THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

A VERY ENGLISH SCANDAL

A19691E8-2E2C-4E64-B843-8BA001A26E79

A VERY ENGLISH SCANDAL :

“Eşim gay kelimesinin anlamının mutlu olmak olduğu konusunda ısrar ediyor.” Peter Bessell

“Bir değeri olacaksa eğer, insanların odaklandığı bu kelime “Tavşanlar” dışında mektupta yazdığın son şey “Seni özledim” olmuştu. Bence bu bir erkeğin bir dostuna yazdığı çok hoş bir söz.” Marion Thorpe

“Yüksek yerlerde arkadaşlarım var. Alçak yerlerde daha da iyi dostlarım var ama.” Av. George Carman

“Bu bir meclis üyesine karşı yapılmış en büyük suçlamalardan biri oluyor. Tebrik ederim… Avam kamarasının 270 yıl boyunca piçler, yalancılar, sapıklar, şantajcılar, kundakçılar ve akraba evliliklerini barındırdığını göz önünde bulundurursak tabii. Bu gerçekten çok büyük bir başarı oluyor.” Av. George Carman

“Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Tehlikeli İlişkiler”, “The Grifters” ve daha da pek çok önemli filme imza atmış olan İngiliz yönetmen Stephen Frears’dan üç bölüm halinde BBC’de yayınlanan bir dizi ile başlıyorum haziran yazılarımın ilkine. Adı gibi çok mu İngiliz; evet, fena halde İngiliz. Fena halde Hugh Grant, Alex Jennings ve Avam Kamarası barındırmakta çünkü bünyesinde. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak kitaplaştırılan, ardından da televizyona aktarılan mini dizinin başrollerinden birinde fiziksel olarak benzerliği tartışılır olmakla beraber, oyunculuk anlamında ince bir çizginin üzerinde enfes bir şekilde yürümeyi başaran ve zaman zaman çok duygusal anlardaki hisleri duyarlı izleyiciye inceden geçiren(aktarmak fiili daha uygun düşerdi değil mi) bir Hugh Grant var. Özellikle doksanlı yılların başında, fiziksel çekiciliği yeteneğinin önüne geçtiğinden adını romantik komedilerle duyuran aktör, ilk defa, Esat Kıratlıoğlu modeli taranmış saçları, lenslerle koyulaştırılmış donuk bakan gözleriyle ama nazik bir Jeremy Thorpe tiplemesiyle buzdağının ardında ne var ne yoksa seriyor önümüze. Ama elbette ki ölçülü bir şekilde. Siz sormadan ben söyleyeyim varsayımlar dahilinde sorduğunuzu hayal ederek, bu ölçülü olma hadisesi, bu aşırı nezaket bizim coğrafyamızda yetişen insanımıza bir parça ağır gelmekle birlikte, böyle bir olasılığın varlığıyla şaşırıyoruz kopamadığımız aynı coğrafya içinde, uzun ince İngilizleri izlerken hele. Tekrar nezaket kuralları çerçevesinde her tür faaliyetini gerçekleştiren bir karakteri oynayan nazik Grant’e gelecek olursak eğer, Bafta’da şansının yüksek olduğunu düşünmekle birlikte, Benedict Cumberbatch’in de Patrick Melrose’da benzer şekilde çok iyi bir iş çıkardığını anmadan geçmek olmaz diyorum. Bu sene televizyon dizilerinde açılışı başarılı İngiliz oyuncuların sürüklediği çok sağlam dizilerle yapmış bulunmaktan da ayrıca memnuniyet duyuyorum. BBC2’de yayınlanmış olan King Anthony Hopkins’li Kral Lear uyarlamasını da izlediğim takdirde aksana doymuş bir şekilde ayrılacağım aranızdan. Ayrılmak derken, dünyanın düzeni belirsiz, ayrılabilirim de gerçekten. Bazen başka işlerle uğraşman gerekebilir ya da sıkılabilirsin ya da vazgeçersin.

1965 Londra’sında iki adam şık bir restoranda karşılıklı yemek yerlerken, bir yandan da alçak bir ses tonu ve yine o aynı ölçülü nezaketle özel münasebetlerinden ve zevklerinden bahsediyorlar birbirlerine. Yüzdeye vurdukları seçimleriyle Peter Bessell % 80 kadınlar, % 20 erkeklerden hoşlandığını belirtirken, Jeremy Thorpe bu oranın tam tersi yönde olduğunu itiraf ediyor. İki politikacıdan yıldızı yükselense Jeremy Thorpe oluyor. Her ne kadar hayatıyla ters düşse de, avam kamarasında yaptığı ateşli konuşmalar sayesinde politikada taraftar bulduğu gibi giderek de tırmanıyor yukarıya sağlam adımlarla. Nitekim Liberal Parti başkanlığına seçiliyor. Bu arada bir zaman sonra başına türlü türlü dertler açacak olan Norman’la(Ben Whishaw) tanışıyorlar hem de samanlıkta. Onunla ilk tanışmalarından bahsederken “O çok cennetti…” diyor. Fakat ruhsal dengesizlikler yaşayan ve ilişkinin ağırlığını kaldıramayıp, kendi hayatına yön veremeyen ve babasını hiç tanımamış olan Norman sinir krizleri geçirip, bana eşcinsellik virüsünü bulaştırdın diyerek(öyle mi acaba, hiç sanmıyorum bir tür virüs olduğunu ve de bulaşıcı olduğunu)pılını pırtını toplayıp gidiyor ansızın. Bu noktadan sonra kendi yoluna rahatlıkla devam edebilen Jeremy’nin aksine, düşük işlere giden ve zaman zaman meteliksiz kalan Norman, her düştüğünde kabahatlisi olarak kendisini değil de Jeremy’i görüp onun kendisini kullanıp bir çöp gibi kapının önüne koyduğunu söyleyor. Halbuki kapıyı çarpıp giden o oluyor en başta. Gururlu ama şaşkın haldeki genç adam bundan sonra önüne çıkan her fırsatı, kendini ve Jeremy’i aşamadığından teker teker elinden kaçırıyor. Oysa ki Jeremy işler çıkmaza girmeye başladığında daha derhal kendine yeni bir erkek arkadaş arayışına girmişti bile. Elbette ki genç(tırnak içinde). Norman üç bölüm boyunca ama belli zaman aralıklarıyla fakat her fırsatta kendini bir polis karakolunda buluyor bir kurban ve mağdur sıfatıyla. İlk şikayet dilekçesi elden ele dolaşıyor. Önce Scotland Yard’a, oradan özel birimlere, oradan da MI5’e gönderilip en nihayet bir kasaya kaldırılıyor. Sene 1960’ların başı olunca, mevzunun geçtiği yer İngilitere bile olsa, maalesef ki ya eşcinselliğini itiraf edecek ve de o tip bir hayat yaşayamayı kabul edeceksin demekle olmuyor. Nitekim iki adam da aslında en çok hemcinslerinden ve aslında birbirlerinden hoşlanırlarken, kadınlarla evlilik yapıyorlar, birer oğulları oluyor, bir kez daha evleniyorlar ve bu böyle sürüp gidiyor. Jeremy her defasında üst sınıftan, aşktan çok dostluk arayan kadınlarla ve onlara maddi imkansızlıklar yaşatmadan beraber olduğundan ayrılık yaşamıyor, ölüm olmazsa tabii ve dışardan mutlu bir tablo olarak yansıyor evlilikleri.

EE7E06CE-8A92-41AC-B6B5-75EA136E5F84

Filmde bir görünüp bir kaybolan karakterlerden bir tanesi de Leo Abse. İngiltere gay hakları açısından son derece önemli olan bu karakterin dizide var olması da sürpriz değil. Eşcinselliği suç olmaktan çıkarmak için uğraşan bir avukat ve bunu başarıyor da. Bunun için ilk teklifi Lord Şansölyesine götürüyor. Fakat şansölye kaya gibi sert çıkıyor ve de çıkışıyor ona oğlancılar kulübüne lisans verdiği takdirde Britanya’da oğlancılığı yasallaştıran kişi olarak anılmak korkusu içinde. Bunun üzerine Leo Abse, Şansölye’den de tuhaf ve evinde porsuklarla yaşayan Lord Arran’dan yardım istiyor. Lord intihar eden ve eşcinsel olan erkek kardeşine karşı beslediği hisler sebebiyle Abse’nin teklifini kabul ediyor. Porsuklarsa evin her yerinde giydirilmiş(çıplak da olabilirlerdi ama siyah ve evin içindelerdi) ve tasmalı vaziyette dolaşıyorlar. Herkesin çeşit çeşit huyları vardır elbette ama İngiliz aristokrat sınıfı kadar değişiğini bulmak da güç olsa gerek.

Dizinin ikinci bölümünde yaşananlar tam bir kara komedi. İlk eşini trafik kazasında kaybeden Jeremy de Norman’ı suçluyor evine telefon açtığı ve karısının kafasını karıştırarak ölümüne sebebiyet verdiği için. Bu arada Norman da evleniyor, baba oluyor; fakat bir kez daha evin sorumluluğunu alıp para getiremediğinden karısı oğlunu alarak evi terk ediyor. Eve yiyecek getirmeyi ağaçtan elma toplamak, kümesten yumurta çalmak, tarlada çamurlu patates aramak sanan Norman sürünmeye başladığı anda ulusal sigorta kartım diyerek yapışıyor yakasına Jeremy’nin. Dizinin sonunda öğreniyoruz ki Norman asla ulusal sigorta kartını alamamış; evindeyse on bir köpek beslemekte.

707C614F-D741-457D-9C84-4880185073A3

4DA265E2-1A37-4FA1-94CD-80B6CC73A6FD

Jeremy ateşli konuşmaları esnasında insan haklarından, silah satışından filan bahsededursun, Norman’ın nasıl öldürülmesi gerektiğinin planlarını yapıyor alttan alta. Cin cin fikirleri var. Kalaylı mayınla asfalta döşemek, New York’ta öldürüp nehre attırmak gibi parlak fikirler bu bahsettiklerim. Öldürme işini yaptırmak istediği kişi ise telefon üstüne telefon ederek en nihayet dünyanın en gerzek kiralık katili ile anlaşıyor. Onun profesyonel, merhametsiz ve ağzı sıkı olduğunu söyleyen kişi ise sonuna kadar yanılıyor. Adam işin mahiyetini sormadan kabul ediyor. Üstelik kiralık olabilir ama katil hiç olmamışken. Barnstaple yerine Dunstable’a gidip Norman arıyor gece gündüz. Onu bulduğundaysa tuhaf yalanlar atıyor Kanada’dan onu öldürmek için yola çıkmış gelmekte olan kiralık katille ilgili. Takma adını bile yanlış söylüyor ama Allah’tan Norman bunun bunca sersemliğine rağmen yakışıklılığına kapıldığından çok fazla irdelemiyor. En nihayet önce köpeğini vuruyor, silah tutukluk yapınca da olay yerinden kaçıyor, sonra da polisten de kaçmaya çalışıyor. On iki ay da hapis yatıyor. Çıkar çıkmaz da Watergate gibiyim diyerek hikayesini önüne gelen ilk gazeteciye verdiği ilk fiyata satıyor. Fargo karakterlerini anımsatıyor en çok. Lordlar Kamarası’ndan bir adam, öfkesinin kurbanı olarak dünyanın en beceriksiz adamlarına uzaktan iş yaptırmaya çalışınca sonuçları böyle böyle oluyor. Jeremy’nin, aynı zamanda kullandığı bu adamlar yüzünden adı kirleniyor, istifa etmek zorunda kalıyor, nezarethanede bir gün geçiriyor, basın kısıtlaması kaldırıldığından BBC dahil tüm kanallarda ve gazetelerde davanın dolayısıyla eşcinsel ilişkisinin ayrıntıları yayınlanıyor. Biz bile öğreniyoruz İngiltere’de yıllar yıllar önce yaşanmış skandalı. Vazelin ve tavşan detayını. Fakat bir şekilde tüm bunları unutacağınız bir final bekliyor sizi. Senaryo ve Frears sayesinde. Yaşanmış bir aşk kalıyor sadece geriye.

86ED82DB-D1F3-462B-AFAD-5174038D7018

Yan karakterlerden en başarılı olan iki isme gelince Jeremy’nin eşi Marion Thorpe ve avukat George Carman. Her iki aktör de üzerine düşeni üzerine düşen kadar gerçekleştirdiklerinden belki de bu kadar başarılılar. Dizinin en önemli diyaloglarının içinde onlar var. Yalnız kaldıklarında kendisi de evli olan avukat Carman müvekkiline aralarında kalması şartıyla neden ayrıcalığı ve gücü varken Norman gibi birini seçtiğini, farkının ne olduğunu sorduğunda, Jeremy onun en iyisi olduğunu söylüyor hemen hemen hepsi cinsellik amaçlı yaklaştığı erkeklerle geçen ve sonu küfür ve şiddetle geçen gecelerin sonunu anımsayarak. En zararsızı Norman görünmüş gözüne, ilişki uzamış, ona yardım etmiş ve kurtarmaya çalışmış çünkü onu sevmiş, aslında ikisi de birbirini sevmiş. Dizinin en dokunaklı sahnesiydi Jeremy’nin kalabalıklara seslenip bir yandan gazetecilere ve halka şebeklik ederken, diğer yandan uzaklara dalması ve aynı anda bir otobüsün içinde giden Norman’ın da en nihayet şirretlikten uzaklaşmış, dingin bir yüzle ama belirsiz düşüncelerle uzaklara daldığı anlar. Birbirlerini ve yaşanan bunca saçmalığı geri almayı düşündüklerini düşündürtüyor bu son sahne. Bazen sevginin yetmediğini, bazen hayatın sizin için başka türlü planlar yaptığını, çoğu zaman da beklentiler doğrultusunda elinizde kalanların bambaşka şeyler olduğunu görürsünüz ama yine de yaşarsınız yarının ne getireceğini bilmeden. Marion ve Jeremy’nin evlilikleri ölene dek devam etmiş mesela. Çiftler karşılıklı olarak kendi üzerlerine düşen görevleri yerine getirdikleri takdirde, evliliklerin de bir şekilde yürüdüğünü görüyoruz böylelikle. Anlayışlı bir eş, ateşli bir partnerin yerini doldurabiliyor belki de. Sevgi boyut değiştiriyor zaman geçtikçe. Kim bilir?

CF1506A6-891B-4670-8246-A79C8E16194F

I, TONYA : BEN, TONYA

Margot-Robbie-I-Tonya-trailer-920x584

I, TONYA : BEN, TONYA

“Genelde insanlar Tonya’yı severler. Ya da pek hoşlanmazlar. Tıpkı insanların Amerika’yı ya sevip ya da pek hoşlanmaması gibi. Ve Tonya tamamen Amerikalıydı.” Diane Rawlinson

”Amerika’yı biliyorsunuz. Sevecek birini istiyorlar ama nefret edecek birini de istiyorlar ve kolay olsun istiyorlar.” Tonya Harding

“Sana ‘Beyaz Fakirler’ diyenin yüzüne tükür.” LaVona

“Bahçıvan mı yoksa çiçek misin Jeff? Bir ilişkide bahçıvan ve çiçek vardır. Ben çiçek olmak isteyen bir bahçıvanım. Bu(Tonya), kendi hayatını kurtarmak için bahçıvanlık yapamaz. Orada bütün bahçıvanlığı senin yapman gerek.” LaVona

“Kaba bir lezbiyen gibi kaydın.” LaVona

“Güzel olduğunu söyleyen ilk salakla evlenmek… Aptalla sevişirsin, evlenmezsin.” LaVona

GİRİŞ :

Aynı zamanda bir dönem filmi I, Tonya. Bir spor ve sporcu filmi, bir mokümanter. Bu liste daha uzar gider. Türleri daha fazla birbirine karıştırmadan Brechtyen bir üslupla yola çıkan ve çarpıcı/nefes kesen bir ilk yarıdan sonra, bir parça sarkan bir ikinci yarıyla izleyicisinin karşısına çıkan “I, Tonya” en nihayet izlenmek suretiyle girebildi benim en fazla kafes kadarlık aklıma ve bu bir yergi değil, övgü aslında(kafes büyüklüğünde bir kafam bile olmadığına göre). Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllarda, zamanın en popüler ve adı üzerinde en artistik sporunun kahramanlarından Tonya Harding’in elem dolu hayatına tanık olmak demek biraz da seksenlerin havasını solumak demekti aynı zamanda. Seksenler ne demekti peki? Kahküllü, permalı kabarık saçlar, vatkalı geniş geniş omuzlar, yırtık pantolonlar, converseler demekti. Dallas, Hanedan, E.T., Ghostbusters, Evil Dead, Laura Branigan, Modern Talking, yazlık kışlık disco, fotoroman, walkmen, TRT 1 ve 2, Beta ve VHS kasetli videolar, tatil dendiği zaman Antalya, Bodrum, Marmaris’den başka yerin bilinmediği, uçağa binmenin lüks olduğu, Samantha Fox’un hayli dikkat çekici memeleri, Big in Japan, Is This Love, Bir Zamanlar Deli Gönlüm(benim için) demekti. Evren, Özal, Thatcher, Reagen, Gorbaçov demekti. AIDS, Çernobil, Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, gazoza konan ilaçla uyutulmak suretiyle habersiz tecavüze uğradıktan sonra bir sabah beyaz çarşafların arasında çığlık çığlığa uyanan Ahu ve Banu demekti. Sokak ortasında aniden pandik yeme, otobüste minibüste fortçulara denk gelme korkusu demekti. O tarihlerde daha yeni yetme olan Serdar Ortaç’ın gün gelip de Another Brick in the Wall’u söyleyebileceğini tahayyül edememek, Nuh Peygamber’in gemisinde cep telefonuyla konuştuğunu söyleyen akademisyenlerin televizyonlarda zırvalayabileceğini akılların almayacağı zamanlar demekti biraz da. Hannah ve Kızkardeşleri, Radyo Günleri, Teyzem, Rumuz Goncagül, Fahriye Abla, Sürü, Tutunamayanlar(herkesin tutunamadığı bir zaman dilimi vardır) ve Sevgili Arsız Ölüm de demekti. Seksenler her şeye rağmen insanların daha aklı başında olduğu yıllardı kısaca. Tonya mı? O çılgınmış. Anneden kaynaklı, aileden kaynaklı, devamında kocasından kaynaklı tam bir çılgın ve de mecburen savaşçı. Tek bildiği şey bu olmuş çünkü hayatı boyunca.

544639DF-E632-4FEA-BAD2-2961844CA914

I, TONYA :

Film, Tonya Harding ve Jeff Gillooly ile gerçekleştirilen ironisiz, kesinlikle çelişkili ve tamamen doğru röportajlara dayanmaktadır sözleriyle açılıyor. Bizler de “Tamamen doğru” demiş olan yönetmeninin sütüne havale başlıyoruz filmimize. Sonra da Tonya, eski kocası Jeff, annesi LaVona, koçu Diane, Jeff’in şizofren arkadaşı Shawn, bir de erkek muhabirin sorulan sorulara verdikleri cevaplarla devam ediyoruz. LaVona altı defa evlenmiş, beş defa da boşanmış. Şimdiki ve altıncı kocası için en iyisi diyor(şu an elinde o var çünkü). Tonya ise dört numaralı kocasından olma beşinci çocuğu. Kızının küçüklüğü için ele avuca sığmazdı ve tarafımızdan şımartılmıştı diyor. Onu yarışmalara, egzersizlere götürdüğünü, kıyafetlerini kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Yine de kızının gözünde bir canavar olarak kalıyor. Çünkü başına kakıyor hayatı boyunca onun için harcadığı her kuruşu. Çünkü kızına şiddet uyguluyor küçük yaştan itibaren ve bu durum Tonya’nın Jeff’le beraber aynı evi paylaşma kararı verdiği güne kadar ara ara devam ediyor(kızın koluna bıçak fırlatıyor hasta manyak). Çünkü haklı bile olsa kızını hiçbir surette onaylamıyor, verdiği kararlardan ötürü küçümsüyor her fırsatta. Daha küçük bir kızken buz pistinde arkadaş edinmesini engelliyor, çünkü hepsi onun için potansiyel birer rakip, dolayısıyla da düşman. Beyaz ırktan, düşük eğitimliler için kullanılan “Redneck” tabirinden hiç utanmıyor Tonya, olduğundan farklı görünmeye de çalışmıyor. Kendini değiştirmek, geliştirmek hususunda da herhangi bir gayreti yok. Tonya neyse o. Fakir büyüdüğüm veya cahil olduğum için hiç özür dilemedim diyordu filmin başlarında. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren yapabildiği üçlü burguya(axel) ve bunu yapabilen ilk Amerikalı kadın olmasına rağmen, jüri hep puanlarını düşük veriyor. Çünkü eğitimli beyazlara yönelik buz pistinin üzerinde belki de ilk defaya mahsus olmak üzere bir Redneck boy gösteriyor bu zamana dek içinde biriktirdiği tüm hırsıyla.

images-3

Film boyunca bir yandan Tonya’nın annesiyle olan ilişkisine değinilirken, diğer yandan bir darılıp bir barıştığı kocası ve onun ruh hastası arkadaşının planladıkları Nancy Kerrigan’ın dizini sakatlama hadisesi ertesi açılan FBI soruşturmasıyla aldıkları ceza ve sonuçları anlatılıyor. Kırk yıl önce Portland, Oregon’da Tonya daha dört yaşındayken, anne kızın el ele verip koçlarını olmasını istedikleri Diane Rawlinson’a kendilerini kabul ettirişlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra Tonya’nın ilk yarışmasını kazanmasıyla profesyonel paten macerası(ları) başlıyor. LaVona bir anne olarak ayaklı bir facia olsa da, iyi de bir koç aslında. Kendi yetiştirdiği ve bu hallere getirdiği kızını çok iyi tanıyor. Onun hırsını, sinirlendiğinde çok daha iyi kaydığını, asla yapamazsın diyen biri olmadıkça “asla” yapamayacağını gayet iyi biliyor. Sırf bu yüzden para karşılığı adam tutup müsabaka öncesi yapamazsın diye bağırtıyor tribünlerden. Tonya inadından yapıyor bu zor hareketi. Çocukluğunda öz babası yani LaVona’nın dördüncü kocasıyla geçirdikleri zamanlar Tonya’nın belki de en mutlu oldukları zamanlar. Büyürken pek eğlenmedik, hiç Disneyland ya da gezilere gitmezdik dese de, kendisine karşı ılımlı olan babası evi terk etmesin diye arabasının önünü kesiyor gözyaşları içinde. Gayet iyi biliyor ki annesine kalacak bundan böyle. Bu arada annesi tekrar evleniyor ve evde üvey erkek kardeşiyle yaşıyorlar. Bir gün memesini sıkıştıran üvey erkek kardeşi Chris’in ağzını burnunu kırdığı gibi, polis çağırıp bir güzel tutuklatıyor. Annesi onu tam bir savşçı olarak yetiştirdiğinden asla hakkını bırakmıyor kimselere, annesinden gördüğünü yapıyor hayatı boyunca. Her zaman kan bulaşıyor işine, evliliğine, tüm hayatına. Jeff’le tatlı tatlı başlayan flörtlerinde de “şiddet” başroldeki yerini buluyor hiç zorlanmadan hem de birkaç ay içinde. Ufak tokatlar yerini kafasını duvarlara vurmalara, yumruklara bırakıyor, elinde ne varsa fırlatan anneden, aynısını yapan bir sevgili ve zamanla da hayatını karartan bir eşe doğru evriliyor Jeff. Tonya, annesinin de onu sevdiğini fakat onu dövmekten vazgeçmediğini, bunun kendi suçu olduğunu, Jeff’in de onu hem sevip hem dövdüğünü düşünüyor bu yüzden. Kendi kendine bahaneler buluyor. Çünkü bildiği tek şey bu. Tonya şiddetten besleniyor. Nancy’nin durumunu kendininkiyle kıyasladığında onun için çok normal ve sürekli olan bu halin, Nancy’e sadece bir kez yapıldığı halde kıyameti koparmasını anlamsız buluyor. Hayatı boyunca şiddet gören bir kadın olarak, bir defaya mahsus dizinin kırılması ve bunun için ortalığı velveleye vermek çok saçma geliyor ına. Neden Jeff peki? Çünkü daha ilk cümlesinde benim ailem fakir diyor. Jeff neyse o. Saklamıyor, gizlemiyor. Bu kızları etkileyen bir durum sanırım genelde. Ama ona vurmadım, ben uysalım, o bana tüfekle ateş etti derken çok da inandırıcı olamıyor yazık ki. Öte yandan Tonya inkar etmiş olsa bile, bizzat tüfekle ateş etmiş midir? Bence etmiş olma ihtimalivardır ilişkinin seyri, geçmişin gölgeleri düşünüldüğünde.

6CBB8348-8B84-4124-8509-5F829662C675

Bundan böyle katıldığı yarışmalarda bir sürü elit aile kızının arasında kah seçtiği müzikler, kah kendi diktiği rüküşan kıyafetler ve mavi ojeleriyle çok ayrıksı bir kompozisyon çiziyor. Astımına rağmen sigara içiyor. Buz dansı balerin zarafetine sahip iyi ailelerden gelen kızların klasik müzik eşliğinde dans ettiği bir kulvarken, geleneksel olmayı reddeden ve özürlü bir diş perisi gibi giyinmek istemeyen Tonya’yla jürinin başa çıkabilme şekliyse puanlarını kırmak şeklinde tezahür ediyor. LaVona yetiştirmesi Redneck Tonya, puanını kıran jürinin yanına gidip çatır çatır hesap soruyor hepsinden. Sunuma da puan verdiklerini belirten jüri üyelerine, (ah çok affedersiniz) “suck my dick” diyor tüm nezaketiyle. Sonra da homur homur terk ediyor buz pistini. Ondan harika atletik yetenek olarak bahsediliyor. Daha çok atletlere benziyor gerçekten de zarif bir kuğudan çok. Aslında jürinin sorunu onun kaymasıyla ilgili değil. Ülkeleri adına çizmek istedikleri imajın o olmadığını düşünüyorlar. Sağlıklı bir Amerikalı aile görmek istiyorlar ama karşılarında uyumsuz, asi, küfürbaz bir kadın buluyorlar. Aile ilişkileri her daim sorunlu. Bunların üzerine hesaplaşmaya gittiği annesine küçük bir çocuk gibi soruyor kendisini bari çocukluğunda olsun biraz sevip sevmediğini. LaVona ise saf bir çocuktan savaşçı bir şampiyon yaratmaktan ötürü duyduğu gururdan ve nefret edilesi bir anne olarak anne fedakarlığı yaptığından bahsediyor övüne övüne.

Tonya, annesinin de söylediği ve onaylamadığı gibi kariyerini mahvedecek olan ilk adımı ileride onu dövmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan Jeff’le evlenmek suretiyle atıyor. Ara ara şiddetin boyutu artsa da, evli olmaktan hoşnut olan Tonya, ilk ve her fırsatta affediyor Jeff’i. Tek arkadaşı şizofren Shawn’dan başka kimsesi yokmuş gibi görünen Jeff şoförlükle sağlıyor geçimini. Karısını duvarlara çarpa çarpa dövse de, otorite karşısında korkağın teki aslında. Gücünün yettiğine dikleniyor çoğu erkek gibi. İşin enteresan yanı tüm bu badireleri atlatırken çok çok uzun yıllar geçmiyor aradan. Tonya 20 yaşındayken tanışıyor Jeff’le, 23 yaşındayken soruşturma geçiriyorlar Nancy Kerrigan olayından ötürü. Nancy’den halkın huzurunda özür dilemesine rağmen,denetimli tahliye, bir sürü para cezası, psikolojik değerlendirme, Amerika Buz Pateni Derneği’nden istifa ve bir daha Artistik Patinaj Derneği yarışmalarından hiçbirine katılmama cezasına çarptırılıyor hakim tarafından. Her zamanki Tonya itiraz ediyor bu karar karşısında. Hapse girmek için yalvarıyor, yeter ki kayma hakkı elinden alınmasın diye. Eğer kayamazsa hiç kimse olamayacağının farkında çünkü. Eğitimi yok, çok becerikli olmasına rağmen garsonluk dışında başka bir şey yapmamış hayatı boyunca. Araba tamirinde Jeff’den daha iyi mesela, kendi elbiselerini kendisi dikiyordu ayrıca. Zevk sahibi olmasa bile bir düğme bile dikemez lafı onun için geçerli değil ama o, en iyi bildiği şeyde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor sadece. Hakimse ona müebbet vermiş kadar oluyor bu ceza ile. Jeff’se filmin sonunda ilk defa doğru düzgün bir itirafta bulunuyor onun kariyerini tamamen mahvettim diyerek. Mahvediyor gerçekten de. Tonya’nın çevresinde aklı başında bir Allah’ın kulu yok. Çevresinin çevresinde de yok. Birbirlerine yakın otursalar bile, bir daha hiç görüşmedikleri gibi, yan yana da gelmiyorlar hayatları boyunca.

3740BC50-44AA-4021-910B-1D070F2EFBAF

Gelelim erken gelen başarı ve şöhretin ehliyetsiz ve bununla baş etmeyi bilmeyen insanların elinde nasıl tamamiyle son bulduğuna: Tonya annesinden göremediği sevgisizliğin de etkisiyle bir dakikalığına tüm Amerika tarafından sevildikten sonra, nefret edilişinin ardından kendini yine göz önünde bulunacağı ringlere atıyor bu defasında. Kadın boksör oluyor. Bill Clinton’dan sonra hakkında en çok konuşulan insan o oluyor doksanlarda. Geçinmek ve faturalarını ödemek zorunda olduğundan en iyi bildiği şey olan şiddetle sağlıyor geçimini bu sayede. Boksu belli bir yaşa kadar yapılabildiğinden, ileride profesyonel peyzaj, bahçe inşası ve ev boyama gibi daha domestik, daha az efor isteyen işlere yöneliyor. Tekrar tekrar evleniyor ve çocuğu oluyor. Annesiyle görüşmeyi reddetse de(FBI’la aleyhinde delil toplamak için anlaşan ve konuşmalarını kayda almaya çalışan bir anne söz konusu olan), istediği kadar ona benzememek için her fırsatta iyi bir anne olduğunu ispat etmeye çalışsın, annesinin kaderini yaşayan kız çocuklarından birine dönüşüyor zamanla. Onu bu hale getiren, böyle bir şekil veren annesi olsa da, bu gerçekle yaşamak zorunda kalıyor Tonya. Annesi ondan bir savaşçı yaratmış yaratmasına ama son derece de korumasız bırakmış daha işin başında. Sanki bir deney, bir kobaymış kızı onun için. Ne kadar fevri, asi, kaba saba, küfürbaz, hak etmiş, o jüri üyesi doğru söylemiş onun yeri buzların üzeri değil, ringlerin panteri olmakmış deseniz de, bir yanınızla hep üzülüyorsunuz Tonya’nın haline. Vahşi kızın eaha doğrusu hayatta vahşileşmiş kızın hayatı içinizi burkuyor düşündükçe. Keşke babası onu bu kadının zalim ellerine teslim etmeseydi diyorsunuz her fırsatta. Keşke… Keşke’li hayatlardan bir başkası Tonya Harding’inki de. Bu çok eski bir hikaye aslında hayatta haksızlıklar üzerine kurulmuş olan. Doğuştan gelen bir hikaye. I, Tonya ve aile kavramı üzerine düzgün ve anlamlı bir yazı okumak isterseniz de, buyurun size bir adres yine wordpress üzerinden: http://www.birkahvemolasi.co/annelik-ve-babalik/aile-insanin-kaderi-midir/

Oscar’larda sıkça adından söz ettiren filmin aynı zamanda prodüktörlerinden olan Margot Robbie, Suicide Squash’deki mimiklerini tekrarlıyor biraz da. Yine de göz kamaştırıyor güzelliğiyle. LaVona rolüyle Golden Globe En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan aktrist Allison Janney’e Oscar yolu gözüküyor kanımca. Ben en çok Jeff rolündeki Sebastian Stan’i beğendim, bir de hasta manyak Shawn’ın para karşılığı tuttuğu Coen Biraderler’in filmlerinden fırlamış da gelmiş bir Fargo karakterini andıran dünyanın en şaşkın kiralık adamını oynayan Shane Stant’in yaptıklarına katıla katıla güldüm. Sahi neden o bomboş yolda, bir sürü seçenek varken, şaşkın ve yaşlı bir adamın üzerinden atlar da arabaya biner ki insan!!!

Aşağıda yer alan ve filmin soundtrack listesini oluşturan parçalara ve dolayısıyla seksenlerin müziğine bir kulak vermeli ara ara.

1-Mark Batson – Fair To Love Me
2-Cliff Richard – Devil Woman
3-Bad Company – Shooting Star
4-Dire Straits – Romeo And Juliet
5-Peter Nashel – A Fair Shot
6-En Vogue – Free Your Mind
7-Supertramp – Goodbye Strangers
8-Chris Stills – How Can You Mend a Broke Heart
9-Fleetwood Mac – The Chain
10-Peter Nashel – The Incident
11-Heart – Barracuda
12-Laura Branigan – Gloria
13-Violent Femmes – Gone Daddy Gone
14-Doris Day with Paul Weston – Dream a Little Dream of Me
15-Siouxsie And The Bnashees – The Passenger

margot-robbie-i-tonya-cast-at-the-2017-toronto-international-film-festival-2

FARGO, İKİNCİ SEZON

 

 

images-2

FARGO, İKİNCİ SEZON:

“Bizler bir grup üzgün insanlarız.”

“Kral’ı öldür, kral ol. Dünya böyle. Bundan memnun değilsen, Napolyon’a mektup yaz.”

İlk sezonundan bağımsızmış gibi görünüp öyle olmadığı ilerleyen bölümlerde anlaşılacak olan, ikinci sezonunun açılış sahnesi olarak bir film setini tercih ederek, atalarından ötürü sıkıntı çekmenin ne demek olduğunu bilen Yahudi bir yönetmenle, atalarından bihaber Kızılderili bir figüranı kendileri açısından yararsız bir diyaloğun içine sokan ve bundan da büyük bir zevk aldığı tahmin edilen, emsalleri arasında toplu oyunculukları, müzik seçimleri ve eksik gedik bırakmayan senaryosuyla bir adım ve senaristi Naoh Hawley sayesinde bir adam boyu önden giden kıymetli bir uzun film izledik on bölüm boyunca ve bu eşsizliğin her bir bölümü ve bir bütün olarak tamamı çok başarılıydı. Çılgınlar gibi başlamıştı, tatlı tatlı bitti. Kan revan içinde başlamıştı, huzur içinde bitti. Ölmemeyi başararak geride kalan bir grup hüzünlü insan bıraktı bizlere. Mesaj vermeksizin derdini anlatmanın dayanılmaz hafifliğiyle bitti “Fargo”. Jimmy Carter Beyaz Saray’da, Ronald Reagan seçim kampanyası için yollarda. Gaz fiyatları uçmuş, ülkede bir güven sorunu var ve bunda da John Wayne Gaby(evinin altındaki topraktan kendi elleriyle gömmüş olduğu otuz üç genç erkek cesedi çıkartılan palyaço lakaplı katil) ‘nin işlediği cinayetlerin büyük etkisi var. Yazar kasa yok, büyük alışveriş merkezleri yok, siyah beyaz televizyonlar baş köşelerde ve dergiler altın çağını yaşıyor, bodur bira kutuları ve uzay mekiği gibi kocaman ve rengarenk arabalar karla kaplı yollarda usul usul ilerliyorlar.

image

1979 yılının Minnesota’sının suçlarla örülü karla kaplı yollarında dolaştık durduk, televizyon tarihinin en iyi dizilerinden birinin en parlak sezonunu izlerken. İlk sezondan geriye kalan açık kapılar kapandı bu bölümde. Lorne Malvo’nun hayat öğretmenini öğrendik son bölümde. Yıllar sonra bile sırtını dik tutmayı başarabilen Lou Solverson’ın ağzından erkeği kadından ayrıcalıklı kılan nedir, onu öğrendik. İnsanı rezil de vezir de edenin, aileyi bir arada tutanın kadın değil de erkek olduğunu, erkeğin sevgisinin aileyi ayakta tuttuğunu; ailenin, karı koca olmanın ne demek olduğunu gördük. Gözüpek, adalet duygusu güçlü ve insan ilişkilerinde mesafeli bir adamın çırpınışlarının boşuna olmadığını gördük. Her zaman iyi polislerin var olduğunu ve olacağını ve tüm bu hikayelerin onların güçlü adalet duyguları üzerinden doğmuş olduğunu gördük. Suç, polisiye, dram ve kara komedinin sınırlarında gezinirken en çok da insanın anlık bir kararının kendisinin ve çevresinin başına ne gibi işler açabileceğini izledik.

GERHARDT AİLESİ:

image

Dizinin suç kısmının ailecek kahramanları olan Gerhardt’lar, Cermen kökenli ve Nazi sempatizanı bir aile. Kendi çaplarında önemli bir servetleri olsa da alışkanlıklarının ve kalıpların dışına çıkamıyorlar. Bundan şikayetçi olanlarsa liderliğe oynamayanlar ve aile içinde daha çok itilip kakılıp, ufak işlere koşturulanlar. Hayatta olan üç oğlu var Gerhardt’ların. İlk oğulları savaşta öldüğünden, Dodd ailenin en büyük oğlu durumuna terfi ediyor ve küçüklüğünden beri babası Otto’nun işlediği cinayetlere maruz kalıp, yardımcı da olmaya çalışıyor çocuk ellerinden geldiğince. Öğrendiğimize göre Otto’nun da kendi babasıyla benzer bir ilişkisi varmış ve dağıtım işi yapan Gerhardt ailesinin başındaki Dieter yasak zamanında içki kaçakçılığı yaparak girmiş bu işlere. Sonra da kamyon imparatorluğunu kurmuş. 1951 senesinde Otto babasından işleri devralmazdan önce Dieter başından on dokuz kurşunla vurulmuş(isabet etmiş demiyorum etmeme ihtimalini düşünemediğimden. Yakın bir mevziden kafasına kafasına kurşun sıkıldığını düşünmekteyim ve bu yazıyı yazarken ağır gribim; dolayısıyla konudan uzaklaşıp, Peggy’ninkine benzer dumanlı bir kafadan çıkan muğlak ama çok sesli hayallerin etkisinde olabilirim. Bu kadar kişisellik ve bundan fazla kişisellik hakkını nereden bulduğumu soracak olursanız eğer hayatta her şeyin kişisel olduğu olacaktır cevabım. Tıpkı Fargo’da olduğu gibi. Benim sayfam, istersen okumazsın/sağ üst köşedeki çarpının üzerine gidebilirsin ve bir hırs kapatabilirsin, beni araştırabilirsin/beni merak edebilirsin/beni küçük görebilirsin/kendini büyük görebilirsin ama farkındaysan hep bir takım olasılıklardan bahsettik ve kesinlik yok, ama keskinlik var; sen benden önce de ölebilirsin ama elbet geleceğim yanına, Tanrı’nın gizemi bunda). Dönelim Gerhardt’lara:

image

Rye Gerhardt : Ailenin en küçük erkek varisi, iki çılgın ve gözü dönmüş abisinden sonra gelmenin ezikliği içinde ama polis memuru Ben(jamin) Schimidt’in tabiriyle “bücür, ortalıkta dolaşıp caka satıyor ancak”. Aileden para kaçırıyor. Dodd kendin için değil, aile için para kazanırsın derken Rye kendisine yaptırılan küçük işlerden memnun olmadığını, kendi cumhuriyetini kurmak istediğini belli etse de ömrü vefa etmiyor dileklerini gerçekleştirmesine. Nasıl olduğunu tam olarak kavrayamadan bir hakim, bir eski sporcu sonradan aşçı, bir de garson kız haklıyor. Sonra da ufo görüp bir arabanın ön kaputunun önünde öldü sanılarak garaja kapatılıyor ve en nihayet kıymaya dönüşüyor Luverne’lü kasap Ed Blumquist’in ellerinde. Doktorlardan sonra anatomiye hakim meslek grubu olarak kasaplar geliyor sanırım uzuvlar birbirinden satır darbeleri aracılığıyla ayrılırken.

image

image

Dodd Gerhardt : Ailenin büyük oğlu, babası felç geçirdikten kısa bir süre sonra, ağzından akan salyaları tutamaz hale geldiğinde ailenin reisi o olmak istiyor. Tek rakibi olan Bear’la geçinemiyorlar. Annesi de olsa bir kadından emir almayı ise zar zor sindiriyor. Sağduyulu hareket edemiyor, her zaman bir savaşın içinde olunabileceğini düşünüyor. Yoksa da yaratılması gereken bir savaş hayali var. Rye’ın hakim öldürmüş olduğuna inanmamak için haklı nedenleri var, hepsi bizim derken. Dört kız çocuğu var ve bu durumdan hiç hoşnut olmadığını kendi kendine söylenirken duyuyoruz sık sık. “Ben erkek evlat istedim, Tanrı lanet olasıca kızlar verdi” diyebiliyor mesela yüksek sesle. Kimselerin gözyaşına bakmayan astığı astık kestiği kestik bir adamken, asi kızı Nicole’le baş edemiyor tek. Ve asla yıldızları barışmıyor. O kızının üzerine gidip, her baş edemediğinde tokat atıp hırpaladıkça, Nicole’de hırsından Kansas City’nin adamlarıyla ihanet ediyor ona ve tüm aileye. Ama Dodd o kadar şanssız ki, bir kadın onu defalarca haklıyor. Ve o kadın Peggy Blumquist. Şeytanın bir kadın olduğunu düşünen Dodd’un şeytanları hep kadınlar oluyor, nedense… Deli deliyi görünce misali, ödü patlıyor Peggy’den, kocasına şikayet ediyor onu. Ed’e onun bir deli olduğunu söylüyor en uysal haliyle ya da orada olmayan şeyler hakkında, orada olmayan kişilerle konuştuğuna dair. En şanssız ölüm onunkisi oluyor. Sağ kolu tarafından bulunup öldürülüyor ve en önemlisi tüm bunlar olup bitmeden önce Peggy’yle geçirdiği anlaşılamaz, tuhaf ve korku dolu saatler var ve zamanında kendi yaptığı işkenceler gün gelip onu buluyor. Dodd ve Peggy’nin yalnız kaldıkları saatlerde yaşadıkları bir Stephen King uyarlaması olan Misery’deki Annie’nin Paul’e yaşattıklarının bir başka versiyonu. Annie daha korkunçtu belki ama Paul’de daha masumdu Dodd’a göre.

image

image

Bear Gerhardt : Dış görünüşü itibariyle adını aldığı hayvana benziyor. Elinde bir küçük çakı yarısına geldiği elmayı kese böle yerken aynı hayvanın insan bedeni bulmuş da içine kaçmış haline dönüşüyor. Koşarken bile bir ayıya benziyor. Heybetinden ve vahşi görünümünden karşı tarafı ürkütse de abisine nazaran çok daha mantıklı kararlar verebiliyor hayati konularda. Çok fevri davranmıyor. Söz dinliyor. Belli bir inancı var ve İncil okumuşluğu da. Annesinin otoritesinden ve liderliğinden şikayetçi değil. Kurnaz değil. Engelli bir oğlu var ve onun hayatıyla ilgili de mantıklı karar verebiliyor. Böylelikle oğlu Charlie hapse giriyor, mezara değil.

image

Floyd Gerhardt : Soğukkanlı görüntüsünün ardında yatan acı dolu uzun yıllar var. Sevdiklerini yitiriyor. Kocası bir sebzeye dönüştükten sonra imparatorluğun başına geçiyor ama işler boyunu aşıyor. Bizler küçüğüz derken, Kansas şehir mafyasıyla uğraşamayacağını bilecek kadar sağduyulu ama Dodd işleri bozuyor ve savaş başlıyor. Her şeyden öte işler başına kalıyor. Küçük oğlu yok oluyor, kocası önce felç geçirip sonra öldürülüyor, Dodd fevri, Bear akıllı değil, bir torunu engelli, Nicole güven vermiyor. İşler büyüyüp kızıştıkça ne yapacağını bilemez hale geliyor. Hanzee’nin ihanetini tahmin bile edemiyor son ana kadar, tıpkı diğer Gerhardt’lar gibi ve yüzündeki soru soran ifadeyle, şaşkınlık içerisinde bakıyor Hanzee’ye, o ise karnına sapladığı bıçağı içinde çevirirken.

image

Hanzee : Otto Gerhardt’ın sekiz yaşındayken yanına aldığı kızılderili çocuk büyüyor ve Gerhardt’lardan kurtulduktan sonra ismini değiştirip kendi imparatorluğunu kurmak üzere bir tanesi ilk sezondaki Lorne Malvo’ya dönüşecek olan çocukları yetiştiriyor. Son bölümlere yaklaştığımızda hapishanedeki Bear’ın oğlu dışında bizim gördüğümüz tüm aile bireylerinin teker teker öldürüldüğüne tanık oluyoruz. Rye Gerhardt’ın kaybolmasından sonra, Kansas City’e başkaldıran aile bireylerinin infazının önemli kısmı ailenin içine aldıkları, sadıkmış gibi görünen Kızılderili Hanzee tarafından gerçekleştiriliyor. Dodd ve Floyd’u haklıyor birçok nedenden yahut hiçbir sebep yokken. Önüne çıkan ve engel olarak gördüğü tüm insanları soğukkanlılıkla ve tereddütsüz öldürüyor. Tıpkı tatlı, küçük, beyaz tavşana yaptığı gibi, önce bir güzel sevip okşuyor sonra da boynunu kırıyor ya da boğuyor onları. İşini az konuşarak görüyor. Tetiğe korkusuzca basıyor. Tüm dünyaya meydan okuyor.

image

Peggy Blumquist : Rengarenk kıyafetleriyle kara komedinin sıfat kısmından çok uzakta duruyor sanki. Sarı saçları, akça pakça teni ve tüm şirinliğiyle normalde mesleği olan kuaförlükte kullanılması gerekirken, eline geçen kesici ve delici aletleri, başı sıkıştığında enseye, karşı tarafı nezakete çağırmak adına sağlı sollu göğüs hizasına saplayabiliyor hiç çekinmeden. Aslında suç kısmına meyilli ama öyle tatlı, öyle şirin ki… Dükkandan tuvalet kağıtlarınu çalıp, evdeki dolapta istifliyor. Tıpkı dergilerini bodrum katta istiflediği gibi. Bir terslik var onda ve hayatında. O da bunun farkında. Olayları algılayış şekli farklı. Herkes oradayken ve bedensel olarak o da oradayken, aslında ruhu çok başka yerlerde. Olmayan hayaller görüyor, izlediği film karesini gerçek hayatta yaşadığını zannediyor, bir sürü derdin ortasında tam potansiyelini kullanamadığından duyduğu endişe ağır basıyor. Bir şey, bir kişi olmak istiyor ama bu tam olarak nedir, yirmi dokuz yaş aklıyla, hiç bilemiyor. Peggy dinlemiyor, rahatlamak için konuşuyor. Anlattıklarıysa ipe salmaz gelmez şeyler. Zavallı Ed var onu dinleyen ve onaylayan. Bir de ortada yanlış giden bir evlilik var freni patlamış duvara çarpmak üzere olan. Aynı arabanın içinde kocasının başına bir sürü iş açmış, adamı katil etmişken ve zavallı Ed yan koltukta çözüm üretmeye çabalarken, turistik bir seyahate çıktıklarının hayali içerisinde. Süratle boyut değiştirebiliyor. Her şey uçuşabiliyor bir anda ve sıkışıp kalmadık burada derken, kendi sıkışmışlığı var aklında ve bir türlü göremediği California’nın hayalleri. Her şey olup bittikten, Ed öldükten, yol açtıkları çete savaşlarından ötürü de onlarca insan ayrı ayrı öldükten sonra, elleri kelepçelenmiş vaziyette, direksiyonda Lou, polise teslim edilmek üzere giderken ilk önce biraz pişmanlık duyuyor. Ama sonra federal yargılanmanın hayalini kurmaya başlıyor. Cezasını California’da çekmek istiyor. Kuzey San Francisco’da sahili gören bir oda hayal ediyor, bir de pelikan görmeyi.

Bir adama çarpıp onu öylece eve getirmesinin cevabını bile kendince vermişti Peggy. Bu tip şeylerin şıklı bir sınav olmadığını, rüyadaymışçasına karar verildiğini söylemişti. Peggy’nin gerçeklik algısı da farklı diğer insanlardan. Pozitif Peggy’nin bir sürü hayali var gerçekleştiremediği, bir insan var hiç olamadığı. Bodrum katında belki binlerce moda ve güzellik dergisi var. Hanzee’nin anılarının olduğu evde yaşadığı için kendine bir başka dünya yaratmış bir kadın o. Geçmişin müzesinde yaşıyorum derken, o da bir yandan kendi tarihini yaratıyor moda ve güzellik dergilerinden kurulu. Kaçarken bile alfabetik sıraya göre dizilmiş dergilerinden seçtiklerini götürüyor yanında. Hayatını değiştiremeyince, başka çıkışlar arayan ve paralel bir evren yaratan bir kaçığa dönüşüyor gitgide.

image

image

image

Ed Blumquist : Kendi halinde yaşayıp giden, hayatındaki en büyük amacı yardımcı kasap olarak çalıştığı kasap dükkanını satın almak ve kendi işinin patronu olarak kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek olan Ed bir tek şeyin farkına çok geç varıyor. Vardığında ise iş işten çoktan geçmiş oluyor. O da bir saatli bombayla yaşadığı gerçeği. Ve o saatli bomba karısı Peggy. Ed, Peggy ne zaman ki bir Gerhardt’a çarpıp, karakola ya da hastaneye gitmek yerine onu arabasının üzerinde evin garajına sokup hamburger helper’la akşam yemeğini hazırlayıp sofra dualarına müteakiben adamın dirilmesiyle bodruma inip yaralı adamı istemeden öldürüp, gelecek planlarının mahvolacağı korkusuyla kasap dükkanına götürüp kıyma yapmaya karar vermek suretiyle yok ediyor; işte o andan itibaren çete savaşlarının ortasına düşüyorlar beraber. Gerhardt’lar Rye’ın kaybını Kansas City mafyasından biliyorlar. Kansas City’nin bir ayağı olarak da Luverne’de yaşayıp kimliğini gizlediği sanılan zavallı Ed, bir anda Luverne Kasabı’na dönüşüyor. Kansas City’se temsilen ve katilen(bu uydurulmuş bir kelimedir ve ben de kendi dilimi yaratma telaşına düşmüş bir birey olabilirim) adamlarını Gerhardt’ların üzerine salıyor. Hanzee ve Simone bir o yana bir bu yana aslında kendi taraflarına çalışıp dururken, kan gövdeyi götürüyor ve onlarca insan ölüyor. Ve tüm bu absürt ve nedensiz ölümlere Peggy’nin esrarengiz bir kararı sebep olmuş oluyor. Ed ne yapsın? Sonuna kadar karısının arkasını kolluyor. Ailesini kurtarmak için elinden ne gelirse yapacağını söylediğinde sadece söylemekle kalmıyor, yapıyor da. Lou Solverson en çok bunu düşünüyor. Çünkü o da bir baba ve reisi olduğu bir ailesi var, her ne pahasına olursa olsun korumak, kollamak ve kurtarmak zorunda olduğu. Bunu bütün erkeklerin ittirdiği bir kaya olarak düşündüğünü söylüyor Ed ona. Her sabah kalktığında Sisifos miti misali tekrarlanan benzeri günler ve ödevler var. Ve erkekler buna yük deseler de, bu erkeklerin bir ayrıcalığı. Baba olmak, koca olmak, erkeklik taslamak her zaman çok kolay değil. Ed iş işten geçtikten sonra sahip olduklarına tekrar dönmek istediğini söylese de, her şey için çok geç artık bu saatten sonra. Her şeyi karısının mutluluğu için yapmış ve onu sevip inanan bir adamın son çırpınışları bunlar. Hayatının merkezi, anlamı ve tüm dünyanı üzerine kurmadığın bir insan için bunca fedakarlık yapman mümkün değil çünkü. Ve zavallı Ed…

image

image

Mike Milligan & the Kitchen Brothers: Mike Milligan, annesi kasvet hastası olduğundan yemeklerini karanlıkta yiyen bir ailenin sırf bu yüzden iyimser olduğunu söyleyen oğlu. Kansas şehir mafyası adına çalışıyor. Kendini Martin Luther sanırken, göz kırpmadan adam öldüren, felsefik cümlelerle konuşup karşı tarafı çıdırtan, sağlı sollu etrafını saran, Hank’in Bathroom Brothers olarak anımsadığı, bir tanesi hiç konuşmayan ve biri öldüğünde hangisi olduğu anlaşılamayan ikiz katillerle isimleri bir çırpıda okunduğunda bir rock grubunu anımsatan bir tetikçi. O da işin suç kısmında. Okay then dediğinde söylenecekler bitmiş, olanlar olmuş oluyor onun için ve herkes için ve sık sık okay then diyor. Onca cinayet, silahlarla haşır neşir olma halleri, bağımsız iş saatleri ve özgürlükten sonraysa sürpriz olarak bir beyaz yakalıya terfi ettirilmek oluyor ödülü. Cezaevi, duvarlarla kaplı daracık ofisi oluyor. Aslında terfi ediyor ama özgürlüğü bitiyor. Punk saçları, tuhaf kravatları ve aforizmalarıyla bu ortamda ne kadar yaşayabileceği meçhul. Vahşi kapitalizmin bir tetikçisiyken, memuruna dönüştürülüyor, üstüne üstlük bir bitki gibi toprağından alınıp bir saksıya oturtuluyor. Hem de dünyada kalan son işi yani para işini yapmak üzere, tüm zevksizliğiyle.

image

Karl Weathers : Arkadaşı Lou’ya Ronald Reagan’a Joan Crawford’ın kasık biti olup olmadığını sordurtacak kadar densiz. Neyse ki Lou bu gibi konularda daha mantıklı ve öyle bir şey yapmam diyerek net tavrını sergiliyor. Onun dışında Ed’in avukatlığını yapmak üzere çağrıldığında yüksek düzeyde risk taşıyan bu iş için çağrılmasının öneminden bahsedip böbürleniyor. Oysa ki kasabanın tek avukatı var ve o da kendisi. Boşboğaz, alkolik, sulugöz ama kötü bir adam değil. Hiçbir şey bulamazsa kutu kutu biraları deviriyor. Bekar olduğu sanılıyor ve silah taşıyor ve Cumhuriyetçi ve her ne kadar Reagan’ın elini sıkmam dese de koşa koşa ilk gidip sıkanlardan biri de kendisi. Az evvel konuşmasını dinlediği Reagan’ın vatanseverlik içeren konuşmasında da gözleri dolan ondan başkası değil. Bir şekilde korkudan ayılıp, oğlu Charlie konusunda Bear’ı teskin ederek ikna eden de kendisi.

image

Lou Solverson : Molly’nin babası, Betsy’nin kocası, Hank’inse damadı. Eyalet polisi. Vietnam’da savaşmış, direncinin, ağırbaşlılığının ve metanetinin bir kısmı orada yaşadıklarından ve gördüklerinden kaynaklı. Çok ölümler görmüş. Beyni öldüğü halde, gerçekliğini kabullenememiş askerlerin saplandığı çamurlarda onları avutmaya çalışmış yaşayacaklarına dair. Bir sürü hikayesi var yeri geldikçe ve insanları özellikle de Blumquist’leri akıl yoluna çekebilmek için. Ama nafile tabii ki. Karısı üçüncü evre lenfoma hastası ve dünyanın hastalığıyla, karısının içindeki hastalığın aynı olduğunu düşünüyor ve bir yandan Betsy’nin hastalığıyla baş etmeye çabalarken, bir sağanak gibi yağan cinayetler geliyor üst üste. Akıl sağlığını kaybetmiş gibi hareket eden bir çift, belalı Gerhardt’lar ve tuhaf Mike Milligan ve adamları, kim için hareket ettiği belirsiz garip bir kızılderili, mantıksızlıkta tavan yapmış federaller… ve tüm bunlar karşısında sağduyulu davranabilen Lou Solverson. Hep bir mesafesi ve kibar bir cana yakın olmama hali var. Kimseye borçlu olmadığından, yakasına yapışan alacaklıları da yok. Gerhardt’ların karşısında dimdik duruyor ve tavrını koyuyor. Mesai arkadaşı Schimidt gereksiz sevgi gösterilerinde bulunurken, oralı bile olmuyor. Saygı duyuyorsun haline, tavrına, kendisine. Dizinin ilk sezonunda muhteşem Keith Carradine tarafından canlandırılmıştı, şimdiyse yakışıklı Patrick Wilson hayat veriyor kendisine. İkisi de başarılı benim gözümde. Her zaman fazla güzel dolayısıyla mükemmel görünen bir adam olan Wilson bu defa karakteriyle ön plana çıkıyor ve siliyor üzerine sinmiş erkek güzelliğini bir kalemde.

image

Betsy Solverson : Lou’nun karısı, küçük Molly’nin annesi, Hank’in kızı, üçüncü evre lenfoma hastası ve geleceği sadece rüyalarında görebiliyor. Xanadu isminde almayı kabul ettiği kemoterapi ilaçları sahici de olabilir, placebo etkisi için verilmiş şeker de olabilir. Bir denek olmayı kabul ediyor, çünkü başka çaresi yok. Lou, o görevdeyken kendisine göz kulak olsun diye eşi dostu ayarlarken, o ise Karl Weathers’a Lou’nun evlenmesini vasiyet ediyor. Maureen’in Camus’den “öleceğimizi bilmemiz hayatı absürt yapar” alıntısına altı yaşındaki kızı ve ilerleyen hastalığıyla cevap veriyor. Tanrı’ya ve hesap gününe inanıyor, bir Fransız’ın şakasına değil. Hepimizin bir iş yapmak için dünyaya geldiğine ve her birimizin kendi işini yapacak kadar vakti olduğuna inanıyor. O sadece altı yaşındaki kızını, kocasını ve içinde kendini güvende hissettiği basit ama onun olan hayatını bırakmak istemiyor. Evliliğinde küslükler, kıskançlıklar, kaprisler yok. Genç bir kızken bahçesinde tavuklar olan bir evmiş hayali. Şimdiyse içinde bir grup hüzünlü insanın yaşadığı o evin sahibi. Hayat işte!

Bunlara ek olarak Betsy Solverson akıllı bir kadın. Saçlarını kestirmeye gittiğinde Peggy’nin aklını alıyor yaptığı çözümlemeyle. Adım adım cinayeti çözüyor. Olay yerine gittiğindeyse kimsenin bulamadığı  cinayet silahını buluyor. Ama başta babası Hank inandırıcı bulmuyor yoldan geçmekte olan bir arabanın çarpıp öylece yoluna devam etmiş olabileceğine. Sonra da o kişinin ön camında bir Gerhardt’la eve gidip yemek hazırlayabileceğine.

Saklayıp saklanarak, son çare ört bas etmeye çalışarak suça suç katan Blumquist’ler sayesinde dokuzuncu bölümde yaşanan katliamdan kurtulabilenler ufoyu gördüler. Her zamanki gibi sadece Peggy umursamadı bu olayı Çünkü o sadece uçan bir ufo aracıydı. Aynı ufo aracı Rye’ın aklını başından alıp, Peggy’nin arabasının önüne çıkmasına neden olmuştu. Hayat tuhaf  karşılaşmalarla geçiyor ama dünyanın en akılsız kıdemli polislerinden bir kısmı rutin görevlerindeymişçesine, cep telefonlarının ve internetin henüz icat edilmediği yıllarda tek iletişim araçları olan telsizlerini kapatıp cumburlop yatağa girip uykuda öldürülürlerken, şelale olup akacağını hayal ettikleri o muhteşem başarıyı yakalama şansı bulamıyorlar haliyle. Neticede bir aile yok oluyor hemen hemen. Bu aile yerin altını hak ediyor diyen Simone’un ahı tutuyor ama kendisi de öteki tarafı boyluyor amcası sayesinde. Zavallı Ed istemeden bir sürü cinayet işliyor. Eceliyle ölen kimse olmuyor. Herkes ya kafası kesilerek, ya ateşli silahlar ya da kesici aletlerin içlerine saplanmasıyla veda ediyor hayata. Betsy’se çaresizce içindeki canavarı yani kanserini büyütüyor.

image

image

image

 

FARGO 2014

“Kaygısızlar felaketi küçümser,
Ayağı kayanı umursamaz.” Eyüp 12.5:Kutsal Kitap’tan

“Kalabalıktan çok korktuğum,
Boyların aşağılamasından yıldığım,
Susup dışarı çıkmadığım için
Suçumu bağrımda gizleyip
Adem gibi isyanımı örttümse”… Eyüp 31.33-34:Kutsal Kitap’tan

image

DİZİNİN BAŞKARAKTERLER ÜZERİNDEN YORUMLANMASI:

Lester Nygaard:

Dizinin ilk bölümlerinde korkak, pısırık, ezik, acınası ve şaşkın, ilerleyen bölümlerinde korkak, acınası ve şaşkın, sonlara doğru ise yine bir parça şaşkın ve korkak olmakla beraber işini bilen, nispeten soğukkanlı, karizmatik, karşı cinsin idolleştirdiği(karısından ayrılana değil, karısı ölene var varacaksan diyen çeşitli kategorilere ayrılmış ve kalem kalem kritize edilmiş Anadolu, aydın, kırsal, kentli, okumuş, az okumuş, off o da çok okumuş kadınlarımızın ortak feryadı, Amerika’nın Minnesota eyaletine kadar ulaşmış olsa gerek) bir karaktere dönüşür yavaş yavaş. Lester’in erkeklik gururu denen şeyi tekrar kazanmasına yönelik geçirdiği değişim ve örtbas edilen onca suç ve cinayet vahşi kapitalizmin modern dünya insanının beş duyusundan sızım sızım sızmasının mübah sayıldığı zamanlarda bile insanın içini huzursuz ediyor bir parça da olsa, değer miydi tüm bunlara diye. Değer miydi Lester? Ve ne yazık ki ince buzun kırılganlığından Lester cevap veremiyor bize. Herkesin kendi küçük cehennemini kolaylıkla yaratabildiği dünyamızda, Lester’da bir küçük kara delikte yutulup gidiyor nihayet. Kendi küçük kara deliğinde. Ama gitmeden tuhaf izler bırakıyor insanların yaşamları üzerinde. Hess’ten karısının yardımıyla, erkek kardeşinden kendi işlediği suçu üzerine atıp hapishanede çürümesine sebebiyet vererek, eşinden de kafasına vurduğu çekiç darbeleri sayesinde intikam alıyor, onca zaman içinde biriktirmiş olduğu öfkesini çıkartarak. Satış primleri düşük, başarısız bir eş  ve çalışandan, hayatının ikinci baharında kazandığı özgüven ve saklandığı yerden çıkan şeytani zekası sayesinde maşayı tutan ele dönüşüyor. Sorun şu ki önceki Lester mı, sonraki Lester mı daha iyi diye kendi kendinize sorduğunuzda, ikisinden de pek hoşnut olamıyorsunuz. Ne dönüşümü, ne baştaki pasif ve sürekli aşağılanan, hor görülen halleri içinize sinmiyor bir türlü. Erkek kardeşinin de dediği gibi Lester’ın doğasında bir terslik, bir gariplik var ve bunu sevmeniz mümkün olmuyor. Lester sevimsiz bir dönüşüm geçiriyor. Henüz karakteri oturmamış bir ergenden, bir mitomana dönüşüyor.

image

Lorne Malvo:

İsmine dizinin ilerleyen bölümlerinde vakıf olacağımız, sosyopat, psikopat, her renge bürünüp de rengini belli etmeyen, her mesleğin erbabı(papaz, dişçi, ortopedist, imaj maker, kiralık katil, keyfi katil), kutsal kitap üzerinden entrika çeviren, aklı bir başka çalışan, hikayeler anlatmayı seven, cennetten kovulmuş olduğunu kendi ağzıyla itiraf eden, insanların kaderlerine, hayatın hal ve gidişine, toplu ölümlere sebep olmayı tüm bunları yaparken de Tanrı’nın eli değil, kendi kitabına göre kaderlerle oynayıp Tanrı’nın kendisi olmayı seçecek kadar özgüveni yüksek bir karakter. Aslında tam bir zırdeli olmakla beraber, süreç boyunca öğrenme şansını yakalayamadığımız bir geçmişsizlikten ötürü içindeki kötülüğün esasını ve temellerinin nasıl ve ne şekilde atıldığını da asla bilemiyoruz ama sinsi tahminlerimiz de yok değil hani kendimize sakladığımız. “Hayatımız kızıl bir gelgittir.” derken duruşuyla asla dışına yansıtmadığı kendi içindeki ateşten, anlamlandırılamayan insan doğasının ve genel olarak tüm tabiatın dengesizliğinden bahsediyordur belki de. Romalıların kurtlardan geldiği efsanesini hatırlattığı bir anekdotta ise “Hayvanların dünyasında azizlere yer yoktur” derken dünyanın birkaç peygamber tarafından iyileştirilemeyeceğini işaret eder inceden Stavros’a. Stavros’sa Tanrı var mıydı yok muydu diye olan biteni sorgular dururken hayatının dizginlerini kaybeder yavaş yavaş ve kendi felaketini kendi hazırlar. Malvo için ağzından çıkan ilk kelime kanundur ve başkalarının fikirlerine değer vermez. Gevezeleri, yaşam dilencilerini sevmez. Tek bir kişiye iş teklifinde bulunur beraber çalışmaları içn, o da kiralık katil olarak tutulan ikiliden Molly’nin vurduğu sağırdır, yani Mr. Wrench. Molly, orjinal filmdeki Marge’ın az konuşan ve cinayet işlerken enselediği Peter Stormare’le yaptığı konuşmanın benzerini, hastane odasında Sağır’la yapar.  Billy Bob Thornton, Steve Buscemi’ye dönüşür bir nevi, partner arayışındaki. Herkesi, her şeyi birbirine kattıktan sonra uzaktan izlemekten tuhaf bir zevk alır gibidir. En büyük zaafı hor görülen insanların yeni bir başlangıç yapabilmelerini sağlamak için önlerindeki engelleri kaldırmaktır. Ezenlerle, ezilenleri yüzleştirir. Cinayet işlemeye giderken asla maske takmaz, korkusuzdur. Tek bir karakter hariç hepsiyle yüzyüze gelmişliği, konuşmuşluğu vardır. Molly hariç. Tipi fırtınası esnasında bir an bir düşmüşçesine karşı karşıya gelirler sadece. Molly bir şekilde Malvo’yla asla karşı karşıya getirilmez. Malvo’yu yakalamak da Molly’e kısmet olmaz.

image

Molly Solverson:

Meslek erbaplarına bakış açımı değiştiren baba kızdan, kız olanı Molly. Ve tabii polis. Kendi vermiş olduğu bir karar olmamasına rağmen vicdan azabının kaynağı olan mesai arkadaşının kendisinin yerine gittiği Lester’ın evinde vurulması ve geride hamile bir eş ve boyası tamamlanmamış bir bebek odası bırakması aklını kurcaladıkça onu hırslandırmakla beraber, dizinin ilk bölümünde gördüğümüz şaşkın ve mesai arkadaşının bilgi ve tecrübesine yaslanmış Molly’den(kaputu açmak aklına gelmiyor cinayet mahallindeki), yine öldürülen arkadaşının önsezileri doğrultusunda şefliğe doğru ilerleyen bir kadına geçiş yapıyor adım adım korkusuzca. Etrafını çevreleyen ve hep bir şeylerden kaçan ödlekler ordusu erkeklerden daha cesurca ve daha soğukkanlı davranabiliyor her zaman. Nitekim kendisini sislerin içinde yanlışlıkla ama salakça vuran müstakbel kocası polislikten postacılığa terfi ediyor. Lester’ı her daim sorguya çekmekten kaçınan şefi evinin önündeki karları küreyen insanların yokluğundan şikayetlenip istifa etmek istediğini söylüyor  ve Lester’ın hep bir şekilde yırtmasına sebebiyet veriyor, Molly sorguya çekmek için paralansa da. Lester’sa tüm fiziki yetersizliklerine, ilk merhum eşinin söylediği üzere içi boş bir tabancayla kendini vuran ilk kişi sen olursun benzetmesini haklı çıkarırcasına tek fiske yemeden her defasında kendini yaralamayı başarıyor. Hatta son sürek avında da kaderin bir cilvesi olarak kendi küçük kara deliğine saplanıyor, polis tarafından vurulmadan. Kısacası erkekler kaçıyor, yan çiziyor, korkuyor, yalan söylüyor, iş işten geçtikten sonra olaylara el koyup, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırırken, göz göze bile gelemiyorlar karşı tarafla ama Molly hep duruyor.

image

Lou Solverson:

Dizinin en karizmatik erkeği Keith Carradine tarafından canlandırılıyor. Korumacı, aklı başında, dolayısıyla doğru kararlar verebilen, aksaklığı bir mesaisinden yadigar kalmış, aynı zamanda iyi şarap ve iyi adam olmanın benzer kriterlerine haiz bir baba karşımızdaki tek çocuğunu bir başına yetiştirmiş olan. Dizideki erkek karakterlerin arasından sıyrılıyor bu ayrıksı, uzun adam(bizde de var bir uzun, karışmasın lütfen). Billy Bob ineze görünümlü sevimsiz bir cani, Lester pısırık olabilecek kadar küçük ya da küçük olabilecek kadar pısırık, Molly’nin kocası baş edemeyeceğini düşündüğü her tehlike sinyalinin karşısında bir atom bombası varmış gibi titreyip, bir an önce bertaraf etmek için vurarak kurtuluyor korku nesnesinden, polisler ebleh ve durgun akıllı ve aslında sanki kasabanın kalan tüm erkekleri tuhaf bir çılgınlığa kapılmışçasına aptallar ve kar, tipi ve sonsuz beyazlık onların ruhlarını ve akıllarını da dondurmuş her anlamda. Birkaç cingöz dışında hiç açıkgöz yok. Şark kurnazları da yok. Zaten Minnesota Kanada sınırında olduğundan kuzeye kaçıyor, bu da bize her yerin kuzeyinin daha bir soğuk olduğunu gösteriyor. Satıcılar alabildiğine saftirik. Kimse taksiye binmiyor. Kimse büyük tipinin yaşandığı gün hariç dışarı çıkmamazlık etmiyor kar diz boyu oldu diye. Küçük sapmalar, büyük kışkırtmalar olmazsa insanlar kaderlerine razı geliyorlar. Büyük kötülükler hep dışarıdan geliyor. Karsa son bir iyilik yapıp hepsini örtüyor kuş tüyünden bir yorgan gibi.

image

Stavros Milos:

Dizinin en trajik hikayesinin baş aktörü kendisi. Adından da anlaşılacağı üzere bir Yunan Ortodoksu. Ve hikayesinin başlangıcı Yunanistan’dan göç ettikleri güne rastlıyor. Karısının sızlanmaları(tüm kadınlar değil, bazıları hep sızlanır, bende sızlanırım her fırsatta, fırsat buldukça), arka koltuktaki bebek arabasındaki küçük oğluyla cebindeki son beş dolarla almış olduğu benzin suyunu çekip, onları beyazın ortasında bıraktığında ve bir tır tüm çabalarına rağmen durmayıp onu yolun ortasına savurduğunda, çenesi kara bulanmış halde Tanrı’ya yalvarırken bir mucize gerçekleşiveriyor ve bir çanta dolusu dolar buluyor kimin olduğunu bilmediği ve Tanrı’yla olan anlaşması bu şekilde başlamış oluyor yıllar yıllar önce. Lester’ın ve boşamaya çalıştığı halen daha sızlanmayı seven karısının Türk hamamı açma hayalleri içindeki fitness hocasının şantajları ve oyunları sonunda kendini Kutsal Kitap’taki kehanetleri savmaya çalışır halde buluyor. Kutsal Kitap’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi=Stavros’un kan banyosu; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri=Köpek King’in odunla katli; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası=Süpermarketteki çekirge istilası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümü’dür.=Stavros’un önlemeyi başaramadığı ilk ve tek evladının kaybı. Zavallı Stavros!

image

Gus Grimly:

Şaşkın damat, önce polis sonra postacı, müstakbel karısını dalağından vurdu ama öldüremedi, Lorne Malvo’yu da defalarca vurmak kendisine kısmet oldu hortlayıp da kendisini vurmasın diye. Onun dışında iyi kızı kaptı, dalağını aldı ama spermlerini bıraktı, huzuru ve mutluluğu buldu, apartman dairesinden ev düzenine geçti. Kanımca hep artıya geçti durdu. Zaten kıza göz koymuştu. Arada safların da şanslarının yaver gittiğinin bir örneği oldu. On bölümün en etkileyici hikayesi ise Gus elinden kaçırdığı Malvo yüzünden beşinci bölümde çaresizlik içindeyken Yahudi komşusu tarafından anlatılan ve mezartaşının üzerine de “Her şeyini veren adam” diye yazılan dünyadaki acıyla baş edemeyip malını, mülkünü, tek böbreğini akabinde de tüm organlarını bağışlamak için bileklerini usturayla kesen adamın hikayesi olmuştur. Elbette aynı hikayeyi paylaştığı Molly’nin bulduğu çıkış yolu daha akılcı olmuştur.

image

Ve  dizi boyunca bir takım işaretler ya da evrenin nazik hatırlatmaları olarak adlandırabileceğimiz bir takım göndermeler bir sebepten karakterlerin karşısına çıkıyor ve onları bir başka kadere doğru sürüklüyor ister istemez. Kör karanlıkta ortaya çıkıveren bir geyik bir arabanın yoldan çıkmasına ve Lester’la, Lorne Malvo’nun yollarının kesişmesine neden olabildiği gibi(Gel de kadere inanma!), bir kurt hikayenin sonunda Malvo’nun evini deşifre edebiliyor. Tıpkı orjinal filminde olduğu gibi çok kuvvetli bir müzikle açılan açılış sahnesinden sonra, karların ortasında bagajdan don paça fırlayan bir muhasebeci, sıradan orta sınıf hayatlar ve rutine dair sıkıcı konuşmalar şahit olduğumuz. Sıradan insanların hayatları bir süre sonra çığrından çıkabiliyor. İlk bölümde Lester’a sigorta poliçesini hamile eşini ve cinsiyetini henüz bilmedikleri çocuklarını da kapsaması için getiren karı kocadan araba satıcısı olan yeni evli genç adam, son bölümde Lorne Malvo’nun kurbanı olmadan önce küçük bir kızım var diye yalvarıyor hayatını bahşetmesi için ve çocuğunun cinsiyetini öğrenmiş bulunuyoruz bizde giderayak. Kanserden, ülserden ölen insana rastlamak imkansız bu kasabada. Herkes kiralık katiller, pısırık olmaktan gözü dönmüş kocalar tarafından hakkın rahmetine kavuşturuluyor ve tirbuşonun büyüğü ve elektriklisi olarak tarif edilebilinecek bir makineyle açılan delikten buzlu sulara atılan insanlarsa arkalarında boş mezarlar bırakıyorlar. On bölümün en etkileyicisi ise altıncı bölüm oluyor. Stavros’un acı dolu hikayesi, Malvo’nun yem olarak kullandığı fitness hocası ve polisin Litany eşliğinde karşı karşıya gelmesi, evin ve biçare adamın taranması, biri sağır ve dilsiz, diğeri erken gelen ölümü tadan iki kiralık katilin Malvo’yu sıkıştırmaları ve tipi altında göz gözü görmeksizin yapılan çatışma hep bu seçilmiş bölüme denk getirilmiş sanki.

Netice itibariyle birçok filmin başarısının yanından bile geçemeyeceği ve aynı adlı orjinal filmin ardından neredeyse yirmi yıl sonra; fakat bu sefer yapımcı koltuğunda oturan Coen Kardeşler’in belki de öngörüsüyle risk alınarak ortaya çıkmış, yaslandığı Kutsal Kitap’tan alınan referanslarla Tanrı’yı, kaderi, peygamberleri, aklın sınırları özgür kaldığında elinde kullanma kılavuzu bulunmayan insanlarca ne çeşit sonuçlara ulaşılabilineceğini gösteren, erdemli olmayı, cesur olmayı anlatan ama ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin kendi küçük hikayesinin sonunu bilmediği(en başta Malvo), her şeyin yerli yerine oturduğu, izlediğim en iyi senaryoya sahip bir dizi film olmuş FARGO. En iyi senaryo.

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: