Sonra da homur homur terk ediyor buz pistini. Ondan harika atletik yetenek olarak bahsediliyor. Daha çok atletlere benziyor gerçekten de zarif bir kuğudan çok. Aslında jürinin sorunu onun kaymasıyla ilgili değil. Ülkeleri adına çizmek istedikleri imajın o olmadığını düşünüyorlar. Sağlıklı bir Amerikalı aile görmek istiyorlar ama karşılarında uyumsuz, asi, küfürbaz bir kadın buluyorlar. Aile ilişkileri her daim sorunlu. Bunların üzerine hesaplaşmaya gittiği annesine küçük bir çocuk gibi soruyor kendisini bari çocukluğunda olsun biraz sevip sevmediğini. LaVona ise saf bir çocuktan savaşçı bir şampiyon yaratmaktan ötürü duyduğu gururdan ve nefret edilesi bir anne olarak anne fedakarlığı yaptığından bahsediyor övüne övüne.

Tonya, annesinin de söylediği ve onaylamadığı gibi kariyerini mahvedecek olan ilk adımı ileride onu dövmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan Jeff’le evlenmek suretiyle atıyor. Ara ara şiddetin boyutu artsa da, evli olmaktan hoşnut olan Tonya, ilk ve her fırsatta affediyor Jeff’i. Tek arkadaşı şizofren Shawn’dan başka kimsesi yokmuş gibi görünen Jeff şoförlükle sağlıyor geçimini. Karısını duvarlara çarpa çarpa dövse de, otorite karşısında korkağın teki aslında. Gücünün yettiğine dikleniyor çoğu erkek gibi. İşin enteresan yanı tüm bu badireleri atlatırken çok çok uzun yıllar geçmiyor aradan. Tonya 20 yaşındayken tanışıyor Jeff’le, 23 yaşındayken soruşturma geçiriyorlar Nancy Kerrigan olayından ötürü. Nancy’den halkın huzurunda özür dilemesine rağmen,denetimli tahliye, bir sürü para cezası, psikolojik değerlendirme, Amerika Buz Pateni Derneği’nden istifa ve bir daha Artistik Patinaj Derneği yarışmalarından hiçbirine katılmama cezasına çarptırılıyor hakim tarafından. Her zamanki Tonya itiraz ediyor bu karar karşısında. Hapse girmek için yalvarıyor, yeter ki kayma hakkı elinden alınmasın diye. Eğer kayamazsa hiç kimse olamayacağının farkında çünkü. Eğitimi yok, çok becerikli olmasına rağmen garsonluk dışında başka bir şey yapmamış hayatı boyunca. Araba tamirinde Jeff’den daha iyi mesela, kendi elbiselerini kendisi dikiyordu ayrıca. Zevk sahibi olmasa bile bir düğme bile dikemez lafı onun için geçerli değil ama o, en iyi bildiği şeyde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor sadece. Hakimse ona müebbet vermiş kadar oluyor bu ceza ile. Jeff’se filmin sonunda ilk defa doğru düzgün bir itirafta bulunuyor onun kariyerini tamamen mahvettim diyerek. Mahvediyor gerçekten de. Tonya’nın çevresinde aklı başında bir Allah’ın kulu yok. Çevresinin çevresinde de yok. Birbirlerine yakın otursalar bile, bir daha hiç görüşmedikleri gibi, yan yana da gelmiyorlar hayatları boyunca.

3740BC50-44AA-4021-910B-1D070F2EFBAF

Gelelim erken gelen başarı ve şöhretin ehliyetsiz ve bununla baş etmeyi bilmeyen insanların elinde nasıl tamamiyle son bulduğuna: Tonya annesinden göremediği sevgisizliğin de etkisiyle bir dakikalığına tüm Amerika tarafından sevildikten sonra, nefret edilişinin ardından kendini yine göz önünde bulunacağı ringlere atıyor bu defasında. Kadın boksör oluyor. Bill Clinton’dan sonra hakkında en çok konuşulan insan o oluyor doksanlarda. Geçinmek ve faturalarını ödemek zorunda olduğundan en iyi bildiği şey olan şiddetle sağlıyor geçimini bu sayede. Boksu belli bir yaşa kadar yapılabildiğinden, ileride profesyonel peyzaj, bahçe inşası ve ev boyama gibi daha domestik, daha az efor isteyen işlere yöneliyor. Tekrar tekrar evleniyor ve çocuğu oluyor. Annesiyle görüşmeyi reddetse de(FBI’la aleyhinde delil toplamak için anlaşan ve konuşmalarını kayda almaya çalışan bir anne söz konusu olan), istediği kadar ona benzememek için her fırsatta iyi bir anne olduğunu ispat etmeye çalışsın, annesinin kaderini yaşayan kız çocuklarından birine dönüşüyor zamanla. Onu bu hale getiren, böyle bir şekil veren annesi olsa da, bu gerçekle yaşamak zorunda kalıyor Tonya. Annesi ondan bir savaşçı yaratmış yaratmasına ama son derece de korumasız bırakmış daha işin başında. Sanki bir deney, bir kobaymış kızı onun için. Ne kadar fevri, asi, kaba saba, küfürbaz, hak etmiş, o jüri üyesi doğru söylemiş onun yeri buzların üzeri değil, ringlerin panteri olmakmış deseniz de, bir yanınızla hep üzülüyorsunuz Tonya’nın haline. Vahşi kızın eaha doğrusu hayatta vahşileşmiş kızın hayatı içinizi burkuyor düşündükçe. Keşke babası onu bu kadının zalim ellerine teslim etmeseydi diyorsunuz her fırsatta. Keşke… Keşke’li hayatlardan bir başkası Tonya Harding’inki de. Bu çok eski bir hikaye aslında hayatta haksızlıklar üzerine kurulmuş olan. Doğuştan gelen bir hikaye. I, Tonya ve aile kavramı üzerine düzgün ve anlamlı bir yazı okumak isterseniz de, buyurun size bir adres yine wordpress üzerinden: http://www.birkahvemolasi.co/annelik-ve-babalik/aile-insanin-kaderi-midir/

Oscar’larda sıkça adından söz ettiren filmin aynı zamanda prodüktörlerinden olan Margot Robbie, Suicide Squash’deki mimiklerini tekrarlıyor biraz da. Yine de göz kamaştırıyor güzelliğiyle. LaVona rolüyle Golden Globe En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan aktrist Allison Janney’e Oscar yolu gözüküyor kanımca. Ben en çok Jeff rolündeki Sebastian Stan’i beğendim, bir de hasta manyak Shawn’ın para karşılığı tuttuğu Coen Biraderler’in filmlerinden fırlamış da gelmiş bir Fargo karakterini andıran dünyanın en şaşkın kiralık adamını oynayan Shane Stant’in yaptıklarına katıla katıla güldüm. Sahi neden o bomboş yolda, bir sürü seçenek varken, şaşkın ve yaşlı bir adamın üzerinden atlar da arabaya biner ki insan!!!

Aşağıda yer alan ve filmin soundtrack listesini oluşturan parçalara ve dolayısıyla seksenlerin müziğine bir kulak vermeli ara ara.

1-Mark Batson – Fair To Love Me
2-Cliff Richard – Devil Woman
3-Bad Company – Shooting Star
4-Dire Straits – Romeo And Juliet
5-Peter Nashel – A Fair Shot
6-En Vogue – Free Your Mind
7-Supertramp – Goodbye Strangers
8-Chris Stills – How Can You Mend a Broke Heart
9-Fleetwood Mac – The Chain
10-Peter Nashel – The Incident
11-Heart – Barracuda
12-Laura Branigan – Gloria
13-Violent Femmes – Gone Daddy Gone
14-Doris Day with Paul Weston – Dream a Little Dream of Me
15-Siouxsie And The Bnashees – The Passenger

margot-robbie-i-tonya-cast-at-the-2017-toronto-international-film-festival-2

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER

IMG_0690

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER :

Şiiri kimin için yazdığı değil, kimin yazdığı önemli.” Cory

Acın hafiflemeyecek. Eğer insanı rahatlatan bir an varsa, o da acıya alıştığın andır.” Cory

Bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Kendini hep eksik hissedeceksin, bu hiç değişmeyecek. Kızını kaybettin ve hiçbir şey onun yerini tutmayacak. İyi haber, bu fikirle barıştığın anda kendine acı çektireceksin… Acıdan kaçamazsın. Eğer kaçarsan, kendini esirgersin. Kızına ait bütün anılardan kendini yoksun bırakırsın. Attığı her adımdan, son gülücüğüne kadar. Acıyı kabullen. Kızından kopmamanın tek yolu bu.” Cory

Taylor Sheridan’ı dizilerde ve sinema filmlerinde aktör olarak izlemiş olanlar, “Sicario” ve “Hell or High Water” sayesinde ise senarist olarak rüştünü ispat ettiğini bilenler için, beyaz bir kelebek misali gelmiş ve ekranlarımıza konmuş bir film “Wind River”. Sinema yazısı şiir gibi mi olurmuş, beyaz kelebek de nereden çıktı şimdi diyenlere, filmin ilk sahnesinde kullanılan dizeler birer referans olacaktır kanaatimce. Bu bir film üzerine yazılmış ve paragraflara sığdırılmış düşüncelerimin bir bütünüdür neticede ve onu okuma sabrını gösterdiğiniz sürece bu yazıdaki kanaat önderiniz de ben olacağım bundan böyle. Bir film izleyene, bir kanaat önderliği benden size hediye. Kaç kaçabilirsen yazdıklarımdan ama yakalandın bir kez… Bir parçacık şansın varsa eğer, Jeremy Renner’ın canlandırdığı Cory karakteri gibi bir avcı koruyup kollayacaktır seni ya da bir savaşçıysan eğer teslim olmayacaksındır hain kurtlara. Ciğerin patlayana dek, barometreler eksi yirmi dokuz dereceyi gösterirken, altı mil boyunca koşabileceksindir kangren olmaya yüz tutmuş çıplak ayaklarınla buz gibi karın üzerinde. Çok zor şartlar altında kalmış birinin yaşama arzusunun şiddetini bilemeyeceğin gibi, kendi sınırlarını da bu zor şartlar altında kalmadan tartamazsın. Natalie kadar dayanıp dayanamayacağını düşündüğün anda kendini kurbanın yerine koymakta olduğun gerçeğiyle yüzleşirsin ve okyanusun öte tarafında konumlanmış olan üç tarafı denizlerle çevrili, yedi bölge, cins cins insanla bezeli ülkende benzer korkularla yüzleştiğini ve hele de bir kadınsan eğer kendini daha daha çok kurbanla özdeşleştirmekte olduğunu görürsün için ürpere ürpere. Sen kara kara düşünürken, siyah sana en çok yakışan renk olsa da, bu hal çok başkadır aslında. Hele de kadına karşı her tür şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda, ne yaş, ne baş, ne ırk, ne mezhep mühimdir dönüp de baktığında. Bu ülkede yaşayan bütün kadınlar, erkek egemen toplumun, siyasi hedeflerin, kadına aç gözlerin “şimdilik canlı” hedefleriyiz. Bunun için haddimizi bilip ıssız yerlerde dolaşmamaya, evimize hava kararmadan dönmeye, erkek arkadaş edinmemeye gayret ediyoruz. Batı’ya, sıcak iklimlere, denize yakın yerlere yerleşmeye çalışıyoruz hep bu yüzden. Evimiz, okulumuz Batı’da olsun, sosyalleşme umudumuz bizimle olsun diye. Beyaz bir Amerikalı’nın kaleminden çıkmış olsa da benim zihnimden çıkan haliyle feminist olarak değerlendirilebilinecek ama gittikçe şiddetlenen korkularıma hitap eden bir filme ait düşüncelerim var yazımın her satırının içinde. Kadınlardan nefret eden adamlarla çevrelendik kanaatimce. Kanımı donduran bu düşünce için filmin çekilmiş olduğu buz gibi Wyoming’e ya da Kars’a gitmeye gerek yok bir de. Şimdi dönelim filmimize…

Sektörün çok yönlü işlere imza atan insanı olarak Taylor Sheridan için “çok yönlü” sıfatı doğru bir tabir olsa gerek. Emin adımlarla ilerliyor ve git gide çıtayı yükseltiyor filmografisiyle. Bir filmi tamamiyle sahipleniyor ikinci defaya mahsus olmak üzere. Hem yazmış hem de yönetmiş bu defasında. Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı bir çok adaylığın yanısıra, ödülle taçlandırılma kısmına gelindiğinde Avrupa’dan hem de en prestijli semalarından kayda değer ödülleri topladığını görüyoruz ve bunu da usulca yapıyor Teksas doğumlu beyaz adam. Avrupalıların, Amerika’nın bu bakir ve nispeten az bilinen coğrafyasından gelen sade insanlarının hikayelerini önemsediklerini ve ondan öte entelektüel kesimin ilgisini fena halde çektiğini düşünüyorum. Kara mizaha yatkınlıklarıyla bilinen Coen Kardeşler’den aşina olduğumuz topraklar, kar, kış, sonsuz da bir beyaz, bu defa dram odaklı bir hikayeye fon oluşturmuş. Şartlar gereği münzevi ve mütevazi hayatlar yaşanıyor burada. Filmin, yaşamları ellerinden alınan iki kayıp kızı da yaşıyor olsalardı eğer, ilk fırsatta gideceklerdi buradan. Onlar da öldüklerinden, şansları da beraberlerinde giriyor mezara yazık ki.

IMG_0691

IMG_0693

Film Kızılderili bir kızın, gecenin bir vakti, çıplak ayakla nefes nefese ve çığlık çığlığa karın üzerinde koştuğu, bir an yere çöktükten sonra tekrar koşmaya devam ettiği sahne ile açılıyor. Pırıl pırıl bir havada bembeyazlığa geçiyoruz bir sonraki sahnede. Bir avcı, kılsız tüysüz koyunları gözleyen aç kurtları tek tek vuruyor pusuya yattığı yerden. Kapısını çaldığı evde onu karşılayan ve aralarının limoni olduğu her halinden belli Kızılderili kadının, onun karısı olduğunu ve yavaş yavaş gizemi çözülen fotoğraftaki kızın, yine gizemli bir şekilde ölen kızları olduğunu öğreniyoruz. Sonuçta bunca acıya dayanamayan bireylerden oluşan aile parçalanmış; kızları umutlarıyla beraber gömülmüş, geriye kalan bir tek oğulları da annesiyle yaşıyor. Olaydan mesuliyet duyan baba da film boyunca gördüğümüz üzere bir yaşam bilgesine dönmüş, felsefe yapıyor acı çeken herkese. Kendini, masumları korumaya adamış bir avcıya dönüşmüş vaziyette kar kıyafetleri, tüfeği ve kar motoruyla mesai yapıyor sağda solda. Oğlunu insancıl yetiştirmeye gayret ediyor öte yandan. Ona ata binmesini, fakat bunun için atın saygısını kazanması ve ona karşı nazik olması gerektiğini anlatıyor. Ona bir kadına ve genel olarak bütün insanalara karşı takınması gereken tavrı anlatıyor gibi. Karısının ailesi Arapaho yerlilerinden ve hem kızı Emily hem de oğlu Casey Kızılderili ırkının belirgin fiziksel özelliklerine sahipler. Belki de tam da sular duruldu derken Natalie’nin cesedini bulan kişi yime Cory oluyor ve mazi gözünde canlanıyor adeta. Üstelik Natalie, Emily’nin en yakın arkadaşı. Babasıyla da Cory çok yakın iki dost. Şimdiyse ortak bir kaderi ve de kederi paylaşıyorlar adına evlat acısı denen. Filme ismini veren Wind River’sa Kızılderili Koruma Bölgesi’ne verilen ad. Cinayet ihtimali üzerine olay yerine gönderilen FBI görevlisi ise bir damlacık bir kadın. Meraklı ve kinayeli bakışlar karşısında “sırf” ben geldim diyor umutsuzca. Üstelik görev yeri olan Las Vegas’tan buraya kadar kiraladığı araçla, üzerinde bir de ince bir paltoyla gelmiş bulunmakta. Bundan böyle, şartlara, ortama yabancı genç bir kadının bu büyük ve güçlü adamlara kendini kabul ettirme çabasına tanık oluyoruz. Cory’nin ölmüş kızının kar kıyafetlerini veriyor ona anneannesi. Önce cinayet mahalline, oradan otopsiye, oradan da kızın ailesinin yanına gidiyor. Olay mahallinde kızın çaresizliğine, otopside kendi yetersizliğine, en nihayet ailenin yanında da onların dramına tanıklık ediyor genç kadın. Kızın nasıl öldüğünü ve ölmeden önce neler çektiğini öğreniyor. Tecavüze uğramış kız koşarak kaçarken, ciğerleri soğuk hava yüzünden buz tutup, içleri kanla dolunca öksürmeye başlamış ve patlamış bir süre sonra. Kız kendi kanında boğulmuş kısaca. Otopsi esnasında adli tabip bunun bir cinayet olarak kayda geçirilemeyeceğini söylüyor. Koşmuş koşmuş yorulmuş ve donmuş gibi duruyor çünkü. Fakat bu durumda FBI bölgeye ekip gönderemeyeceğinden, amiri dosyayı kapatacak, onu da derhal Vegas’a geri çağıracak. Buradaki ekipse şerif dahil altı kişi kadar ve onlar da Rhode Island’a kadar her yerden sorumlular. Pek fazla yardımı dokunmadığını bile bile, ondan başka bu işi üstlenecek kimse çıkmayacağının da bilincinde ve bu rolde Olsen kardeşlerden, Elizabeth olan, rol için son derece uygun düşmüş. Ne eksik ne fazla. Jane ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, yaban hayatı korumada görevli Cory’den yardım istiyor bu yüzden. Ailenin yaşadıklarını gördüğünde ise bayrakları iyice suya indiriyor. Anne kendini doğruyor yatak odasında, babayı avutmaksa aynı sınavdan geçmiş Cory’e düşüyor. İş bu haldeyken elde edilen ipuçlarıyla potansiyel suçluların peşine düşüyor bu bir avuç insan. Başlarında da FBI’dan çaresiz Jane. Destek birim çağırmayı teklif ettiğinde, şartları iyi bilen Şerif, burada kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor ona. İkinci bir ceset daha bulunuyor, akbabalara yem olmakta olan.

IMG_0689

Filmin en önemli yan karakterlerinden biri olan Chip, Natalie’nin bağımlı erkek kardeşi. Beyaz Adam’a karşı içinde biriktirdiği öfkeyle başa çıkamamış, esas olarak kendisiyle ne yapacağını bilemeyen, hiçbir fırsatı değerlendiremeyen, kısacası kendini harcamış ve harcamakta olan bir genç. Kardeşinin tecavüze uğradığını ve öldüğünü duyduktan sonra da daha çok acı, daha çok çaresizlik ekleniyor bu hislerine. Öyle öfkeliyim ki, bütün dünyayla kavga etmek istiyorum diyor. Cory bunun yerine o hisle mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde her nasılsa sonunda dünyanın onu yeneceğini söylüyor. Yeri gelmişken burada belirtmek gerekiyor; film boyunca, yeni moda tabirle Amerikan Yerlileri dediğimiz Kızılderililer genel olarak iyi, dürüst, mazlum olarak tasvir ediliyorlar, kızları tecavüze uğruyor ya da öldürülüyor, sonunda mutsuz oluyorlar, hayat onlardan çok şey çalıyor. Beyazlarsa o kadar iyi değiller, ama aralarında iyi olanları da var. Filmin bilge karakteri Cory evlat acısıyla sınanmış beyaz bir adam mesela. Ailem dediği Kızılderililer’in bu bölgeye zorla getirilişinin ve bir asır boyunca burada hapsolduklarının bilincinde ama yine de ellerinden alınmayan tek şey olan kar ve sessizlikle iç dünyasında barışık bir adam. Kendini Kızılderililere yakın hissetmesinin nedeni, onlardan bir zarar görmeyeceğinin bilincinde olmasından kaynaklı, kaldı ki Kızılderililer de onu benimsemiş vaziyetteler. Buraya gelen yabancılar huzurlarını kaçırıyor sadece, bir de kızlarını bu kar ve sessizliğin içinde. Geride onlardan kalan izler de siliniyor yeni bir kar yağışının ertesinde. Etraf gene beyaza ve sessizliğe bürünüyor. Kar görünürde örtüyor bütün izleri, geriye her tür çaresizlik hissiyle dünyanın orta yerinde kalmış görünen, dertlerle başa çıkamayan,  zarar görmüş, hep düşünceli, yorgun insanlar bırakıyor.

Jane açısından baktığımızda, film bir yandan, bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi anlatıyor. Sonlara geldiğimizde, canını bir avuç manyağından elinden Cory sayesinde kurtaran Jane, hastane yatağında bozulan sinirleriyle teslim oluyor gözyaşlarına. Karda altı mil boyunca çıplak ayakla koşabilmiş Natalie için, kendi çektikleri için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onu, masum bir kuzu olarak gören ve kızının yerine koyan Cory avutuyor her zamanki gibi, kurtlar şanssız geyikleri öldürmez, zayıf olanları öldürür diyor. Diğer yandan bu ikilinin arasında yaşanabilecek olası bir mızmız aşk hikayesi yok ve bu da senaryoyu değerlendirirken verilmiş en makul karar gibi görünüyor. Wind River senenin izlenmesi gerekenlerinden. Savaşçı bir kız’ın yaşam mücadelesine ve hayatta kalma güdüsüne tanık oluyorsunuz, sonunda kazanamayacağını bilseniz de. Bu kez Dostoyevski’den bir alıntıyla bitirelim yazımızı: “Bir insana, uçurumun kenarında sadece ayaklarının sığabileceği kadar yer sağlansa ve orda sonsuzluğa mahkum edilse yine de yaşamak isteyecektir.” Bizler de direniyoruz olduğumuz yerde, yaşamaya çalışıyoruz kendi bildiğimizce.

IMG_0694

 

SiCARiO

images-12

SiCARiO:

Meksika’da tetikçiler için kullanılan kelimenin kökeni MS 70 yılına, Kudüs’ün Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmesinden hemen önceki yıllara dayanıyor. Amacı Romalıları ve taraftarlarını Yahudiye bölgesinden uzaklaştırmak olan Yahudi politik örgütü Zealots’un radikal eylemleriyle ayrışan bir alt grubu olan Sicarii, ismini cübbelerinin altında gizledikleri sicae adlı hançerlerden almaktaydılar. İnsanların yoğun bir biçimde toplandığı alanlarda, hançerlerini çekerek Romalılara ve taraftarlarına saldırı gerçekleştirir ve görevlerini tamamladıktan sonra kalabalığın içine kaynaşıp uzaklaşarak kaçarlardı. Ortadoğu’daki haşhaşi ya da Japonya’daki ninja gruplardan yüzyıllarca önce ortaya çıkan, tarihteki en eski organize suikast örgütlerinden biriydi.

images-9

Film Sicario’ya gelirsek kaç tane silahlı çatışmaya girip kaç kişiyi öldürmüş olursa olsun FBI ajanı olan Kate’in özel görevle Meksika’ya gidip yaşadıklarından sonra ruhsal olarak çöküşüne tanık oluşumuzu anlatıyor. Kate umutsuzca neyin içine düştüğünü, neden burada bulunduğunu anlamaya çalışıyor. Kurtların arazisinde bir kurda dönüşemeden ayakta kalmaya çalışıyor. Bunu başaramadığında yani dürüst davrandığındaysa boğazına dayatılan bir silahla tüm yaşananların yasalara uygun olarak gerçekleştirildiğine dair bir kağıt imzalatılmak zorunda bırakılıyor kanunların olduğu bir küçük kasabaya gitmesi salık verilirken. Gözüpek, soğukkanlı bir FBI ajanı olarak tanıyoruz onu Phoenix, Arizona’daki baskın ve çatışma esnasında. Onlarca ceset bulmalarıysa tesadüf eseri gerçekleşiyor. Evin duvarlarının içine saklanmış, elleri bağlanmış, işkence görmüş, başlarına naylon geçirilmiş, en korkuncu da kimisi halen daha nefes alan ve orada öylece ölüme terk edilen onlarca insan var. Duvarları parçalayıp insanlara ulaştıklarında midelerini bulandırıp onları kusturan sadece ölüm kokusu değil. Bazı insanların insanlara çok korkunç sonlar, çok kötü ölümler hazırladığını görüyoruz. Bu ayaklı cenazelerin arasında kadınlar da var, onlar da paylarına düşeni almış gibi duruyor. Bu farklı türde bir katliam ve sessiz görgü tanıkları koridorun duvarları içerisine gömülü vaziyette tüm yaşananlara şahit birer mumya gibiler.

downloadfile-5

Kate aynı patlamada iki adamını kaybetmesine rağmen, Savunma Bakanlığı tarafından yeni bir görev ve El Paso vaadiyle önce Savunma Bakanlığı’na ait bir uçakla sonra da karayoluyla Juarez’e götürülüyor. Juarez, El Paso’nun tam karşısında ama sınırın Meksika tarafında yer alıyor. Uçsuz bucaksız sevimsiz topraklar seriliyor gözümüzün önüne sınırı geçip, Juarez’e varmazdan önce. Rengarenk gelişigüzel boyanmış gecekondu tipli iki katlı evler, sokakların sesi olan graffitilerle boyalı duvarlar ve futbol sevdalısı gençler var yollarda. Bir de baş(sız) aşağı gelecek şekilde köprüden aşağı sallandırılmış çırılçıplak soyulmuş uzuvları kesilmiş kadınlar ve adamlar var. Ya kafaları boyunlarından ayrılmış, ya da hem kolları hem de kafaları olmayan cesetler bunlar. Alejandro canavar’a hoşgeldiniz derken kastettiği şehrin kendisinde cisimlenmiş saf kötülük. Bir buçuk milyonluk nüfusuyla Meksika’nın Chihuahua eyaletinde yer alan Juarez, dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olarak anılıyor. Uyuşturucu kartelleri arasında süren çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş ve kaybetmekte halen daha.

Tüm bu kaosun içinde henüz daha kurallarını kimin koyduğunu bilmediği savaş oyunlarının içinde neden neden diye soran bir piyona dönüşüyor Kate. Gönüllü olmadan önce evli olup olmadığı ve çocuğu olup olmadığı soruluyor kendisine. Geride kalacak olan endişe dolu bir eş ve çocuklarını özleyen bir anne bu tip bir görev için düşünülen ajan için aranılan özellikler değil. Uyanık, tetikte ve farkında olmaları tüm ekipten istenilen özellikler. Bir sürü sert adamdan oluşan ekipteyse sadece Kate var kadın olarak. Arabada giderlerken 1900’lü yılların başında Başkan Taft’ın Başkan Diaz’ı ziyarete 4000 asker koruması eşliğinde geldiğini anlatıyorlar. Buna rağmen güvende hissedip hissetmediğiniyse onlar da bilmiyor. Aradan geçen bir yüzyıl var ve günümüz Juarez’inde değişen fazla bir şey yok gibi.

images-18

images-17

images-10

Kate yeni boşanmış ve yakın arkadaşı hukuk mezunu Reggie’nin de onunla birlikte operasyona gelmesini talep ediyor. Ortasına düştükleri savaş, bir adamın intikam hikayesinin bir parçası olmakla son buluyor nihayet. Karizmatik av köpeği, kederli avukat/savcı Alejandro rolündeki Benicio Del Torro karısının başını kesen, kızınıysa asitle yakan kartelin başındaki Fausto Alarcon’u iki oğlu ve karısıyla yemek yerken kıstırıyor lüks malikanesinin bahçesinde. Onu suçlayan Alejandro’ya kimden öğrendik sanıyorsun derken sistemin içindeki yerleşik rolüne ve tüm acımasızlığına rağmen onun da ders aldığı bir öğretmen olduğunu ve bunun da vatanının onun geldiği ve yetiştirildiği topraklar olduğunu ima ediyor. Alejandro gözünü kırpmadan öldürüyor aile bireylerini, kısa ve acısız bir şekilde. Her gün uğruna bir sürü insanın öldüğü adam önündeki tabağında bulunan yemeğiyle baş başa kalıyor. Yerinden kımıldayamadan, dirseklerini masadan çekmeye fırsat bulamadan kalakalıyor öylece. Tek tepkisi acıdan büyüyen gözleri. Oynadığı rol çığlık atmasına engel oluyor. Affedilmek için dizlerinin üstüne çökmek ve yalvarmak ona göre değil. Fakat bir sürü insanın ölümünden sorumlu bir adam için kolay bir son gibi görünüyor az sonra Alejandro’nun onu makineliyle taramak suretiyle öldürecek olması.

S_D045_11529.NEF

Filmdeki en önemli cümleyi sarf eden kişi rolünde Savunma Bakanlığı’ndan Matt Graver/Josh Brolin var. Ölümle burun buruna gelmekten, insanların kaderleriyle oynayıp, kederlenmelerini izlemekten her şeyi boş vermiş sanki. Kate bir sürü önemli adamın kendilerinden de önemli olan önemli bir yuvarlak masa etrafında toplandığı odada ayağında parmak arası terlikleriyle oturan Matt’e bakıyor ilk önce nasıl adamların karşısına çıkacağını anlamaya çalışarak. En nihayet neden burada olduğunu söyleyen kişi de Matt oluyor. Çünkü CIA ABD sınırları içinde evcilleştirilmiş bitişiğine operasyon düzenleyemiyor. Çünkü uyuşturucu trafiğini belli bir düzeyde kontrol altına almak şartıyla yönetme yetkisi bu bir avuç insana verilmiş ve nüfusun yüzde yirmisi uyuşturucu kullanıyorken, taleple başa çıkmaya çalışan ve arzı kontrol altına almaya çalışan bir mekanizma var cıvataları paslanmış. Kısacası kahramanlık taslayıp, sivrildiğin anda kendinin ve sevdiklerinin uzuvlarını kısmen, ruhunuysa işlere bulaşıp burnuna kadar boka batmak ne imiş gördükten sonra tamamen kaybedeceğin ve her zaman senden daha güçlü, daha zalim, kaybedecek bir şeyi olmayan insanların olduğu bir dünya burası. Kolaylıkla büyüyüp, kolaylıkla da küçüleceğin bir yerde inceden bir ipin üzerinde arkanı kollayarak karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsun ve bu bir süre sonra senin yaşam tarzın oluyor. Bir sürü sert adam ellerinde makineli tüfekler, üzerlerinde çelik yeleklerle rambo gibi ilerliyorlar gecenin karanlığında. Neden mi? Gürültü çıkarmak için.

images-14

images-25

images-11

Filmin yönetmeni Denis Villeneuve, Incendies’den beri her filmini bir şekilde izlemiş olduğumu, filmografisine baktığımda gördüğüm bir yönetmen. Bir şekilde seçtiği konular, filmlerin uyarlandığı kitaplar, oyunlar, seçilen mekanlar ve bu mekanların ve insanlarda susuzluk yaratan çöl kavramının cazibesine kapıldım belki bilmeden. Ortadoğu, Meksika, bilinmezlik ve kendi kafasının içindeki çölde kaybolanların hikayeleri vardı başrollerde. Karakterleri kaotik coğrafyalarda, başa çıkılması zor sorunların ortasına yerleştirdi Villeneuve.

Sistem ya da yetkili birimler aciz kaldığında kendi adaletini yaratmaya çalışıyor onun karakterleri. Kimse karanlığı görmeden aydınlığa çıkamıyor ve bir artı bir her zaman iki etmeyebiliyor ve bazen insan böyle benim gibi bir yönetmenin en çok hangi filmine saplanıp kaldığını hatırlayıveriyor yeri gelmişken ve geçmişi eşelerken. Ve Denis Villeneuve benim için Incendies demek olsa da gerek görüntü yönetmeni Roger Deakens’ın panaromik çekimlerle gözümüzün önüne serdiği atlas okyanusu gibi duran çöl ve o çölün ortasına legolardan yapılmışçasına yerleştirilmiş Juarez’in tekinsiz manzarası, gerekse Tanrısal bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayan içinde yaşayan insanların birbirini kolaylıkla harcayıp katlettiği şehrin karakteri de unutulacak gibi değil.

Filme dahil bir de yan hikayecik var çok beğendiğim. Meksikalı bir polis ve onun ailesinin hikayesi anlatılıyor. Kaçakçılığa bulaşan ve Alejandro’nun sonunda öldürdüğü adam evli; hayatından bezgin bir eşe ve bir oğula sahip. Küçük oğluyla az diyaloglu ve hemen hemen tüm Meksika’nın ortak zevki olan futbol üzerinden ilerleyen bir ilişkileri var. Futbol yoksul ülke gençlerinin kurtarıcı umudu olarak çıkıyor burada da karşımıza. Baba ölüyor, başka babalar da ölüyor, kartelin başındaki adam ve başka adamlar da. Tek bir şeyin sesi kesilmiyor bir türlü. Çocukların futbol maçlarını bile bölen bir ses.  Makinelilerin susmak bilmeyen sesleri. Nazik Villeneuve insana çok da nazik davranmayan bir coğrafyadan çıkmış ya da o coğrafyaya bulaşmış insanların arasında kazananın bulunmadığını, kimsenin masum kalamayacağını söylüyor kibarca.

images-16

downloadfile-3

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

american-hustle-16-380x285-1[1]

İşin içindeki FBI’ın tıpkı ’70’lerin New Jersey’i gibi sadece fon olarak kullanıldığı; yırtmaya, fark yaratmaya çalışan insanların arasında nihayetinde hırslıların cezasını bulduğu, birbirlerinin hayatlarına en karmaşık zamanlarında girdiklerinden kirli işlere de bulaşmadan pekala mutlu olunabilineceğini ise giderayak anlatan iyi niyetli bir film “Düzenbaz”. Ortalama zekaya ve vasat maaşlara sahip FBI ajanlarının karşısında yazmaktan daha iyi şeyler yapabilecek kadar zeki oldukları söylenen düzenbazlar kah karşı karşıya geliyor, kah zorunlu olarak aynı tarafta yer alıyorlar.

Amerika’nın bir kez daha fırsatlar ülkesi olduğunun ve herkesin bir şey ve farklı bir şey olduğunun ve nereden gelmiş olurlarsa olsunlar eşit şartlarda hayata başlayabileceklerinin ve yine her kesimden, her meslekten insan için her yolun mübah olabileceğinin de bir yolunun olduğunun altı çizilirken bulaştıkları pislikten kurtulmak için çabalayan çiftimiz ilişkilerinde oluşan çatlaklara rağmen ayakta kalmayı başarıyorlar. Nasıl mı çünkü başroldeki ahbap yani Irving Rosenfeld(Christian Bale) bir taraftan bir tarafa taradığı acayip saçları, hımbıl bedeni, koca göbeği ve kalp pilleriyle ne yardan ne serden misali hayatındaki iki kadını da bırakamazken, daha ileri gidecek olursak karısının oğlunu, karısını, kazık atmak zorunda bırakıldığı ve bir dost olarak gördüğü mafya babasını da bırakamıyor. Öfkelerini üzerine kusan sevdiği herkesi sabırla dinliyor ve sakinleştiriyor. Bunun için üstün bir çaba sarf ediyor. Filmdeki herkes en az bir defa avazı çıktığı kadar bağırıp, kontrolünü kaybetse de, o durabiliyor. Karısı rolündeki alkol sorunu olan, dengesiz, gammazcı ve gittikçe çığrından çıkan karısı rolündeki Jennifer Lawrence’ı bile sabırla kontrol altına almaya çalışıyor ve başarıyor da. Dolayısıyla kadınların ondan vazgeçmesi de kolay olmuyor ve Lawrence’ın dediği gibi herkes değişikliği sevmeyebiliyor(birde ne derler eskiler ” sinek kadar kocam olsun ama başımda olsun”).

rs_560x415-131204134446-1024.american-hustle-bale-adams[1]

Arapça bilen İtalyan asıllı-malum süper güç olunca Amerika’da herkes bir yer asıllı ama Amerikan vatandaşı- mafya babası Robert De Niro bir görünüp bir kayboluyor ve bize aktörlerin sadece rolleri için zorunlu olarak yaşlandırıldıklarını gösteriyor ve Arapça şakıyor filmin geriliminin tavan yaptığı sahnelerinde etrafındaki herkesin ağzını bir karış açık bırakırken. Aynı anda Jefferson Airplane’in “White Rabbit”ini Lübnan asıllı 23 yaşındaki genç bir şarkıcı Mayssa Karaa seslendiriyor Arapça. Ve aynı dakikalarda iki kadından birisi terk ettiği halde, diğeri ise çok umursamamasına rağmen karşı karşıya geldiklerinde kıran kırana bir erkek kavgasına girebiliyorlar. Daha fazla başa çıkamayan taraf kazanan olmayacağını anlayıp, şanslarını bir öpücükle yarılıyor, sonra da teselliyi başka kollarda arıyor. Film boyunca birbirini çığrından çıkarmak için elinden geleni yapan, ağzına geleni söyleyen bir sürü karakterin arasında sabrıyla ve sağlıksız bedeniyle kalp hastası olmayı başararak vaziyeti idare eden Christian Bale ’70’ler modası kolormatikli ve tüm yüzü kaplayan devasa gözlüklerinden kurtulabildiğinde çok sevecen bakıyor son bir kez.

Sydney(Amy Adams) kaybeden olmaktan bıkıp, hayatını değiştirmek ve bir başkası olmak isteğiyle kalbini sırasıyla açtığı adamlar arasında karar veremez görünürken bile biliyor aslında; olduğu gibi görünen Irvin ona kendini iyi hissettiriyor ve İtalyanlar gibi görünmek adına saçlarını bigudileyen, hırsından telefonu parçlayan ve yaşlı ve sofra duasında kendi gönlüne göre olan yine Latin gelin adayının oğluyla evlenmesi için dua eden annesiyle yaşamak zorunda olan Richie(Bradley Cooper)’ye karşı tek hissettiği ise merhamet duygusu oluyor ve bu onları bir araya getiriyor esasen. Sevdiği adamın her şeyi olmak isteyip, “Her şeyim olana kadar hiçbir şeyimsin.” dedikten sonra, Richie’ye karşı duygularından tam emin olamadığından güven hissetmek isteğiyle sevişmek için doğru zamanın gelmesini bekliyor ve gelecek uzun sürüyor..

American-Hustle-Filmloverss-1[1]

Disco’daki dans sahnesinde dönem itibariyle de “Saturday Night Fever”daki John Travolta’yı anımsattığı söylenen Bradley Cooper daha çok “Tony Manero”daki Tony Manero/John Travolta hayranını anımsatıyor sanki.

http://m.youtube.com/watch?v=MZfJaKTWS5E 

Filmdeki herkes geldikleri noktada yaşadıklarını bir şekilde kavrayamaz ve geleceği göremezken, kaderci bir bakış açısıyla yaklaşıyor Pete ve “Olacak olan olur diyor”.

-Peki filmde bundan sonra ne oluyor?
-Olacak olan oluyor.

Kuru temizleyicilerin bir çeşit paravan olarak kullanılmasına sık sık rastlamışızdır gangster filmlerinde. Burada da Irving’in iki adet kuru temizleme dükkanı var ve enselendikten sonra pek de fazla dükkana uğrayamaz hale geliyor. Bir leit motif olarak dükkan ve içinde unutulan kıyafetler aynı zamanda ihtiva ettiği anlam filmin muhtelif yerlerinde karşımıza çıkıyor.

Son günlerdeki irili ufaklı her gün bir yenisi geldi gelecek şok dalgalardaki havada uçuşan rakamlara baktığımızda, filmdeki Karmayn(Carmine)’ın cezasını on sekiz aya düşürebilen iki milyon dolar çok önemsiz bir rakammış gibi geliyor kulağa. Amerika’daki yolsuzlukların miktarını sollayan rakamlara sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz ister istemez. Koltuklarımız kabardı, müteşekkiriz bize yaşattıklarınız için.

Ayaklar baş olmuş, İstanbul talan edilmiş, ormanlar yok edilip kırk katlı gökdelenler dikilmişken ve bunları yapanlar cezasız kalırken, mülksüzlüğü ilke edinmiş, yüzsüz olmayı başaramayan bir adam Bodrum’da kendi nezdinde tüm insanlığı cezalandırırken, bizler bu ülkede yaşamaya devam ediyor olacağız. Yepyeni, daha dün ağaçların tepelerinde daldan dala atlayıp zıplamakta olan maymunları belirlemek için mart kedileri gibi kuyruk olacağız. Hiçbir şey değişmeyecek bu ülkede. Çivisi çıkmış çünkü.

American-hustle-2-300x260[1]

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: